Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık
Tehlike Çanları Çalıyor
Diana Destinee:
[justify]Ben bağırıyordum bağırmasına da, boşuna. Adam kılını dahi kıpırdatmıyordu. Ayı benim üzerime saldırmak için acılar eşliğinde gelirken ara ara yalpalıyordu. Güçsüzleşmişti fakat öfkesiyle bir incir ağacını devirebilirdi. Yabancı yanımdan kalkıp bir göz kırpmalık zaman farkıyla hemen karşıdaki yerini aldı. Bir quidditch maçını takip eden hakem gibi oradan oraya savruluyordu. Yetmezmiş gibi hala benimle alay etmeye çalışıyor, eğleniyor, gerçekten de bir sirke en ön sırada davetiye kazanmışçasına keyifli bir ifade ile sırıtıyordu. Benim canım burnumdayken o hala uzun cümleleri sarf etmekten geri kalmıyordu üstelik. Onun sorumluluğunda olmadığımı söylüyordu. Bunu ben de biliyordum. Yalnızca kendi sorumluluğumdaydım. "Sana..." dedim ayının attığı pençeden kurtulmaya çalışırken, sesi gittikçe hiddetleniyor ve etrafımızı dolduruyordu. Cümlem yarım kalmış, kurulacak kelimeler dağılmıştı. "İnanılmazsın!" diye kükredim. Ayının sesi çıktıkça ben daha çok savruluyor, senkronize bir biçimde nefesimi tutup sonunda güçlü bir patlama ile hareket ediyordum.
"Sana şimdi bir şov sunacağım." dedim tersçe, havaya doğru savurduğum kılıç ince bir ağaç dalını keserek ayının kafasının üzerine düşüverdi. Ne kadar kaba bir adamdı bu? Kabalıktan da ziyade, bambaşka bir şeydi. Bana hiçbir şey göstermek zorunda değildi, bunu kabul de etmeyebilirdi. Yine de kendisinin güzel bir akşam geçirmesine yardımcı olduğum için bir teşekkürü bu şekilde etmek fazla da zor olmamalıydı.
Bana artık bir av olarak değil de yenebilecek bir böcek tanesiymişim gibi koşturan ayıyı engellerinden kurtulurken gördüğümde dengesizlikle baş etmeye çalışıyordum. Zira ayağımın altındaki kalıplaşan toprak, parçalanmıştı. Nereye kadar kaçacaktım? Nereye kadar direnecek ya da kendimi korumak konusunda bedenimi geri plana atacaktım? Artık bir yetişkin sayılırdım. Mezun olacaktım. Uzun bir süredir -her ne kadar yakın mesafe saldırı sanatı üzerine olmasa da- bu konuda eğitiliyor, emek ve zaman harcıyordum.
Yabancıyı görmezden geldim. Belki de benim dikkatimi dağıtan şey buydu: bir başkası tarafından izlenme düşüncesi. Saniyelik bir vakit için gözlerimi kapatıp derince nefesi diyaframıma hapsettim. Böylelikle bedenimi daha kontrollü bir biçimde kullanacak, nefesimi verdiğim noktada duruşumu daha minimal düzeyde bozmak zorunda kalacaktım.
Yırtıcı engellerinden kurtuldu, aramızdaki mesafe gittikçe azaldı. Sol ayağımı öne getirerek bacak mesafemi araladığımda omuzuma düşen saçı geri savurdum. Ayı bana yaklaştı fakat ben yerimde durdum. Aramızdaki mesafe minik bir çadır mesafesi haline geldi; ayı pençeleriyle üzerime süzüldü. Kılıcımı yukarıya doğru kaldırarak ucunun vücudundaki yumuşak deriye girmesine izin verirken doğru noktayı yakalayabileceğimi kestiremiyordum. Şiddetli bir çığlık koparttım. Elimdeki kılıç ağırlaştı, üzerinin kuvvetli bir ağırlıkla kaplandığını hissedebiliyordum. Avucum yoğun bir sıcaklıkla yıkanırken sesim kesildi, ayının altında kaldım. Sanırım ölmüş ya da öldürmüştüm çünkü iki kişilik bir nefesi hissetmiyordum. Panikledim. Saldırıya açık olduğumu düşünerek kendimi bir köşeye çekmeye, altından kurtarmaya çalıştım. Kalçamı toprağın üzerinde sürüklerken "Ne?" dedim kendi kendime inanamayarak. Aslında bu soruyu kendime soruyordum. Bilincim bulanmış gibiydi. Cüssenin bir tomar gibi üzerime saçılışı yüzünden hayal mi görüyordum? Zavallı hayvanı öldürmüştüm.
