Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık
Tehlike Çanları Çalıyor
Xander Warren:
“Benim lakabımı duymak istemezsin.” dedi Xander imalı bir ses tonuyla.
Kızın heyecanı ya da acelesini anlıyordu ancak kılıç birkaç dakikada öğrenebilecek bir şey değildi. Kılıç kullanmak bir sanattı ve sanat aceleye gelmezdi. Biraz uyuyup dinlendiği için ne kadar rahat olsa da ağır hareket ediyordu. Savaşmadığı ya da av peşinde olmadığı sürece miskin biriydi Xander. Adımları hep yavaş, konuşması insanın uykusunu getirecek kadar sakindi. Belki insanların bu adamdan bu kadar çok korkmasının nedeni buydu. Günlük hayatta kaplumbağa gibi hareket eden adam savaşmaya başladığı anda kartal kadar keskin bakışları, çitayla kapışabilecek hızıyla insanların ve bilhassa cadıların aklını başından alıyordu. Bu yüzdendi cadıları kolayca avlaması, tabii cadıların büyüsüz hareket etmeye alışkın olmaması da bir sebep olabilirdi.
Atını birkaç ağaç öteye sıkıca bağlayıp cebinden yemesi için handan aldığı birkaç avuç samanı uzattı. Atı onun elinden yerken o da başını okşuyordu. Sabırlı olmayı öğrenmesi gereken küçük kıza en iyi dersi onu bekleterek verebilirdi. Savaş anında acele etmek işe yarayabileceği gibi onun canına da mâl olabilirdi. Atı tüm samanı yedikten sonra ellerini silkeleyip kıza döndü.
“Öncelikle benim hakkında bir şeyi bilmen gerek. Ben Japonum, dolayısıyla birine bir şey öğreteceksem bazı ritüellere ihtiyacım var. Bunu yapabilir misin?”
Kıza bilmiş bir ifadeyle baktı. Birilerine öğretmekte bir sorunu yoktu. Biraz sert ve katı bir öğretmen olsa da iyi bir öğretmendi. Sonuçta en iyisinden öğrenmişti, annesi gibi usta bir savaşçıdan öğrenip de başarısız bir usta olması beklenemezdi. Kıza kısaca ritüelden bahsetti.
“Ritüel dediğime bakma, kanını falan isteyecek değilim.”
Eğer cadı olsaydı kanı işine yarayabilirdi tabii ancak bir insanın kanına ihtiyaç duymuyordu. Ne de olsa kara büyü yapmak onun değil avladığı büyücülerin işiydi.
“Önümde diz çökecek ve beni, yeni ustanı selamlayacaksın. Aslında bana çay sunman da gerekir ama gerçek öğrencim olmadığın için bu kısmı geçebiliriz. Burada birkaç gün daha kalmayı planlıyorum. Bu süreçte sana kılıç hakkında bir şeyler öğretebilirim, tabii ustalaşmak için yıllarca talim yapman, gerekirse savaşman gerek ama o senin bileceğin iş. Şimdi ne diyorsun deli şimşek, önümde diz çökecek misin yoksa…?”
Gerisini söylemeye gerek duymadı, genç kızın bildiğini düşünüyordu. Şimdi karar vermesi gerekiyordu. Dünyanın en iyi kılıç ustalarında birinin önünde diz çöküp bilgilerinden mi faydalanacaktı yoksa pes edip kaçacak mıydı? Karar elbette ki küçük kıza aitti.
Diana Destinee:
[justify]
Sabırsızlığım zihnimin her bir köşesine nüfuz ederken benim zamanı bir an önce kullanmaya başlama isteğim ile yabancının eylemlerini ağırdan alıyor oluşu bizi zıtlığa düşürüyordu. Doğrusu ya, hızlıca bir şeyleri öğrenebilmek ve arkasından kendimi yapabildiğim konusunda ikna etmek istiyordum. Tabii bunu gözden uzak bir şekilde yapmak daha doğru olacaktı. Tekrardan başarısızlık fikrinin yüzüme vurulmasıyla karşılanmak istemiyordum.
