Dünya Ülkeleri > Mag Mell - Bar
Scarlet Masquerade
Cwénhild Muirghéal:
[justify]Ah, evet yuhalayın. Sizi manyak bilim adamlarının deney malzemesi olmaktan, bir ayinde kurban edilmekten kurtardım. Tabiki yuhalayacaksınız. Asasının ucundan fışkıran ışık garip gözlükleri olan korkmuş ve yere yığılmış adama ulaştığında balo salonundaki dikkatler bir anda üzerine çevrildi. Bunun olacağını tahmin ettiğinden mütevellit kimliğini hazır etmişti. Bir ihtimal ortalığı sakinleştirmek, olayın kontrol altında olduğunu belli edebilmek için. Lakin yaptığı hamle bir satranç oyununda görünmeyen bir filin önüne konmuş bir vezir gibi patlamış, her şeyi olduğundan daha da berbat bir hale getirmişti. Bir seherbaz olduğu, görevini yerine getirdiği için halk düşmanı ilan edilmişti resmen. Öfkeli kalabalığın içinden geçerken yumruğunu sıkıyordu. Öfkesi yukarıda yanan alevler kadar canlıydı. Geçen onca yılın ardından bu tür söylemlere alışmış olması gerekiyordu ancak alışamamıştı. Kendini bilmez bir adamın dudaklarından çıkan sözcükler onu hala irite edebiliyordu. Her zaman problemi bu olmamış mıydı zaten? Çabuk sinirlenmesi, çabuk parlaması ve o parlama esnasında etrafındaki her şeyi yakıp kül etmesi değil miydi bütün hayatının bu denli problematik bir arap saçına dönüşmüş olmasının sebebi? Sessizliğini koruyarak kendini yuhalayan kalabalığın içinden geçip gitti. Bu salona girdiğinde hissettiği bütün güzel duygular sanki üzerilerine tuz ruhu dökülmüş gibi eriyip gitti. Buraya ait değilim. Bu düşünce bir kez daha zihninin odalarında yankılandı. Daha güçlü bir şekilde. Zira bu sefer bu bir düşünce olmaktan çıkıp direk gerçeğin ta kendisi haline gelmişti. Bir maskenin ardında gecenin bir parçası olarak, kendinden en uzak canlıyı taklit ederek girdiği zaman uyum sağlayabilmişti. Kendisinden başka birisi olarak toplumun bir parçası olabilmiş ve kabul görebilmişti. Lakin maskesini indirip kendi olmaya çalıştığı ilk an bütün parmaklar üzerine doğrultulmuş ve varlığı tüm dünyaya karşı işlenmiş bir suç olarak tekrar tescillenmişti. Sustu, sadece sustu. Susmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu. Geri dönüp yaygara çıkaracak, insanların haksız olduklarını ve yaptığı şeyin onların ve onların soyundan gelenlere karşı yapılmış büyük bir hizmet olduğunu anlatacak enerjisi yoktu. Sustu. Sadece topuklularının çıkardığı sesi duymak istedi.
Araba kapıya yanaştığında kapıyı açan adamın yüzündeki şaşkınlık kadının yeşil gözlerinden kaçmadı. Sadece bir çantayla dönmüş olması gerekirken o yanında beklenmedik bir hediye daha getirmişti. Bunun iyi yahut kötü bir hediye olup olmadığını zaman gösterecekti ama eline geçen fırsatı kullanmamış olsaydı kendini iyi hissetmeyeceğini biliyordu. Zira böylesine tehlikeli işlerle uğraşan bir adamın yarın bir gün yine buna benzer bir girişimi olmayacağının garantisi yoktu. Tehlikeyi kökünden kesmek, tehlike ortaya çıkmadan onu yok etmek en mantıklı yoldu ve yaptığı şeyden dolayı pişman değildi. Tılsım Kulübündeki dostlarının bu mucit arkadaş için güzel planları olduğundan emindi. Adam önce çantayı aldı ve koltukların altındaki tılsımlı bir bölmeye dikkatlice yerleştirdi. Asasını tılsımın üzerinde gezdirdi, tılsım yeşil parlak bir ışık yayarak yandı ve anında söndü. Çanta güvene alındıktan sonra deli mucitte dikkatli bir şekilde arabaya taşındı ve uyanması durumunda problem çıkartamaması için bağlanarak sağlama alındı. Artık arabaya binme sırası ona gelmişti ki tanıdık bir ses kulaklarını çınlattı. Seth? bakışları çok hızlı bir şekilde salonun ortasında dikilmiş adama döndü. Kelimelerle dans edişini ve az önce sözcüklerle linç edilmiş kadını aynı öfkeli kalabalığın ortasında nasıl savunduğunu izledi. Şık bir cesurluk örneğiydi bu. Cwénhild'in yaptığı gibi tehlikeye bodoslama atlamıyordu Seth, tehlikeli ortamı kendi girişi için hazırlıyor, her şey yerine oturduktan sonra hamlesini yapıyordu. "Gece, gitmiyor muyuz geç kalacağız?" diye yakındı arabanın içindeki adam. Cwénhild arabanın iki basamaklı merdivenine attığı ayağını geri çekti ve cevapladı. "Ufak bir işim daha var. Siz paketi teslim edin."