Kolumda hissettiğim bir acıyla yüzümü ekşittim. Bir pençeden kalan sıyrık tenime dökülüyor, kan cildimi boyuyordu. Elimi kolumun üzerine koyarken şaşkınlıkla dudaklarımı araladım. Oklarla uzun mesafeden birkaç kuşu hedef haline getirmiştim. Ancak yakın mesafeden hiçbir canlıya zarar verebileceğimi düşünmemiştim. En nihayetinde niyetim de hiçbir zaman bu olmamıştı. İlk planım her zaman korunmaya çalışmaktı. [/justify]
Xander Warren:
İşte böyle, diye düşündü kelle avcısı. Birini öldürmek böyle bir his. İlk kez birini öldürdüğü zamanı hatırladığında yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Bu küçük kızın aksine ona saldıran bir hayvan değildi öldürdüğü, öyle olsaydı fazla kolay olurdu. Hayır, o kadar şanslı değildi. Öldürdüğü bir insandı, üstelik en masumundan. Daha yetimhane kılıklı kelle avcısı eğiten yere yeni gelmiş, çelimsiz bir çocuktu. Emirlere itaat etmeyi reddetmişti, üstelik Xander gibi yetenekli de değildi. Bu yüzden kolayca gözden çıkarılmış, kendi ellerini kirletmek istemediklerinden küçük bir çocuğunki kirletmeyi uygun görmüşlerdi. Hep böyleydi, o bir katil olmuş ve onlar da onun sırtını sıvazlamıştı. O çocukla geçirdiği her saniyeyi düşünürken yaşlı gözlerine bakıyordu. Eğer öldürmeseydi ne olurdu kim bilir? En azından ona merhametli bir ölüm vermişti. Buna inanmak istiyordu.
Küçük kız şok içinde öldürdüğü hayvana bakarken Xander yanına yürüdü. Küçük kız geldiğini fark etmedi bile. Önce ayıya dokundu, ölmüştü ancak küçük kız bunu bilmek zorunda değildi. Ona merhamet göstermek istedi, kendi elde edemediği merhameti ona vermek istedi. Kılıcını çıkarıp ayının ensesine sapladı. Çıkan kan kıza gelmişti ancak onun öldürmediğini düşünmesi için bunu yapmalıydı.
“İyi iş küçük kız. Ayıyı yaralamayı başardın, ben de son hamleyi yaptım. Artık tehlikede değilsin.”
Kızın onu duyup duymadığından emin değildi ama bir önemi de yoktu. Kızın yanında geçip ürkmüş atına yaklaştı. Kulağına bir şeyler fısıldayınca at sakinleşti. Bohçasından birtakım bitkiler çıkarttı. Ağzına atıp çiğnedi, sonra kızın yanına geldi. Kız hala şok içindeydi. Ağzından çıkarttığı bitkileri yarasına sürdü, ardından yeni aldığı kıyafeti bir parçasını kesip kızın kolunu sardı. En iyi çözüm değildi ama en azından ateşlenmesini engelleyecekti.
Ardından ağacın kenara çöküp onu izledi. Her şeyi idrak etmesini, kendine gelip keskin diliyle ona laf etmesini bekledi. Öfke her daim korkuyu yenerdi. Bunu ilk elden tecrübe etmişti Xander. Şimdi sıra kızdaydı. Toparlanması ve her zamankinden güçlü olması gerekiyordu. Yaşamanın laneti ve sırrı buydu.
