Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık
Tehlike Çanları Çalıyor
Diana Destinee:
[justify]Yaz tatilimin üçüncü yarısıydı. İkinci yarısında bakanlıkta yaptığım bir aylık staj beni zihinsel anlamda epey yorgun düşürmüştü. Sanki bu son yaz tatili sorumluluk bilincini kuvvetli bir kanca gibi beynimin içerisine geçirmiş, beni kendisine doğru çekmişti. Daha bilinçli olmam ve ne istediğimi bilmem gerektiği konusunda beni uyarıyordu. Uyarıyordu uyarmasına da, kabullenemiyordum. Evim olarak bellediğim Hogwarts'tan uzaklaşacak olmak bir yana, kendimi yetersizlik dolu hissediyordum. Daha öğrenecek çok fazla şeyim vardı ve bir anda bu boşluğa atılmanın beni nereye sürükleyeceği endişesi de özellikle birkaç gündür zihnimi meşgul ediyordu. Bir seherbaz mı olacaktım yoksa esrar dairesi için mi çabalayacaktım? Belki de babam gibi iksirle uğraşmalıydım. Ancak tüm bu becerilerin yanında kapasitemi fiziksel anlamda daha kudretli bir boyuta çıkartmalıydım. On hedeften en az yedisini tutturmalıydım mesela. Veyahut kılıcı sallarken hedefim saldırmak değil, kendimi korumak üzerine de yoğurulmalıydı. Sahi, hiç kendimi savunmak üzerine çalışmış mıydım, zannetmiyorum. Geçen dönem okuldaki kargaşa zaten fazlasıyla herkesi endişe ve paniğe sürüklemişken André'den bu konuda bana yardımcı olmasını istemek de yüzsüzlük gibi geliyordu. Bu yüzden şimdi kendimi yazlık evimizin sol patikasındaki tarlada, elimde kılıç ve karşımda kargalara göğüs geren cılız bir korkuluk ile buluverdim.
Nefes nefese kalmıştım. Göğsümün arasından sızıp karnıma doğru ilerleyen terler, elbiseme yapışıp beni çoktan rahatsız etmeye başlamıştı. Başımın üzerindeki güneş saçlarıma yoğun bir ışık buketi bırakıyordu ve parmaklarımın arasındaki kılıcın kabzası ter yüzünden saniyelik aralıklarla cildimden kayıyordu. Penelope, bu saatlerde bir talim yapmamam konusunda beni sıklıkla uyarsa da söylenilenin dikine gitme huyumdan bir türlü vazgeçemiyordum. Kendini bilmez güneşin görüş açımı daralttığını bilmeme rağmen hissettiğim yorgunluğun şiddeti arttıkça elimde tuttuğum kılıca duyduğum güven de artıyor, beni tatmin ediyordu. Yoruldukça tatmin oluyordum ancak daha beceriksiz vuruşlar sergiliyordum.
Bir an için durdum. Elimdeki kılıcı yere fırlatarak belimdeki keseyi düzeltmeye çalıştım. İçerisinde yasemin otu vardı. Bunu çeşitli iksirlere lezzetli aromalar kazandırmak ve kokularını bastırmak için kullanırdım. Ustalar tarafından sıklıkla kullanılan bir yöntemdi. Hatta bazı zamanlar zihnimi boşaltmak için fevkalede bir kokuya sahiplik eden bitki çayı yapar, arındırıcı bir uykuya yatardım. Öyle ya, işe de yarardı. Birkaç gece Penelope ve babamı uyutmak için bunu denediğimi bile biliyordum.
Bilindik bir refleks ile kesenin büzüştürülen ağzını yokladım. Kıyıda köşede, kendisini toprakla buluşturmak isteyen yasemin yapraklarını aceleyle içerisine tekrardan tıkıştırdım. Yere eğilip yanımda taşıdığım toprak testiyi dudaklarıma götürdüm, kana kana su içtim. Hakikaten belki de tahmin edebileceğimin çok daha ötesinde bir yorgunluk yaşıyor ve istikrarlı bir çaba gösteriyordum fakat yetmiyordu. Kılıç, ok ve yaya kıyasla avucumu daha da fazla dolduruyor olsa da yeterli kabiliyeti sağlayamıyordum. Her vuruşta sanki parmaklarımın arasından fırlayacakmış hissiyatını aşamadığım için bedenimi fazlası ile geriyordum. Bu da bana iki kat maliyetli bir tükenmişliğe mal oluyordu.
