17 Nisan, 2026 09:19:30 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - André Harris

Sayfa: [1] 2
1
Hufflepuff Ortak Salonu / Geçmeyen Gece
« : 28 Ocak, 2023 20:15:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Koyu kahve gözlerini zifiri karanlığa araladığında tenini sarmalayan muazzam bir rahatsızlık vardı. Sıcak?.. Islak?.. Dizlerini bir bisiklet pedalına yüklenircesine bir hızla sirküle ederek çenesine kadar yükselmiş yorganını attı üzerinden. Biraz "hışımlı" davrandığını; yorganını yatağın üzerinde tutan sürtünme kuvvetinin, dışarıya yönelen kütlenin çekimine mağlup gelmesi sonucu çıplak ayak bileklerinin üzerinde oluşan kayma hissiyatı ile idrak etmişti. "Hay Merlin..." diye içinden geçirerek doğruldu döşeğinin üzerinde, hiç istemeyerek. Yarı yolda, belinin alt yarısıyla üst yarısı arasında mükemmel bir doksan derecelik açı oluştuğu noktada yine söylendi içinden: "Hay Merlin..." Üst bedenini yatağa, başı kaz tüyü dolu yastığının üzerine denk gelecek şekilde geri bıraktı. Sağ yanındaki komodinin üzerine elini attı: Önce gözlük çerçevesini, sonra asasını kavradı ince parmakları. Üstten bir yarım çember çizdi asasıyla göğe ve sessizce geçirdi zihninden sihirli sözleri: "Accio.". Yorganının ucu asa tutmayan sol eline tutuştuktan sonra yumuşakça bıraktı elindeki ucu, bacaklarının üzerine.

Pijamasının koluyla önce alnını, sonra boynunu sildi. Kabus mu görmüştü? Hatırlamıyordu. Belki de fazla sıcaklamıştı yalnızca. Sebep neyse ne, bu geceki belki de altıncı uyanışıydı. Dışarıdan ışık namına en ufak bir iz olmadığına bakılırsa, pek fazla uyuyabilmiş olduğu söylenemezdi. Derin bir nefes verdi, sıkkın bir şekilde sağına döndü.

Geçtiğimiz gece neler olmuştu? Büyüceşura'ya darbe mi yapılmıştı? Seherbaz Büro'nun adı çok sık anılıyordu. Gerçi tüm bakanlık departmanları bulaşmış gibiydi de her ne olduysa. Babası iyi miydi? Okuldan önceki son günlerde kendisi biraz garip davranıyor gibiydi aslında. Babası olacaklardan haberdar mıydı? İşlerinin karışık olduğunu söylemiş ama detay vermişti. Belki de karışıklıklar patlak vermiştir sadece ve babasının bir alakası yoktur. Ama ya... İhtimaller çok fazlaydı ve huzurlu değildi. Gelecek Postası'nda da detay yoktu. Yalnızca Büyüceşura'daki pek çok kişiye baskın yapıldığı söyleniyordu. Ürperdi hoşnutsuz ihtimaller zihninde süzülürken, tüm sıcağa karşın yorganını yine çenesine değin çekti. Sarıldı ona. Kaç yaşına gelmişti artık; mezun olacak, tam anlamıyla reşit bir birey olacaktı yalnızca dokuz ay sonra. Yine de korkuyordu, birine sarılmak ve onun tarafından sarmalanmak istiyordu. Annesinin, kulağına, her şeyin iyi olacağını fısıldamasını istiyordu saçlarını okşarken. Babasını sağ salim görmek istiyordu. Ama elinde yalnızca detayları muamma bir haber ve haberin oluşturduğu boşlukların, yüreğindeki korku dolu dipsiz kuyudan çektiği kovalarla doldurduğu senaryolar vardı elinde. Olmayacaktı böyle. Yorganı bu sefer daha sakin bir şekilde üzerinden fırlattı, doğruldu. Önce soğuk taş zemine değdi yere daldırdığı sağ baş parmağı, irkilterek bedenini. Sonraysa terliğinin içerisini buldu ikinci dalışında. Ayağa kalktı, ortak salona yöneldi usul adımlarla. Yuvarlak, köstebek yuvasını andıran oda kapısından ortak salona çıktığında, sol tarafındaki duvar saati 2.52'yi gösterirken, hislerinde yalnız olmadığını gösteren bir manzara ile karşılaşacaktı...

2
Boston Wampus Kulüp Salonu / Merlin'e Giriş: Seminer
« : 14 Ağustos, 2022 02:27:38 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
André Harris / Patrice Lisette Harris / Erika Elsbeth Rothmann


[justify]Amerika'ya ilk defa gelmiş olmanın heyecanıyla Boston Rıhtımı'na yanaşan geminin pruvasının berisindeki parmaklıklara yaslanmış, adım adım belirginleşen kara parçasını inceliyordu bordo çerçeveli gözlüğünün ardında hızlı hareketlerle bir sağa bir sola kayan gözleri. Nazik bir meltem, gözlüğünün çerçevesiyle uyumlu bordo fularını usulca yellendirirken yalnız değildi bu heyecanında. Gemideki yolcuların önemli bir kısmı da kendisi kadar yahut kendisi kadar olmasa da heyecanlıydı Yeni Dünya'ya ilk defa adım basacak olmalarından mütevellit.

Geminin limana demir atıp iskeleye bağlanması sonrası hareketinin yalnızca altlarındaki dalgalanmalardan ötürü yükselme ve alçalmalara dönüşmesiyle omuzunda ince hatlı ve bakımlı bir elin, annesi Patrice'in elinin nazik kavrayışını hissetti. Başındaki malum kulübün renginde, şafatatlı tüylerle bezenmiş şapkası; sade lakin zarif elbisesinin üzerinde bir vurgu unsuru olmuş kadın, ince bir gülümsemeyle söze girdi:

"Geldik. İyi hissediyor musun, miden bulanıyor mu? İstersen yanımda rahatlatabilecek bir iki şişe var," diyerek yanındaki ufak lakin genişletme büyüsü uygulanmış olduğunu ikisinin de bildiği çantasını işaret etti.

"Hıhım, iyiyim; merak etme," dedi başını aşağı yukarı sallarken enerjik bir tavırla kumral saçlı oğlan. Verdiği cevabın ardından annesinin eli omuzundan ayrılmış ve saçlarını karıştırarak okşamıştı. Ansızın genişleyen gülümsemesinden gururu, heyecanı ve mutluluğu okunuyordu. Çocukluklarından beridir başarısıyla, aile buluşmalarındaki kelamlarıyla, zekasıyla ve karizmasıyla her daim ön plana çıkan ikiz kız kardeşi Cecilia'nın gölgesinden çıkabilmiş hissediyordu. Köklü bir aileden gelen saygın bir iksir ustası olan annesinin sevgisini kendisine fiziksel olarak gösterdiği sayılı anlardan birini yaşıyordu.

Bu sahnenin arkasındaysa ne André'nin, ne de oldukça başarılı olmasına karşın annelik kabiliyeti muamma olan Patrice'in farkında olduğu bir hüzün vardı: Kumral saçlı oğlan, bunun bilincinde olmasa da bu sevgiye önayak olmuş gurur kaynağı, kendi icadı olan Deprehensio tılsımını başarılı bir şekilde icra etmeyi başardığı ilk an içerisinde dahi şu an annesinden gördüğü sevgi karşısında duyduğu boyutta bir mutluluk yaşamamıştı. Muhtemelen de bu yüzden kuzgun değil de bir porsuktu kumral saçlı oğlan. Başarılarının tarih kitaplarına yazılacak olması, on yedi yaşına değin birlikte yaşadığı annesinden gördüğü sevgiden değersiz kalıyordu. Refah içinde yaşayan, dışarıdan bakan bir göze "örnek bir aile portesi" gözüken bu tablonun içerisinde on yedi yıldır ilk defa annesinin kendisiyle gurur duyduğunu hissediyordu zira.



İsfendan çınarı kapıyı iteleyerek ilerideki birkaç gün konaklayacakları mekanın kapısını araladıklarında hem oldukça şık dekorasyonlarla hem de oldukça şık insanlarla bezenmiş kulüp salonu karşılamıştı gözlerini. Salona girmelerini takiben siyah saçlı mekan sahibi, elinde değneği ve masalardan yayılan sohbet ve kadeh seslerinin arasından rahatlıkla seçilen, ahşap zeminden yükselen tok topuk tıkırtıları eşliğinde yanlarına ulaştı. "Boston Wampus Kulübü'ne hoş geldiniz; Bay ve Bayan Harris. Bendeniz, bu naçizane kulübün sahibesi, Erika Rothmann. Davetimi kabul ettiğiniz için teşekkürler."

Bordo fularlı oğlan, karşısındaki kadının otoriter postürünün desteklediği karizmatik haresinden ötürü bir anlığına duraksamadan edemedi. Ancak hızlıca kendisine çekidüzen verip, annesinin kendisinden bekleyeceği şekilde davranmaya koyuldu: Karşısındaki hanımefendinin beyaz eldivenli eline, zarif kılmaya çalıştığı bir reverans eşliğinde nazik bir buse kondurdu. "Asıl davetiniz ve misafirperverliğinizden ötürü bizim teşekkür etmemiz gerekir Bayan... Öhm... Leydi Rothmann. Merlin Tılsım Kulübü'nün değerli üyelerine böyle bir sunum yapacak olmak, neticede, nasıl denir... Oldukça köklü ve geniş bir kapsama sahip bir tılsım kulübü neticede ehe ve şey... Amerika gibi uzak bir yerden, yani demek istediğim böylesine uzak olmasına karşın hem ulaşım hem de şey, masraf olarak tüm bu ıı... Zahmete girdiğiniz ve bizi ağırladığınız için teşekkürler."

Yanındaki vasisi, muhtemelen oğlunun "Leydi Rothmann"ın sonrasında söylediklerini söyleme çabasından az da olsa utanç duymuş olsa gerek ki hızlıca toparlamak için söze girdi: "Tabii kendisinin Yeni Dünya'ya ilk gelişi; malum, bir ay öncesine kadar yalnızca bir öğrenci iken bu konuma gelince de insan heyecanlanıyor haliyle. Ben de misafirperverliğiniz ve oğluma tanıdığınız bu eşsiz imkan için teşekkür ederim Leydi Rothmann."

Siyah saçlı ve giyimli kadın, yüzünde nazik bir gülümseme ile Patrice'in teşekkürünü kabul ettikten sonra yanakları utançtan kızarmış oğlana geri çevirdi bakışlarını. "Başarılarınız böylesine takdire şayan iken biraz daha özgüvenli olabilirsiniz Bay Harris, çekinmenize hiç gerek yok. Buyurun, beni takip edin; etrafı tanıtayım. Bu esnada da bazı değerli kulüp üyelerimizle tanıştırayım sizleri..."



Kulüp salonunun yalnızca estetik için büyülü soğuk ateşle yanan şöminesinin önündeki halihazırda açık olan alanda, basit birkaç tılsım sayesinde ahşap zemin yükseltilmiş ve minik bir sahne oluşmuştu. Bu sahneye öncelikle siyah giyimli kadın çıkmış, elindeki şarap kadehini gümüş bir kaşıkla nazikçe iki kere çınlatmış ve kulüp sakinlerinin mutlak sessizliğini sağlayarak dikkatleri üzerine çekmişti. "Değerli Boston Wampus Kulübü üyeleri... Bugün, aramızda büyücülük dünyasına son buluşuyla yeni bir soluk katmış, davetimiz üzerine hizibimizle özel olarak tanışmaya ve gelecek vaat eden ilişkiler kurmaya, bizleri büyü icadı sürecinin bilinmeyen arka planıyla aydınlatmaya gelmiş kıymetli bir genç bulunuyor. Bazılarınız zaten az önce tanıştınız. Bazılarınıza vakit yetmedi, yapacak bir şey yok." Masalardan birkaç kıkırtının yükselmesine müsaade etmek için minik bir es vermişti sözlerine. "Buraya ta Britanya'dan gelmiş bu parlak delikanlıyı, Merlin Tılsım Kulübü olarak görmek istediğimiz genç ve dönemine ilham olacak neslin öncülerinden birini, André Harris'i çağırmak ve sizlere takdim etmek istiyorum..."

Masalardan gürültülü olmayan lakin ritmik ve sık alkış sesleri yükselirken mekan sahibesi tarafından yükseltilmiş alana davet edilmiş, çıkar çıkmaz da sahne kendisine bırakılmış olan oğlan, karşısındaki iyi giyimli insanlar güruhuna platform yüksekliğinden bakarken iricene yutkundu. Derin bir nefes aldı. Elindeki kadehteki ateşviskisini tek dikişte bitirdi. Hiçbiri az öncesine kıyasla yardımcı olmamıştı sahne heyecanını alt etmesine. Yalnızca yanakları daha da kızarmıştı muhtemelen biraz öncesine kıyasla. Yüzündeki gülümseme, sahne korkusuyla donuklaşmıştı ancak işte buradaydı.

