Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık
Tehlike Çanları Çalıyor
Diana Destinee:
[justify]Bir hayvan avcısı olduğunu söylediğinde içimin rahatladığını kabul etmeliydim. Tedirginliğimin esas kaynağını bilmiyordum. Evet bir hayvanın ölümü de trajik olabilirdi fakat bir insanın ölümü kadar sızlatıcı olduğunu düşünmüyordum. Elimi kılıfın içerisine yarısını gizleyen deriden çektiğimde sıkılmış olan avucumu da serbest bıraktım. Yanımdan gidecek gibi duruyordu fakat beklediğim kadar hızlı da olmadı. Üzerindekilere bilhassa kokusuna dair söylediğim şeye pek bir gücenmiş gibi kaşlarını çatıp bakışlarını karartarak gözlerini suratıma dikti. Muhtemelen şımarık ve hatta altın işlemeli yataklarda uyuyan bir kız olduğumu düşünüyordu. "Yorucu olmuştur." diyerek durumu toparlamaya çalışsam da pek başarılı olduğum söylenemezdi.
Hancının kendisini her koşulda kabul etmek zorunda kalacağını duyduğumda "Ne yani dövecek misin?" diye seslendim arkasından. Atına binmiş benden uzaklaşıyordu. Bu kasaba bu tür senaryolara daha önce de maruz kalmıştı kalmasına ancak işin sonunda sevimsiz bir tüfek, birkaç mermi ve cansız bir beden yer almıştı.
Yabancı benden uzaklaştıkça uzaklaştı. Atı yönü arıyordu, yavaştı. İlk karşılaştığım andan itibaren bana yönlendirdiği uyarıları düşündüm. Çok mu kaba ve kendimi savunmaya yönelik davranışlar sergilemiştim? Ben bu denli kaba bir cadı değildim. Bir leydi kadar asil olduğum da söylenemezdi fakat adab-ı muaşeret kurallarına da bir hayli hakimdim. Başımı iki yana sallayıp yürümeye başladım. Önce hızlı hızlı adımlar, ardından ata yetişebilmek için koşar hızla büyük mesafeler... "Hey! Bekle biraz!" diye bağırdım. Nihayet atın yanına ulaştığımda nefes nefese kaldım. Belki de biraz bencilce olacaktı fakat bu yabancı ile karşılaşmamın bir sebebi olmalıydı. "Sana..." dedim büyük bir soluk almaya çalışırken, "Bir teklifim var." Ellerimi dizime koyup başımı hafifçe yukarıya kaldırdım. "Akşam üzeri 18.00'da, korkuluğun yanında benimle buluş ve birkaç vuruş öğret. Bunu yaparsan hancı ile konuşacağım ve sorunsuz bir akşam geçirmeni sağlayacağım. Sıcak bir yemek ve banyo. Aksi halde, hiçbir şeyden ben sorumlu değilim." dedim omuzlarımı silkerek. Atın hareketlerini kontrol edebilmesini sağlamak ve adamın yüzünü daha rahat görebilmek için bir adım geri çekildim.
[/justify]
Xander Warren:
Dövmek mi? Xander’in kitabında böyle aciz bir yol yoktu. Japon kültürüyle büyümüştü, bu yüzden de insanların önünde iki yol vardı. Ölüm ya da yaşam. Nadir durumlarda insanların uzuvlarını kaybetmesine neden olmuştu ancak aradan yıllar da geçse başladığı işi bitirmişti. Ne de olsa ölüm merhametti, en azından Xander için.
Küçük kız arkasından koşturuyordu. Bir leydi olarak yakışık almayan bir durum değil miydi bu? Söyledikleri hala canını sıkıyordu. Evet, yıllardır böyle yaşıyordu ancak hayatta kalmak için buna mecburdu. Yolundan dönecek biri de olmadığı için yolunda emin adımlarla yürüyordu ve bir çocuk onu yargılıyordu. Bu hadsizliği için kolunu kesmeliydi, ne yazık ki çocukları öldürmeye karşıydı. Bu küçük çocuk ne kadar şanslı olduğunun farkında mıydı acaba?
