Dünya Ülkeleri > Mag Mell - Bar

Scarlet Masquerade

<< < (3/8) > >>

Maskeli Kişi:
(Aşıklar)Son model ve çıktığı gibi bu yılın en popüleri haline gelen ihtişamlı gelinliğinin eteklerini tek eliyle tutan genç leydinin diğer eli biricik hayat arkadaşının ‘kemikli’ elleri tarafından sarmalanmıştı. Kabarık, prenses model eteği yürümesini zorlaştırıyordu uzunluğundan dolayı, ilginçtir ki beyazlar içindeki hanımefendi yürürken çıkan tek ses kumaşların birbirine sürtünürken çıkarttığı sesti. Omuzları açık, kollarında göğsüne bağlı, dantel ve tüllerden yapılma ince kolluklar, göğsünün ortasındaysa akuamarin taşından bir dekor... Boynundan aşağı dökülen görkemli inci kolyeler, topuz yapılmış açık renkli saçlarının altından görünen kulaklarındaki inci küpeler, bileklerinde seti tamamlayan inci ve altın bilezikler... Tamamıyla yeni bir gelin olduğu aşikardı. Olabildiğince sıradan tutulmaya çalışıldığı belli olan dantelli ve parlak taşlı maskesi de kombini tamamlıyordu beyazlığıyla. Yanındaki beyefendi ise klasik bir damatlık giymişti işte, hiçbir özelliği yoktu. Siyah, her yerde görebileceğiniz bir takım elbise giymişti. Maskesi bile yoktu, tamamen sıradandı. Ah, bekleyin, sol göğsünün cebinde bir kırmızı örümcek zambağı vardı. O kadar da sıradan değilmiş.

El ele tutuşan çift, kapıdaki görevlinin yanına ulaştılar. Listeyi tutan çalışan, ikisini fark ettiğinde bakışları değişmiş, ikisine bakmaya başlamıştı açık kalan ağzıyla. Kız anlamaz bir tavırla başını eğdi. Bir sorun mu vardı ki? Görevli, sorgulayan bakışlarla damada bakmakla meşguldü. Dur, tabii ya! Elbette maskesi olmadığı için böyle şaşırmıştı bu kişi! Gelin hiç bozuntuya vermeden eteğini tutan elini gevşeterek eteği bıraktı, partnerini gösterdi.

“Adem...” sonra da eli kendine döndü. “...ve Havva.”

Görevli şaşkınlığın etkisinden hala çıkamamış bir şekilde listeyi hızlı hızlı karıştırdı ve ikisinin isimlerini buldu. Başını ‘içeri geçebilirsiniz’ anlamında çabuk bir tavırla salladığında acelesi olduğu için böyle davrandığını düşündü genç çift. Sakin adımlarla içeri ilerlemektelerken elinde listesi olan çalışan arkalarından bakmaya devam ediyor, kızın yanındaki damatlık giymiş olan bu iskeletin nasıl kendi kendine yürüyüp etrafa bakınabildiğini sorguluyordu.

Gelin ve damat, hoş buldukları bir köşeye kuruluverdi. Buradan içerideki neredeyse herkesi görebilir, olan biteni rahatlıkla izleyebilirlerdi. Gelinin içinde bir huzursuzluk kol gezdiği için kendilerini soyutlamışlardı her zaman olduğu gibi. Hiçbir şeye dokunmak yoktu. Hiçbir şeyi yemek ya da içmek yoktu. Hiç kimseyle konuşmak yoktu. Sadece eve gitme vakitleri gelene kadar karşılarında oynanan tiyatroyu izlemeli ve eve gitmelilerdi. Öyle de yapacaklardı. Çiçeği burnunda yeni gelin, başını biricik eşinin omzuna yasladı ve gözlerini etrafta gezdirmeye başladı.