Üzerindeki füme rengi yeleğin iç cebinden önceden konuşma notları aldığı parşömenini çıkarttı. "Buna çok çalıştım, her şey yolunda...." diye geçirdi içinden ve söze girdi. "Saygıdeğer Boston Wampus Kulübü üyeleri, Merlin Tılsım kulübü üyeleri, baylar, bayanlar... Sanırım bu noktada dışarıda birini bırakmamış olmayı ümit ediyorum... Herkesi kapsamış oldum, değil mi? Yani bu sahneye çıkar çıkmaz ayıp etmeyeyim birilerine..." Minik bir espriyle buzları kırıp daha rahat konuşabilmeyi ummuştu hazırlanırken. Ancak es verdiğinde az önceki Leydi Rothmann'ın girizgahının aksine kimse gülmemişti. Gülmemiş miydi? Henüz çok az mı beklemişti yoksa? Gülecekler miydi? Ya rezil bir açılış yapmışsa? Sonunda... Birkaç kıkırdama, evet... Ya komik değildiyse ama kendisi konuşmaya devam etsin diye, ayıp olmasın diye güldülerse? Bunları düşünecek vakit miydi? Gözlerini hızlıca kırpıştırıp yüzündeki gergin gülümseme ile sözlerine devam etmeye koyuldu. "Biliyorsunuz ki geçtiğimiz dönemde ben... Şey..." Önündeki notlara baktı. Anahtar kelimeler gözünün önündeydi. Ama nasıl bağlayacaktı? Başının dönmeye başladığını hissetti. "Hogwarts'ta bazı..." Hayır, daha konuşmaya başlar başlamaz kendini rezil mi ediyordu? Tüm gözler pür dikkat üzerindeydi. Bari birileri dikkatini üzerine vermiyor olsaydı... "Demek istediğim..." Korumasız, en ufak yanlışı ansızın topluma rezil olmasına sebep olacakmış gibi hissediyordu. Bu insanları, annesini, Leydi Rothmann'ı, kendisini hayal kırıklığına mı uğratacaktı? Donakaldı sadece. Bulanıklaştı görüşü. Sonraysa karardı her şey. Oğlanın bedeni, ahşap zemine patırtıyla yığılıverdi...[/justify]

3
Diagon Yolu / Büyüsel Tanılar Üzerine Bir Çalışma: deprehensio
« : 10 Haziran, 2022 21:46:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler]Arkadaşlar bu bir RP falan değil, makale. Okumaya şe'etmeyin.[/spoiler]

Tılsımın Zorlukları - Haziran, 1866 Sayısı

[justify]
Girizgah
Büyü, insanlık tarihinin yazılı olmayan tarihinden beridir köklenen bir olgudur. Bugüne değin değerli taşlarla, rünlerle, kanla, asalarla ve burada teker teker sayılamayacak pek çok aracı ile icra edilmiş, pek çoğu günümüze değin gelmiş, pek çoğu günümüze gelişerek gelmiş, kimisi ise unutulmuş olarak varlığını sürdürmektedir. Tabii bu yazı; bütün bilinen, bilinmeyen, keşfedilmeyi bekleyen ve icat edilebilen büyüler üzerine yalnızca bir sayfalık, var olması imkansız, olsa dahi yanlış bilgilendirici olarak nitelendirilebilecek kadar kısıtlı bir çalışma olması amacıyla kaleme alınmadı. Bu yazının amacı, böylesine geniş bir büyü tarihi ve repertuvarının mevcut olduğu tarihimizde, en azından bilinen tarihimizde, büyü tanımlama metotlarının literatürdeki kısıtlılığını kapatmak üzere ilerletici, kapsayıcı bir çalışma minvalinde yapıldı.

Revelio, Homenum Revelio, Specialis Revelio. Hatta Verdimillous, Appare Vestigium. Günümüzde pek çok büyü, pek çok farklı unsuru tespit için standartlaşmış konumda olmasına karşın özellikle lanet kırıcı, arkeolog, antik rünler uzmanı, iksir ustası gibi kişiler için büyüsel tespit metotları hala bir hayli kısıtlı ve bu meslekleri olası hatalar karşısında ölümcül kılan unsurlardan birisi. Tanımlanamayan bir büyüsel etkinin art niyetli olup olmadığını yahut ne yolla, hangi zamanda, nasıl koşullar altında tetiklendiğini tespit etmek her senaryoda apayrı bir hibre sahibi olmayı ve apayrı iştigallerin icra edilmesini gerektirmektedir.

Büyü tarihi ve kuramındaki bu literatür eksiğini kapatmak adına Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu'nda icra ettiğim hummalı çalışmaların mühim sonuçlara gebe olduğunu büyücülük dünyasıyla paylaşmaktan kıvanç duyuyorum. Öncelikle bu çalışmada emeği geçmiş Hogwarts Eski Aritmansi Profesörü Leydi Matilda Joan Ainsworth ve Hogwarts Tılsım Profesörü Mirabella Yamashita'ya sonsuz teşekkürü borç bilirim.

Açıklama
Bütün girizgahın ardından mevzubahis çalışmanın ne olduğuna gelecek olursak ise: Sihirsel Etki Saptama Tılsımı (Deprehensio) isimli yeni bir tılsım. Bu tılsım, tamamen akademik çalışmalara istinaden icat edilmiş olup makalenin geri kalanında aritmansi, büyü kuramı ve tılsım alanlarındaki analizlerini, bu büyünün çalışılarak öğrenilebilmesi adına kaleme alacağım.

Büyünün kelime kökeni: Deprehensio. Kuramsal ve Aritmansisel Analiz
Büyünün sihirli sözü olan "Deprehensio", Latince "saptama" kelimesinden (deprehendere) köken almasının yanı sıra büyüleştirilmiş kelime, nümerolojik olarak 1, 3 ve 7 sayılarına tekabül etmektedir. Latin dil ailelerinde analizi bu şekilde olmakla beraber diğer dil ailelerindeki icraları bu çalışma bünyesinde icra edilmemiş olup bu metindeki referanslar üzerinden kapsamsal genişletme çalışmaları yapılması dünya büyücülük toplumu adına faydalı olacaktır.

Bu kelimenin ardındaki sayıların manalarına gelecek olursak:
1- Öncülüğün ve aksiyonun sayısıdır. Her öncü, destekleyicilere ihtiyaç duyar. Bu büyü, halihazırda büyüsüz bir nesne/kişi üzerinde tamamen desteksiz ve bu sebeple etkisizdir. Lakin desteğini, rezonansını bulabildiği takdirde işlevini yerine getirebilecek ve hedef büyüleri tanımlayabilecektir.
3- Bağıntı ve bağlantının sayısıdır. Hedef nesne/kişi ile üzerine uygulanmış olan büyünün bağıntısını analizde önemlidir.
7- Araştırıcılığı ve analitik analizi ifade eder. Ele alınan unsurun doğasını ve zayıflıklarını tespitte önemlidir.

Bütün bu konseptlerin, tamamen kapsayıcı olunabilmesi adına mevcudiyeti elzemdir. Nitekim, bu büyüye literatürde en yakın büyü olan Specialis Revelio'dan daha kapsamlı ve analize açık bir tespit tılsımı varyasyonu elde etmek yegane amacımızdır.

Büyünün Asa Hareketi
Büyü, önümüzdeki olası etkiyi detaylı incelememizi sağlayan bir mercek işlevi görmektedir. Işık kırılmalarını nasıl mercek ortaya çıkartıyorsa, evrendeki büyüsel dalga kırılmalarını da bu "Deprehensio merceği" ile gözlemlediğimizden ötürü asa hareketi bir el merceği (büyüteç)tir.

Büyü Yapılırkenki Düşünce Yapısı
Tıpkı asa hareketinin prensibini aldığı üzere, evrendeki büyü dediğimiz muazzam ve muntazam ipliklerle dokunmuş görünmez ağı, adeta camdan girerken kırılan günbatımının kızıl ışık huzmeleri misali büyüsel merceğimizle görmeye çalışıyoruz. Her büyünün, evrende yarattığı bir rezonans vardır ve bu rezonansı görsel, işitsel, kokusal; geniş kapsamlı algısal bir konseptle algılarımızın ötesindeki evrenden algılayabileceğimiz bir konuma getirmeye çalışıyoruz. Aritmansi, astronomi, kehanet, büyü kuramı ve benzeri teorik konseptlerin düşünceleri de büyünün doğru icra edilişine katkı sağlamaktadır.

Büyünün Çalışma Prensibi
Asanın hedef gösterdiği kişi yahut nesne üzerindeki büyü etkilerini tanımlamak. Büyü icra edildiğinde ortaya çıkan en belirgin unsur; tılsımların mavi, transfigürasyonların turuncu, lanetlerin kırmızı ve iksirlerin yeşil bir hare ile nesne/kişi üzerinde gözle görülür biçimde parıldamaya başlamasıdır. Bu renklerin detaylı incelenişi, spesifik büyüye dair detaylı bilginin analiz edilebilmesini sağlar. Tabii nihayetinde büyünün spesifiklerini, doğasını yahut kendisini öğrenebilmek için o büyünün yahut iksirin, bu tılsımı icra eden kişi tarafından icra edilebiliyor yahut makul derecede biliniyor olması gerekir. İnsan, hakkında bir şey bilmediği bir büyüyü veya iksiri tanımlayamaz haliyle, değil mi? İşte tam olarak bu noktada işbu tılsım, hakkında bilgi sahibi olan büyülerin etkilerini bozmadan gözlemlememizi sağlarken hakkında olmadığımız büyüler üzerindeyse incelenebilecek ilimsel ipuçları sunuyor haresi ile. Bunlar, büyünün doğası, büyü prensibi, icra ediliş metodu, büyüyü icra eden kişinin kabiliyeti ve büyünün mevcudiyet süresi gibi değişkenlerle pek tabii dinamik unsurlar konumundadır. Asadan yükselen ışık huzmesinin hareketi, potansiyel iksir malzemesi kokuları, yıldız haritası parçaları gibi muhtelif elementler, söz konusu hareden elde edilebilecek muhtelif unsurlar arasındadır. Tüm bu veri, yeterince altyapı sahibi bireylerin elinde, büyüsel etkilerin tespiti konusunda muazzam bir işlem hızı ve güvenlik faktörü sağlayacaktır.

Sonuçlar
Büyü, doğru icra edildiği takdirde asanın ucundan açık buz mavisi bir hare yükselecek ve hedeflenen nesne yahut kişi üzerinde büyüsel bir etki var ise tılsımların mavi, transfigürasyonların turuncu, lanetlerin kırmızı ve iksirlerin yeşil bir hare ile nesne/kişi üzerinde gözle görülür biçimde parıldamaya başlaması sonucunu verecektir. Bu renkli harenin ilk var olduğu andan itibaren itina ile izlenmesi elzemdir zira hare üzerinde gerçekleşebilecek muhtelif gözlemsel fenomenler yalnızca kısa süreliğine kendilerini göstermektedirler. Tüm bu aşamaların doğru kat edildiği noktada büyünün doğru bir şekilde icra edildiği varsayılabilir. Yanlış gidebilecek büyü girişimleri süreç boyunca gözlemlenebilir bir hayati tehlike yaratmamış olsa dahi büyüsel deneylerin varoluşundaki risklerden mütevellit her daim yakınınızda bir refakatçi olmasını şiddetle tavsiye ederim.

Son Söz
Dilerim ki bu çalışma, önümüzdeki nesillerdeki büyü araştırmacılarına ve büyü ve bilgi arayışında hayatını riske atan bireylere önemli faydalarda bulunur. Ayrıca son bir teşekkür olarak özellikle muggle ilişkilerimizin bu denli hassas olduğu malum dönemde hiçbir açıklama yapılmaksızın Britanya Büyüceşurası tarafından kan durumu şahsımın da aralarında bulunduğu güruha adeta bir mimleme aracı olarak iliştirilmiş olan broşlardan doğan endişenin de bu büyünün icat sürecine sunduğu katkıyı yadsıyamayız. Kendilerine oldukları ilham için sonsuz teşekkürler. (!)[/justify]

André Harris
Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu VI. Sınıf Hufflepuff Öğrencisi

4
Büyü Kuramı Dersliği / Geri Sayım
« : 26 Mayıs, 2022 02:42:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify][spoiler]Tüm bu RP'lerin uğruna yazıldığı André'nin ilk büyü icadının bu başlıkta gerçekleşmesi dileğiyle...
André'nin Tılsım Notları
1865-66 Eğitim Yılı | Güz Dönemi İksir Dersi
Broş Meselesi Üzerine Bir Kütüphane Mesaisi
Çikolata Zanaatkarı
Leydi Ainsworth'ün Rehberliğinde
[/spoiler]

"...Eğer küçükken bir şekilde asasız bir şekilde büyü yapabiliyorduysak ve Afrika'da da evet, evet..." Kafasını kendisini onaylarcasına salladı kumral saçlı oğlan. "Asa, yalnızca kanalize etmek için bir araç, odağımızı, boru gibi. Bir uçtan diğer uca büyü içinden geçip... Bir saniye, bayağı bayağı boru kullanıyoruz..." Bakışlarını notlarından kaldırıp kıkırdamaya bıraktı kendisini. Kıkırdarken arkasına iyice yaslandı, kollarını gerdi. Kaç saattir camlarından kehribar ışık huzmeleri süzülen bu sınıfta yalnız başına oturuyordu? Üç? Dört? En son iki buçuk olmuştu. Köstekli saatine bakması bu soruyu cevaplayabilirdi ancak gerinmek daha tatlıydı an içerisinde. Daha çok gerindi, genişçe bir nefes verdi. "Afrika da... Hangi ülkeydi ya? Güney? Uruguay? Yok o Ameri... Nere? Ya... Urgathoa? Hayır..." "Yaaaa!" Sesli tepki vermekten kendini alıkoyamamıştı malum büyücülük okulunu hatırlayamaması karşısında. Uğraştığı iş için bunu bilmesi gerekli miydi? Katiyen hayır. Ama takılmıştı aklına işte. Bir cep telefonu da yoktu ki Google'dan baksın iki saniye... Yerinden doğruldu sandalyesini gacırdatarak zeminde. Kapıya yöneldi. Duraksadı. "Uvuvwevwe... Osas." Kafasını sallayıp kontrol edemediği düşünce trenini dağıtmaya çalıştı. Ne yapacaktı? İki kat yukarı çıkıp kütüphaneye gidip orada aradığı kitabı bulup aradığını bulana kadar sayfalarını mı arşınlayacaktı çalışmasıyla tamamen alakasız bir şekilde aklına takılan Afrika büyücülük okulunun adını ve ülkesini hatırlamak için?..

Galiba evet...