Alnıma yerleşen küçük ter taneleri beni rahatsız etmeye başladığında elimin tersini tenime götürdüm. Alelacele sildim ve daha sonrasında beyaz keten gömleğimin dekoltesini aralayarak üflemeye başladım. Ağustos sıcağına daha fazla takatim kalmamıştı ama idare etmeye çalışıyordum. Böylece, olduğum yerde ter dökmenin de bana burada vakit kaybettireceği düşüncesiyle yere fırlattığım kılıca tekrar yöneldim. Ona sanki canlı bir varlıkmış gibi seslenerek "Gel bakalım." dedim. Elimde birkaç kez çevirip tutuşumu sabitleştirirken "Bu defa halledeceğiz." diye de kendime telkinde bulunuyordum. Derin bir nefes alarak korkuluğa döndüm. Bacaklarımı omuz mesafeme dek açtım, var kuvvetimle dudaklarımdan bir çığlık koparırken korkuluğa doğru koştum. En nihayetinde üzerinde ancak, omuzundan göğsüne dek bir yarık bırakabilmiştim.
[/justify]
Xander Warren:
Karnını doyurmak için gölge bir yer bulan Xander bir yandan da onun varlığının bile farkında bilen olmayan, ona göre bir çocuk, kızı izliyordu. Bu kıza kim böyle kılıç kullanmayı öğretmişti? Amacı düşmanları güldürerek mi öldürmekti?
Ağzına attığı kurumuş eti iyice çiğnerken kızın çığlığını duydu. Eğer saldıracağını belli ederse bu gerçek bir saldırı sayılır mıydı? Şarabından büyük bir yudum aldı. Bugünkü üçüncü şişesiydi ancak hala çakırkeyif bile olmamıştı. En sevdiği şarabı daha güçlüsüyle değişmek zorunda kalacaktı. Gerçi daha güçlüsünü bulması mümkünse.
Kızın sesleri ve sarhoş olamamanın verdiği sinirle şarap testisini yere fırlattı. Atı bu sesten ürkmüş olacak ki bağlandığı ağacın etrafında biraz dolandı. Çıkarttığı ses küçük kıza yalnız olmadığını anlatmış olmalıydı. Ayağa kalkıp önce atını sakinleştirdi, sonra da kılıçla mücadele eden küçük kıza yaklaştı. Kızın Xander’i görmesiyle gerildiği belliydi. Aferin, dedi içinden Xander. Bir savaşçı olmanın ilk adımı dikkatli olmak ve tehlikeleri fark etmektir.
Kıza iyice yaklaşıp korkuluğa baktı. Ardından kılıcını çıkartıp korkuluğu infaz etti, tıpkı insanlara ve cadılara yaptığı gibi.
“Kılıcı böyle kullanmalısın. Kılıç öldürmek ya da öldürülmemek için kullanılır. Amacın insanları eğlendirmek değilse kendine iyi bir usta bul ve kılıç ustalarına hakaret etme!”
Diana Destinee:
[justify]Göz devirerek ancak yapabildiğim eserime bakarken sıkıntılı bir nefesi dışarıya verdim. Her nasıl oluyorsa bir şekilde darbeyi atarken gözlerimi kısıyordum. Bu benim karşıya vereceğim zararın oranını bir hayli düşürüyordu. Zaten net olmayan görüş açımı daha da daraltarak başarısız bir kılıç kullanma kabiliyeti sergiliyordum.
Kılıcı elimin altında birkaç kez çevirip korkuluğa doğru yaklaşırken bir ses duydum. Sesin kaynağını ayaklarımın altı olduğunu düşünerek adımlarımı yavaşlattım ancak hayır, çalı ve toprak sesi daha da yakınıma gelmeye başlamıştı. Boşta kalan elimi de kılıcın kabzasına yerleştirerek bacaklarımı tekrardan omuzum ile aynı hizaya getirdim. Kendimi saldırılara daha kapalı hale getirdiğimi düşünüyordum. Ufak adımlarım ile beraber göz bebeklerimi çeperimde çevirmeye başladım. İşte, oradaydım. Saliselik bir farkla göz göze geldiğim yabancıya karşılık olarak sırtımı dikleştirdim. Dudaklarım gerildi ve yanağımın içini dişlerim ile sıktım. Adamın silüeti yaklaştıkça yoğun ve kirli bir koku burnuma doldu. Kan, şarap, ter ve baharatın renkleri birbirine karışmıştı. Yabancının bu kokusu beni huzursuz eden ilk şey oldu.