At arabası gıcırtılı tekerlerini döndüre döndüre uzaklaşırken kızıl saçlı kadın balo salonuna doğru tekrar giriş yaptı. Öfkeli gözler hala üzerindeydi fakat aldırış etmiyordu. Bakışları dişleri büyüyle uzatılmış bir vampirin üzerindeydi. Sonra o vampir sahneye döndü. Onun dönüşüyle birlikte Cwénhild'te sahnedeki hanım kıza kaydırdı gözlerini. Kızım birden önüne bir duvar çıkmış gibi olduğu yerde dona kaldı. Eteğini tutan elleri daha da sıkılaştı. Göz bebekleri ıslanmaya başladı. Bir kaç damla yaşın akmaması için gösterdiği azmi çok az yerde göstermişti. Sana kızım demeye hakkım var mı? Olduğunu düşünmüyordu. Bir kaç saniye bakışları kızının üzerinde kaldı. Aylardır görmemişti onu. Uğraştığı vakalar, kendi annesinin ölümü, Alannah'ın ülkeyi terk etmesi, Gwyndolin'in yeni işi derken zaman kavramını kaybetmişti. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Kızının buklelerini, dudaklarından çıkan tınıları izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Sanki bir el sırtından onu itiverdi. Sahneye koşup ona doya doya sarılmak istedi. Olmaz, benim kızım olduğunu öğrenmek ona ne kazandırır?
Cwénhild anca Mira şarkısını bitirdiğinde kendisine gelebildi. Islanmış göz pınarlarını kurutabilmek için göz kapaklarını hızlıca açıp kapattı. Niçin makyaj yapmadığını da bu sırada tekrar anlamış oldu. Gözleri tekrar Seth'i aradı. Bir köşeye geçmiş vampiri gözleri bulduğunda ayakları anında o tarafa doğru taşıdı onu. Cebinden çıkan sigarasını yakışını izledi. Bir sigara istemek için yeltendi ama durdu. Görünüşünün üzerinde eğreti duracağını düşünüyordu. Bu hayatında ilk kez nasıl göründüğü konusunda tedirgin olduğu an olabilirdi. Yavaş adımlarla adama yaklaştı. Kıyafetindeki yıldızlar parlıyor, göz bebekleri adamın gözlerine kilitleniyordu. Parfümünün kokusu hala güçlüydü. Büyülü olmalıydı. Aralarında bir metre kadar bir mesafe kaldığında durdu. "Teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmadığın için." Bu, sadece bugünki konuşma için edilmiş bir teşekkür değildi.
Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 3, total 3
Talih 1d10 : 10, total 10
Maskeli Kişi:
Hem melek, hem de şeytan
Ağlayan ve ağlatan aynı insan, kimsin sen?
Kanayan yüreğimde dinmiyor yangınlar
Kavrulur gider mi sana aşık yürekler?
“Hah, güzel bayan... Siz bir şans meleğinden ziyade ölüm meleğini andırıyorsunuz. Ama insanların, ölümüm elinden olsun diyebileceği türden bir melek!”
Bu kralın kuşkusuz kadınlarla flört hususunda esaslı bir eğitim alması gerekiyordu. Nitekim Kara Meleğin gayriihtiyari kısılan gözleri ve yavaşça büzüşmekte olan dudakları da buna hak verircesine bir ifadeye bürümüştü yüzünü. Sanki gaipten sesler duyarcasına başını önce sağa, sonra da yukarıya doğru çevirdi siyahlar içerisindeki cadı. Hemen ardından da önüne doğru usulca eğerek kısık bir sesle söylenmeye başladı.
“Sorma! Kral zannettik, asıl soytarı bu çıktı. Neyse...”
Tam kral suretindeki adama yalancı bir tebessümle karşılık vereceği esnada, ansızın söze karışan yabancı birisi masadaki üçlünün tüm dikkatini kendisine çevirmişti. Ağzında gevelediklerinden anlaşılacağı üzere tanrı olduğunu iddia ediyor ve siyahlar içerisindeki kadınla basbayağı flört etmeye çalışıyordu. Kendini ‘Tanrı’ sanan meczuplardan birisi herhalde diye düşündü Kara Melek.
“Tanrı mı?” diye yanıtladı umursamazca. Adamın suratını kaplayan beyaz, girintiden yoksun kumaşı dikkatlice bir süzdükten sonra ise kıkırdayarak devam etti. “Ne tür bir tanrı, iç çamaşırını yüzüne giyer tatlım?”
Kralın tok kahkahası eşlik etti bu cevaba. Kadının masaya oturduğundan beri nemrut bir ifadeden gayrısını göremediği, soytarı falcının somurtkan yüzünde dahi birkaç saniyeliğine bir tebessümün kırıntılarını yakalamak mümkündü. ‘Tanrı’ sanrısındaki adamın masayı terk etmesi üzerine, başını iki yana sallayarak yeniden tarot falına çevirmişti dikkatini siyah kanatların gölgesindeki kadın.