"Uganda ya... Uganda tabii... Zaten kaç lanet ülke var ki U ile başlayan? Bunun için... Neyse, fazla sürmedi en azından." Yüzünde memnun bir ifadeyle yalnız ve sıcak dersliğe döndüğü vakit tamamen bıraktığı gibi karşılamıştı çalışma ortamı kendisini. Zaten bir güne Hogwarts Ekspresi kalkacaktı, kimin ne işi olacaktı dersliklerde ki? Kimsenin yoktu işi falan. Kendisine iş çıkartmasa kendisinin de olmayacaktı... "İşlerim var," diyerek reddettiği quidditch maçı teklifini düşünerek camlardan dışarıyı süzdü biraz. Dört binadan ortaya karışık birkaç öğrenci, derslerin de bitiyor olmasından aldıkları yetkiyle maç organize etmişti sahada keyfine. Bakışları notlarına kaydı, sonra camdan dışarı bakıp mesafeden dolayı simalarını kati suretle seçemediği ancak süpürge üzerinde oldukları belli olan, uçuşan minik figürleri süzdü quidditch sahası üzerindeki. Değiyor muydu altı aydır kendisini adadığı bu uğraşı adına kaçırdığı aktivitelere, uykuya ve dinlenmeye? FYBS dönemi geliyordu ve seneye Karanlık Sanatlar dersini almasına müsaade edilmemesi dahi olasıydı. Potansiyel kariyer başarısını da uğruna feda ettiği ve sonunda amacına ulaşabilip ulaşamayacağından dahi emin olamadığı bu uğraşı için gerçekten değiyor muydu? "Büyü tespit büyüsü..." Zaten bir altıncı sınıf öğrencisinin başarabileceği bir şey olsa çoktan başkaları icat etmiş olurdu herhalde... Tüm hayalleri bozguna mı uğrayacaktı? Hayatı boyunca çokça büyü icat etmek istiyordu, bununla başlamayı denemesi gerçekten doğru muydu? Yetmiş yaşına gelse bile bu büyüyü icat etmeyi başarabilecek yetkinlikte olabilecek miydi?.. Pencere kenarındaki sıralardan birinin üzerine çökmüş, yanaklarından süzülen damlalar dudaklarında tuzlu bir tat bırakmaya başlamıştı.

"Profesör Yamashita bana fazla mı güveniyor? Leydi Ainsworth'ü etkilemeyi başarmış olmam bu büyüyü başaracağım anlamına gelmiyor ki..." Ancak bu çabasını şimdi bırakması kendisine inanmış ve desteklemiş insanların gözünde bir hayal kırıklığı olmasına da sebep olabilirdi. Bir hayal kırıklığı olmak istemiyordu. Yıllarca ailesinin hayal kırıklığı olmuştu. Bu yaz Fransa'ya "başarısız kardeş" olmanın üstüne "evden kaçıp kendisini cadı avcılarına yakalatmış sorumsuz kardeş" olarak gitmek istemiyordu. Hele ki hayatında ilk defa saygınlık duygusunu kendisine hissettirmiş bu okuldaki ailesinin, öğretmenlerinin gözünde hayal kırıklığı olmak istemiyordu. Altı ay... Altı ay bile değil, altı yıldır büyü teorisini anlamak için sayısız deney yapmış, sayısız not çıkartmış ve sayısız fedakarlık yapmıştı hayatından. Sadece son altı ayda altı kereden fazla hastanelik olmuştu büyüsünü icat etmeyi denerken ve Hogwarts'taki son senesine girerken hala elinde tek bir elle tutulur başarı yoktu. Tılsım dersinden O alan tek kişi kendisi değildi, üstelik diğer herkesin en az iki üç dersi daha O oluyordu bunun yanı sıra. Çalışkanlardı zira. Derslerine de çalışıyorlardı, kendisi gibi hiçbir yere varmayacak başarısızlıkların aksine. Quidditch bile oynuyorlardı şu anda dışarıda. İleride bir işe gireceği vakit kendisini kimse bu sebeple tercih etmeyecekti ki. Aklına ilk gelen isimler Iris, Eurus, Regina, Samuel olmuştu. Ve daha pek çoğunu sayabilirdi. Tılsımda kendisiyle aynı notları alıp derslerinin kalanında da kendisinden başarılı olan sayısız isim vardı. Üstelik boş da değildi başarıları. Haset mi besliyordu an içerisinde arkadaşlarına karşı? Hayır, hayır; onların başarıları için sevinmesi gerekirdi. İyi bir arkadaş olarak olumsuz hissetmemesi gerekirdi dostlarının başarılı olacağı düşüncesi karşısında. Yoksa o haz etmediği insanlardan ne farkı kalırdı ki? Ancak o halde neden arkadaşlarının başarılarının aklına gelmesiyle yalnızca hıçkırıkları kuvvetleniyordu?..



Kehribar, yerini kayısıya bırakırken hevesi kırılmış da olsa notlarına çalışmaya devam ediyordu genç porsuk. Ne yazık ki motivasyonu heyecandan strese dönmüş durumdaydı: Nitekim ailesi özellikle Mag Mell faciasının ardından yarıyıl tatili boyunca evde büyü yapmasına karşı tam anlamıyla sıkı yönetime geçmişti. Evine döndükten sonra katiyen bu icadı üzerine çalışmasına müsaade etmezlerdi "başına bir şey gelmemesi" adına. Tatilde staj başvurusu yapması gerekecekti bir yerlere ve mevcut boş eliyle nerelere girmeyi başarabilirdi zerre fikri yoktu. Elini doldurması gerekliydi. Bu altı aylık çabasına üç aylık zorunlu bir ara vermeyi yahut öğretmenlerine hayal kırıklığı olmayı da istemiyordu. Stres. Saf, katıksız bir stres idi motivasyonu. Gözleri notları üzerinde çılgınca gezer, kitaplar ve parşömenleri hunharca karıştırır ve umarsızca notlar alırken SYB dönemi stresi yanında Hak getire bir stres ile çalışıyordu an içerisinde. Bu. Büyü. İcat. Edilecekti. Sağlıklı mıydı şu anki düşünce şekli? Kesinlikle hayır. Fakat hiçbir zaman soğukkanlı olamamış oğlan şu psikolojik baskının altında mı koruyabilecekti metanetini? Kısa fıkraymış.

Akşam yemeği saati sona ermiş, kahvaltı sofrasından çantasına attığı kurabiyeleri bitireli saatler geçmiş ve karnı gurul gurul gurulduyordu asa hareketlerini son kez gözden geçirirken. Geçtiğimiz aylarda asasız büyünün temelleri üzerine yaptığı mesailer en azından bu noktada işine yarıyordu. Asasını anlamıştı, en azından anladığını umuyordu. Neden asa kullandıklarını ve nasıl kullanmaları gerektiğini, bunun nihayetinde büyü gücünü nasıl asanın içerisinden yahut dışarısından yönlendirebileceğini bir ölçüde kavramıştı. Duygularını ancak şimdi dizginlemesi gerekiyordu büyüyü doğru kanalize edebilmek için. Aslında belki de gerekmiyordu, nitekim hayatındaki ilk büyüsü, annesinin kızması ihtimaline karşı olan korkusuyla kontrolsüz bir stres altında icra ettiği basit bir tamir tılsımı idi. Tabii o zamanlar bu büyünün "Reparo" sözü ve belli bir asa hareketiyle istikrarlı bir şekilde icra edilebileceğinden bihaberdi yedi yaşında olmasından mütevellit.

Stresinin doğası üzerine olan düşünceleri adeta "lafın lafı açması" usulü süregelmiş ve ironik bir şekilde bir nebze de olsa sakinleşmesini sağlamıştı. Yerinden doğruldu. Sınıftaki bazı büyülü objeleri tanıyordu ve bunları test tahtası olarak kullanacaktı profesöründen aldığı müsaade ile. Önce notlarını toparlamaya başladı ama. Bugünün mesaisi, her türlü burada nihayete eriyordu. Ancak yine hastanelik olursa kendisinin bile dağınık olduğu takdirde çözümleyemeyeceği notlarının birbirine karışmasını kaldıramazdı. Sonrasında malum bir cam objeye yöneltti asasını, üzerinde bir hayalbozan tılsımı olduğunu bildiği. Kara ceviz asasını doğrulttu ve düşüncelerini canlandırmaya koyuldu. Büyü dalgalarını kırışına göre büyü karakteristiğini belli edecek bir mercek. Tıpkı... Tüm gün bu sınıfa pencereden giren kehribar ışık huzmelerinin cam sayesinde kırılışını görebildiği gibi! Bu yeni ilhamla pekiştirdiği asa hareketine istinaden zarif bilek hareketleriyle önce bir çubuk çizdi, sonrasında ise mercek olacak, kırılmaları gösterecek bir çember ve dudaklarını araladı: "Deprehensio!"

[spoiler=Lütfen çalış...]Tılsım Kabiliyeti: +3
Büyücülük ve Evren Manipülasyonu (800 Galleon, göster kendini): +1
GM'lerce belirlenmiş Zorluk: 14
This dice roll has been tampered with!
Büyü İcadı Girişimi 1d20+4 : 11 + 4, total 15[/spoiler]

[/justify]

5
Hastane Kanadı / Aile Buluşması
« : 22 Mayıs, 2022 01:55:19 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ekim, 1865

[justify]Sevgili anne, baba;

Bu mektup elinize ulaştığında muhtemelen ilk anda afallayacaksınız. Dostlarımın söylediğine göre bakanlık tarafından ölü ilan edilmişim. Kaçırılmıştım, kurtarıldım. Babam kendisini suçlamasın, kurtaran seherbazlar değildi zira, sanırım daire içerisinde onların önünü bile kesmişler. Zor günler olmuş olmalı. Ancak bu mektubu bakanlığı yahut ölüm haberimi eleştirmek için kaleme almıyorum. Hogwarts'taki dostlarım sayesinde kurtuldum. Dürüst olmak gerekirse ben de tam olarak kendime gelebilmiş değilim, haliyle bu parşömen parçasına da ne yazmam gerektiği konusunda düşüncelerimi pek toplayabildiğim söylenemez. Hoş, düşüncelerimi ne zaman tam anlamıyla toplayabiliyorum ki zaten?

Nitekim, bu mektubu sizlere hala yaşadığımı salık vermek ve özür dilemek için yazıyorum. Baloya gitmeme izin vermemiştiniz ve evden kaçtım. Sonrasında olanlar... En basit tabirle bir trajediydi. Şatoya döndüğümde Cecilia'nın verdiği tepkilere istinaden hepiniz için hazmetmesi zor bir havadis olduğunu anlayabiliyorum. Yaptığım yanlıştı, sorumsuzcaydı. Sizlerin metanetini böylesi bir hüzün ile sınadığım için özür dilerim.

Önümüzdeki Hogsmeade izinlerinin tümüne hava muhalefeti ne kadar şiddetli olursa olsun çıkacağım. Eğer görüşmek isterseniz, takvimi zaten biliyorsunuz. Ziyaretiniz beni fevkalade düzeyde bahtiyar eyleyecektir. Dilerim ki beni affedebilir yahut affedemiyorsanız dahi annemin yoğun çalışmalarından vakit ayırıp ziyaretime gelebilirsiniz. Sizinle vakit geçirebilmeyi terakkub ederim.


Sizlerle görüşmeyi tehannün ile irtikab eyleyen müşfik oğlunuz,
André




Hogwarts'a ulaşır ulaşmaz baykuşhaneden mektubunu göndermiş olsa da mektubunda verdiği sözü tutamayacağını Profesör Moore'un otoriter bakışlarıyla karşılaştığında işitmişti.

-Bay Harris, yaşadığınız olayların sıcağı sıcağına eminim ki dostlarınızla yahut yalnız başınıza eylemlerinizi düşünmek üzere vakit geçirmek istiyorsunuzdur. Lakin... Şu anda olmanız gereken yerin hastane kanadı olduğunu bilmeniz gerekiyor. Ve hayır Bay Harris, itirazlarınızı müşahedeniz sonuçlanana kadar değerlendirmeyeceğim, başka bir profesörün de değerlendireceğini zerre sanmıyorum.
-Profesör, ben ama a-
-Madam Morris müsaade ettiği andan itibaren arkadaşlarınızla özlem giderebilirsiniz, Bay Harris.

Yüzünde mimik oynamadan, duruşunu zerre bozmadan dikilişi, zebella herifin teki olduğu intibası yaratıyordu. Dışarıdan bakan bir göz için çocuğu zerre umursamayan bir bürokrat gibi gözüktüğü kesindi. Ancak şık giyimli bu otorite figürünün zerre umurunda değildi dışarıya verdiği izlenim. Doğru olanı yaptığına olan mutlak inancı sebebiyleyse yalnızca dik bakışlar gönderdi oğlana ikna olup yanında gelmeyi kabul edene kadar. Pek de uzun sürmedi.



Karanlık yerini fildişine bıraktı yalnızca bir anlığına, sonra yine karardı. Ardından fildişi yine belirdi, bu sefer kısmen daha uzun süreliğine. Karanlık ve aydınlık geçişi, yerini netleşmeye başlayan görsellere evrildi ve kulaklarına tanıdık, endişeli bir ses çalınmaya başladı. Gerinmeye çalışırken vücudunun tamamında, derisinin altında hissettiği sızıların idrakına varırken zihni, çevresinde olan biteni bir yapboz gibi birleştirmeye başlamıştı: Hastane kanadındaydı.

-Tüm temel tetkikleri yaptınız mı?
-Yaptık, hanımefendi.
-Yaraları vardı belirgin, kan yenileme iksiri?
-Verdik, hanımefendi. İksir ustalığınıza sonsuz saygım var fakat lütfen, biraz metanetli davranmanızı rica edeceğim.
-Ya sakinleştirme iksiri?
-Kendisinin bilinci uzun bir süredir travmadan kaynaklı olarak tam anlamıyla yerinde değil, hanımefendi. Bu sebeple...
-Yani vermediniz! İnsanlar sakin değilse bu uykularına da yansır! Uyanık olup gözünüzün önünde korkudan titremediği müddetçe ne yaşadığı umurunuzda değil mi madam? Oğlumun dosyası nerede? İncelemek istiyoru-

Yatağının biraz ötesinde ayakta hararetli bir şekilde tartışan iki kadının ve kenarda daha metanetli bir şekilde bekleyen adamın dikkatlerini hareketlenişi çekmiş olacak ki, ansızın sessizlik hükmetmişti beyaz ve sarı tonlarındaki odaya. Sessizlik ise kendisine en yakın konumdaki adamın sandalyesinden kalkarken yarattığı yüksek tonlu gıcırtı ile bozulmuştu. Bir an sonra kumral saçlı oğlanın bedenini iki kol hızlıca fakat nazikçe sarmalamış; oğlan, kafasını belirgin bir acı badem kokusu yükselen kahverengi ceketin bağrına basılırken bulmuştu.

-André, uyandın! Annenle ben... Hakkında "öldü" dediler ve... Yıkılmıştık. Şimdi ise buradasın. Nasıl, nasıl bahtiyar olduğumuzu tahmin bile edemezsin... Nasılsın? İyi hissediyor musun?