Adamın atını bağladıktan sonra bana yanıt vereceğini düşündüğümde yanılmıştım. Sanki ben bir sinek vızıltısından ibarettim ve o da bu sineği tepesinden kovmaya çalışmakla yükümlüydü. Eline sıkıştırdığı samanı atının ağzına doğru uzattı, onun da karnını doyurdu ve nihayet bana dönmeyi başardı. Kendisinin Japon olduğunu, üzerini kalın harflerle bastırarak söylemişti. Dış görünüşüne bakıldığında bu pek ala anlaşılıyordu. Fakat Japon oluşunun konumuzla ne ilgisi vardı? Kültüründen, bir takım ritüellerinden bahsederken dudakları keyifle gerilmişti. Uzak doğu kültürüne dair bilgim yoktu. Çeşitli savaşma stilleri olduğunu bilsem de içerikleri hakkında en ufak fikre sahip değildim. "Ritüel mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Bu tür şeyler bana cadı avcılarının kelleleri avlamak, onlara ulaşmak ve cadı görüşlerini kullanabilmek için yaptıkları çeşitli sıralı eylemleri anımsatmıştı. Kanımı almak gibi bir niyeti olmadığını söylese dahi huzursuz olmuştum. Olduğum yerde kıpırdandım. Sanki sırtımdan ince bir ter hafifçe ayaklarıma doğru yol almıştı. Elimin tersiyle alnımda, saç diplerimde oluşan ter damlacıklarını bir kenara iteledim.
Önünde diz çökmem gerektiğini söylediğinde düşündüğüm tüm şeyler aklımdan silinip gitmişti. Bu ona itaat etmek sayılırdı. Bunu elbette kabul edemezdim. Gururumu birisine, hele de yeni tanıdığım birisine bu şekilde sunacak kadar beceriksizlikle bezenmiş birisi olduğumu düşünmüyordum. Öfkelendim. Vücudumdaki kan yavaşça suratıma doğru ilerlerken sakinliğimi sürdürebilmek için derin bir nefes aldım. Ses tonundaki tiye alış sinirlerimi uçtan uça geriyordu. "Hayır!" dedim sertçe. "Asla. Söylediğin gibi 'tam anlamıyla' senin öğrencin sayılmam. Ritüeli yarım olarak tamamlayabiliyorsan, hiçbir şeyi yapmamıza gerek yok." diyerek bir adım geri attım. "Üstelik şu an Britanya'dayız, Japonya'da değil. Bu şekilde öğretmek istemiyorsan, senin bileceğin iş. Fakat ben bir yabancının önünde diz çökmeyeceğim." derken kaşlarımı çatmıştım. Önünde diz çökmemekte elbette inatçı davranacaktım.
Hayal kırıklığının zerreleri vücuduma tane tane işlemeye başladığında başımı iki yana salladım. Ne beklemiştim ki? Boğazıma daha ilk tanışmamızda kılıç dayayan bir adamın içtenlik ve dost canlılığı ile gelip bana yıllarını harcadığı becerilerini, taktiklerini öğreteceğini mi? Bazen hakikaten beş yaşındaki Diana gibi davranabiliyordum. "Teşekkürler." derken kontrolsüzce adeta kustuğum öfkemi dindirmeye başlamıştım. Kılıcı tekrar belimdeki yerine kondurabilmek için harekete geçmiştim. Geçmiştim geçmesine de yine beklenmedik bir durumla karşılaştım. Bu defa yalnızca ben değil, yabancının da bu durumdan bir haber olduğu surat ifadesi ve eğlenmiş suratındaki değişimlerle ayırt edilebiliyordu. Keskin olmayan demir parçasının kabzasını parmaklarıma sararak kendimi -oldukça acemi bir biçimde- korumak için pozisyon aldığımda "Sen de duydun mu?" dedim gergince. Hızlıca etrafa bakınmaya, ikimizin dışında gelen o yırtıcı hayvan sesini biraz daha çevredeki sessizlikten koparmaya çalıştım. Bir ayı mıydı yoksa bir yaban domuzu mu, emin olamıyordum. Yalnızca kaba, çalılıkları ezen bir ses bize doğru gittikçe yaklaşıyordu.