Bir Asaların Kralı kartı açılmıştı şimdi de, baş aşağı duran bir şekilde. Peşinden ise Tılsımların Kraliçesi... Soytarı kılığındaki falcı, saçlarından bir iple sarkıtılmış olan mavi yıldızları parmaklarıyla gerisingeri toplarken kartları yorumlamaya başladı, yorgun fakat kararlı bir tonlamayla. “Bencil kralın en büyük düşmanıdır, şatafat arzulayan kraliçesi...” Buruşuk parmaklarının ufak bir hareketiyle, desteden ayrılan bir başka kart daha kondu masaya süzülerek. Baş aşağı duran bir Yıkılan Kule kartıydı bu. “Dolunay rehberidir akıntının...” dedi bu sefer de, derin bir nefes alarak. Salondaki müziğin sesi, kalabalık güruhların gürültüsü, tüm o uğultu senfonisi bir anlığına kaybediyordu adeta şiddetini, falcı konuşmaya her başladığında. “Hiçbir kaya dayanamaz, kararlı bir medcezire... Ve yine hiçbir taç uymaz, giyotine giden başlara.”
Kralın yüzü düşmüş, o haşmetli çehresi solmuştu adeta. Tabi bir maskeden ibaret olmasaydı yüzüne taktığı, bunları söylemek mümkün olabilirdi. Kara Melek ise bir boşluğa dikmişti bakışlarını. Kartlara değil ama giderek sönmekte cılız aleviyle beyaz bir kule gibi dikilmiş duran muma bakıyordu sanki. “Kule yıkıldığında...” dedi, yalnızca masadakilerin duymasını arzu ettiği bir fısıldamayla. “Enkazın en altında yine en altta olanlar kalmaz mı?” Sanki kendi kendisine konuşuyor gibiydi. Ya da, öyle sanılmasını arzu ediyordu. “Tüm mumlar söndüğünde, karanlığı aydınlıktan nasıl ayırt ederiz?”
Bir anlığına düştüğü bu dalgınlıktan saçlarını geriye doğru savurarak sıyrılmaya çalıştı. Karamsarlık dolu bir masaydı burası. Bir kehanetin öngörüsü gibiydi, rüyalarında dahi görmek istemeyeceği. Bir kaçış yolu bulabilmek umuduyla çabucak etrafına bakınırken, müziğin ve muhtelif gürültülerin mütemadiyen arttığını fark etmişti. Peşinden ise vampir kılıklı, sakalıyla kimliğini ele vermeye müsait bir adamın kendisini dinlediğini. Bakışları birkaç kez kesişmişti bu gece. Seherbazın birisinin çıkardığı yaygarayı dindirmeye çalışırken gösterdiği kontrol ise bir hayli cezbediciydi. Geceyi noktalamak için nispeten daha ılıman bir iklime sahipti masası. Nitekim yalnızdı. Anlaşılan o ki, Kara Meleğin bir çırpıda diktiği sıcak romun etkisi, kendisini yavaşça göstermekteydi.
Bir divane gibi savruk bir edayla saçlarını savurarak havalandı sandalyesinden. Yürümüyormuş da, adeta kanatlarıyla alçaktan süzülüyormuşçasına adamın masasına yaklaştı. Vampire doğru ilerledikçe arzularını celbeden bir kan kokusu adeta sinir uçlarını taciz ediyor, adamın çakmağıyla yaktığı sigaradan aheste aheste yükselen duman Kara Melek’in etrafında haleler çizerek onu kapana kıstırmış bir şekilde masaya çekiyordu. Ne seherbazı görebildi vampirin etrafında sinek misali uçuşan, ne de pençeleriyle ayırdığı kalabalıktaki gergin omuzları. Çantasına daldırdığı parmaklarıyla ahşap filtreye tutturulmuş bir sigara çıkardı güç bela. Sarhoş bir hipogrif gibi konuverdiği esnada masaya, sigarası kan kırmızı dudaklarında eğilerek, adamın az önce sigarasını yaktığı ve halen yanmakta olan çakmağına yaklaştı. Bir kıvılcım koptu çıtır çıtır kavrulan tütünlerden. Sonra da bir duman yükseldi dudaklarından balerin misali raks ederek. “Çok susamış gibisin şekerim!” dedi, maskesinin dudak ucu yukarıya doğru kıvrık halde tebessüm eden işveli yüzünü adama çevirerek. “Benim gibi masum bir meleğin kanından faydalanmak istemezsin değil mi?” Cüretkar bir şekilde bacak bacak üstüne atmış, davetkar bakışlarıyla da adamı süzmekteydi. Kulaklarında yankılanan bir takım sesler işitti peşi sıra. Aldırış etmedi hiçbirisine...
“Utanmasan, gel beni emcükle diyeceksin! Yazıklar olsun sana, aptal kız...”
Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 10, total 10
Maskeli Kişi:
(Vampir)
[justify]Oturup sigara içerken gözlerim tekrar geri gelmiş Cwénhild’e kilitlenmişti. Tüm güzelliği ile öylece duruyor, çevredeki insanların kınayan o şiddetli dalgalarına karşı bir kaya gibi direniyordu. Bir de bana bak. Çevredeki insanlar ne der diye kendi kendimi paralıyorum. Hayatımda yaptığım hatalar çevremi mutlu etmek adınaydı diyemem. Cwén’e delice aşık olup özel hayatımı bir türlü düzene sokamamam benim dışımda başka kimsenin hatası değil. Sorunlarımı insanların üstüne atmayı çok severdim eskiden. Şimdi değişti tüm bunlar. Her koyun kendi bacağından asılıyormuş. Bu kadının sorunu uyum sağlayamamaksa, benim sorunum da gereğinden fazla uyum sağlamak... Cwénhild benden o kadar farklı biri ki. Acaba o yüzden mi bu kadar ilgimi çekiyor diyorum. İmkansız olduğu için mi? Yalnız kalmasını istemediğim için mi? Hepsinin toplamı da olabilir. Ona olan bu yumuşak tarafım 38 senedir çözemediğim bir yapboz. Çözülememesi istiyorum ama, kızıma içinde bir annenin de olduğu aile ortamı yaratamamak çok kırıyor beni. Eksik bir erkekmişim gibi...
Sahnedeki kızın şarkısı bittiğinde, ağzımda yakmadan tuttuğum sigarayı yakmak için çıkardım çakmağımı. Gözlerimi çakmağıma çevirmiştim ama biliyordum bana doğru ilerliyordu. Onun yerine sigarama ve çakmağıma gereğinden fazla dikkat ediyordum. Yıllardır kalbimi yaktığı ateş renginde saçları gözümün görebileceği bir yerde durdu ve içimi hoş ettiren sesi ile teşekkür etti. Sesi biraz hüzünlü mü geliyordu? Bunu aştığımızı sanıyordum. Ben kendi kendime bunları düşünsem de artık alışmıştım. Tekrar cümlelere dökmek istemiyordum.
İlk seferde yanmayan çakmağımı bir daha çaktıktan sonra çıkan alev ile sigaramın ucunu yakarken içime çektim zehrini. Ateşi daha söndürememiştim ki, oturduğum masanın melankolisine güneş gibi doğan, dolgun bir hanımın sigarası aynı ateşten faydalandı. Kafamı kaldırıp kadına baktığımda hafiften gülümsedim. Oldukça samimi bir tonlama ile benim susadığımı söylediğinde de kibarca eğdim kafamı. Kara kuzgundu bu. Bakanlıktan olduğumu öğrendiğinde kaçacağını düşündüğüm kadın. Gerçekten de şaşırtıcı bir durum. Bana verilen bilgiler kadının tehlikeli olduğu ile ilgiliydi. Masama gelmesi benim için artı gibi gözükse de, madalyonun karanlık tarafını göz önünde bulundurmamak aptallık olurdu.
Sigaramı masanın üstündeki tablaya bıraktım. Kadın, masum bir meleğin kanını içmek isteyip istemediğimi sorarken nazikçe sigara tutmayan elini tutup dudaklarıma götürdüm. Minik bir buse bıraktıktan sonra “Asla.” dedim. Sesim bugün içtiğim bilmem kaçıncı sigaranın hatırına olduğundan kalın çıkmıştı. Kara tüyler içinde oturmuş, teninin en yumuşak kısımlarını beni cezbetmek için sergileyen oldukça akıllı bir kadındı. Kadınlığının farkında, gücünden emin... Korkulacak derler ya. İşte o tarz. Belki evlidir, belki de dul. İlgi çekici mi? Fazlasıyla. “Benim ne tarz bir kandan hoşlandığımı az çok öğrendiniz.” dedim tamamen aramızdaki derin konuyu kast ederek. Zaten hanımefendi de benimle flörtleşmek için burada değildi. “Siz de ağzıma layık olduğunuzun farkındasınız. Ne yazık ki, böyle riskli bir oyunu oynayacak kadar genç değilim artık.” Kadının elini bırakıp selamladım onu. “İzninizle.” dedikten sonra kül tablasındaki sigarayı daha bitmeden söndürüp ayağa kalktım. Yanıma geldiğinden beri ilk defa baktım Cwénhild’in buğulu gözlerine. Ayağa kalktığım için üstümü düzelterek kıza yaklaştıktan sonra “Asla.” dedim bir kez daha. Bu sefer onun söylediklerine cevaben. Elimin tersi ile yanağını okşayıp gözlerinin altındaki ıslaklığı parmağımla sildim. “Bir-iki kötü yorum için gözyaşı dökeceğine inanamam.” diye takıldım ona. Bu sırada sahnedeki kız bir sonraki şarkısına başladı. Cwénhild'in yüzünü okşadığım elimi geri çekip, göğsüme yakın bir şekilde tuttum. “Şanssızlıklar ile dolu bu geceyi sadece böyle güzel bir kadınla dans ederek mükemmelleştirebilirim. Ne dersin?”[/justify]
Yetenek 1d10 : 5, total 5
Destek 1d10 : 8, total 8
Talih 1d10 : 1, total 1
Mirabelle Starlight:
Akşam söyleyeceği şarkıları mırıldanırken yola çıkmıştı genç kız. Bu, Hogwarts'a gitmeden önce katılabileceği son büyük etkinlikti, yapabildiğinin en iyisini, hatta daha da iyisini yapmalıydı. Akıllarda kalabilmek istiyordu ancak yarısından çoğu sarhoş, kalan yarısı da eğlenmekte olan insanların ne kadar kendini dinleyeceğini bilmiyordu. O gürültüde kendi sesi duyulur muydu ki? Duymak zorundalardı, kendisinin mükemmelliğini herkes duyup hayran kalmak zorundaydı! Bu gece için günlerdir hazırlanıyordu. Tamam, belki çok sıkı bir hazırlık yaptığı söylenemezdi evet ama sonuçta birkaç şarkı seçmiş, kendini tamamen insanlara sunabileceği bir elbise bile dikmişti. Hatta ikerken eline iğne batırmıştı bir kere.