Diana Destinee:
[justify]
Ellerimi şakaklarıma götürdüm. Parmak uçlarıma değen her bir ter bana canlılığımı hatırlatıyordu. Saç tellerim yanaklarıma yapışmıştı ve tükenirmişçesine ciğerlerimi zorlayan nefesim dudaklarımdan dışarıya taşıyordu. İnanamıyordum. Kulaklarımın içinde kafamı ağırlaştıran bir çınlama işitiliyordu. Hayır bir çınlama sesi de değildi bu. Gürültülü bir patlamaydı. Sanki top mermisi kulaklarımın dibinde patlamış gibiydi. Ayak uçlarımdan başıma dek ince bir yol halinde damarlarımın karıncalandığını hissettiğimde yüzümün alev alacak kadar ısındığının farkına ancak varmıştım. Bu hissiyat kulaklarımın ucuna ulaşıp varlığını sonlandırdığında midem kasılmaya başlamıştı. Uzuvlarımdaki tüm yorgunluk ağrılarını dindirmek için ise kolumu sıkıyordum. Bu şekilde tutmanın hiçbir işe yaramadığını, belki de avuçlarıma yapışan pisliklerin yarayı enfekte edebilecek şekilde oraya nüfuz ettiğini biliyordum. Biliyordum fakat onu düşünecek bilinçte değildim.
Yabancı yerinden kalktı. Ağır bir adımla kaşlarını çattı. Ona bakmıyordum. Yüzüm hala yanımdaki hayvanın üzerinde geziniyordu. Adamın gölgesi göz çerçevemin içerisinden usulca girerken belindeki kınından kılıcının sesini işitiyordum. Başımı kaldırdım. Keskin parçanın tekrardan ayının kürküne girdiği anı gördüğüm sırada yüzümü ekşittim. Zira suratıma kütleli bir kan sıçramıştı ve tarif edilmesi zor bir pası andıran kokuyla ciğerlerime işliyordu. Kolumdaki elimi suratıma götürdüm. Ben silmeye çalıştıkça sanki daha rezalet bir hal alıyordu. Elime bulaşan kendi kanıma bir de hayvanın kanı eklenince kendimden tiksinir olmuştum.
Ayıyı öldürdüğümü sanıyordum. Yaklaşık üç dakika öncesinde içten içe duyduğum bir böbürlenme; vücudumu teslim ettiğim bir korkuya hapsolmuştum. Ancak hem benim hapsoluşum yabancının sözleri ile yersizleşmiş hem de sandığım şeyler gerçekliği kanıtlanamayacak bir var sanıya dönüşmüştü. "Ölmemiş mi yani?" dedim kısık bir sesle. Ben onu öldürmemiştim ama yabancı gözünü bile kırpmadan son hamleyi yapıvermişti. Hiçbir şey söylemeden atına doğru hareket etti, kulağına bilindik sesinden biraz daha kısık olacak bir şekilde fısıldadı. Çevremizdeki bu otluğa sessizlik hakimdi: ölüm sessizliği.
Atının eyerinden birkaç yaprağı çıkartıp dudaklarına götürdüğünde kaşlarımı çattım. Bitkiler ve iksirler benim alanımdı ve ne olduğunu bu mesafeden kestirmeye çalışsam da yeteri kadar net bir yorumda bulunamıyordum. "O ne?" diye sordum belli belirsiz. Yanıt vermedi. Dudaklarının arasından tükürük ile harmanlanan yaprakları koluma bastırmak için yanıma geldiğinde görmüştüm çiğnenen şeyi. "Aynısafa." dedim hızlıca ve başımı diğer yana çevirdim. Bu portakal nergis çiçeği dişlerle temas ettiği vakit çıkan yağlarla yarayı hızlıca iyileştirici özelliğe sahipti.
Yabancı hiçbir şey söylemeden yanımdan kalkıp gitti, ben ise yerde oturmaya devam ettim. Yaklaşık on dakika kadar burada oturuyordum. İnanılmaz güçlü bir sarsılma yaşamış, ruhsal bir bunalıma girmiş miydim? Asla. Zira onu ben öldürmemiştim. Fakat ölümüne sebep olmuş muydum, evet. Kendimi korumayı akıl edebilen ve hatta kendini korumayı saldırmaktan çok daha önce öğrenmeyi aklına koyan birisi olsaydım belki de bugün hiç yaşanmamış olacaktı.