İri bir bebek, elinde biberonuyla bir güruha karışarak bir şeyler konuşuyordu. Etrafındaki insanların ilgisini çekmiş gibiydi. Sonrasındaysa içeri bir karga... Yok, kara bir melek girdi. Kızın önceden kullanmayı düşündüğü maskelerden biri vardı yüzünde. Etkileyici bir seçim olduğunu düşündü kız, çok etkileyici. Kadın, falcının yanına gitti. Bir kral, bir soytarı, bir falcı ve bir melek. İlginç bir tabloydu açıkçası. Yanlarına bir de Tanrı ulaştı. Cidden ilginçti, tüm gece sıkılacağını düşünen beyaz zambağı biraz eğlendirebilirdi belki bu beşli. Arkadan içeriye kendinden büyük ama yine de genç olduğu belli olan bir çocuk girdi. Elinde maske vardı ancak takmıyordu, aynı kendi eşi gibi belki o da maskeden rahatsız olan hassas biriydi. Siyah pantolonlu, sıradan giyimli birine takıldı gözü, içki içiyordu. Şimdilik hiçbir ilginçliği olmasa da nedense onu dikizleyesi vardı ama yapmadı. Bakınmaya devam etti. Bir rahibe görmüştü şimdi de, elindeki arbaletin süs amaçlı olduğunu ümit ederek birkaç saniye daha inceleyişin ardından belinde iki asası olan bir adama döndü. Adam da aynı kendi gibi etrafa bakınıyordu, ne arıyordu acaba? Son olarak gözlerini yıldızlı bir elbise giymekte olan hanımefendiye çevirdi. Etkileyici bir güzelliği olduğu gerçeğini kimse reddedemezdi, maskesi olsa bile kesinlikle çekiciliğinden zerre ödün vermemişti. Kadın ortamdan ayrılana kadar kızın gözleri onu takip etti, sonra da kapandılar. Mavi gözler etrafa bakmıyor olsa da, gözleri bile olmayan eşinin kendinden daha iyi bir iş çıkaracağına adı kadar emindi.

Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 3, total 3
Talih 1d10 : 1, total 1

Maskeli Kişi:
(Çılgın Şapkacı)

Devasa şapkası gözlerine kadar indirilmiş olmasına rağmen kollarını kavuşturarak sırasını beklemekte olan Şapkacı'nın gözlerinin önünden çeşit çeşit, sürüyle insan geçiyordu. Ama kim olağanüstü içkileriyle nam salmış Mag Mell'in önünde günün en tüyler ürpertici saatlerini harcayacak bir bir uğraş bulur da, biri karanlığın merkezi haline gelmiş kadifemsi binaya doğru ilerleyen, diğeri ise güneşin terk ettiği doğuya doğru akıp giden ve resmi geçit yapar gibi ayın doğduğu yerde oluşan gümüşi ve siyah çizgilerin ötesindeki kapıya ulaşmaya çalışan bu alay karşısında afallamazdı ki?

Şapkacı da elinde kabına yapıştırılmış gibi duran bir fincan çay, asırlar boyu bir ırmağı gözleyip nöbet tutmakla görevlendirilen putperest bir köylü gibi oturmuş, bu alayı seyrediyordu - ama bunların yakın bir zamanda azalacağına dair bir beklentisi yoktu. Azalmalarını da hiç istemezdi doğrusu, çünkü içeri girer girmez şu anda yalnızca uzaktan seyretmekle yetindiği saçma ve yaratıcılıktan yoksun (yüzünde gümüş maske var diye kendine Tanrı diyenlerle Havva'yla Adem zamanında gelinlik var sananlar arasında) kostümlerin sahipleriyle bizzat konuşmak zorunda kalacaktı; verdiği izlenimin aksine kavgadan kaçmaya çalışacak bir yanı da yoktu. Bu izlenimlerin her biri pek kısa sürmesine rağmen, Şapkacı bir kere sinirini bozan insanlara eninde sonunda fikirlerini açar ve akıl sağlıklarında bir gelişme olmasını dilediğini ifade etmekten de asla geri kalmazdı. İşte böylece, Tanrı'nın ona bahşetmeyi unuttuğu sabrın bir ödülü olarak ona gösterilmeyen iyi niyetle kısır bir döngüye giriyordu.

Bir zamanlar, şairin teki halka açık bir yerde bir taburenin üzerine oturup gelen geçen insanlara bakarak derin düşüncelere dalar ve ilham gelmesini beklermiş. Şapkacı da, kalabalık bir yerde, taburenin üzerine oturduğunu hayal etmişti (beklemekten bacakları uyuşmuştu), ama şair olmadığı için mümkün olduğu kadar az düşünüyor ve etrafı seyretmekle yetiniyordu.

