Dünya Ülkeleri > Birleşik Krallık

Tehlike Çanları Çalıyor

<< < (2/5) > >>

Xander Warren:
“İlk hatan ufaklık,” dedi.

Ardından kılıcı küçük kızın boynuna götürdü.

“Kılıcı olan birine karşı bu kadar savunmasız olman.”

Neredeyse kör kılıcı iyice boğazına bastırdı. İyi bir usta küçük bir dal parçasıyla bile birilerini öldürebilirdi. Xander de en iyilerdendi. Küçük kızın bu asabi yaklaşımını anlıyor ancak umursamıyordu. Kimse, bir kral bile, ona saygısızlık edip de oradan tek parça ayrılamazdı. Ne şanslıydı ki buna cüret edecek pek kişi yoktu. Ancak bu dünyadan bihaber ufak kız buna cüret etmişti, büyüğü olarak ona bir ders vermek boynunun borcuydu.

“İkinci hatan ise insanlarla nasıl konuşacağını bilmemen. Kelimelerin kılıçtan keskin olduğu zamanlar vardır. Tatlı dille en tehlikeli durumlardan kurtulabilirsin, elbette bana denk gelmediğin sürece.”

Kılıcı boğazından çekip yanındaki ağaca fırlattı gözlerini kızdan çekmeden. O kör kılıç bile ağaca girmişti. İşte yetenek ve gücün farkı bu kadar büyüktü.

“Üçüncü hatan ise biriyle yakın olmaktan hoşlanmıyorsan bunu başaracak gücün olmalı. İnsanların dişlerini temizlemek için bile kullanmayacağı kör, kısa bir kılıç buna yeterli gelmez.”

Bunları söylerken küçük kızın üzerine yürüdü. Kışkırtıldığında kendisini kaybeden biri olarak oldukça iyi idare ettiğini düşünüyordu. Kendisi de zamanında böylesine tetikte olan bir çocuk olmasaydı saygısızlığının bedelini küçük kızın dilini ya da kolunu keserek ödetirdi. Hem de onun kör kılıcını kullanarak, sorunun yalnızca kılıçta olmadığını anlatmak için. Tabii onun çocukluğunun 12 yaşında bittiği düşünülürse karşısındaki kız şımarık ancak dikkatli bir ufaklıktan başka bir şey değildi.

“Ayrıca, birinin kimliğini öğrenmek istiyorsan bunu ona söyletecek kadar ikna edici olmalısın, veyahut güçlü. Gördüğüm üzere sende ikisi de yok ufaklık.”

Diana Destinee:
[justify]Yadigârımın avuçlarıma konmasını beklerken beklemediğim bir şey oldu. Pek de keskin sayılmayan kılıcım yabancının avuçlarında hareketini buldu ve boynuma tırmandı. Pek ala konuşup bastırdıkça da canımı acıtıyordu. Korkuyor muydum, evet ancak sonucun üzerinde durmamaya çalışıyordum. Biliyordum ki bu hareketin sonucu üzerine düşünürsem kendimi bir ipe bağlanmış gibi paralayacak, belki de hiç zarar görmeyecek iken kuyumu kazacaktım.

Kendi gözlerinde bende gördüğü eksiklikleri bana sıralamaya başladığında gergin olan vücudumu gevşetmeye çalıştım. Uzuvlarımı daha da fazla sıkmak beni yoruyordu. Savunmasızlığımdan bahsediyor, nasıl konuşmayı bilmediğimden bahsediyordu. Alayla dudağımın kenarı yukarıya kıvrıldı. Bunu bana yoldan geçen ve kendime ayırdığım ana burnunu sokmayı ihmal etmeyen, üstüne üstlük konuşma mesafemizin yollarını katleden yabancı mı söylüyordu? Üstelik, üzerinde de leş kokusu vardı.

Dövülmüş demiri bir ağacın kenarına fırlattığında kaşlarımı çattım. "Keskin ya da değil, saygı duyduğun kılıca hep böyle mi davranırsın?" dedim saçımı düzelterek. Yalan söylemeyecektim. Bu şuursuz hareketleri gözümü korkutmuyor değildi ancak bu korkuyu ona asla belli edemezdim. Zira şundan emindim: ben korktukça o benim üzerime gelecekti ve bana kaçabileceğim bir alan bırakmayacaktı.