Bilinçsiz attığı adımları tarafından bir yılını tamamlamış olduğu tavernaya getirilmişti sonunda. Henüz ziyaretçilerin gelmeye başlamadığını görünce rahatladı, hazırlanmak için vakti bol demekti bu. Kapıya yanaştığında görevli ona adını sordu. Dalga mı geçiyordu? Kaşlarını kaldıran kız önce saçlarına baktı, sonra da sürekli giydiği favori elbisesine, sonra da karşısındaki görevliye. Anlamaz bakışlarla başını yana eğdi. "Ne demek 'adınız?' ya? Tanıyorsun beni, burada çalışıyorum?" dediğinde görevlinin hafiften bastırılan, belli belirsiz titreyen dudaklarını fark etti. Ah be, dalga geçiyordu!
"Mirabelle!" dedi, görevli listeye bakmaya devam etti. "Mira! ...Miroş. Mirababy. Bebiş? Güzel kız? Güzellik? Melek? Tanrıça? Mükemmel tanrıça???" dese de onay alamıyordu. İç çekti.
"Of... Böcek." Isolde Hanım, Mirabelle'e böcek diye seslendiği için bu hitap şekli bazı çalışanların ağzına sakız olmuştu. Eh, pek de şikayetçi olduğu söylenemezdi. Sonuçta samimiyetlerini gösteriyordu. Yanaklarını şişirip dudaklarını büzerek sahte bir kızgınlıkla görevlinin omzuna hafif bir yumruk attı ve içeri girdi. İçeri girmesiyle kafasına bir şaplak yemesi bir oldu. Kaşlarını çatarak hışımla şaplak atan kişiye döndü. Big Man!
"Lan, Dickhead!" Resmen 'zoom' sesi çıkararak dev adamın üstüne atladı, bacaklarını boynuna sardı, karnını yüzüne yapıştırdı ve adamın parlak, pürüzsüz, yumurta gibi kafasını ısırmaya başladı. Kemirmeye başlamasıyla karnının oralardan tiz bir çığlık duydu ve ne olduğunu bile anlamadan kendini yerde buldu. Sonra da adama baktı. Kocaman, kas yuvası bir adamın fare sesi çıkartarak tuvalete koşuşunu izledi. Yüzüne yayılan sırıtışla zıplayarak kalktı ve olmayan kaslarını göstermek istercesine kollarını yukarı, başına doğru çekti.
"Mirabelle üç yüz yirmi altı, Dickhead sıfır! Hehe!"
Daha fazla oyalanmamak için personel odasına gitti, yanında getirdiği güzel ve yaşadıkları döneme göre oldukça riskli elbiseyi çantasından çıkarttı. Elbisenin göğüs dekoltesi fazla abartılıydı ve halihazırda büyük göğüslere sahip olan genç kız bu elbiseyle farklı bir ortama gitse anında taşlanırdı. Kan kırmızısı elbisenin sağ kısmı dizinin altına geliyor, sol bacağına doğru ilerledikçe kısılıyordu. Belinin bitip bacağının başladığı kısımda kırmızı bir gül vardı ve elbisesinin kısa kısımları gülün dikişleriyle birbirlerine tutturulmuş, bu şekilde yırtmaçlı gibi bir görüntü oluşturulmuştu. Aşırı şatafatlı değildi evet ama dikkatleri üzerine çekebilecek kadar ilgi çekiciydi. Altına da kısa topuklu ayakkabılar giyecekti, boyu zaten uzun olduğu için sırık gibi durmak istemiyordu haliyle. Yanına hiçbir aksesuar veya o tür bir şey almamıştı. Elbisesi, ayakkabıları ve kırmızı ruju yeterliydi. Elbiseyi özenle üstüne geçirdi, ayakkabılarının kurdelesini bağladı, rujunu sürdü. Sonra da rujun üstünden mendille geçerek hafifçe sildi ve doğal durmasını sağladı. Aşırı abartılı rujlar onu yaşlı gösteriyordu. Mirabelle ise gençliğinin en güzel, en taze zamanlarında olduğunu kanıtlamak istercesine doğallığı tercih ediyordu. Cildini mahvetmemek için asla yüzüne içinde kurşun zehri bulunan o iğrenç kozmetikleri sürmezdi bir kere. Onun yerine, çok istiyorsa gider kendi yetiştirdiği bitkilerle doğal kozmetikler üretir, hatta artanını da okuldaki arkadaşlarına satarak paraya para demezdi.