Ne var ki, kalabalığı sarmalayan içeri girme ve 'eğlenmeye' başlama (ya da onları bu kadar strese sokan her neyse) telaşı sıranın hızla azalmasına yol açmıştı; ayrıca, Şapkacı kendi kendine insanları eleştirmekle o kadar meşguldü ki her yaklaştığında sırasını başka birine verme planını unutmuş, dalgınca kızıl buklelerini çekiştirene kadar zaman algısından kopmuştu. "Hay-"

"Şapkacı," dedi yenilmiş bir tonlamayla.

İçeri girer girmez onu sarmalayan curcunada öyle bir çekicilik vardı ki, kafasındaki eylemlerinin mantığını eleştiren sesin onu terk etmesi, bu şansı hayatı boyunca belki de bir daha elde edemeyeceğini düşünmesine yol açmış, fırsat bu fırsattır diyerek bara doğru hamle etmişti.

Ani kararının beraberinde getirdiği dikkatsizlikten midir nedir, daha yolu yarılayamadan önüne çıkan aptal ve bir o kadar da nezaketten yoksun bir konuk ile çarpışmış; beraberinde gelen bir kızgınlık etkisi ve hemen ardından kostümle ilgili yanlış tahmin bulunulması sinirin tepesine çıkmasına neden olmuştu.

Çarpmanın etkisiyle büyük kırmızı şapkası düşen şapkacının gözleri açıktı - kocaman açılmıştı - ve ona bakarken öfkeden köpürüyordu. Net bir şekilde görülüyordu; cayır cayır yanan bir maviyle yeşilin karışımıydı, üzerindeki donuk perde karşısındakinin iliklerini dondurmuştu; ama onun yüzünü ya da bedenini seçemiyordu çünkü salondaki ışık, sanki kasıtlı olarak tam da lanet insanları görmenizi engellemek üzere kurulmuştu.

"Şapkacı!" diye gürledi. "Çılgın Şapkacı! Lanet şapkası ve lanet papyonuyla!"

Şapkasını düzeltir düzeltmez arasına karıştığı kalabalığın belli bir kesimi de (söz konusu kalabalık binlerce kişiden olunca bu kesim bile direniş başlatmaya yeterdi) benzer şekilde düşünmüş olacaktı ki insanlar (ve olağandışı kostümlerine rağmen insanlıktan çıkamayanlar) siyah renkli şık bar tezgahıyla, üzerinde siyah renkli tabloların olduğu siyah renkli kadifemsi duvarın etrafını sarmış, barmene hamle ediyor ve ıslık olması amaçlanmış tuhaf sesler çıkarıyorlardı. Barın arkasındaki kişi, beklenilen önemli şahsiyet her kimse onun tam zıddıyla bağdaşacak görüntüsünden beklenmeyecek bir zarafet ve hızla içkileri yetiştiriyor, birkaç saniyede bir duraklayarak pala bıyığını çekiştirmeyi ihmal etmiyordu. İçinde bulunduğu durumdan hiç hoşnut değildi, zira etrafını saran düzensiz ve para kokan kalabalık, ona bakıp göz göze gelmelerinden cesaret alarak seslerini yükseltiyor, suratlarını ekşitiyor, giderek güçlenen bir şekilde isteklerini sıralıyor ve ne hikmetse bir dolu iltifatta bulunuyorlardı.

Öfkeli kalabalıklar her zaman Şapkacı'nın dikkatini ve ilgisini çekerdi; ancak o anlığına gözleri barmenin loş ışıkta parlayan keline takılmış, Tanrı'nın saçtan kıstığını bıyığa yükleyip yüklemediğini merak etmeye engel olamamıştı. Böylece güruhun bira içerek, pipo tüttürerek, kendi kendine şarkılar söyleyerek, alaycı bir şekilde ağlayıp inleyerek ve attıkları her adımda önlerine çıkanı zorla kendine katanları geçen kısmının arasından sıyrılarak barın yanındaki taburelere doğru ilerledi; bir suratla karşılaşmayı beklerken kırmızı şapkasının tepesiyle bakışan herkes önünden çekiliyordu.

"Kafamı güzel yapacak bir şeyler koy ki burası daha çekilebilir bir yer haline gelsin."