"Ben sizi biraz baş başa bırakayım," diye fısıldamıştı yüzünde büyük bir neşe beliren şifacı, az önce hararetle tartıştığı kadına. Babetleri mermer zeminde ufak fakat hızlı adımlarla pıtı pıtı sesleriyle uzaklaşırken sarışın kadın da eşinin yanına, kendine yeni yeni gelmeye başlayan oğlunun başucuna gelmişti.

-Ben, şey... Mektubumu aldınız mı? Özür dilerim, niyetim Hogs-
-Aldık. Profesör Moore durdurmuş gönderimi. Okul, bize daha hızlı haber vereceğinden ötürü kendisi teslim etti. Ama şu anda konumuz o değil, André. Yaptığın-
-Özür dilerim; anne, baba. Çok özür dilerim ben...
-Sence yalnızca bir özür yeterli mi genç bayım? Baloya gitmek istedin, 'hayır' dedik. İzinsiz bir şekilde evden çıktın ve duyduğumuza göre dışarıda büyü de kullanmışsın ki ona da daha sonra değineceğim, sorumsuzluk konusunda yepyeni bir ç-
-Patrice, bunları biraz daha sonra mı konuşsak? Cadı avcılarının elindeymiş, iki gündür de bilinci yerinde değilmiş. Oğlumuz yaşıyor. Şimdilik buna odaklanalım.

Kahverengi saçlı ve klasik giyimli adamın, son on sekiz yıldır eşinin sözünü kestiği sayılı anlardan birine şahit olmuştu kumral saçlı oğlan az önce. Görüşü, vücudunu sarmalayan suçluluk duygusundan dolayı bir hayli buğulanmış; yüzünün iki yanında birer şerit halini alan ıslaklığın anbean yanaklarından aşağı doğru uzayışını hissetmeye başlamıştı teninde. Bakışlarını bir anlığına metanetli adamın gözlerine çevirdi.

-Teşekkür ederim, ama... Annem haklı. Özür dilerim. N-Ne kadar dilersem dileyeyim de yetmeyecek biliyorum ama... S-Size y-yaşattığım her şey için çok özür dilerim. Özür d-d-dilemek dışında n-n-ne ya-ya-yapa...

Hıçkırıkları, sözünü bitiremeden evvel kontrolden çıkmış ve ağzı oynasa da ses telleri titreşememeye başlamıştı. Tüm vücudu sızlıyordu. Ama teninde hissettiği, işkencelerden kalma yaraların sızısı katiyen değildi an içerisinde. Suçluluktu. Korkuydu. Annesinden işittiği azar, ebeveynlerine çektirdiği ve boyutunu tahmin bile edemediği acıya sebep olmuşluğun yüreğine bindirdiği yüktü. Düzensiz nefes alış ve verişleri, yüzünü altındaki tenden lavanta kokuları yayılan beyaz ipek gömleğin, üzerindeki uzun etekli lacivert kadife ceketle kesiştiği noktaya bastırışıyla boğuklaşmaya başlamıştı. Uzunca bir süre bir şey demedi sarışın kadın. Şu anda bağrına bastırdığı evladını rahatlatmak istiyordu. Öte yandan böylesi bir sorumsuzluğu da yok sayacak, boş verecek değildi. Yalnızca sessizdi bu sebeple, hıçkırıklar zayıflayıp yok olana kadar da korudu sessizliğini. Sükunetin sarmaladığı ortama an içerisinde dışarıdan bakan birisi, söylenilecek söz bulunmakta zorlanıldığını düşünebilirdi. Fakat bu, malum yatağı sarmalayan üçlü için oldukça yanlış bir düşünce olurdu. Bugün, hepsi için, bir hayli uzun bir gün olacaktı...

[spoiler]Eh, bu konuda bir şeyler karalanması icap ediyordu. Konuşmanın detaylarını belki başka bölümde doldururum, kilitlenmişken burayı minik bir "aile girizgahı" minvalinde salayım :d[/spoiler][/justify]

6
Lejant Alanı / André Harris - Lejant
« : 02 Nisan, 2022 13:56:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İlişkileri



En Yakınları
Mirabella Yamashita: En değer verdiği insanlardan biri. En sevdiği profesörü, idolü, kısmi bir anne figürü
Aethelwulf Ares Caldecott: En yakın dostlarından biri, kendisini zaman zaman "havalı çocuk" ortamlarına sokan sayılı kişilerden. Üstelik kendisine hayatını borçlu.
Eadwig Alger Boleyn: Her daim biraz mesafeli gözükse de değer verdiği ve kendi arkasını birkaç kere kollamış, yine "havalı çocuk" ortamlarında kendisine zaman zaman sahip çıkan bir dostu.
William N. Harker: Binasında en iyi anlaştığı insanlardan biri. Ana arkadaş ortamı farklı olsa da genel halleri, uçuk fikirleri ve büyüye dair heyecanı sebebiyle yakın gördüğü bir dostu. Zaten başkalarından öğrendiğine göre kurtarma ekibini toplayan isimmiş.
Mirabelle Starlight: Yüksek enerjisi -ve özellikle kendisini altıncı sınıfta stalk'lamaya başlamasından ötürü- bazı çekinceler beslediği ancak özellikle Scarlet Masquerade gecesi ve Aziz Michael olaylarından sonra en değer verdiği ve güvendiği insanlardan biri.
Iris Ashworth: Sık görüşmediği ancak eylüldeki malum olaylardan sonra daha sık görüşmeye başladığı ve tüm bu vakitlerde oldukça yakın ve destekleyici bulduğu bir dostu.
Charlotte Vera Rillian: Yanında en rahat ve kendisi olabildiği, olduğu haliyle kabul gördüğü insanlardan biri.



Arkadaşları
Samuel Raymond Boleyn: Yasak Orman'da bir hayli sıkıntılı hadiseler atlatmasıyla beraber güvenini kazanmış ve ilişkisi ilerlemiş bir arkadaşı.
Sophia Catherine Lorence: 1866 yarıyıl tatilindeki İzlanda gezisinde yakınlaştığı, yanında söylediklerine ve davranışlarına en dikkat ettiklerinden biri olsa da hayata bakış açısını çok yakın bulduğu bir arkadaşı.
Erika Elsbeth Rothmann: Sihirsel tespit tılsımının icadının ardından kendisini Amerika'daki kulübüne seminere davet eden, kendisini Merlin Tılsım Kulübü'nüne çekmeye çalışan, daha çok "profesyonel" bir ilişki içerisinde bulunduğu MACUSA'da mevki sahibi kontaktı.
Michael Throd Sigurðsson: Özellikle daha alt sınıflardayken zorbalıkların birçoğuna hedef olan insanlardan biri olarak belli bir "kader ortaklığı" hissini paylaştığı ve kendisini kurtaranlar arasında saf tutmuş binadaşı.
Jimmy Folke: Her ne kadar garip bazı tavırları olsa da karşılıklı nezaketlerinden dolayı kısıtlı da olsa sıcak bir sohbeti olan bir insan.
Gaye Indie Lacroix: Garip tavırları ve esprilerinin sınır zorlayıcılığından dolayı belli bir korku beslemesine karşın zaman zaman vakit geçirdiği bir binadaşı.
Eurus Medea Soleil: Hayatını kurtaran insanlar arasında olmasına karşın soğuk, mesafeli ve eleştirel tavırlarının sosyal anksiyetesini coşturduğu ve bu sebeple yakınlaşmakta zorlandığı bir kişi. Kendisi için "Ares'in kız arkadaşı" konumunda daha çok.
Anthony Noah Valois: Çok alakasız çevreleri olmasına karşın ortamlarda anlamsız bir şekilde sık denk geldiği ve bundan mütevellit ilişkisi ilerlemiş bir tanıdığı.



Uzak Durmaya Çalıştıkları
Lilith Louvremont: En yumuşak tabirle garip, daha çok korkutucu tavırları ve söylemleri sebebiyle aynı ortamda bulunduğu vakit hafiften çekinmesine sebep olan bir kız.
Mirina Blackbird: Aziz Michael "harekatı"na katkıda bulunmuş olmasından dolayı borçlu hissettiği ancak tüm korkutucu tavırları sebebiyle yakınlaşmaya çekindiği bir insan.
Franziska Strömm: Bir yılı aşkın süre boyunca sevdiği ancak yüz bulamadığı, en son bir akşam saati oynanan şişe çevirmece oyununda kendine attığı iftiralardan sonra nefret etmeye başladığı platoniği.

7
VII. Kat / Leydi Ainsworth'ün Rehberliğinde
« : 22 Mart, 2022 05:18:04 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Öncesi: Broş Meselesi Üzerine Bir Kütüphane Mesaisi

Ocak, 1866

[justify]"Ne demek 'Reveliare' iş yapar, Bay Harris? Şu önündeki hesaplara bir bak, o beş ne o beş? İçsel kuvvet ile senin amacının ne alakası var? Tespit ettiğin büyüleri havaya uçurmak mı istiyorsun?"

"Ama iki tane yedi var, yani analitik araş-"

"Ciddi olamazsın, küçük bayım. Kelimeleri böyle gelişigüzel seçebiliyor olsak boğulma sesleri bile büyü icra edebilirdi, eminim ki yeterince uzun bir boğulma sesinden de birkaç tane yedi çıkartabilirsin! Ah, ben nereye düştüm böyle? Aritmansi profesörünüzle acilen bir konuşma yapmam lazım! Ve büyü kuramı! Ve tılsım! Ve biçim değiştirme! Ah, ne hale gelmiş yüzyılların güzide eğitim kurumu?"

Histerik ve abartılı hareketlerle başını yanlara sallıyor, bu esnada belirgin bir serzeniş içeren simasını eliyle adeta çocuğu adına utanan bir anne misali kapatıyordu saydam kadın figürü.

"Özür dilerim, leydim, sizi hayal kırıklığına uğratmak istemezdim; ancak sorunun tüm profesörlerdense bende olması daha olası sanırım. Fakat demek istediğinizi anladım; profesörlerimizden öğrendiklerimi size ispat etmeme müsaade edip bana bir şans daha tanır mısınız, lütfen?"

Dört yüz yılı aşkın süredir şatonun koridorlarında hayalet olarak gezen eski aritmansi profesörü Dizbağı Nişanı Yüksek Onur Mensubu, Lale Nişanı Tarih Büyüküstadı, Majestelerinin Güvenilir Özel Konsülü, Thames Büyücüler Loncası Asil Kurucu Üyesi Leydi Matilda Joan Ainsworth, elini yüzünden belindeki bir hayli şık işlemeli meçe indirmiş ve sırtını oğlana verip "İyi madem," diyerek kuzey kanadındaki boş çalışma odasında volta atmaya başlamıştı yüzünde ince bir gülümseme ile. Henüz birkaç saattir tanıyordu cübbesinde sarı işlemeler olan oğlanı fakat oldukça başarılı bir insan sarrafı olarak çocuğu düzgün çalışmaya itmenin en etkili yolunun, başarısız olduğu vakitlerde kendisini değil değer verdiklerini suçlamak olduğunu fark etmişti bile. Bir süredir yönlendirmelerine olumlu sonuçlar veriyordu oğlan fakat henüz çokça bilemeye ihtiyacı vardı zihninin. Ne var ki minik porsuk, kendisini ve profesörlerini ispatlayabilecekse bunu şimdi başarmalıydı. Sonsuza değin var olacak olması sonsuz vakti olduğu anlamına gelmiyordu kadının.



Şömine kenarındaki bir koltuğa hayalet bacaklarını birbirinin üzerine atarak oturuşu ve materyal dünyadaki ateşin yüzyıllardır hissedemediği sıcağını soğuk bedeniyle hayal etmeye gösterdiği çaba, "Sanırım buldum, leydim! Görüşünüzü alabilir miyim acaba?" sorusuyla bölünmüştü çalışma masalarının birinden işittiği. Oraya doğru süzüldü usulca, bir hayalet olmasına karşın fani hayatındaki soyluluğunu aşikar kılan adımlarına bir hayli özen göstererek. Göz ucuyla parşömenleri süzüp potansiyeli olabileceğini düşündüğü sözleri inceledi bir anlığına ve söze girdi: "Bunun son şansın olduğunu tahmin ediyorsundur sanırım. İlgime değer fikirlerle beni bulduğun ve Lord Carmichael'ın tavsiyesiyle geldiğin için sana bu vakti ayırıyorum lakin fikirlerini eyleme dökebilecek kabiliyetten yoksun isen desteğime layık değilsindir. Aynı şekilde profesörlerin de. Hala bana göstermek istediğin şeyin, önündeki sonuç olduğuna emin misin?" Kaşları çatık, bakışlarıysa keskin ve korkutucuydu.

Kumral saçlı oğlan haliyle göz temasını bir saniyeden uzun süre koruyamayıp önündeki parşömenlere bir baktı. Süzdü tekrardan hesaplarını. Altlarında kompleks hesaplar yapılmış ve sonrasında üzerleri silinmiş tonla kelimeyi, aritmansi cetvelinin ayarını ve nihayetinde bulduğu "sonuç"unu süzdü. İricene yutkunup işlemeleri muntazam, muhtemelen kılıç kullanımının etek sebebiyle zora düşmemesi amacıyla diz altları bir ek ile daha geniş hale getirilmiş uzun elbisesinin içindeki dalgalı saçlı kadına çevirdi bakışlarını. Korkuyordu fakat en iyi çözümü -en azından kendi düşünebildiği en iyi çözümü- bulduğuna da emindi. Başını salladı aşağı yukarı korkakça. Karşılık aldı kafasıyla icra ettiği çekingen hareket: "Anlat."

"Leydim, kullanmanın makul olacağını düşündüğüm kelime 'Deprehensio'. Latince tespit etmek anlamındaki 'deprehendere' kelimesinden köken alıyor. Gerçek anlam bazında tutarlı olduğunu düşünüyorum." Söylediklerine devam etmek için müsaade ister bakışlar gönderdi notlarını incelemeye koyulmuş halde, yanında ayakta duran kadına. Muhtemelen kadının kulağı tam odak kendisindeydi ki konuşmaya ara verdiği anda göz ucuyla bakışlarını kendisine çevirdi ve yüzündeki soran ifadeyi görünce eliyle anlatmaya devam etmesini işaret eden bir hareket yaptı, sonrasında bakışlarını notlara geri çevirdi.