Yaklaşık on beş dakikadır aynaya aşık aşık baktığını fark edince başını sallayarak kendine gelmeye çalıştı. Saçını da yapıp Isolde Hanım'ın yanına gitmesi gerekiyordu. Salık bıraktığı saçlarının küçük bir kısmını elmacık kemiklerinin hizasında, sağ tarafta topladı ve öre öre gül şekline getirdi. Az bir miktar almış olmasına rağmen o kadar kalın telli, pofuduk saçları vardı ki hiç de 'az' almış gibi durmuyordu, eh, işine de gelmişti. Çok tatlı duruyordu çünkü. Aynaya göz kırpıp öpücük gönderdikten sonra topuklarının üstünde dönerek odadan ayrıldı ve Isolde Hanım'ın odasına yöneldi. Kapının yanındaki duvara sırtını yaslamış beklerken etraftaki koşuşturmaca ve kaosu izliyordu. Arada ne yapacağını bilmeden oraya buraya giden çalışanlara fikir veriyordu, 'Şunu şuraya koysanız iyi olur, onun yerine şunu önce servis etseniz hoş olabilirdi,' gibisinden.
Sonunda Isolde Hanım odasından ayrıldı, Mirabelle'e döndü. Çenesi tutuldu, kadın tarafından incelendi kısa bir süre. Aldığı iltifatla yüzü gülerken duyduğu 'böcek' kelimesine bu seferlik aldırış etmedi. Hem, kelebekler ve uğur böcekleri de böcekti sonuçta. Aşağıdan gelen seslere bakılırsa balo başlayalı çok olmuştu ve Mirabelle'in sesiyle şenlendirmediği bir müzik çalıyordu. Kendi sesinin süslemediği hiçbir şarkıyı, müziği veya melodiyi beğenmezdi genelde, bu çalan da onlardan biriydi. Memnuniyetsizlikle yüzünü buruşturdu, bir an önce sahneye çıkıp gerçek sanat neymiş insanlara göstermek istiyordu. Güzelliğini herkese göstermeli, sesiyle herkesi cennette gibi hissettirmeliydi. Bugün bu taverna yanıp küle dönüşse bile son ana kadar kendini gösterme niyeti vardı. Beğenenleri kendine bağımlı etmek, kıskananları ise düşmana çevirip çatlatacak kadar etkilemek istiyordu. Belki de bu yüzden bu taverna onun için en uygun çalışma ortamıydı.
Patronuyla birlikte merdivenlerden aşağı adımladılar. Isolde önde, Mirabelle arkada. Ortama şöyle bir göz gezdirdi yeşil gözlü kız, maskeli balodan ziyade soytarı gösterisine gelir gibi giyinenler olmasına karşın ortama tamamen uyan, etkileyici insanlar da vardı. Gökyüzünü bedeninde taşıyan bir hanımefendi mesela. Ya da son moda, hoş bir gelinlik giymekte olan ama uyuyan bir kız... Kadın biraz gecikmiş açılış konuşmasını yaparken kızın gözleri gelen kişileri süzüyordu işte. Kadının lafı bitince yıldız ışığının parlama vakti gelmişti. Neşeli bir şekilde sahneye adımladı, insanları tatlı tatlı selamladı ve şarkılara başladı.
Önce sanki, 'ben geldim, neşeniz geldi' dermişçesine hareketli, tatlı ve mutlu bir şarkı söyledi. Tavernaya çok uyduğu söylenemezdi. Sonradan daha yavaş, kasvetli bir şarkıya döndü. Sonra kafasına gelen bütün şarkıları tek tek sıraladı... Şarkı söylerken bir yandan da gözlerinin önünde olup biten her şeyi aklına iyice kazıyordu. Gözlerini özellikle ayırmadığı bazı kişiler vardı; gelinlikli kız, yıldızlı elbise giyen hanımefendi ve kargaya benzeyen, birazcık ciyaklayan kadın. Geri kalanlar da ilgisini çekiyor olsa da bu üç kişiyi izlemesi zevkliydi. Ne kadar olduğunu bilmediği bir süre geçti, bir ara ortalardan kaybolan yıldızlı hanımefendi tekrar geldi ve maskesini çıkartıp ortalığı hafiften kızıştırdı. Eh, bu hareketi sahnedeki kızın kaşlarının çatılmasına yeterliydi, tüm ilgi kendinde olsun istiyordu ve zaten ortamdaki çoğu kişinin ilgisi kendinde değilken artık kimsenin değildi. Minik bir kaos dönerken gözlerini seherbaz olduğunu, hatta çok sık buraya uğradığını anımsadığı kızıl kadından çekmeden şarkısına devam etti.
İnsanlar ortamdan ayrılmaya başlayınca Mirabelle'in zorla düzelttiği kaşları yeniden aşağı doğru yönelmemek için zor duruyordu. 'Benimle ilgilenin,' diye geçirdi içinden, 'benim kadar mükemmel birini bu tavernadan ayrılınca bir daha göremeyeceksiniz, fırsatınız varken benimle ilgilenin!'
Ama ilgilenmiyorlardı.
Kendi kayıplarıydı.