Yetenek 1d10 : 3, total 3
Destek 1d10 : 8, total 8
Talih 1d10 : 3, total 3

Isolde Aideen O'Malley:
[justify]Siyah desenlerin kadifeye benzer duvarlarda dans ettiği odada, aynaların arasındaki duvara yaslanmış kocaman abanoz bir saat duruyordu. Sarkacı donuk, ağır, tekdüze bir çınlamayla bir yandan öbür yana sallanıyordu; yelkovan, yüzeydeki devimini tamamlayıp zamanı gösterdiğinde saatin pirinçten ciğerlerinden berrak, acılı ve fazlasıyla müzikal bir ses duyuluyordu; ama bu ses öyle tuhaf, öyle belirgindi ki orkestranın çalgıcıları çaldıkları salonun bir köşesinde işlerine bir anlığına ara verip sese kulak kabartmak zorunda kalıyordu; bu yüzden valsçılar dans esnasındaki dönüşlerini çaresizce sürdürüyor, neşeli topluluğun keyfi bir süreliğine kaçıyordu; saatin çanları çaldıkça en yakında olanların benzinin attığı, kapının yanında bekleyenlerin teslim olmuşçasına gözlerini kapattığı, küçük beyinlerinden taşmakta olan telaşın tekinsiz ellerine kendilerini bıraktığı görülüyordu.

Her saat başı tekrarlayan bu melodinin mucidiyse duvarla birleşmek üzere tasarlanmış gibi gözüken siyah elbisesinin son detaylarıyla uğraşmaktaydı. Diğerlerinin aksine ses onu rahatsız ediyor gibi görünmüyordu; aksine, saniyelerin tıkırtıları kulağını doldurdukça, içeride devam eden şamataya sızmakta olan karanlığı sezinledikçe kırmızı elmaslarla çevrili maskesinin ardında kaybolan yüzü bir gülümsemeyle aydınlanıyor, yaydığı enerjinin bütün mekânı çevrelemiş olduğu düşüncesi kendinden tuhaf bir tatmin duymasını sağlıyordu. Hafızalara kazınacak türden bir gece olacağından emindi, nihayetinde tarih kitaplarını besleyecek türden bir keşmekeş eksik olmazdı zat-ı muhteremin bulunduğu yerde.

Binayı inleten çan seslerinin sonuncusu duyulduğunda hazırlıklarını tamamlamıştı sonunda, Isolde’nin emin olduğu başka bir konu varsa o, bu gece kusursuzluk denilen şey et ve kemiğe bürünüp tavernayı ziyarete gelecek olsaydı kendisinin bedaat-ı harikalığının yanına bile yaklaşamayacağıydı. Yüzüne gülümsemeye yakın, cezbedici bir ifade oturtmuştu; aslında “Büyük girişi” için balonun kendisinden daha çok kafa yormuştu kırmızıların kadını, istediği şey orada bulunan herkesi kendine hayran bırakmaktı ve hatta düşman kesilecek kadar hasetten çatlamalarını sağlamaktı. Sırf bu yüzden bir göz boyama büyüsü üzerinde çalışmayı düşünmüş ancak sonrasında bir avuç aptalı etkilemek için o kadar emek sarf etmeye gerek olmadığına kanaat getirmişti; cazibesi tek başına yeterliydi, gerisinin lüzumu yoktu.

Odanın kapısının dışında kırmızılara bürünmüş genç bir kız bekliyordu kendisini; yeşilin en can alıcı tonundaki gözlerinde okunan heyecan parıltılarına tezat, oldukça sakin bir duruşu vardı. Kuzguni saçlı kadın, bir eliyle kızın çenesini tuttu ve düzeltilecek bir hata bulmak adına baştan aşağı süzdü kendisini ancak yaşına göre oldukça cesur göğüs dekoltesine rağmen tam istediği gibi olmuştu: kusursuz.

-Nefis görünüyorsun, böcek.

Adımlarını bara inen merdivenlere çevirdi, Olması gerekenden fazla rahat hissetmesi onun için her şeyi kolaylaştırıyor, adımlarını tüy gibi bir hafiflikte atarken yaklaştıkça şiddeti artan müzik sesi ile tanrının huzuruna ulaşmış gibi hissediyordu; nihayet basamakların sonuncusuna ulaştığında dudaklarının arasından sakince nefesini verdi.