Tam söze devam edecekti ki aklını bir süredir kurcalayan eylemi uygulamaya koyuldu. "Ee şey, leydim... Bu diyeceğimi lütfen mazur görün ama..." Oturduğu sandalyeden kalkıp kadına sundu sandalyeyi tek eliyle minik bir jestte bulunarak: "Uzun süre yanımda ayakta kalmanızı istemem, belki manasız biliyorum ama... Şömine başında oturuşunuz gözüme çarpmıştı da... Oturmaz mıydınız, leydim?" Yüzünde içten, minik bir gülümseme vardı; yanaklarıysa kıpkırmızı kesilmişti. Bir hayalete böylesi bir teklifte bulunmak belki de çok büyük bir hakaret olarak anlaşılabilirdi. Ancak koskoca soylu, beş yüz yaşındaki bir kadını yanında ayakta tutma fikri daha yanlış gelmişti kendisine. Bu sebeple dayanamamıştı bu teklifte bulunmak için. Tekrar keskin bakışlar notlarından kendisine dönmüştü söyledikleri üzerine. Göz temasını muhafaza edememişti André haliyle. Korktuğu mu başına gelmişti? Hakaret olarak mı algılamıştı kadın söylediklerini? "Efendim, çok ö-özür d-dilerim, niyetim size h-haka-" "Nezaketiniz için teşekkürler, Bay Harris."

Leydi Ainsworth, kendisine sunulan sandalyeye nazikçe yerleşti ve şimdi yanında ayakta duran oğlana, anlatmayı devam etmesini ifade eden bir el hareketi yaptı masadaki notları göstererek.

Teklifinin kabul edilmesiyle yüzünde tekrar belirmişti gülümsemesi, bu sefer bir hayli geniş bir şekilde. Mutluydu yanlış anlaşılmadığı için. Hatta o kadar mutluydu ki, yanındaki kadının kendisine ilk defa "siz"li hitap etmiş olduğunu bile fark etmemişti an içerisinde. Kim bilir fark etmiş olsa nasıl bir tepki verecekti?..

Nitekim söze geri girdi genç tılsımcı: "T-Tabii efendim, devam edeyim. Şey... Nümerik analizini yaptığımızda ise 1, 3 ve 7 ortaya çıkıyor. Yediye takıntımı eleştirmiştiniz ancak hiçbir zaman yanlış olduğunu söylemediniz, yani sadece doğru bir yediye ihtiyacım olduğunu düşündüm ben de. Şey, pardon, büyüye gelecek olursak ise bir sayısı öncülüğün ve aksiyonun sayısı, biliyorsunuz pek tabii. Bu, başlangıç rezonansını temsil edecek. Üç, büyünün hedefle bağıntı ve bağlantısını ifade edecek. Yedi ise bildiğiniz gibi analitik analizi. Yani şuradaki analizlere bakarsanız ve bu parşömendeki, bağıntının rezonansını analiz ederek bu büyüyü elde edebileceğimizi düşünüyorum."

Elinde hayali bir tüy kalem oynatarak parşömen tomarlarının üzerinden geçiyordu saydam kadın. Özetleme faslının sonlanmasından sonra başını anladığını ifade edercesine salladı ve tüm notları baştan sona inceledi. Bazen yanındaki oğlandan sayfaları değişmesini, yandaki kitaplardan muhtelif bölümleri açmasını istedi ve bu süreç bir buçuk saati aşkın bir süre devam etti.



"Bay Harris, ön çalışmalarınız oldukça başarılı duruyor. Kesinlikle bir altıncı sınıf öğrencisi için başarılı. Fakat önünüzdeki sürecin çok daha zorlu olacağını söyleyebilirim. Bu noktadan itibaren kendi yolunuzu takip etmeniz yahut farklı rehberler bulmanız en doğrusu olacaktır. Nitekim bir leydi, takdire şayan işler başaran tebasını mükafatlandırmalıdır. Beni takip etmenizi isteyeceğim. Eşyalarınızı toplayın tabii öncelikle."

Gözleri duyduklarına istinaden heyecanla irileşen oğlan zorlukla karşılık verdi: "T-T-Teşekkür ederim, l-leydim... Sizden b-bunları duymak... Çok değerli benim için." Tüm parşömenleri çantasına tıkarak apar topar hazırlanmaya koyuldu ve kendisini takip etmesini isteyen silüeti izlemeye başladı yedinci kattan giriş katına değin hızlı adımlarda. Daha önce yalnızca bir iki defa bulunduğu bazı zemin kat koridorlarını aştılar ve minik fakat bir hayli ilgi çekici nesnelerle dolu bir odaya vardılar. "Burası, şatonun Artefakt Odası. Burada daha önce bulunmuş muydunuz, Bay Harris?" Adeta bir hazine odasındaymışçasına hisseden Hufflepuff'lı; ağzı yarım karış açık, yalnızca başını iki yana sallayabildi hayır anlamında. "Artık bulundunuz. Şimdi, şu kitaplığın arkasındaki kazanı kenara çekip şuradaki gizli bölmedeki sandığı çıkartmanızı istiyorum. Evet, onu. Bu taraftaki vitrindeki sepetin içerisinden gümüş anahtarı bulup sandığı açar mısınız?"

Sandığı açtığı vakit, deri ciltli ve yaşına karşın oldukça iyi muhafaza edilmiş bir kitapla karşılaştı. Namını ve ancak kara borsada bulunabildiğini daha önce duymuş olduğu kitabın adı, gümüş yaldızlarla yazılıydı mavi çerçevenin içerisinde: Büyücülük ve Evren Manipülasyonu - Barberus Bragge. "Efendim ben... Ne diyeceğimi... Bu kitap, günümüzde aşırı nadide ve anc-" Sözü yarım kesilmişti ellilerinde gösteren kadın tarafından: "Bunun gayet farkındayım. Bay Bragge... Saygı duyulası bir insandı. Kendisi örnek aldığım figürlerden biriydi vakti zamanında. Ancak yüzyıllar geçti, artık birisini örnek almaya devam etmektense birilerine örnek alınacak birilerini göstermek daha doğru olacaktır. Doğru yönlendirmeyi hak eden bir öğrencisiniz, Bay Harris. Dilerim ki size olan bu armağanımın kıymetini bilir ve büyünüzü icat ettiğinizde ziyaretime tekrar gelirsiniz..."
[/justify]

8
Tılsım Dersliği / Çikolata Zanaatkarı
« : 18 Mart, 2022 00:33:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ocak, 1866

[justify]Tılsım profesörlerinin hastaneden taburcu olduğu haberini aldığı ilk günden beridir neşesi kat be kat artmıştı kumral saçlı çocuğun. Kendisinin yanına gitmeyi çokça kez istemiş ancak haliyle izin alamamıştı okul dönemi içerisinde böylesi bir eylem için. Profesör Moore düzenli ziyaretlerinden döndüğü vakitlerdeyse ağzından ancak cımbızla laf alınabiliyordu ki alınan lafların da bir veya iki kelimelik tatmin edicilikten uzak cevaplar oluşu bir hayli sinir bozucu ve endişe uyandırıcıydı.

Nitekim iyi haberler hızla yayılmıştı ve daha önce aklına hiç gelmemiş, ancak taburculuk haberine istinaden bir soru belirmişti zihninde: Geçmiş olsun hediyesi olarak ne verebilirdi?

Scrivenshaft'tan alınabilecek şık bir tüy kalem seti akla gelen ilk seçeneklerdendi. Aynı şekilde Dervish & Banges'den fazla pahalı olmayan ancak ilgi çekici bazı sihirli aletler bulabilirdi. Yine de bu seçeneklerin hiçbiri tatmin etmiyordu kumral saçlı oğlanı. Hediye seçmek konusunda bir hayli başarısız ve bir o kadar da kararsız olan André, daha özel bir şey istiyordu: Standart orta-üst sınıf ekonomik güçle alınabilecek ve herkesin verebileceği bir şey değil.

"Çikolata bile daha iyi bir seçenek bunlardan," diye düşünüyordu içinde bulunduğu grubun hararetli sohbetinden izole olmuş bir halde. "O origami porsuk davetiye gibi bir şey-" Ansızın yüzüne bir aydınlanma geldi bordo paltolu oğlanın. Evet, aradığı şey bizzat hoş ve yaratıcı kullanılmış tılsımların kendisinde yatıyordu. Öncelikle, kaliteli çikolataya ihtiyacı vardı. "Benim acilen Madam Puddifoot'a gitmem lazım, sonra görüşürüz," dedi ve ortamı terk etmeye başladı arkasını dönerek.

"Zaten biz kimiz ki be?"
"Bir kızla mı buluşuyorsun lan? Hem de haberimiz yok? Madam Puddifoot ne?"

Minvalinde arkasından yükselen seslere "Daha iyisi!" diye karşılık vererek arkasındaki ekibi kafası karışmış bir halde bıraktı ve çay evinin sunduğu, muhtemelen Hogsmeade'de bulabileceği en kaliteli çikolatalardan bir paket aldı. Sonrasında ise masalardan birine geçti elinde kadife kaplı mor paketi ile. Çevresi elit takılmaya çalışan öğrenci çiftler ve yetişkinlerle doluyken tek başına oturduğu bu pembe ortama zerre ait hissetmiyordu. Eli ayağı hareket etmeden duramıyor, bir yandan planını düşünürken öte yandan olabilecek en kısa sürede bir garsonla interaksiyona girmek ve vereceği sipariş sonrası mekana aidiyetini kuvvetlendirmek istiyordu. Fazla geçmeden bir kadın imdadına yetişti:

"Merhaba, ben bir fincan sütlü bergamot çayı alabilir miyim, madam? Ş-Şey, bir de mahsuru yoksa... Acaba metalik bir tas ve tepsiniz varsa burada kullanmak üzere ödünç alabilir miyim?"

Karşısındaki otuzlarının başlarında gösteren kadın işittiklerini duyunca şaşkınlıkla tek kaşını kaldırmış olsa da sıkıntı olmayacağından mıdır yoksa ricada bulunan oğlanın çekingen tavrını sempatik bulduğundan mıdır bilinmez, yüzünde ince bir sırıtma ile "Tabii bayım, çayınızla beraber getiririm," diyerek birkaç dakika sonra yanına istediklerini getirmek üzere ortalıktan kaybolmuştu.

Nihayetinde malzemeler önüne geldiğinde yüzünde geniş bir gülümseme ile garson kadına içten bir teşekkür etmiş ve önündeki deneyine koyulmuştu. Öncelikle çikolataları gelen kalaylı tasın içerisine döküp üzerindeki siyah ceketin iç cebinden asasını çıkarttı: "Aercalidum." Incendio alevleri çikolatayı yakabilirdi zira. Buna özen göstererek daha yavaş yollarla da olsa kalaylı kazanın içerisinde kahverengi bir sıvı elde etmiş ve homojenleşmeye başlamış sıvıyı asasının zarif hareketleriyle iyice karıştırdıktan sonra bir Glacius mırıldanarak mavi ışık huzmeleri eşliğinde bütün bir çikolata elde etmişti. Böylelikle fikrinin birinci aşaması tamamlanmıştı.

Tastan çıkarttığı bütün çikolata kalıbını gümüş tepsinin üzerine bırakırken gerçekleştireceği iki büyüyü hızlı, doğru, verimli uygulaması gerekiyordu. Yaptığı hummalı çalışmanın meraklı birkaç çift gözü üzerine çektiğini fark etse muhtemelen sahne korkusuyla tir tir titreyecek ve hiçbir şey başaramayacak oğlan zanaatına fazla odaklıydı. Çevresinde olan bitenin farkında olmayan bir mizaca sahip olmasının işine yaradığı sayılı anlardan birini yaşıyordu an içerisinde. Elinde asasını tutarken tüm dikkati çikolataya birazdan uygulayacağı büyüyle vereceği formu canlandırmaya çalışıyordu. Biçim değiştirme büyülerinde bu dikkat ve hassasiyet önemliydi zira. Derin bir nefes alıp verdi ve asasını sallamaya başladı: "Anifors."

Çikolata kalıbı, Mahoutokoro öğrencilerinin bir hayli aşina olduğu türden bir figüre bürünmeye başladı: Bir fırtına kuşuna. Tabii bu etkileyici varlık kanatlarını fazla oynatmadan önce son aşamaya geçmesi gerekliydi ve önündeki geniş kanatlı yaratığı istediği kadar takdir edemeden mırıldandı son sözlerini: "Duro."

Etkileyici kuş, kanatlarını endamlı bir şekilde germiş vaziyette taşlaşmış; minik fakat heybetli bir statüye dönmüştü. Gri rengin sunum için pek iyi olmaması gibi bir sıkıntı vardı yalnızca. Fakat çözümünün akla gelmesi pek zor değildi. Birkaç asa manevrası sonucu detaylarını işleyerek bu taşlaşmış kuşu, az önceki canlılığında renklere boyamıştı birkaç Colovaria ile ve işte tam olarak şimdi hediyesi tamamlanmıştı genç porsuğun. Aradığı tarzdaki hediyesi. Profesör Yamashita'ya özel ve kendisinden olacak hediyesi. Bu sırada sütlü çayının soğumuş olması üzücü olmuş olsa da soğumuş çayını üzülerek fondip yapmış, cebinde yalnızca birkaç sickle bırakacak hesabını ödemişti. Fakat bunların hiçbiri üzücü değildi an içerisinde. Mutluydu.[/justify]



Mirabella Yamashita'nın tılsım dersi olmayan o gününde, kapısının hemen önünde duran kürsünün üzerine özenle boyanmış minik taş heykeli, ufak bir not ile bıraktı:

"Merhaba Profesör,

Malum ağustos günü için size ne kadar teşekkür etsem azdır. İyi olduğunuz için çok mutluyum. Dilerim ki geleceğinizdeki her gününüz bulutların üzerindeymişsinizcesine aydınlık olur.

Fırtına kuşunun üzerine minik bir Finite uygulamak isteyebilirsiniz.