Tekrardan sürekli müşterileri olan seherbaza bakmaya başladı. Uzun süredir buraya uğradığını görmemişti, fazla mı meşguldü acaba? Kadınla bakıştılar şarkı bitene kadar, karşısındaki kızın mükemmeliyetinin kıymetini mi anlamıştı bu seherbaz? Gözlerini, seherbazın maskesini çıkardığı için rahatlıkla görülebilen gözlerine dike dike şarkıyı tatlı tatlı söyledi ve bitirdi. Mirabelle'in şarkısı bitti, kadın da girdiği transtan çıktı. Sonra da bu seherbaz hanım, kargamsı kadının kanatlarının altında kalan vampirin yanına gitti, bir şeyler konuşuldu. Kadınlığını kullanarak kendini elde etmeye çalıştığı çok belli olan Kara Melek'tense daha saf, daha güzel, daha değerli olan şeyi; Gece'yi tercih etti vampir. Kızın yüzüne bir gülümseme yerleşti tekrardan. Güzel bir seçimdi. Yıldız ışıkları, ışığı yutan o kirli rengin sahiplerinden daha güzeldi ve güzellik her zaman, her konuda kazanırdı. İster fiziksel olsun ister başka bir şey, güzellik en iyi şeydi.
Vampir ve Gece dansa kalktı. Zaten, vampirler sadece gecede en kudretli hallerinde olmazlar mıydı? Bu kan emici varlıklar güzel yıldızlarla süslenmiş kara örtüye aitlerdi ve karşısında dans eden bu ikili de kızın aklından geçenlerden farklı değildi. Birbirleriyle ne kadar da uyumlulardı öyle! Sanki ikisinin birleşimi, ortaya mükemmeliyetin ta kendisini çıkarabilirdi. İkisine bakarken aklına gelen tüm sözleri melodili bir şekilde ortama dökmeye başladı.
Bu şarkı çıkalı -155 yıl oluyor ama siz zaten varmış gibi davranın, tamam mı?
"Thеу ѕау thеrе іѕ а wаr
Bеtwееn thе mаn аnd thе wоmаn
I’vе nеvеr fеlt lіkе thіѕ bеfоrе
Mу hеаrt knеw thаt i соuldn’t
And thеn уоu tаkе mе іn
And еvеrуthіng іn mе bеgіnѕ tо fееl lіkе I bеlоng
Lіkе еvеrуbоdу nееdѕ а hоmе
And whеn I tаkе уоur hаnd
Lіkе thе wоrld hаѕ nеvеr hеld а mаn
I knоw I саnnоt hеаl thе hurt
But I wіll hоld уоu hеrе fоrеvеr
If І саn, іf I саn..."
Sözleri bitirdiğinde gözü hanımına takıldı. Tatlı tatlı gülümsedi ve tekrar kalabalığa döndü.
"Eh, biricik konuklarımız, sevimli şarkıcınız maalesef ki yoruldu ve birkaç dakikalığına mola vermek istiyor. Müsaadenizi rica ediyor ve birazcık dinlenmek için kenara çekiliyorum. Biliyorum, sesim olmadan müzik çok boş hissettirecek sizi ama... Beni çok özlemeyin, olur mu? Hemencecik geleceğim, haydi size iyi eğlenceler can tanelerim!" dedi ve sahneden atlayarak Isolde Hanım'ın yanına pıtı pıtı adımlarla ilerledi, sevimli gülümsemesi biraz daha genişledi.
"Şarap?"
Yetenek 1d10 : 8, total 8
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 2, total 2
Cwénhild Muirghéal:
[justify] Niçin bakışlarını kaçırıyorsun? Burada olduğumu bildiğini biliyorum. Niçin? Gözleri çakmağa kilitlenmiş adamın karşısında dimdik duruyor olmasına rağmen dokunsanız yıkılacak kadar güçsüz hissediyordu. Seth'in gözleri onun gözleriyle buluşmadığı her saniye daha gergin daha huysuz bir ruh hali ele geçiriyordu onu. Milyonlarca zehirli dart karşısında kendini savunmayı tercih ederdi şu an içinde bulunduğu bu duruma. Hoş nasıl bir durumda olduğunu da anlamlandıramıyordu. Aşina olmadığı düşünceler ve hisler bütün bedenini sarmalayan bir ateş çemberi gibiydi adeta. Gergin sessizlik, yanlarına yaklaşan karanlık bir melek tarafından bozulunca iyiden iyiye nevri dönmeye başladı. Bu sefer başka bir duygu karıştı hissettiği curcunaya. Önünde birleştirdiği ellerinin baş parmaklarını ovuşturuyordu gergin bir şekilde. Karışan duygu tanıdık bir duyguydu. Çocukluğundan beri abisine karşı hissettiği bir şeyin biraz daha farklı boyuta bürünmüş biraz daha yoğun bir haliydi. Kıskançlık. O kıskançlık her zaman öfkeye dönüşürdü. Bu sefer de değişmedi bu. Bir dürtü onu etkisi altına almak üzereydi. Kadının saçlarını bileklerine dolayıp kafasını duvarlara vurmak, o kafayı kıvılcımlar çıkana kadar duvarlara sürtmek istiyordu. Fakat... yapmadı. Sessizce izledi olanları. Kadının vahşi bir hayvan gibi Seth'e kur yapmasını izledi. Kadının sigarasındaki tütün alevlenirken saçlarını ateşe vermeyi geçirdi aklından. Derin mi derin bir nefes aldı. Belki de kalkıp gitmeliyim. Benim yüzümden evliliği bitti, onunla ilgilenen birisi var burada durup kafasını karıştırmamalıyım. Sözlerinin doğruluğunu biliyor olsa bile içinde bir şeyler bu sözlere inanmayı reddediyordu. Bir şeyler, onu durduğu salona mıhlamıştı ve gitmesine katiyen izin vermiyordu. Ayakları düşüncelerine itaat etmiyor, ruhu bu mekandan ayrılmayı ihtimaller arasında görmüyordu. İçgüdülerinin boyunduruğu altına girdi Cwénhild. Giydiği elbise gibi karanlık, sessiz bir gece gibi durdu sadece.