Kadife salondaki abanoz saatin çan sesi yankılandı. Sonra bir anlığına, saatin sesinden başka her şey durdu, her şey sessizleşti. Ama sesin yankıları uzaklaşınca -uzun bir an sürmüştü- telaşlı bakışlar merdivene doğru yükseldi. Odayı inleten orkestra bırakmıştı çalmayı, tüm salon sessizliğe gömülürken hiçbir konuk sesli nefes almayı bile göze alamadı; çünkü gece ilerlemişti ve kan rengindeki camlardan daha kızıl bir ışık süzülüyordu; kara örtülerin karanlığı ürkütücüydü; abanoz saatin, daha uzakta eğlenenlerin uzaktan katlandıkları boğuk sesi, kara halıya adımını atana daha ağır bir şekilde ulaşıyordu. Yakutlarla bezenmiş maskesinin ardından kalabalığı süzdü gece mavisi gözleriyle, pek çoğunun kostümü takdire şayan bir yaratıcılıkla seçilmişti: Gece, Tanrı, Adem ve Havva… Biri, Kitâb-ı Mukaddes’ten önlerine çıkan ilk kelimeyi seçme fikrini bulmuş ve diğerleri de ona ayak uydurmuş gibi hissettirmişti gördüğü manzara.

-Mag Mell Taverna’ya hoş geldiniz. Gecikmemi hoş görürsünüz umarım, gecenizi unutulmaz kılmak için son ana kadar çalışmayı vazife edinmiş bulunmaktayım. İzninizle sizlere meleksi sesiyle ruhunuzu mest edecek genç yıldızımızı takdim edeceğim. Ve müzik…

Bir parmak şaklatması ve enstrümanlar tekrar çalmaya başlar, genç kız sahneye doğru ilerlerken Isolde’nin aklında yalnızca yaklaşması kaçınılmaz olan o kaos vardı…
[/justify]

Maskeli Kişi:
(beş gözlü parşömen tüccarı)

"Orada yapılan çalışmaların skalasını en iyi sizin bilmeniz lazım aslında, bir adı-ağza alınmayan olarak..."

Kendi kendine çalan enstrümanların yarattığı atmosfer, genç bir kız sesinin eşliğiyle daha da kuvvetlenmişti. İş konuştuğum çokça müşteri vardı ve teklifler havada uçuşuyordu "ürün"üm için. Arada istemsizce genç kızın sesine kulak veriyor, bünyemi sarmalayan stresten bir nebze dahi olsa arınabiliyordum. Lakin lacivert pelerinimin sol iç kısmından aldığım bir his ansızın tüm stresimin, hatta çok daha fazlasının tüm bedenimi kaplamasına vesile oldu. Altın köstekli saatimi çıkarttım ve evet, yanılmamıştım... Alnımda birkaç damla terin yoktan var olduğuna yemin edebilirdim. Soğukkanlılığım pek kalmış mıydı bilemem ama bir zerre bile varsa ona tutunarak müsaade istedim ortamdan ve salonda dikkat çekmeyecek azami hızda adımlarla odama doğru ilerlemeye başladım...

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 7, total 7
Talih 1d10 : 4, total 4

Maskeli Kişi:
(Girintisiz, düz, beyaz maskeli adam)

Teklifine cevap alamadığında Tanrı kendini geri çekmesini de bilen bir delikanlıydı. Sessizce selamını tekrar verip uzaklaştı kara meleğin yanından. Kendisi kaybeder diye düşündü. Zaten aradığı insanlar gelene kadar vakit geçirmek amacıylaydı. Şimdi ise şöyle bir ortama baktığında aradığı kişilerin boy göstermiş olduğunu fark etmişti. Beyaz maskesi üst kattan aşağıya inen, çantasında bir sürü parşömen olan adama döndü. Adamın aşağı inmesi ile kızıl saçlı bir kadın -kostümünü oturup saatlerce izleyebilirdi- yukarı ilerledi. Tanrı’nın baloya geldiğinden beri kafasında dönüp duran planlar yavaş yavaş zamanlarını açığa vurmaya başlamıştı. Genç adam bunları gördüğü gibi harekete geçmek yerine sakince tam tersi yöne, lavaboya doğru ilerledi. Evet, önemli bir görevdi kızıl saçlı kadınla olan ancak başka bir planın da parçasıydı Tanrı. Asla tek boyutlu olmamıştı.