-André"


(Tılsımların etkisi geçirildiğinde bu şekilde donduğu için ortaya çikolatadan ve her detayına kadar işlenmiş bir fırtına kuşu belirecektir.)

9
Kütüphane / Broş Meselesi Üzerine Bir Kütüphane Mesaisi
« : 15 Mart, 2022 01:51:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Öncesi: 1865-66 Eğitim Yılı | Güz Dönemi İksir Dersi

Aralık, 1865

[justify]Uzun süredir ilk defa bir cumartesi kahvaltısı bir buçuk saatten kısa sürmüştü kumral saçlı oğlan dördüncü kata ulaştığında. Zira aklını kurcalayan meseleler vardı: Her sabah yatağından kalkarken gözlüğüyle beraber takmak zorunda bırakıldığı ikinci bir eşya olan bakanlık broşunun sebep olduğu ayrımcılık ve işlevi. Sihirli eşyaların potansiyellerini çok iyi biliyordu André Harris. Tılsımlar konusunda okumalar yaparken sayısız ilginç sihirli eşya ile ilgili bilgi edinmişti: Yalnızca spesifik büyülerle görünür olan görünmez mürekkepler, çevredeki olası art niyetleri afişe eden cep sinsioskopları, unutulan unsurları hatırlatan hatırlaküreleri gibi. Ve bakanlık yedi kuşak safkan olmayanların tümüne bir eşya dağıttıysa bu eşyalar da böylesi bir işlev içeriyor olabilirdi. Bu broşlar, muhtelif büyülü denetimleri yürürlülüğe sokmak için muazzam bir imkan ve araç olabilirdi keza.

Gelecek Postası'nda okuduğuna ve bundan da önce birçok arkadaşının isyanlarından şahit olduğuna göre örneğin muggle doğumluların aileleriyle görüşmeleri yasaklanmıştı. Acaba bir muggle tespit cihazı gibi bir şey olabilir miydi bu alet? Bunu henüz deneyemezdi ve deneyip başına risk alacak cesarete de sahip değildi zaten. Ama denediği bazı şeyler vardı: Örneğin gece 12'den sonra büyü yapılması, özellikle ışıklı büyü yapılması yasaktı. Belki de bu alet gece saatlerinde büyülü ışıklara tepki veriyordu? Bunu dışarıda denemeye yine cesaret edemezdi kati suretle fakat Hogwarts'ta olmasının ve ders çalışıyor olabileceğinin bahanesine sığınarak bir deney yapmıştı. Hiçbir sıkıntıysa yaşamamıştı. Tabii bunun doğurduğu başka bir soru işareti vardı: Belki de Hogwarts içerisinde yaptığı için broş bir tepki vermemişti ve dışarıda denese olaylar çok farklı gelişecekti. Büyücü gruplarını tespit eden bir cihazdıysa da aynı şekilde Hogwarts içerisinde beş kişiden aşağı olunan an yoktu ki. Bu yine bir Hogwarts istisnası olabilirdi pek tabii...

Yüzlerce yıllık devasa şatonun sınırları içerisinde deney yapmanın herhangi bir faydası yok gibiydi, en azından kumral saçlı oğlanın gözlemlerine göre. Ancak bu, daha büyük bir potansiyele kapısını aralıyor olabilirdi. Bu potansiyeldi kendisini en değer verdiği öğün olan cumartesi kahvaltısını apar topar yapmasına ve SBD sınavlarına son bir hafta kalmışçasına kendisini kütüphaneye atmasına sebep olan. Hogwarts, sınırların dışında kalıyordu. Deney yapsın veya yapmasın burası bakanlık kanunlarının bariz bir şekilde uygulanamadığı açık bir denizdi ve burada olduğu süre içerisinde yakasındaki broşu kurcalamak için sonsuz imkanı olabilirdi. Belki de tüm bu düşünceleri; kuralları çiğnemeye normal koşullarda cesaret edemeyecek oğlan için merakı, deney yapma hevesi ve hakkında hiçbir şey bilinmeyen bu broşlarla alakalı ilk bilgileri edinebilme ihtimaline yönelik heyecanı sebebiyle rasyonalize edilmiş safsatalardı ve başına yarıyıl tatilinde eve döneceği vakit işler açacaktı. Bilmiyordu. Fakat bu ihtimalin bilincinde bile değildi zaten.

Kütüphanenin ağaçtan yapılma, iç alanı gibi devasa olan kapısını araladığında ve adımlamaya başlayıp birkaç rafı ve çalışma alanını aştığında geçtiği alanlarda kendisi dışında yalnızca iki öğrenci seçebilmişti. Yüzüne tatmin olmuş bir ifade yerleşti, deney için ortamın müsaitliğine bizzat şahit olmasından mütevellit. Sınavların yakın olmadığı ve cumartesi sabahın körü olduğu ele alınırsa belki şaşırtıcı değildi de bu. Nitekim kendisine ıssız ve göze batmayacak bir köşe seçti, eşyalarını masaya bıraktı. Fazla sosyal olamayan bir inek olunca ucu bucağı yokmuşçasına geniş olan ve kitaplık labirentleriyle sarmalanmış kütüphanenin nerelerinde minimal insan interaksiyonuna girmek suretiyle çalışılabileceğini bu altı yılda öğrenmişti haliyle. Buralarda takılan diğer öğrencilerle aralarında sözsüz bir yoldaşlık dahi oluşmuştu: Aynı meskenlerde aynı düşüncelerle yer alan aynı simalar aylarca hatta yıllarca sürekli olarak denk gelince, en asosyalleri bile birbirleriyle bir göz aşinalığı geliştirmiş ve bu aşinalık, minik selamlaşmalara gebe olmaya başlamıştı.

Rafları arşınlamaya başladı önce, birkaç kitap gerekecekti. Arayışı sırasında bu söz konusu "tenha" meskenlerden birinde bir buçuk yıldır buralarda denk geldiği, muhtemelen ikinci sınıflardan; uzun, düz ve kızıl saçları muhtemelen yataktan çıktıktan sonra taranmamış olmasından ötürü dağınık olan minyon Ravenclaw kızına yüzünde ince bir gülümseme ile kafa selamı verdi sessizce. Adını bilmiyordu kızın, kız da kendisinin; muhtemelen kumral saçlı oğlan mezun olduğunda bile bilmeyecekti bu simanın sahip olduğu isimi. Yine de selamı karşılık buldu benzer bir gülümseme ile. Bu küçük karşılıkla gülümsemesi daha da genişlemiş bir halde devam etti kitap arayışı ve toplayışına. Hayattaki böylesi minik detaylar değerliydi genç porsuk için.

Kitap toplayışı sonlandığında kuytu köşesine geri çekildi. Çantasından bir tomar parşömen ve yazma setini çıkarttı, yan tarafa da kahvaltı sofrasındayken peçeteye sarmaladığı kurabiyeleri serdi. Öncelikle buralar daha fazla kalabalıklaşmadan büyüsel merakını gidermesi iyi olacaktı. Kara ceviz asasını çekti, üzerinden geçici olarak çıkarttığı broşa doğrulttu: "Verdimillous." Yeşil kıvılcımlar devasa kitap raflarının arasında dağılarak gümüş broşu parlak bir hayal kırıklığı ile sarmaladığı noktada önemli bir mesele zihnini kurcalamaya başlamıştı bordo gözlüklü oğlanın: Sihirsel tespit girişimleri için standart metotların yetersizliği...[/justify]

10
Öğrenci Postası / André Harris | Baykuşhane
« : 10 Şubat, 2022 06:15:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »


André Harris | Baykuşhane
Eh, André'nin pek baykuş trafiği olan bir insan olduğu söylenemez
fakat ulaşmak isteyen için adres belli olsun...

11
Hogwarts Bahçesi / André'nin Tılsım Notları
« : 10 Şubat, 2022 01:43:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ekim, 1860 (André'nin Hogwarts'taki ilk senesi)


[justify]Cumartesi günü, dersleri olmamasından dolayı Hufflepuff öğrencilerinin birçoğu görece geç saatlere kadar uyumuştu. André de bu kafileden biriydi. Hardal sarısı ve açık renk ahşaplarla bezeli yatakhane odasında gözlerini araladıktan ve yatakta kısa bir yuvarlanma faslı geçirdikten sonra Büyük Salon’a kahvaltı yapmak üzere geçti, binasının masasına yerleşti ve biraz muhabbete katıldı. Aslında bugün için planları vardı ve acele etse hiç de fena olmazdı ancak bir tatil günü sabahı rahat rahat kahvaltı etmenin keyfi bir başkaydı ve bu keyfi haftada yalnızca iki gün tadabiliyordu. Bu sebeptendir ki yaklaşık bir saat sürmüştü kahvaltı merasimi. Sonunda planlarını icra etmeye karar verdiğindeyse yanında getirdiği çantasını açtı ve masadan bir miktar yiyecek alıp çantasına yerleştirdi özenle. Ardından çantanın içeriğini kontrol etti: Evet, şu anda ihtiyacı olan her şeyi almıştı ve göl kenarına gitmeye hazırdı.

Planı için göl kenarını seçmişti zira birazdan yapacak olduğu şeyin hala gurur duyulası mı yoksa utanç verici mi olacağını bilmiyordu; gözlerden ırak olmak en iyisiydi. Tabii burada da birkaç figür vardı lakin kendine ait genişçene bir alana sahipti en azından. Açık gri çantasının fermuarını açtı; içinden yazma ekipmanını ve siyah ciltli, daha önce hiç açılmamış bir not defteri çıkarttı. Defterin kapağını nazikçe açıp ilk sayfasına büyük bir heyecan ve gururla defterin başlığını yazdı: "André’nin Tılsım Notları". Bunu annesinin iksir çalışmalarını izlerken görmüştü. Annesi ne zaman laboratuvarında farklı şeyler deneyecek olsa, duruma göre bir defter çıkartır ve deneylerinin sonuçlarını tam anlayamadığı sayılar ve terimlerle beraber deftere dökerdi. Eh, kendisininki anlaşılmaz olmayacaktı nihayetinde, çünkü kendisi yazıyor olacaktı.

Defterinin ikinci sayfasına, son derslerinde öğrendiği Spongify büyüsünün tanımını yazdı:

Spongify: Süngerleştirme Tılsımı. Üzerinde kullanıldığı canlı veya objelerin; sünger gibi yumuşak, esnek ve zıplak olmasını sağlar.

“Zıplak diye bir kelime var mı acaba?” diye mırıldandı kendi kendine. “Neyse, neticede benim notlarım. Ne demek istediğim anlaşılıyor, neden olmasın?” diyerek kafasındaki soru işaretlerini dağıtmıştı sonrasında. Neticede annesinin notlarını da anlamıyordu ama annesi bunu dert etmiyordu. “Ben anlasam yeter herhalde...”

Deneylerine başlamadan önce kendinden emin olmak adına yatakhaneden geçici olarak “ödünç aldığı” paspası çantasından çıkarıp yeşil çimenlerin üzerine serdi. Asasını çekti: “Spongify!” Mor bir ışık huzmesi asasının ucundan yükselirken paspasın çevresinde bir anlığına mor bir aura görülür olmuştu. Ayağının ucuyla kontrol etti paspası. Evet, başarılı bir şekilde büyüyü yapabiliyordu. Bu esnada asasını bir yay misali kıvırma hareketini ne kadar sevdiğini fark etti büyüyü yaptığı esnada. Her şey hazır olduğuna göre, ilk deneyine başlayabilirdi. Oyalanmadan cübbesinin iç cebinden babasının verdiği gümüşi köstekli saati çıkarıp zaman tutmaya başladı.

Birçok tılsımın oldukça büyük etkileri olduğunu kitabında okumuştu, bu etkiler acaba kalıcı mıydı? Kalıcı iseler işler çok garip olurdu keza, zira henüz bu tılsımın nasıl etkisinin sonlandırılabileceğine dair bir şey öğrenmemişlerdi. Yalnızca derste aklına gelen parlak (!) bir fikirle ayakkabısının tabanına büyüyü yaparsa muhteşem bir seksek oyunu oynayabileceğini düşünmesi sonrası kendisini durduramadığında el atmıştı olaya profesörleri. Beklemeye başladı… Yaklaşık iki dakika sona erdiğinde ise paspasın tekrar eski haline döndüğünü fark ettiğinde avucunun içi, bir “şap” sesi eşliğinde suratıyla buluşmuştu. “Yani derste iki dakika bekleyebilseydim kendimi sınıfın ortasında rezil etmeyecek miydim?..” Kafasını sallayarak defterini kucağına aldı ve tüy kalemini üzerinde gezdirmeye başladı:

Deney 1 (Süre): Tılsımın belirli bir etki süresi var ve bu, şu anki koşullarda 2 dakika 6 saniye.

Şimdi sıra ikinci deneyine gelmişti. Neticede büyüyü yaptığı obje esnek oluyordu tamam da, bunu yerdeki toprağa yapsa bütün dünyanın esnek olacak hali yoktu ya? Böyle bir şey olsa illa ki canı sıkılan herkes bu büyüyü toprağa yapıyor olurdu herhalde insanlarla kafa bulmak adına. Merak içinde asasını kenardaki toprağa doğrulttu: “Spongify!” Ardından ise toprağı inceleyip notlarına döndü:

Deney 2 (Alan): Tılsımı büyük bir cisme yapınca yalnızca ufak bir kısmı esnek oluyor galiba, acaba profesör daha geniş bir alanı süngerleştirebilir mi?..

Bu noktada vakit üçüncü deneyine gelmişti: Zaten esnek olan bir şeyi esnekleştirebilir miydi acaba? Sabah banyodan “aldığı” süngeri yere bıraktı, asasını doğrulttu: “Spongify!” Mor ışık huzmeleri büyünün çalıştığını gösteriyordu. Sünger ise önceki haline kıyasla sanki bir tık daha süngerimsiydi, ama bir paspas kadar değişmemişti.

Deney 3 (Sünger): Süngerleştirme tılsımı, süngerler üzerinde sünger olmayan şeylere kıyasla daha zayıf etki gösteriyor, galiba.