[/justify]
Xander Warren:
Küçük kızın böyle bir şey kabul etmeyeceğini biliyordu. Ancak etseydi hayatı nispeten daha kolay olurdu. En azından Xander’in varlığını sezdiği ayıyla karşılaşırken onu koruyabilirdi, daha da iyisi yönlendirebilirdi. Pek çok ustanın elinden geçmişti yıllar boyunca. Kimilerine itaat etmeyi reddetmişti, özellikle annesinin vahşice katledilmesinden sonra. Hem her şeyi bildiği yanılgısına kapılmıştı hem de annesinden başka birinin onu eğitmesini istemiyordu. Ustaları ise Xander’in anlayacağı dilden konuşmuş, onu güçleriyle diz çöktürmüştü. Kaç kez savaşırken ölümden dönmüştü, kaç kez yaraları yüzünden geceleri ateşlenmişti de tek bir ruh bile ona merhamet göstermemişti! Çünkü kılıcın, savaş sanatlarının yolu kanlı ve acılıydı. Dünya üzerinde yaşamak için kılıç sallayan kimse bunu bir meşgale olarak göremezdi, görmemeliydi.
Bu küçük kız bilgeliği seçmek yerine gururu seçmişti. Başka bir deyişle yaşam yerine ölümü. Her seçimin sonuçları vardı, ne kadar küçük, cahil olursa olsun bir insan bu bedeli ödemekle yükümlüydü. Şimdi çark dönmüş ve sıra bu küçük kıza gelmişti. Daha doğru düzgün tutamadığı kılıcıyla bir avcıya karşı gelmiş, avcı da beraberinde avını getirmişti. Kaderin şakalarından biri olan bu duruma ise yalnızca hayatta kalacak olanlar gülecekti.
Xander kılıca değmedi bile. Küçük kızın kıvrandığını, yardım için yalvardığı görmek istiyordu. Kendi ustalarının yaptığı gibi onu diz çöktürecekti. Olur ki reddederse ya ölecek ya da yaralanacaktı. Bu da onun kaderiydi. Bunu görmeyi dört gözle bekleyen Xander bir ağaca sırtını yaslanıp kibirle gülümsedi.
“Şimdi beni eğlendirebilirsin ufaklık. Beklediğin fırsat geldi.”
Sesi alayla doluydu. Ayı onlara epeyce yaklaştı, görüş mesafelerine girdi. Xander küçük kızın ne yapacağını görmek için sabırsızlanıyordu.
Diana Destinee:
[justify]
Görüş açımdaki hayvan bize doğru yaklaşıp netlik kazandığında bir ayı olduğunu belli etmişti. Kremden beyaza çalan kürkü yer yer ıslaktı, cılızlığı uzun süredir yemek arayıp açlıkla mücadele ettiğini açıkça gösteriyordu. Buralarda ayıya pek rastlanmazdı doğrusu. Ara ara sıcaklardan bunalan ve besin bulamayan yaban domuzları ancak yerleşim alanlarını işgal etmeye koyulurlardı. Hancının etrafındaki birkaç kişi onları bir tüfekle avlayıp hiçbir şey olmamış gibi bu kasabanın sükunetini sağlamaya çalışsalar da etraftaki panik hali birkaç gün devam ederdi. İnsanlar ellerindeki yemekleri bir köşeye depolar, tarlalarındaki ekinleri erkenden toplar, işin sonunda her türlü zarara girerlerdi.