Mekanın sahibi Bayan O’Malley balodaki sesleri azaltıp konuşmaya başladığında tuvaletlerin oradan mekanın arka taraflarına doğru geçmiş, arka kapıya ulaşmıştı. Üstünde “Sadece Personeller” yazan kapının kurallarını çiğneyerek açtıktan sonra beyaz maskeli kafasını uzattı gecenin karanlığına. Kararlaştırıldığı gibi dokuzlu gruplara ayrılmış irili ufaklı insan grupları birbirlerinin çok da yakınlarında değillerdi bakanlığı üstlerine çekmemeleri adına. Eliyle gelmelerini işaret etti Tanrı onlara. 1.10 boyundaki kostümlü varlıklar ile, insan boyutlarındaki kostümlü kişiler sırayla içeri girdiler Tanrı onlara kapıyı açmışken. Kendisinden beklenmedik bir şekilde sessizce hallediyordu işleri. Geçen kişilerin söylediklerine karşılık vermiyor, daha çok iki görevi de aynı anda halledip işini kolaylaştırmanın yolunu düşünüyordu. Kolay yollar iyidir. Öyle iyidir ki, boşu boşuna çok fazla iş yapmazsın. Tek zor tarafı, akıllı bir şekilde baştan düşünülmeleri gereklidir. Tanrı ise pek planlı biri değildi. Düşünmeyi, hayal kurmayı severdi ama o kadar. İşleri gerçekleştirmek konu olunca hiç istekli olmuyor, ilgisini çabucak kaybediyor... Hatta bazen de böyle kolay yollar düşünüp planı olduğundan farklı bir hale getiriyordu. Üstelik sonunu bildiği şeyler değil, her zaman değişkenler ilgisini çekerdi. İçeri 20-30 kişiyi aldıktan sonra biraz olduğu yerde bekledi. Herkes söylenilen yere yerleştiğinde tekrar balo salonuna döndü. Müzik tekrardan yükselmiş, herkes sohbet etmeye başlamıştı. Balo salonunu tekrar taradı ancak kızıl saçlı kadını göremedi. Kafasını yukarıya, üst katlardaki odalara çıkan merdivenin sonuna kaldırdı. Hala yukarıda olmalıydı. Birazdan çıkacak kargaşada yukarı kimsenin çıkmadığına emin olması gerekiyordu. Bunu tek başına yapamazdı. Birini mi tembihlemeliydi? Merdivenlerin yanında duran göbekli, sarhoş palyaçoya söylemek için hareketlenecekken bir grup insanın içindeki parşomenli adamın gruptan ayrıldığını fark etti. Oysa ki önce satışın gerçekleşmesini istemişti. Bu şekilde hem parayı hem de parşomeni halledebilecekti. İşte planın değişkeni gerçekleşiyordu. Tanrının gözükmeyen gözleri parıldadı. Yüzü heyecanla doldu. Kendi kendine ingiliz aksanını çalışarak odalara çıkan merdivenlere yetişmeden adam ile kesişecek açıda yürümeye başladı. Bara yakınlaştığında eline bir bardak viski aldı. Alkolün tadını oldum olası sevmemişti.

Son 3 saniye...

Son 2 saniye...

Son 1 saniye...

Ve...

PAT!

Tanrı tüm gücü ile parşömen satıcısına omuz atıp adamın gerisin geri düşmesini sağladı. En abartılı ingiliz aksanı taklidi ile “Önüne baksana be adam!” diye bağırdı adama! Öyle bağırdı ki tüm balo salonunda yankılandı sesi. Bilerek hem kendi üstüne, hem de parşomen satıcısının üstüne dökmüştü elindeki viskiyi. “Kostümümü rezil ettin! Seni lanet olası sıçan!” Tanrı’nın çıkardığı bu kaos ortamı hem balo için yapılmış olan planın başlamasına vesile olacaktı, hem de kızıl saçlı kadına zaman kazandıracaktı. Yeterince ses çıkarabilirse kadın olanları duyabilirdi. Ancak tüm bunların yanında çok daha eğlenceli bir şey yapacaktı. Yerdeki adamın belinde iki asa duruyordu. “Terbiyesiz herif bir de asa mı çekiyorsun?! Amanın kurtarın!” diye bağırarak karnına -aslında asalara- bir tekme geçirdi! Bu şekilde asalar eğer çok esnek değillerse kırılacaklardı. Kaşla göz arasında da yerlere saçılmış olan parşömenlerden o en önemlisini bulabilirse... Olması gereken yere, cebine atacaktı. Çevredeki insanların olaya müdahil olması işlerini her zaman daha kolaylaştırmıştı. Bu yüzden de olabildikçe mağdur rolüne yatacaktı.

Yetenek 1d10 : 8, total 8
Destek 1d10 : 1, total 1
Talih 1d10 : 6, total 6

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git