Üstelik, neden işini yapan birini dövsündü ki? Konuşur, reddedilirse de ormanda kalırdı. Ne de olsa yapmadığı şey değildi ancak kızın teklifi de çekiciydi. Üstelik, kızın ne istediğinin farkında olmaması da onu gülümsetmişti. Onun ustası olmasının ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikri var mıydı? Sırf onun o anki yüzünü görmek için bile teklifini kabul ederdi.
“Tamam, atla arkama! At sürmeyi biliyor musun bari?” dedi.
Bu sefer tek amacı dalga geçmek değildi. Eğer düşerse güzel bir banyo ve sıcak yemek hayali için bir sonraki kasabaya kadar gitmesi gerekebilirdi. Bu kadar kendinden emin olduğuna göre gerçekten kasabanın güzeli olmalıydı. Elini uzatıp onu bekledi.
“Tabii benim gibi birini arkasına binmek istemezsen yayan da gidebilirsin.”
Diana Destinee:
[justify]
Yabancı bir süre düşündükten sonra kaşlarını yukarıya kaldırarak cazip teklifimi değerlendirmişe benziyordu. Bana kalırsa yeterince kabul edilebilir bir teklifti bu. Uzun bir süre atın üzerinde gelen birisinin kısa vadeli en büyük dileklerinden biri sıcak bir yemek, güzel bir su ve yatak olmalıydı.
Dudaklarından çıkacak kelimeyi merakla beklemeye başlamıştım. Doğrusu ya, kibrinin ötesinde yaşayan bu adamın kabul etmesini beklemiyordum; beklentim bir hayli yersiz kalmıştı. İstemeden de olsa kaşlarımı kaldırarak şaşkınlığımın belirginleşmesine fırsat tanıdım. At kullanmayı bilip bilmediğimi biraz da dalga geçercesine sorduğumda başımı iki yana salladım. Bu olumsuzluk anlamında değildi, beni bu denli beceriksiz birisi olarak tanımlamasının inanılmazlığındandı. "Bana deli şimşek derler." dedim aramızdaki gerginliği yumuşatmaya çalışarak. Elbette bana deli şimşek denmiyordu. Ben de bir at yarışçısı değildim zaten. Aslında onun yaklaşımına karşılık veriyordum fakat gücenmişe benziyordu. "Kendimi bildiğimden beri atın tepesindeydim ben.İstersen kullanabilirim." dedim bilmiş bilmiş kollarımı birbirine dolayarak. Tepkisizliği ile birlikte ellerimi atın üzerine attım. Kollarımdan kuvvet alarak hızlıca tepesine çıkarak yabancıyı itekledim. "Öne kayar mısın biraz? Atın kuyruğunda oturulabilecek bir yer olduğunu sanmıyorum."
Yolu tarif edip yaklaşık on dakika sonrasında hancıya vardığımızda içeriye girdim. En azından son iki yıldır yazın buraya mutlaka uğrardım. Gündüzleri lezzetli likörlü limonatalar yapıp kasaba gençlerinin gönüllerini şenlendirir, geceleri de kaba saba adamların kıraathanesi şeklini alırdı. Bay Raymond'a "Senin için bir misafirim var." diye seslendiğimde ahşap sinekliğinin arkasından ellerini önlüğüne silerek çıkmıştı. Yabancı arkamda kalmıştı ve geriden geliyordu. "Onu bu gece için misafir etmeni istiyorum senden. Biraz çorba, sıcak bir duş, üst kattaki yataklardan birisi işini görür." dediğimde kulağına biraz daha yaklaştım. "Kim olduğunu bilmiyorum. Söylemiyor da. Bir zararını görmedim ama sen yine de dikkatli ol." diyerek bir uyarıda bulunmaya çalıştım. Bay Raymond'dan güvenilirlik dolu bir onay aldıktan sonra bir bardak birayı yabancıya götürdüm. "Yorgunluğunu alır." dedim önüne doğru sürerek. "Odan yukarıda, istediğin bir şey olduğunda Bay Raymond'a gelebilirsin. Seni saat 18.00'de korkuluğun orada bekliyorum." dedim geri adım atarak. Hancıya elimle hoşça kal dinledikten sonra arkamı döndüm ve güneşin yorgunluğundan sıyrılmak için evime doğru yol aldım. Çok daha kuvvetli, çok daha yorucu bir antremana hazırlık yapmalıyım; fiziksel ve ruhsal olarak. [/justify]
Xander Warren:
Küçük kızın arkasına binmesini beklemiyordu. Aklında hep aynı şey vardı, eğer onun işini bilse bu kadar rahat olabilir, sürekli söylenebilir miydi? Ayrıca, deli şimşek de neydi? Xander bu garip lakabı duyunca gülümsemesine engel olamadı, küçük kız ya da onun tabiriyle deli şimşek arkasında olduğu için görmemişti.