Adam kadının elini tutunca kalbinde bir hareketlenme oldu. Bir hançer sağ kapakçığından girip sol kapakçığını paramparça etti sanki. Sonra o el adamın dudaklarıyla buluşunca bütün kalbi cama dönüştü ve dönüştüğü gibi binlerce parçaya ayrılarak tuz buz oldu. Bütün parçalar göğüs kafesine dağıldı ve hepsinin kestiği eti cayır cayır yaktı canını. Yirmi beş yılın acısını mı çıkarıyorsun be adam? Seni yaktığım yangınların cezası mı bu? diye sorguladı adamın hareketlerini. Masaya koyduğu sigarayı, kadına olan bakışlarını ve kondurduğu o öpücüğü. Sorguladığı adamın hareketleri miydi, yoksa içine düştüğü bu dipsiz kuyu muydu onu bilmiyordu. Rahatsız hissediyordu, mutsuz hissediyordu, kıskanmış ve hayal kırıklığına uğramıştı. Bir insan aynı anda bu kadar şeyi nasıl hissedebiliyordu patlamadan? Yada bu yaşadığı bir patlama mıydı? Otuz yıldır bastırılan hisler artık kapatıldıkları mahzenlerden taşmışlar mıydı? Bu sorulara bir cevap bulmak istiyordu. Hepsini cevaplayacak bir cevap bulup bütün bu keşmekeşten kendisini çıkarmak istiyordu. Her zaman öyle olmuştu çünkü. Kendini bir derdin içine sokup, kendini kurtarırdı o durumdan. Fakat bu sefer bu dipsiz kuyuya kendi düşmemişti, atılmıştı ve çıkamıyordu. Seth oturduğu yerden kalktı. Kadının elini bıraktığını görünce içindeki sızı bir miktar dindi. Yavaşça ona yaklaşırken paramparça olan kalbi küt küt atıyordu. Sadece kalbinin sesini duyabiliyordu. İnsanların uğultusu, kızının söylediği şarkı, hepsi silinmişti sanki. Bir boşluğun ortasındaydı ve görebildiği tek şey maskenin ardından ona doğru bakan bir çift gözdü.
Seth'in eli yanaklarına dokunduğunda yanaklarının ısındığını ve utançtan kızardığını hissetti. Haklısın diye düşündü. Döktüğüm göz yaşlarının sebebi bunlar değil. Mira'nın sesini işitti kulakları. Kadife kadar yumuşak narin bir ses. Seçtiği şarkı, seçtiği sözler. Bir bir içine işliyordu. Sanki bu geceyi özetliyordu. Dediği gibi, hiç bir zaman böyle hissetmemişti, kalbi böyle bir şeyin mümkün olmadığını düşünüyordu. Lakin paramparçaydı o kalp, göğüs kafesine sığmıyordu. Ve evet ilk kez bir yerlere aitmiş gibi hissetmişti. Hiç bir zaman giymeyeceğini düşündüğü bir elbisenin içinde, ait olmadığından emin olduğu bir yerde ilk defa kendini bir şeyin parçasıymış gibi hissetmişti bu gece. Bir adamın kollarında. O adamın eli kendi elini buldu ve göğsüne doğru çekti. Bedeni karşı koymayı reddetti. Kendini bir anda adamın kollarının arasında buldu. Göğsünün üzerindeki eli adamın kalp atışlarını hissetti. Kulaklarına fısıldanan sözler içini ısıttı. Sanki herkes yok olmuştu. O, Seth ve kızının kadife gibi sesi. Ona daha önce binlerce kez güzel demişti. Farklı biçimlerde, farklı yerlerde. Lakin ilk kez bu sefer ulaşmıştı sözleri. Başını adamın göğsüne koydu. Kızarmış yanaklarını, ve mutluluktan sırıtan dudaklarını görmesinden utandı. Sessizce fısıldadı. "Olur." Adamın elleri kadının beline doğru inerken o da kollarını Seth'in boynuna sardı. Gözleri gözleriyle buluştu. Bir süre sadece gözlerine baktı adamın. Hiç bir şey söylemeden, hiç bir şey düşünmeden sadece gözlerine baktı. "Bundan yıllar önce, bana bir yangın olduğumu söylemiştin. Ormanlarını yakan bir yangın. Ben defalarca yaktım o ormanları, sense defalarca yeni ağaçlar diktin. Ben yakmaktan bıktım ama sen yanmaktan bıkmadın. 'Sana yaklaşanlar yanacak. Bundan kaçış yok.' Bunlar senin sözlerindi bilmem hatırlar mısın? Yanmaktan korkmuyor musun Seth? Bunca yılın ardından hala yanmaktan korkmuyor musun?
Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 3, total 3
Talih 1d10 : 9, total 9
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git