Ayaklarım sızlamaya başladığında yerimden kalkıp adama doğru ilerlemeye başladım. Atının üzerine sıçrayan ufak çamurları temizliyor, şaşırtıcı bir nezaketle yoldaşının başını okşuyordu. "Neden yaptın bunu?" dedim dudaklarımı yalayarak. Suçlayıcı konuşmaya çalışmıyordum fakat sesim bir anlığına yadırgayan tınıyla kaplanmıştı. Kendimi düzeltmek isteyerek "Yani..." dedim. "Zaten ölmüştü. Neden ikinci kez kılıcını sapladın ki?"
Gözüme kolumdan irili ufaklı yere düşmeye başlayan yaprak tanelerini gördüğümde sağlam kolumu harekete geçirdim. Belimdeki kahverengi kuşağı söküp bir kenarını ağzıma götürürken olabildiğince dik ve az önce şaşırtıcı şeyler yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyordum. Bu bir nevi duygularını gizlemek sayılırdı benim için. Örtüyor, üzerine katlar çıkıyordum. Kuşağı koluma sıkıca bağlayıp yağın etkisini göstermesine fırsat tanırken "Teşekkür ederim." dedim mahcup bir şekilde. Ufacık bir tebrik dahi gururumu okşamıştı. Anlamsızca suratıma baktığında sargılı kolumu havaya kaldırdım. "Bunun için yani." derken buruk bir tebessüm iliştirdim dudağına. Bir cellatı andırıyordu duruşu karşımda fakat yüreğinin derinliklerinden sızan ufak bir çocuğun varlığını işitmiş gibiydim. Bunu ona söylemedim. Belli etmemek için başımı öne eğdim.
Hiçbir şey söylemeden yavaş adımlarla ayının yanına gittiğimde kılıcımı kurtarmaya çalıştım. Bir kez denemiştim, olmamıştı. Kolumdaki fazlalık rahat hareket etmemi engelliyordu. İki kez, üç kez derken nihayetinde koyu kanlı demir usulca hayvanın kabarıklığından kurtulduğunda ayı küçücük kalıverdi. Sanki onu yerdeyken cüsseli gösteren şey bedenindeki gümüşi parçaydı. "İlk işim bunu dövdürmek olacak." diye kabzayı havaya yönlendirirken gözlerimi kısıyordum. Yine yüzüme bir illet gibi kırmızı lekenin ilişmesini istemezdim. Zehirliymiş gibi diğer elime dokunmaya çekinirken belimdeki yerine yerleştirdim. Başımı göğe çevirdim. Gitme vaktiydi artık, hava kararıyordu.
"Yabancı!" diye seslendim arkamda kalan adama aniden. Gür çıkmıştı sesim. "Tekrar teşekkürler! Bu akşam güzel bir gece geçir." diye başımı öne eğerek hareket edecekken durdum. "Olur da yolun bir gün buralara tekrar düşerse, sıcak bir yemek ve toprağa kıyasla rahat bir şiltenin hazır olduğunu unutma." [/justify]
Xander Warren:
Küçük kız şoku tahmin ettiğinden hızlı atlatmıştı. Yaptığı hamle etkili olmuştu demek ki. İlk birini öldürdüğünde yanında ona destek olacak birinin olmasını istemişti Xander. Onu ölümle burun buruna getiren bir yabancı değil. Kendisi için de bunu isterdi. Ölüm hangi yaşta olursan ol acı bir durumdu, yanında sevdiklerin ve seni sevenler varken ancak katlanabilir hale geliyordu. Gerçi yaşını almaya başlamış kelle avcısı bunu deneyimleyecek kadar şanslı değildi fakat bu başkalarına bu şansı sunamayacak demek değildi.