Hana vardıklarında genç kız hızlıca attan inip han sahibinin yanına gitti. Xander ise eşyalarını toparlayıp sırtına attı. Tüm silahlarını temizlemişti, kendisinden daha iyi bakıyordu. Sonuçta onlar iyi durumda olduğu sürece kendisi de iyi durumda olurdu. Çok oyalanmadan içeri girdi. Etrafa kısaca göz attı, sıradan bir handan farkı yoktu. Kaldığı diğer yerlere kıyasla iyi bile sayılabilirdi ancak Xander’in kaldığı yerler düşünüldüğünde çıtası pek düşüktü.
Ardından küçük kız bir birayı ona uzattı. Kelle avcısı birayı kafasına dikmişken kız planlarını hatırlattı. Birayı bitirince koluyla ağzını silip genç kızın yanından geçti. Kız da handan çıkıp onu dinlemeye bıraktı. Akşam olunca kızın yüzünü görmek için sabırsızlanıyordu. Bunca saat bir hiç için hazırlanacağını fark edince ne yapacaktı acaba? Onu nasıl eğlendirecekti?
“Odanız üstte, bu da anahtarı.”
Adamın gözlerinin tenini deldiğini hissediyordu. Kim bilir bu ufaklık ona ne demişti? Ne olursa sözünü tuttuğu sürece umurunda değil. Nerede banyo yapacağını, ne yemeklerin olduğunu anlattıktan sonra önce banyo yapmaya gitti. Sıcak su tenine epeydir değmiyordu. Tenine değen tek sıcak şey kandı, o da hemen kuruyordu zaten.
Sıcak suya girip temizlenmeye başladıktan sonra suyu birkaç kez değiştirmek zorunda kaldı. Üzerinde kan ve kirin kazırcasına temizlediğinde üzerinden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Ödül parasıyla aldığı yeni kıyafetleri üstüne geçirdi, üstüne elbette ceketini geçirdi. Hava ne kadar sıcak olurda ceketini çıkartmazdı, ne de olsa pek çok düşmanı vardı. Hazırlıksız yakalanmak Xander’in yapacağı bir şey değildi. Üstünü giydikten sonra aşağıya inip sıcak bir şeyler yedi. Vücuduna sıvı bir şeyler girince küçük kızla anlaştığına sevinir gibi oldu.
Karnına doyurduktan sonra odasına çıkıp biraz uzandı. Yol yorgunluğu bastırmış olacak ki bir süre uyumayı başardı. Uyanınca ise hava kararmaya yüz tutmuştu. Küçük kız onu bekliyor olmalıydı. Hızlıca giyindi, kılıcı taktı. Bıçaklarını da her zamanki gibi sakladı. Tüm silahlarını aldıktan sonra aşağıya indi. Ardından birkaç şişe şarap alıp yola koyuldu.
Atının yularından tutup yürütmeye başladı. Yaklaştıkça havanın serinlediğini hissetti. Sıcakla sorunu olmasa da serin havaları tercih ederdi, o yüzden esen rüzgarın tadını çıkarıp aheste aheste yürüdü. Oraya vardığında küçük kızı onu beklerken buldu.
“Geldim deli şimşek.” diyerek selamladı genç kızı.
Diana Destinee:
[justify]
Eve gittiğimde karnımı lezzetli bir tavuk çorbasıyla doldurmuştum. Öğleden sonramı geçirebileceğim belki de en verimsiz görünen fakat pek bir vakit aldığım aktiviteye ayırdım, gelen postaları ayıklayıp cevap yazdım. Hogwarts'ta özlediğim çok fazla insan vardı, kimisine dönütlerde bulunurken kimisine de zamanın getirdiği uzaklıktan şikayet ediyordum. Uyudum, uyandım. Zihnimi toparladım. Babam ve Penelope'un eve gelmesine yaklaşık yarım saat kala yırtık bir parşömenin üzerine meraklarını dindirebilmek üzere kısacık not karaladım.