Dudaklarındaki aynı tatsız gülümsemeyle elini beline götürdüğünde bir adım geriledim. Attığı her adımı gerginlikle izliyordum. Bu sıcağın altında ter dökmeme rağmen bir anlığına şaşırtıcı derecede ürperti hissetmiştim. Tenimin üzeri karıncalandığı sırada yabancı belinden çıkarttığı kılıcı, korkuluğumun kafasına indiriverdi; göz bebeklerini bir saniye için bile kırpmadan, kolu keten engele takılmadan.
Ağzındaki alayı bir sakız gibi uzatarak bana döndüğünde gözlerini kıstı. Beceriksizliğimi yüzüme vururken kabul etmeliyim ki gururum kırılmıştı. İyi olmadığımı kabul ediyordum ancak dışarıdan bakıldığında bu kadar toy göründüğümü de aklımın ucundan geçirmemiştim. Bu yabancının benimle alay etmesine izin vermek istemiyordum fakat işin aslı, pek ala fazlasıyla korkutucu göründüğü için sesimi çıkartmak konusunda endişeli davranıyordum.
Sırtımı dikleştirdim. Gözümü korkutmasına izin vermemeli ve duygularımı minimalize etmeliydim."Niyetim birilerini eğlendirmek olsaydı kılıcın ucunda bir ayı olurdu." dedim aramızdaki mesafeyi koruyarak. Yanımdaki yabancıyı görmezden gelip yere düşen korkuluğun kafasına ayağımla ufak bir tekme savurdum. "Sizi ilk kez buralarda görüyorum." dedim kulak kabartarak. Hogwarts'a başladığımdan beri her yaz buraya gelirdik. Etrafa yeni gelen bir yabancı da herkesin dikkatini çekerdi. Burada kimse kimsenin ne olduğunu bilmez fakat etliye ve sütlüye karışmazdı. Sanki dünyada muggle ve büyücüler yokmuş, yıllar öncesinde bir savaş yaşanmamış, kimse kayıplar vermemiş gibi davranırdı.
Kılıcımın ucunu toprağa saplayarak "Kimsiniz?" diye sordum adama. Sorduğum soruya dakik bir cevap alamadığım için sesim az öncekinden daha keskin çıkmıştı.
[/justify]
Xander Warren:
“Eğer kılıcın da dilin kadar keskin olsaydı belki bu kadar debelenmezdin ufaklık.”
Xander insanların işlerine karışmaktan ne kadar nefret ediyorsa uzmanı olduğu şeyleri göstermekten de o kadar keyif alıyordu. Eğer bu kız böyle bir uğraşla meşgul olmasaydı yanından geçip giderdi. Fakat onun canının bir parçası olan kılıca yaptığı muamele onun kalbini acıtmıştı, tabii kalbi varsa.
Genç kızın gözlerindeki tedirginliği görmek Xander’in kanını kaynatıyordu. Kim bilir kaç kez böylesi korkmuş gözleri görmek için avlarını salmıştı. Dünyanın başından beri değişmeyen tek bir şey varsa o da avcının avını kovalarkenki hisleri olabilirdi. Bir an uzanıp kızın ince, narin boynunu kırmak istedi. Gözlerindeki alev şiddetlendi. Ancak yapmadı. Her ne kadar katil de olsa masum (ilanı çıkmamış, onu sinirlendirmemiş.) kimseyi öldürmemişti. Şimdi de böyle niyeti yoktu.
Kızı kısaca süzdüğünde bedeninin kılıç kullanmaya müsait olduğuna kanaat getirdi. Yalnızca iyi bir ustayı geç bir ustası bile olmamış gibi duruyordu. Üstüne üstlük amacı birilerini öldürmek değil gibi çekimserdi. Kılıcı eline alan her varlık öldürmeye hazır olmalıydı, Xander’in ilk eğitimi bununla ilgiliydi. Ne de olsa istediği kadar yetenekli olsun karşısındaki kişiyi öldüremeyecekse hiçbir önemi yoktu.