Küçük kız ayıyı Xander’in öldürdüğüne tam emin olamasa da şüphesi yeterdi. Kendisini bu suçluluktan kurtarmak için yalnızca buna ihtiyacı vardı, bir tutam şüpheye. Kızın gözlerinin üzerinde olması ve bitkilerin isimlerini biliyor olması rahatsız ediciydi. Her zaman yolunun üstünde topladığı bitkileri bohçasına atar, gerekirse yer gerekirse bir hekime rastlayıncaya kadar idare etmesi için ilaç yapardı. Bu ufak kız bunu nereden biliyordu? Belki de kasabalarında yetişen bir bitkiydi, kim bilir?
Teşekkür etmesine gerek yoktu. Ne de olsa onu bu duruma kısmen o sokmuştu. Tabii kendi başına da böyle bir durumda karşılaşabilirdi ancak o vakit saldırmak yerine kaçabilirdi. Xander’in varlığı ona saldırmaya teşvik etmişti, sorumluluğunu da o almalıydı. En azından, diye düşündü Xander. En azından minnet duymayı biliyor.
Kız kendini iyice toparlayıp kılıcını biraz zorlanarak da olsa ayının cansız bedeninden çıkartmayı başarmıştı. Kılıcı dövdüreceğini söylemesi de mantıklı bir karardı. Çok önce yapması gerekiyordu ancak geç de olsa doğru yolu bulması onun için iyi bir haberdi. Bir daha vahşi bir hayvanla karşılaştığında bu kadar savunmasız olmazdı en azından.
Kız, Xander’e istediği zaman gelmesini söyleyince kelle avcısı gülümsemeden edemedi. Kimse onun tekrar gelmesini istemezdi. Ne de olsa onun varlığı arkasında ölüm ve vahşet getiriyordu. Gittiği pek çok yer işinin bir parçasıydı, onun varlığı lanetle bir tutuluyordu. Saygı duydukları ve cadılardan daha çok korktukları bir adam. Xander buydu, bu yüzden kızın sözleri onu güldürmüştü.
Kız kan içinde bile masumiyetini koruyabiliyordu. Ne kıskanılası bir özellikti! Kendisi ise kan dökmeden önce kaybetmişti masumiyetini. Bu yüzden kızın bu halini korumak istedi bir an. Kendi ellerini kirletmek pahasına bu ufaklığı korumak istedi. Yapamayacağını biliyordu ama istemesine de engel olamadı. O yüzden de ona kendisini koruma şansını vermeye karar verdi. Hana dönüp temizlenip karnını doyurdu. Bir düzine şarap içti, birkaç şişe de Duncan ailesinden aldığı viskiyi bitirdi. Ardından hancıdan boş bir defter istedi. Tüm gece, sızmadan önce yazdı.
Taktiklerini, dikkat edilmesi gerekenleri, duruşları… Bildiklerini en basit şekilde yazmaya çalıştı. Çizimleri çok iyi olmazsa da anlaşılabilirdi, onun için önemli olan da buydu. Elbette tüm bilgisini bir kitapta anlatması mümkün değildi ancak temellerini yazdı. Kızda eksik olanları da not olarak ekledi. En arka sayfaya da bazı hayvanların zayıf yanlarını, yenilebilecek olanları yazdıktan sonra kitabın üstünde uyuyakaldı.
Güneş kendini gösterip Xander’in gözüne girince uyandı. Beli ağrıyordu, dinlendiğini de tam hissedemiyordu. Son gününü böyle geçirmek istemediği için yatağa geçip orada uyudu biraz da. Öğle vakti olunca uyandı, temizlendi, eşyalarını toplayıp karnını doyurmak için aşağı indi. Sıcak yemekle karnını iyice doyurunca birkaç şişe şarabı da yanına alıp handan çıkmadan önce yazdığı kitabı hancıya uzattı.
“Bunu beni buraya getiren çocuğa verirsin hancı. Bir de mesajımı ilet. Bir sonraki görüşmemizde- eğer görüşürsek- şimdiki gibi olmasın.”
Ardından atına atlayıp kasabayı terk edip memleketine doğru yola çıktı. Dünyada pek çok cadı vardı, onları temizlemek de Xander’e düşmüştü. Yolculuğu daha yeni başlıyordu, tıpkı küçük kızın yeni başladığı gibi.
SON
Navigasyon
[0] Mesajlar
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git