Nefesim sıklaşıyordu. Ne yapacağımı bilemeden yalnızca bulunduğum yerde tıpkı bir çiviye takılmış gibi hareket ediyordum. Ayaklarım bir öne bir geri gidiyor fakat kılıcım avuçlarındaki istikrarını korumaya devam ediyordu. Yalnız olmadığımı ve bunun bir ekip çalışması haline gelmesi gerektiğini kendime hatırlatmak istiyordum fakat usta bey efendi kılını dahi kıpırdatmıyordu. Madem hayvanları avlıyordu o halde niçin bir şeyleri kolaylaştırmak yerine kendisine kin gütmeme sebep oluyordu? Ona karşı dolmamın onun vurdumduymazlığının yanından dahi geçmeyeceğinden emin olarak "Sirke geldiğini düşünmüyorum!" dedim bağırarak. "Biliyor musun? Şu an gerçekten de sağlam bir usta olduğunu göstermenin tam zamanı yabancı!" diye çemkirdiğim sırada dikkatine yerleştiğim ayıdan kaçabilecek bir hamle yapmaya çalıştım. Hemen arkamdaki ağacın arkasına geçtim ve dalların bu görüşü engellemesine fayda sağlamaya çalıştım. Yanımda şimdi oklarım olsaydı her şeyin daha kolay olacağını düşünüyordum. Hızlıca çıkaracak, oku yaya yerleştirecek ve ayıyı yalnızca bacağından vurarak kendimi güvenli bir alana postalayacaktım.
Yabancı sanki bir şov izliyor gibi sırtını yanda kalan ağaca yasladığında daha da kuvvetli bağırdım. "OLDUĞUN YERDEN HAREKET ETSENE BE ADAM!" dedim dişlerimin arasından. Ayı neredeyse yanıma varmıştı. Derin birkaç nefesi ciğerlerime doldurdum. Sağa ve sola hareket ederek geniş ağaç gövdesinin ardından hayvanı şaşırtmaya çalıştım. Büyü yapamazdım. Zira asam, kimliğimi gizlemek zorunda olduğum için yanımda değildi. Üstelik niçin fiziksel bir antreman sırasında asamı yanımda taşımalıydım ki? İşte bu yüzden!
Kafama doğru sıçrayan ayıya karşılık bir çığlık attığımda önce kılıcımı çekiştirmeye çalıştım. DIANA! Neden kılıcı çekiştirdim ki? Dudaklarımdan bir çığlık koptuğunda bu defa beklenmeyecek bir çeviklikle tekrardan üzerime atılmaya çalışan bu hayvanın bakışlarını karıştırmak adına ağacın arkasına geçerek hareket etmeye çalıştım. Ağaç dallarını parmaklarımla çekiştirdim. En sonunda tüm bundan yorularak dövülmüş demiri ayının koluna doğru beceriksizce itekledim. Elim titremişti fakat kılıcın ucunun sert bir engeli ezip geçmeye çalıştığını rahatlıkla hissetmiştim. Yüzümü ekşittim. Ben gerçekten yakın temastan hoşlanmıyordum. Dudaklarım aralanıp gözlerimi bir fal taşı gibi büyüttüğümde kılıcın ucundaki kanı gördüm. Midem bulandı. Öfke ve acıyla bağırıp bükülen ayıyı sanırım kızdırmıştım. Sarı bir arıdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey bir ayı! Acının oluşturduğu anlık boşluktan faydalanarak yabancının yanına koşmaya çalıştım. Belindeki kılıç bir hayli parlak duruyordu, almayı düşündüm. Bunu yaptıysam daha fazlasını yapabilirdim. Ancak önceliğim saldırmak değil, savunmak olmalıydı. Bu yüzden adamın yanına varır varmaz onu bir kenara itekleyerek bağırmaya devam ettim. "Kalkıp yardım etme zamanı! Yoksa eninde sonunda ikimiz de birer yem olacağız."
[/justify]
Xander Warren:
“Haklıymışsın, bu gerçekten eğlenceli.” dedi Xander gülerken.