Artık temel deneyleri bitmiş; biraz daha korktuğu, ama daha heyecanlı olduğu deneylere geçme vakti gelmişti. Memnundu şu ana kadarki deney sonuçlarından. Tepesindeki güneşin tüm ihtişamıyla parıldaması da olumlu duygularını besliyordu elbet. İki metre ötesindeki koca ağacın tatlı gölgesinden üzeri adeta yaldızlarla kaplı gölü süzdü biraz. Sonrasında ise halinden memnun bir gülümseme ile elini tekrar çantasına attı ve kahvaltısının ardından Büyük Salon’dan aldığı ve beyaz bir mendille sarmaladığı birkaç parça kurabiyeyi çıkartıp mendili usulcana yere serdi; doğrulup asasını yöneltti kurabiyelerden birinin üzerine. Mor ışık huzmeleri sonrasında ağzına aldığı kurabiye, sakız gibi olmuştu. Ağzındaki kurabiyeli sakızın verdiği muazzam keyifle beraber notlarına davrandı tekrar. Bu büyü, potansiyel olarak her şeyden sakız elde edebilmemizin önünü açabilir miydi? Tüy kalemini heyecanlı bir şekilde hışırdatmaya başladı kağıdın üzerinde:

Deney 4 (Sakız): Süngerleştirme tılsımı, sert yiyecekleri de yumuşaklaştırdığı için sakıza çevirebiliyor. Tabii 2 dakika bir sakız için kısa bir ömür… Olsun, ileride 30 dakika süren bir süngerleştirme tılsımı öğrenirsem bu da mümkün.

Özellikle sakız fikrinin çalıştığına aşırı sevinen kumral saçlı oğlan, ağzındaki sakız iki dakikanın sonunda hızlıca sertleştiği için küçük bir kurabiye parçasıyla bu deneyi yaptığına memnundu. Sertleşen parçayı çiğneyip yutarken yüzündeki gülümseme kulaklarına kadar varmıştı meraklı çocuğun. Ama daha yapacağı üç deney daha vardı. Beşinci deneyine geçti. Acaba bir cismi bu tılsımla en fazla ne kadar yumuşatabilirdi?.. Asasını göl kenarından aldığı avucu boyutlarındaki sıradan bir taşa çevirdi ve bağırmaya başladı: “Spongify! Spongify! Spongify! Spongify!..” Bir mor ışık sönmeden bir ikincisi yükseliyor, André renk cümbüşünü gördükçe daha çok galeyana geliyordu. Aslında sadece üç kere tılsımı uygulamayı düşünürken galiba yedinciye gelmişti ki bir anlığına asasından avucuna garip bir his geldi: “Spo-” O anda dikkati dağılıp bakışını elindeki kavak ağacından yapılma çubuğa çevirdiğinde André, dev bir yay tarafından fırlatılmış misali yaklaşık iki metre geriye uçtu. Kafasını, arkasındaki ağaca çarpmanın şiddetiyle sersemlemişti.

Avuç içini kafasının arkasına dokundurduktan sonra ıslaklık hisseden sarı cüppeli, elini önüne getirdiğinde kızıla boyanmış olduğunu fark etti. Üstelik sağ elindeki asa da bütünlüğünü yitirmenin eşiğine gelmiş, ortasından geçen boydan boya bir yarıkla bölünmüş vaziyetteydi. Saçlarının arasından gelen tatlı meltem biraz rahatlatıyor olsa da canı acıyordu, gözleri çoktan dolmuştu bile. Elindeki kanı görmenin dehşeti içinde hızlı adımlar atamıyor, gözyaşları sürekli silmesine rağmen görüşünü buğulandırıyordu. Gözlük camının da sürekli ıslanarak işleri daha fazla zorlaştırmasından dolayı gözlüğünü çıkartmış ve arkada bıraktığı eşyalarını boş vermiş; aksayarak, düşmemeye çalışarak Hastane Kanadı’na doğru ilerlemeye başlamıştı...[/justify]

12
Hogwarts Bahçesi / Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu
« : 20 Ocak, 2022 23:54:20 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
André için birçok sıfat kullanılabilirdi: zeki, iyi niyetli, algısız, naif, korkak, beceriksiz, sakar, çekingen... Bu gece içinse bir araya geldiklerinde oldukça korkutucu sonuçlara gebe olacak olan bir ikili ön plana çıkıyordu: Aptal ve meraklı.

Biçim değiştirme dersine çalışmak için geç saatlere kalmış, ortak salondaki masalardan birinde oturuyordu kumral saçlı oğlan. Tüy kalemi yan tarafından gelen loş ışığın gölgesinde kağıdın üzerine olabilecek en can sıkıcı açıyla düşüyor, yazılan kısmı okunmaz hale getiriyordu. Lakin zaten gecenin körü olmuşken düzenini değiştirmeye pek de enerjisi yoktu dağınık saçları iyice dağılmış saçlı çocuğun. Kalemini parşömeninin üzerine fırlatıp gerinmek için arkasına yaslandığındaysa garip bir manzarayla karşılaşmıştı.

Muhtemelen alt sınıflardan olan, hem bundan hem de ikisinin de çok büyük ihtimalle çekingen insanlar olmalarından dolayı zerre tanımadığı kız yüzünde garip bir ifade, ortak salonun kapısından yarı çıkmış bir şekilde kendisine parmağıyla "gel, gel" işareti yapıyordu.

"Ha? Efendim? Nereye geleyim?"

Nidalarına yalnızca bir ortadan kaybolmayla cevap alan oğlan yerinden doğruldu. Evet, aptaldı ve meraklıydı. Koridorlarda, kimseye duyulmamayı umarak fısıldıyordu hafif yankılarla kendinden küçük binadaşına tekrar ve tekrar. Ama cevap alamıyordu. Fakat anlamsızca takip ediyordu. Ne diye ediyordu? Çünkü aptal ve meraklıydı. Nitekim buz gibi Hogwarts bahçesinde ulaştı sonunda takip ettiği çocuğa. "Ceza yiyeceğiz şimdi, geri dönelim ortak salona!" diye sessizce ama gür olmaya çalışan seslendi kıza. Nafile. E kendi geri dönseydi? Yok, illa başını derde sokacaktı, bela ise onları havuz makarnaları formunu almış elastik tokatçı sütunlar olarak karşılamıştı.

"nE?" Asasını çekerken sağ eline yediği beton tokadıyla asasız kalmış, haşamat olmaya başlamıştı bu beklenmedik olay karşısında. Yani tamam André biraz gerizekalıca davranabiliyor da bazen, "Bahçe avlusunun sütunlarının gece gece dalması nedir?" diye düşünmek isterdi belki. Ama şu anda yalnızca çaresizce dövülüyordu...

13
Fransa / Fransa Günlükleri: Neoklasisizmin Gölgesinde
« : 05 Ocak, 2022 20:02:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Ağustos 1864, Carcassonne

Lisette köşkünün arka bahçesinde, sıkkın bir şekilde uzanmıştı rengarenk hezarenlerle bezeli çimenlerin bir köşesinde. Göğsünün üzerine, kendisine gölge yapan erguvan ağacının pembe yapraklarından iki tanesi konmuş; yerde uzanan oğlanla beraber tepelerindeki, biraz önce veda ettikleri ağacın yaprakları arasından göğü izliyorlardı. André'nin sağ elinde büyü kuramıyla alakalı çokça iç bayıcı hesaplama karalanmış ufak bir defter, sol elindeyse ucundaki son bir iki damla siyah mürekkebi altındaki çimenle kaplı zemine bırakmış bir tüy kalem vardı.

"Eh, sanatçı bir kişiliğin olmadığını biliyorum ama böylesine kendini soyutlamana şaşırdım."

Ansızın tepesindeki pembe yapraklarla arasına sarışın bir kız kafası girmiş ve yerdeki oğlanın korkuyla sarsılmasına, bu sırada iki elindeki iki eşyayı, göğsünün üzerinde sakince manzarayı izleyen erguvan yapraklarıyla beraber yere düşürmesine sebep olmuştu. Kendinden bir yaş büyük olan kız, pısırık kuzeninin bu kadar kolay korkmasından bir hayli eğlenmiş, neşeli bir kıkırtıyla omzundaki çantadan geniş, turkuaz bir örtü çıkartıp yere sermiş ve beyaz elbisesine yanındaki çocuğun beyaz gömleğine karşı davrandığının aksine dikkat ederek André'nin yanına yerleşmişti.

"Ee, dilini mi yuttun? Onlara eşlik etmediğin için bizimkiler sana iyi bir fırça kayacak gibi akşam yemeğinde, haberin olsun."
"Eski tablolarınız daha güzeldi. Bu yeni akım, neydi, neo... Ee..."
"Neoklasisizm."
"Hah, evet. Çok fazla insan var. Ne bileyim, tanımadığım insanların portrelerini evin duvarlarına asmış gibi geliyor."

Aimée, aldığı cevap karşısında muazzam bir kahkaha atmaktan alıkoyamamıştı kendisini. Bir iki saniye boyunca yalnızca gülmüş ve muhtelif jestlerde bulunmuş, ardından ancak söze girebilmişti.

"Şu vakte kadar neoklasisizme dair yapılmış en eğitimsiz fakat en doğru yorumu yapmış olabilirsin. Bunu annemin ya da annenin duyması ihtimalinde neler olacağını hayal bile edemiyorum ama..."
"André! Charlotte teyzen senin ömründen fazla yılını sanata ve inceliklerine adamış bir kadın. Otoriten olmayan konularda konuşman seni ancak kalitesiz gösterir! Nasıl bir centilmen olacaksın böyle davranırsan?"

Annesinin ses tonunu taklit ederek ufak bir azar provasında bulunmuş ve gülüşmüşlerdi karşılıklı. Bir an sonrasındaysa yüzü asılmıştı kumral saçlı oğlanın:

"Otoritem olmayan konuları yalandan sevmemi istemesini biliyor ama..."
"André, bunu böyle ifade..."
"Ama öyle Aimée. Yani bilmiyorum. Seni bizimkiler seviyor, Cecille'i de seviyorlar. Sevilesi insanlarsınız, tamam ama neden konu bana geldiğinde sürekli azar oluyor konu yani anlamıyorum."
"Beklentileri biraz... Spesifik."
"Lanet beklen... Özür dilerim, biraz moralim bozuldu da."

Kumral saçlarının yanında iyice kontrasta sebep olan bir kızıla döndü oğlanın yanakları. Özellikle anne tarafı akrabalarıyla her daim seviyeli bir ilişki içerisinde olurlardı. "Gerçek birer beyefendi ve hanımefendiler" misali... André için bu edalar, bu ortamda kullanılan ve kendisinden kullanması beklenilen dil her daim eğreti ve yapmacık idi. Düzgün davranmak, saygılı davranmak zaten özümsediği bir şeydi ama böylesine bir kasıntılık? Özellikle duyguları denklemin içerisine girdiği anlarda direkt bir çatlak veriyordu "beyefendi" ağzı oldum olası. Kuzeni Aimée yanında kısmen rahat olabildiği yegane kişiydi anne tarafında ama onunla da her daim bir mesafesi vardı. Özellikle aile içerisinde kız kardeşi gibi parmakla gösterilen, kendisinin de biraz örnek alması beklenen bir figür olması istemsizce bazı duvarları muhafaza etmesine sebep oluyordu.

"Önemli değil. Bazen oluyor istemsizce..."
"Senden bunu duymak biraz şaşırtıcı ama?"

Yanındaki sarışın kızın bir anlığına kaşları çatıldı. Bir pot mu kırmıştı az önce? Göz bebekleri çekinceyle irileşirken çatık kaşlı yüz kendini düşünceli bir tavra bırakmıştı. İki çift göz önce birbirine baktı, sonra Aimeé'nin yeşil gözleri yere, birbirleriyle çarpışmaya başlamış ayaklarının ucuna yöneldi söylemek üzere olduğu cümlelerin vereceği suçluluk duygusu ile.

"Eh, annemin her daim beni şımarttığını mı düşünüyorsun? Sizin yanınızda elbette ki biricik başarılı, tam bir leydi, hanım hanımcık kızıyım. Mesela geçtiğimiz dönem iki dersimden kaldım. Tabii siz sadece hangi derslerde başarılı olduğumu duyuyorsunuz. En azından Patrice teyze yalan söylemiyor..."

Parmakları birbiriyle çekingenliğini ifade edercesine oynarken mırıldandı kısık bir ses tonuyla:

"Bu aramızda kalacak..."

Ellerini açık mavi ve beyaz arası kat kat geçişleri olan elbisesinin uzun eteğine uzatıp dizine kadar yukarı çekti çekinceyle. İlk anda utangaç bir şekilde bakışlarını kaçıran André, ancak bir müddet sonra durumu fark etmiş ve geri çevirmişti gözlerinin odağını kuzenine doğru, bu sefer baldırına. Kızıl renkli uzun ince çizgilerle kaplıydı. Kamış izleri...

"Aimée... Sen... Charlotte teyze..."
"Bu, aramızda kalacak."

Anladığını ifade edercesine sessizce kafasını salladı beyaz gömlekli oğlan. Anladığı sadece bunun bir sır olduğu değildi, çok daha fazlasını ifade ediyordu bu kafa sallama. Bir anlaşma, dert ortaklığı, kabul ettikleri anlayış yoksunluğunun bir ilüzyon misali dağılışını ifade ediyordu. Ve belki o gün değil lakin o günden sonra Fransa'daki günleri iki kuzen için oldukça farklı geçecekti...

14
Aziz Michael Kilisesi / Aziz Michael'ın Kanatları Altında
« : 27 Kasım, 2021 13:31:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu RP, 18 yaş altı insanların okuması için sakıncalı olabilecek miktarda şiddet ve vahşet içermektedir.



[spoiler][youtube]https://youtu.be/cIpkq-2BtVI[/youtube][/spoiler]

ŞRAK!
"AAAĞH!"
"Sanırım dikkatin dağıldı André, ne diyordun?"
"Kırım Savaşı'nın sorumlusu..."
"...Evet?"
"..."

Siyah küt saçları omzunun üzerinde biten kadın, elindeki menekşe ağacından yapılma kamışı otoriter bir tavırla yanına indirerek kumral saçları yıkanmamaktan yağ ve ter bağlamış oğlanın karşısına geçti, biraz eğildi, çevresinde dakikada tam olarak kırk yedi tur atarak dönen gümüş madalyondan ziyade yere bakmaya çabalayan yüzüne uzattı elini. Çenesinin altından ince parmaklarıyla tuttuğu başı yükseltti, korkudan titreyen kahverengi gözleri kendi donuk gri gözleriyle buluşturmak amacıyla.