İkna edici olmadığımı söylemişti. Yeni tanıdığı birisinden ne gibi bir ikna edicilik beklemişti ki? "Neden seni ikna etmekle uğraşayım?" dedim omuzlarımı silkerek. "Yalnızca buradan geçip giden birisin." diyerek az önceki tavrına vurdumduymazlık ile yaklaşmaya çalıştım. "Hep böyle misin?" dedim ağacın kenarındaki demiri almaya yeltenirken. "Her gördüğün yabancının yanına gidip kişisel alanlarına müdahale eder, boğazlarına kılıç dayar mısın?"

Yere eğildim, kılıcımı aldım. Kabzasını kavrayıp hızlıca belindeki kılıfına sokuşturdum. En azından bu konuda çeviklik kazanmıştım.  Ok kullanmaya ilk başladığım zamanlarda oku kılıflardan çekmek beni zorluyor, devamlı sağa sola kayıyordu. Zamanla tekniğini öğrenmiş, bu aletlerin kılıftan bir yağ gibi kaymasını becerir hale gelmiştim. "Kılıç, yakın maesafe sanatıdır. Uzak mesafe değil. Yeni olduğumu söylemiştim." diyerek aptal olmadığımı kanıtlamaya çalıştım. Niçin kendimi kanıtlamaya çalıştığımı anlamıyordum. [/justify]


Xander Warren:
Küçük kızın kibirli ses tonu Xander’in sınırlarını zorluyordu, yine de sakin kalmayı başardı. Genç kız kılıcı çevik bir hareketle çıkartıp kınına koyduğunda hafifçe gülümsedi. En azından bunu biliyordu.

“Kılıç ustasının elinde saygı görür. O yüzden evet, kılıca hak ettiği değeri bu şekilde veriyorum. Eğer kılıçta ustalaşmak istersen, bir ömür uğraşırsan ne demek istediğimi daha iyi anlarsın.”

Xander’ın kılıcı fırlattığı ağaca yaklaşırken genç kız konuşmaya, söylenmeye devam ediyordu. Xander eliyle kılıcı attığı yere dokundu, yeterince derin değildi. Ya kabuğu çok sertti ya da yeterince güç vermemişti. Her koşulda istediği şekilde atmamıştı, bunu düşündükçe ağacı parçalama isteğine engel olmakta güçlü çekiyordu. Genç kız onun kabalığı hakkında konuşmaya devam ediyordu. Amma çok konuşmuştu.

“İnsanlara nasıl davrandığımı bilseydin böyle düşüncesizce konuşmazdın küçük kız. Ancak bir kasabada yaşayan birinden dünyayı bilmesini beklemek anlamsız olur.”

Ardından kıza yaklaştı. Terden sırılsıklam olmuş genç kız ıslanmış bir köpek yavrusunu andırıyordu Xander’e göre. Ve böylesi hayvanlara üç şey yapılırdı. Görmezden gelinirdi, genelde sıradan insanların yaptığı buydu. Sahiplenilirdi, genelde kalbinde iyilik olan insanlar bunu yapardı.  Ya da vahşice katledilirdi, bu da kalbi kararmış ya da olmayan insanların yaptığı bir şeydi. Peki, Xander hangisiydi?

“Ayrıca, kılıç sanatı hakkında konuşmak sana düşmez ufaklık.”

Ardından kızdan uzaklaşıp atına doğru gitti. Ağaca bağladığı ipi çözdü. Ağır adımlarla genç kızın olduğu yere getirdi.

“Belli ki burada yaşıyorsun. Burada kalacak bir yer var mı?”

Cevabını beklemeden ağır adımlarla kasabaya doğru yürümeye başladı.

Diana Destinee:
[justify]
Ben kendi irademi ve duruşumu korudukça aramızdaki metrelerin devamlı kısalıyor olması canımı sıkıyordu. Zihnimden geçen cümleleri ötelemek için devamlı yanaklarımın içini sıkıyor, başımı sağa ve sola yatırarak kaslarımı gevşetiyordum. Kılıç hakkında konuşmanın bana düşmeyeceğini söyleyerek beni küçük düşürmeye çalışıyordu fakat nafile, kelimeler arttıkça üste çıkmak istiyordum. Kendimi ezdirmek istemiyordum. Öğütleri muhakkak kulağına bir küpe olarak takıp gezen birisiydim fakat ancak benim gibi birisinin öğütlerini dikkate alabilirdim. Ben düzenli bir cadıydım. Karşımdaki de bana nazaran düzensiz ve savsak bir adama benziyordu. Dudaklarımı, bulunduğumuz anın ciddiyetsizliğine karşılık verecek şekilde yukarıya doğru kıvırdım, yavaşça ıslatarak kollarımı birbirine bağladım. Bana gittikçe yaklaşıyordu fakat yerimden kıpırdamıyordum. Gözdağı vermesine fırsat tanımayacaktım.