Nasıl oluyordu da dili bir türlü susmak kılıcını sallamakta bu kadar çekingen olabiliyordu? Yaptığı her bir hareket hayatını tehlikeye atıyordu. Eğer ayı bu kadar aç ve yorgun olmasaydı küçük kız onun pençelerinden kaçamazdı. Ayrıca, öldürmeyi göze almamış biri kılıçla oynamamalıydı. Sorumluluğunu almadığı bir şey yapmak ona yalnızca zarar verecekti ama bu neden Xander’in umurunda olsundu ki?
Kız hala ona sesleniyor, yardım etmesini istiyor; yardım etmesi için adeta onu kışkırtmaya çalışıyordu. Şimdiye kadar söylediklerine sinirlenip küçük kız narin boynunu kırmamıştı, şimdi sinirleneceğini nereden çıkarıyordu? Kız ayıyı yaralamayı başardıysa da bu onun için hayırlı bir haber değildi. Canı yanan ayı her zamankinden daha şiddetli ve kararlı bir şekilde saldırmaya başlamıştı. Bunu kız da fark etmiş olacak ki onu bu durumdan kurtarabilecek tek kişinin, Xander’in, yanına gelmişti.
Xander kızın gözlerinin kılıcında olduğunu fark edince tebessüm etti. Kılıcını alması küçük kıza faydalı olmayacaktı, ne de olsa onun minik bedeni böylesine ağır bir kılıcı kaldırmaya kafi gelmezdi. Üstüne onun dengesini bozar, ayıya kendini ikram etmiş olurdu. Ayrıca ikisinin de yem olacağı saçmalığı da nereden çıkmıştı? Xander ilk ayısını annesinin de yönlendirmeleriyle 10 yaşında bir çocukken öldürmüştü. Ve o ayı karşılarındaki gibi zayıf değildi ve amacı yemek de değil de evlatlarını korumaktı. Şimdiki onun için çocuk oyuncağıydı.
“Sana neden yardım edeyim? Bundan ne kazanacağım? Birbirimizi tanımıyoruz bile, istersen öl istersen yaşa. Ben bir şövalye değilim. Beni ilgilendirmiyor. Sonuçta benim sorumluluğum değilsin.”
Sözleri ne kadar sert ve acımasız olsa da doğruydu. Kızı şimdi kurtarsa bile teşekkür edeceğini sanmıyordu, aksine neden bu kadar oyalandığını sorup söylenecekti. Zira insanlar, hele ki ingilizler, böyleydi. Her daim korunması gerektiğini düşünürler ve onları vazifeleri olmasa bile koruyanlara minnet dahi duymazlardı. Daha önce pek çok böyle olayla karşılaşmıştı. Şimdi neden farklı olsundu ki?
Xander kızın yanında iri bedeninden beklenmeyecek bir hızla ayrılıp karşıya geçti. Öyle hızlıydı ayı bile bunu fark edemedi. İşte Xander’in en büyük silahlarından biri buydu. Hız ve dinginlik, buna sahip olan herkes rahat bir hayat yaşardı. En kötü ihtimalle rahat olmasa da yaşardı.
“Hadi, bana iyi bir şov sun ufaklık. Sivri dilinin bir ayının midesinde olmasını istemem. Tabii yardım istersen buradayım, ustan olsaydım buradaydım.”
Ardından kızın ayıyla mücadelesini izlemeye koyuldu. Tek bir şey bekliyordu ayının kafasını gövdesinden ayırmak için. Özür ve yalvarma. Başka bir şey ihtiyacı yoktu şövalye olmak için. İki kelime kafiydi. Tabii kız gururunu bir kenara bırakmayı başarabilirse, aksi takdirde karşısından parçalara ayrılsa bile kılını oynatmazdı. Onun öğrendiği ve takip ettiği yol buydu. Kimse için istisna yapmaya da niyeti yoktu. Hele ki ona minnet bile duymayacak bir çocuk için.
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git