Xander, genç kızın sorusunu görmezden gelip yere sapladığı kılıca uzandı. Kız hamle yapacak olduysa da yerinde kalmayı başardı. Xander kılıcı inceledi. Boyu küçük kıza uygun olsa da yeterli değildi. Şık bir kılıçtı ancak savaşırken önemli olan şey şıklık değil kılıcın keskinliği ve kullananın yeteneğidir. Bu kız ikisinde de sınıfta kalmıştı. Kılıcı pas tutmuştu, keskinliği ise ancak elma kesmeye uygundu. Oldukça eski bir kılıç olduğu belliydi. Aile yadigarı mıydı yoksa bir ölüden mi çalmıştı?
“Kaç yıldır kılıç sallıyorsun ufaklık?”
Diana Destinee:
[justify]Sorularım havada asılı kalıyor, cevaplar adeta uzay boşluğundaki sessizlikte kayboluyordu. Yabancıya dair bir şey öğrenmek bir yana, yüzündeki ifadeden niyetini anlamak bile bir hayli zordu. Gülünç duruma düştüğümü düşünüyordum fakat on yedi yaşında bir kızdım ve şimdilerde dalga geçilecek yaşın üzerine bastığım fikrine inanmaya başlamıştım. Belki de yalnızca gururuma yediremiyordum. Eleştirilmek, daha da doğrusu yabancılar tarafından eleştirilmek, hazmedebildiğim bir durum olmuyordu.
Kılıcım, toprağın yüzeyindeki yerini koruyorken yabancının her bir hareketini gözlemeye dikkat ediyordum. Kaçırabileceğim en ufak eylem beni tuzağa çekebilirdi. Zira yinelememe rağmen bana halen kim olduğunu söyleme nezaketini göstermemişti. Bir kara büyücüyü andırdığını söyleyebilirdim ancak hayır; ne kendi varlığımın gerçekliğini belli etmeli ne de başkasını bunun için zorlamalıydım.
Yabancı yanıma ulaşıp kılıcımı topraktan çektiğinde kaşlarımı çattım. O bana ait bir eşyaydı ve izinsiz uzandığı için bu kaba davranışına öfkelenmiştim. Fakat yersiz bir öfkenin beni ele vereceğini düşünerek kendimi hızlıca rahatlatmaya çalıştım. Yerimde kaldım. Belli ki kılıç kullanmak konusunda benden çok daha yetenekliydi. Demir parçasını avuçları arasına alıp dikkatle incelemeye başladı. Benimle birlikte onun da kaşları çatıldı. Eski bir kılıçtı benim kılıcım. 1652 yapımı, Penelope'un dedesinden kalan bir kılıçtı. Avrupa stiliyle bezenmişti. Kahverengi deriden bir kabzası, kabzasının üzerinde de "KF" harfleri işlenmişti. Zavallı adamın ansız ölümü yüzünden geri kalan kimse onun kadar yetenekli bir usta olamamış, teknikleri öğrenememişti. Ok ve yay kullanmanın yanında kılıç kullanmaya merak salınca da ikinci elciden keskin bir demir almak yerine Penelope bana bu yadigârı hediye etmişti.
Uzunca bir sessizlik benim de dinlenmeme fırsat verirken bana ufaklık dediğini işittim. Ufaklık, diye geçirdim içimden. Ufaklık senin babandır! Fakat bunlar yalnızca zihnimden geçmiş, dudaklarımdan dökülmemişti. Başımı yana doğru yatırarak elimi boynuma götürdüm, saçlarımı omuzumun üzerine toplayarak esintinin biraz olsun terlemiş olan boynumu teğet geçmesine izin verdim. "Uzun bir süredir değil. Tahmin edersin ki yeniyim." dedim aramdaki iletişim samimiyetini kısaltarak. "Ben mesafeyi seviyorum. Birisiyle burun buruna olmak hoşuma gitmiyor." derken yavaşça yürümeye başladım. Elimi, kılıcımı tekrardan avucuma bırakması için yabancıya doğru uzattım. Boşta kalan elimi de belime koyarak parmaklarımı oynatmaya başladım. "Burada yabancılara pek rastlanmaz. Üstelik kılıçta iyi olanlara." dedim üzerine basa basa. Halen kendisine dair bir şeyler söylemesi için onu uyarıyordum. Tepemizde ruhumuza işleyen güneş yavaşça yürüyordu ve yerini berrak bulutlar bırakıyordu. [/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git