Kırmızıya çalan bakışlarını suratımdan atına çevirdiğinde üzerindeki kıyafetleri incelemeye başladım. Gömleği yer yer yırtıktı, dumana maruz kalmış gibi siyah lekeleri vardı fakat beni en son tedirgin eden şey kan lekesiydi. İrili ufaklı, parmak izini andıran kan lekeleri kumaşın üzerini sıklıkla kaplamıştı. Çoğunluğu kuruydu fakat bir kısmı güneşin altında daha keskin bir parmaklıkla ışıldıyordu. Dudaklarımı ısırdım. İşte şimdi bir adım geri atmıştım. Sorduğu soru zihnimin filtresinden birkaç kez geçtiği için yanıt vermekte gecikmiştim. "İleride, kasabanın çıkışında bir han var." dedim kaşlarımı çatarak. "Belki hancı seni bir gece için orada misafir edebilir. Fakat her ne kadar parasını alıyor olsa da misafir edeceği kişiler konusunda seçici davranıyor." dediğimde elimi kılıca doğru götürdüm. Her ne kadar şu an bu sanatı kullanma konusunda ondan daha berbat olsam da bu bana bir şekilde ruhsal güç veriyordu. Bir hayvanı mı öldürmüştü yoksa bir insanı mı? Yoksa yalnızca kafayı yemiş bir kasap mıydı?

O atının başını şaşırtıcı naziklik ile okşarken boğazımı temizledim. Geride kalan beni umursamıyor gibiydi. "Hayvan mı avlıyorsun?" dedim merakla. Bir kelle avcısı olabileceği düşüncesi aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Yakın ya da uzak bir yerlerde birileri mutlaka bu savaşın kurbanı haline geliyordu fakat bu durumun burnumun ucuna dek girebileceği fikri toyluğum ile birlikte bana inanılmaz bir uzaklıkta görünüyordu. "Üzerin kan ile dolu ve fena kokuyor."
[/justify]

Xander Warren:
Kıza dönmeden cevap verdi. Ne de olsa yalan değildi, yaşamak için yemeğe, avlanmak için ete ihtiyacı vardı. Elbette hayvan avlıyordu.

“Evet, hayvan avlıyorum.” dedi kısaca.

Daha fazlasını açıklama gereği duymamıştı, koktuğunu söyleyene kadar. Kasaba güzelinden duymayı beklediği laflardı. Bir avcı olarak sürekli yollardaydı, doğal olarak temizlenmeye ne vakti ne de fırsatı pek olmuyordu. Bir an düşündü, kelle avcısı olduğunu söyleseydi ne yapardı acaba? Koşarak kaçar mıydı, bayılır mıydı yoksa da doğru düzgün tutmayı başaramadığı kılıcıyla saldırır mıydı ona?

“Uzun yoldan geldim. Yoksa sizi rahatsız mı etti leydim?” dedi alayla.

Atını, en yakın dostunu sevmeyi kesip arkasına döndü. Yüzünde yargılanmak hoşlanmadığını açıkça ifade eden sert bir bakış vardı. Çenesi kasılmış, yüzünde ruhsuz bir gülümseme vardı. Gözleri normalden daha kırmızıydı, güneşin ışınları onun lehine çalışıyor olmalıydı. Britanya ve onun anlamsız kuralları, diye geçirdi içinden.

“Han sahibi beni ağırlamak istemezse ne yapacağımı bilirim küçük. Sen benim gibi kokan birinin yanından uzaklaş, kuyruğunu kıstırıp kaç ki gül kokun bozulmasın.”

Tükürürcesine sarf ettiği sözlerin ardından arkasını dönüp kasabaya girdi. Küçük kızın söylediği hanı bulmak için ağır adımlarla yürüdü. Bu şımarık, dünyadan bihaber kızın boynunu kırmamak için bir şey yemeliydi. Kurutulmuş et değil de sıcak, sulu bir şey. Aksi takdirde kasaba hiç görmediği şeyler görmek zorunda kalacaktı.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git