Biraz gecikeceğim. Kılıç çalışmam gerek. Merak etmeyin.
- D.
Saçımı savsak bir şekilde toplayıp gömleğimin açmış olduğum düğmelerini bağladım. Derli toplu görünüyordum fakat aynadaki görüntüm, bilhassa terleyip kuruyan cildim ve kabaran saç tellerim bu derli topluluğa meydan okuyordu.
Aceleyle evden çıkmaya yeltendiğimde yabancı ile sözleştiğimiz saate yaklaşık on beş dakika vardı. Bu benim için yeter de artardı. Evim talim yaptığım yere uzak sayılmazdı ve hızlı adımlar ile kolayca oraya varıyordum. Elimi belime götürdüm, kılıcım buradaydı. Bir ara demirciye götürüp dövdürmem gerektiğini kendime hatırlattım. Eve geri gittiğimde ucuna şöyle bir bakmıştım da pörsümüş ve körelmiş görüntüsünü görmemek için bir kimsenin gözlerinin görmüyor olması gerekirdi. Şimdiye dek neden buna dikkat etmemiştim ki? Bir kimsenin üzerinde savurmaya yeltenecek gücü henüz kendimde bulamadığım için mi?
Gövdesi ile başı birbirinden ayrılan korkuluğun yanına vardığımda etrafta hiç kimse yoktu. Boynumdan saati çıkarttım, tekrar baktım. Sözleştiğimiz saate altı dakika kalmıştı. Dakik birisi olduğumu söyleyebilirdim. Belirli bir süre hakkında sessizliğimi korurdum fakat çok bekletilmekten de hoşlanmazdım. Ayağımı toprağa sürterken sıkkınlıkla nefesimi dışarıya verdim. Yabancının gelmeme ihtimali üzerinde hiç durmuş muydum? Böyle bir durumda tehditim ancak havada kalır ve o da sevimli (!) şiltesinde uyuduğu ile kalırdı. O zaman ne yapacaktım? Ayaklarımı popoma vura vura evin yolunu mu tutacaktım? Diana, diye hatırlattım kendime. André kendisini toparlar toparlamaz yanına git ve birkaç teknik öğretmesi için dil dök.
Parmağımı başıma götürüp yavaşça kaşıdığımda duyduğum toprak sesiyle irkildim. Korku değil, yalnızca yabancı bir sesin kulaklarımı aniden kaplaması adrenalimi birkaç saniyeliğine tepeye çıkartmıştı. Arkamı döndüm. Benim hareketlerime ritim sağlayarak ona söylediğim lakabımla bana seslendi. Başımı yana eğip elimi de belime koyarken "Sana da Şampiyon Rüzgar demeye ne dersin?" dedim saliselik bir görüntüyle sırıtarak. O attan inerken ben de ayak altında dolanan korkuluğun kellesini bir köşeye fırlattım. Gömleğimin bileklerini dirseklerime dek çekiştirdim. Kendimi şimdi konfor alanına hapsetmiş halde hissediyordum. Tepemde cildimi kavuran bir güneş yoktu, gözlerimi kırpıştırmıyordum ve tazeydim. Yabancının beni ilk gördüğü yorgunluğu üzerimden biraz olsun atabilmiştim.
"Ee, nasıl başlıyoruz?" dedim kaşlarımı kaldırarak. "Seni hala tanımıyorum ama tanıtman için üzerine gelmeyeceğim merak etme. Söylemek isteseydin, söylerdin." derken kılıcımı çıkarttım. Ona doğru savurmadan, meydan okumadan hareket etmeye çalışıyordum. Şu an karşı karşıya gelmek en son istediğim şeydi. Nihayetinde burada, bu saatte olma fikrini biraz da bencilce dürtülerle vermiştim. O, ağır aksak hareketlerle atını ağaca bağlarken sabırsız olduğum aşikar bir biçimde hareket ediyordum. Elimdeki kılıcı göstererek "Seni dinliyorum." diye seslendim. Sanki biraz aceleci mi davranıyordum?
[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git