"Bak André, ben sana zarar vermek istemiyorum. Yalnızca tarih dersi veriyorum. Eğer dersinde başarılı olursan yemek de yiyebilirsin. 'Tanrı'nın tapınağı olduğunu, Tanrı'nın Ruhu'nun sende yaşadığını bilmiyor musun? Kim Tanrı'nın tapınağını yıkarsa, Tanrı da onu yıkacak. Çünkü Tanrı'nın tapınağı kutsaldır ve o tapınak sensin,' diye buyurur Corinthians 3:15-17. Günahkar olmak istemezsin, değil mi?"

Konuştuğu oğlanın kamışla kamçılanmaktan kızıl, hatta mor yaralarla bezenmiş sırtının sorumlularından değilmiş misali bir şefkat bürümüştü kadının sesini. Bakışları yumuşamış, tüm hatlarıyla adeta anaç denilebilecek bir hal almıştı.

"Şöyle dumanı üstünde tüten bir peksimet mesela... Ne güzel olurdu, değil mi? Yemek yemek istemez misin André?"

Karşısındaki oğlan gözlerini ilk defa yukarı doğrulttu uzun aradan sonra, sanki kendisinden ağır bir yükü kaldırmaya çalışıyormuşçasına bir zorlukla. Yenilgiyle... Daha dört gün önceki kıyımda kim bilir kaç can almış cadı avcısı, direnme şevkini kaybetmiş gözlere bakarak, sanki o duyguya sahipmişçesine anlayışla salladı başını aşağı yukarı doğru. Parmaklarını oğlanın çenesinden çekti ve doğruldu tekrardan ayağa. Arkasını dönüp kara tahtanın yanına yürümeye başlamışken kenarları yukarı kıvrılmış dudaklarında tatmin olmuş, netameli bir gülümseme vardı. Tahtanın yanına geldikten sonra on altı yaşındaki oğlana döndürdüğü yüzündeki bakışlar ise değişmişti. Şimdi merak ve beklenti sarmalamıştı suratını. Bu haliyse karşılık almıştı hemencecik.

"Kırım Savaşı'nın baş sorumlusu, eski Sihir Bakanı Evangeline Orpington'dır. Büyücülük toplumu bu savaşın çıkmasına ve ıı..."

Bir anlığına düşünmek üzere duraksadığında karşısındaki kadının, öğrencisinin başarılı olmasını ümit eden hevesli bir eğitimci misali teşvik dolu, inanç dolu gözlerin üzerinde olduğunu fark etti. Stresli, açlık ile kısıtlı açlık çekmesi arasındaki ayrımı belirleyecek birkaç saniyenin ardından devam etti cümlesine: "...altı yüz yetmiş bin muggle'ın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur." Cümlesini bitirdiğinde mutluydu, umutluydu. Hatırlamıştı kendisine öğretileni ve azıcık da olsa bir şeyler yiyebilecekti. Ne var ki karşısındaki kadının yüzündeki hayal kırıklığı ve tatminsizliği fark etti kısa süre içerisinde.

"André, André, André..."

Kendisine doğru yaklaşmaya başlamış olan kadına bakan gözleri korkuyla irileşmişti: "Efendim... Kötü bir şey mi söyledim? Öğrettiklerinizi öğrendiğime ve doğru hatırladığıma emini-AAAAĞĞH!" Sırtına şiddetle vurulan kamış ile yarım kesildi sözü.

"İnsan diyeceksin André, insan... O lanetli, kirli, hakaret dolu kelimelerinizi kullanmaya devam etmen, bana, öğrettiklerimi hiç öğrenmediğini düşündürtüyor. Yazık... Sende potansiyel görmüştüm oysaki..."

ŞRAK!
Haykırdı.

"Yalnızca seni böyle şeytanın oyunlarına alet ederek yetiştiren ebeveynlerinden böyle olmuş, özünde nazik biri sanmıştım..."

ŞRAK!
İnildedi.

"Ama sen, daha bizzat sen hayattayken toplumunuzun aldığı canlara dair bile en ufak bir pişmanlık duymuyorsun..."

ŞRAK!
"AĞH! B-Ben sadece..."
ŞRAK!
Boğazı yırtılmanın eşiğinden döndü.

"Küstahlık yapma! Kırım Savaşı sadece bir örnek! Daha ne kadar can aldınız Tanrı bilir... Ne kadar can aldınız? Ne kadar?! Minicik çocuklarını şeytana alet etmiş annen ve baban kesin almıştır zaten... Belki sen de birkaç can almışsındır bizzat hatta, ha?!"

Acıdan gözleri sırılsıklam olmuş oğlanın görüşü iyice bulanıklaşmıştı. Açlık, susuzluk, yorgunluk; şimdiyse acı ve gözyaşları... Dudaklarını güç bela aralayabildi, yüreğinde kalan ve gençliğinden gelen ateşin son parçası, belki son kıvılcımıyla karşı koydu ithamlara: "A-Annem ile babam... Ka-Ka-Katil değiller... Onlar... Biz... Hiçbir insana zarar vermedik!" Kontrolünü kaybetmişti, gözleri kararmıştı. Yalnızca bir gaz lambası ile aydınlanan loş odanın karanlık köşeleri rahatsız ediciydi. Karanlık... En son ne zaman gün ışığı görebilmişti? Beş gün? Yoksa on beş mi?.. Muhtemelen bir bodrum katındalardı ve penceresiz odalarda yalnızca gaz lambalarının yandığı ve yanmadığı anlar vardı hayatında. Bir günü kırk sekiz saat yaşıyormuş gibi hissediyordu ama tüm çektiği acıların yaşanabilmesi ve böylesine çarpık bir düzene sokulmuş olabilmesi için yalnızca on saat gibi de yaşıyor olabilirdi günlerini pek ala. Çevresi süresini ölçemediği süredir karanlıktı. Yüreğinde yanan kor sönmeye yüz tutmuştu, dışarıdaki gölgeleri dışarıda tutmaya devam edemiyordu içini aydınlık, sıcak tutarak. Sadece bu kasvetli bodrum katı değil, ruhu da soğuk ve rutubetli bir hal almaya yüz tutmuştu. Ansızın bir hareketlenme hissetti altında. Bağlanmış olduğu sandalye, karşıdaki kara tahta, şu kenardaki masa ve üzerindeki gaz lambası... Tümü çılgınca titriyordu kontrol dışında. Gaz lambası, titreyerek yere düşeyazmış lakin ani bir refleks ile kendisinden uzaklaşan figür tarafından tutulmuştu masanın üzerini terk edemeden.

Hemen sonrasında çenesinde hissettiği parmaklar nazikçe değil, muazzam bir kuvvetle kavrıyordu kendisini. Canı acıyordu. Bitkinlikten, temel ihtiyaçlarının karşılanamamasından kırılmış bedeninde en ufak bir direnç kalmamış olmasıysa durumu yalnızca daha zor kılıyordu kumral saçlı oğlan için. Karşısındaki siyah elbiseli kadın ise başını sağa sola sallıyordu sadece, sakinleşmiş bir umutsuzluk ile. Az önceki hiddetinden eser kalmamış bir metanet ile girdi söze:

"Demek öyle diyorsun, André... Peki o zaman, sana tek bir soru sormama izin ver. Bütün bu süreç boyunca inatla savundun sizin gibi olmayanlara zarar vermeyenleriniz de olduğunu. Ya sizden kaç kişi tanıyorsun, sizden olmayanlara yardım etmiş olan?.."

Son direnme güdüsü vücudundan büyünün kontrolsüzce taşmasına sebep olacak kadar kuvvetlenmiş oğlan kalakaldı sadece. Adeta iki parmakla fitiline bastırılan mum ateş misali söndü tüm direnişi. Sahiden... Bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. Kabul etmek istemiyordu ama çok iyi biliyordu. Yanakları ansızın sırılsıklam olmuş, hiçbir fiziksel acının kendisini ağlatamadığı kadar ağlamaya başlamıştı minik porsuk. Gözyaşları araladığı dudağından içeri sızıp diline tuzlu bir tat yayarken mırıldandı kalan son gücüyle: "Kimse..."

Üzerine doğru eğildiği zavallı kırılma noktasına ulaşmıştı an içerisinde. Yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme, bağrına bastı sarılarak oğlanı ve hüznünü birkaç saniye, adeta üzülen oğlunu teselli etmeye çalışan bir anne figürü misali. Kendisinden kaynaklanan tüm acılara karşın hıçkırmaları hafiflemeye başlamıştı inançlarının, doğrularının, iradesinin ve akli dengesinin sınırları her gün hayal edemeyeceği şekillerde zorlandığı oğlan. Zira şu anda yüzünü bağrına basan figür belki günlerdir, belki haftalardır bulabildiği ilk şefkat kırıntısını gösteriyordu kendisine. Sarıldığı esnada yüzünü bürümüş uğursuz tatmini ufak bir odaklanma sonrası anlayışlı bir ifadeye bırakan kadın, önündeki çocuktan usulca ayrılmaya başlamış, mırıldanmıştı nazikçe.

"Şimdi anlıyorsun, değil mi minik oğlan... Daha iyi anladıkça, daha iyi hissedeceksin. Tövbe için hiçbir zaman geç değil. Ama... Az önce yaptıklarının sorumluluğunu da üstlenmelisin. Adil olmak istiyorsan, adalet sana da işlemeli, değil mi? Senin gibi olan diğer çocuklarla tanışmanı, belirsiz bir tarihe erteliyorum miniğim. Çok yakındın, ama sen en büyük ve affedilmesi güç günahı işledin... Merak etme, nefsini ıslah etmene bizzat yardımcı olacağım..."

Çevresinde gümüş madalyon kusursuz bir şekilde tur atmaya devam ederken André, yalnızca hıçkırıyordu sessizce...

15
Tılsım Dersliği / Profesör, şey için gelmiştim...
« : 04 Kasım, 2021 02:46:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Tarih: Haziran 1865

[justify]Haziranın son haftası gelmiş, Hufflepuff yatakhaneleri ve ortak salonu harıl harıl eşyalarını toplamayı son güne bırakan öğrencilerin koşuşturmalarıyla tam bir keşmekeşlik haline bürünmüştü, muhtemelen diğer tüm binalar gibi. André de yapmayı sevmediği işleri yapmayan veya son ana bırakmayı alışkanlık edinmiş biri olarak, pek farklı durumda değildi. Fakat aklını kurcalayan bir durum, bir handikap vardı normalde de özensiz yaptığı toplanma işini iyice savsaklayarak yapmasına sebep olan: Yetişmesi gereken bir yer. Bazı kıyafetlerini katlamadan, adeta valizinin içine fırlatarak yerleştirmiş ve o yılki yatakhane arkadaşlarına "Beyler, benim kaçmam lazım, kompartımanda bana yer ayarlayın," diyerek üzerinde krem rengi bir tunik ve bordo boyunbağı ile valizini peşinde sürüklemeye başlamıştı. Giriş kata çıkmış ancak bu katta bulunan tüm insanların aksine bahçeye değil, tam aksi yönde, üçüncü kata doğru yol alıyordu.

Tılsım dersliğinin ofis kapısının önüne geldiğinde bir duraksamış, derin bir nefes almıştı. Aklına gelen fikir, çok mantıklı ve geçen yıl neden denemediğini sorgulamasına sebep olacak nitelikteydi. Öte yandansa emin değildi bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinden yahut olmasının mümkün olup olamayacağından. Konuşacağı kişinin kanaatine bağlıydı her şey nitekim. Öğrenmeninse tek yolu vardı. Elini kaldırdı, kapıyı tıklattı. Geç kalmamış olmayı ümit ediyordu. İçeriden gelen müsaadeyse nefesini rahatça vermesine sebep olmuştu kapıyı ittirirken.

"Merhaba profesör, umarım namünasip bir anda gelme-" ofisin halini gördüğünde istemsizce cümlesi bir an yarım kalmış ve gecikmeyle sonlanabilmişti: "-mişimdir..." Her daim muhtelif parşömenlerle, çalışma notlarıyla ve minderlerle dağınık olan oda an içerisinde adeta iki yüz elli yedi cinperi içeride salınmışçasına bir teröre uğramıştı. Çalışma notları minderlerin, süs eşyaları kitapların, muhtelif sihirli eşyalar çeşitli kutuların üzerinde ve düzenden alabildiğine uzak bir şekilde dağıtılmış vaziyetteydi. Öyle ki, bütün bu eşyaların böylesine düzensiz ve bir örüntü oluşturmaksızın yerleştirilebileceği yalnız bir şekil varsa şayet, o şekil özenle tercih edilmiş gibiydi odanın düzeninde. Açık sandıklara ve valizlereyse eşyalarını yerleştirmekle, daha doğrusu yerleştirmeye çalışmakla meşguldü uzun, düz saçlı kadın.

Kendisini karşılarken doğrulan cadı, asasının bir hareketiyle minderlerden birinin üzerini boşaltıp oturmasını işaret ederken söze girdi kumral saçlı oğlan: "Profesör, aslında buraya şey için gelmiştim..." Bir anlığına duraksadı, kavuşturduğu ellerinin başparmakları birbirleriyle adeta bir güreşe tutuşmuşken gözleri yerdeki halı zemini incelemeye başladı. Düşünce olarak her şey güzeldi ama iş gerçekten istemeye gelince tüm vücudunu sarmalamıştı çekingenlik. Bu tip bir şeyi karşısındaki cadıdan isteyebileceği tek şansı vardı muhtemelen hayatı boyunca. Ya reddedilirse? Belki de daha çok çalışmalı, daha çok profesörünün gözüne girmeyi denemeli ve bir sonraki sene istemeliydi. Doğru bir an mıydı ki? Bu kadar ayaküstü istemesi belki de baştan kendisini sıkıntılı bir duruma sokacaktı. Tüm bu düşünceler kafasını kurcalarken, kısa boylu kadının meraklı halleri ile silkelenmiş ve irice bir yutkunduktan sonra söze girmişti: "Şey, acaba siz, bu yaz tılsımlar konusunda çalışma yapmayı düşünüyor musunuz? Eğer düşünüyorsanız... Yanınıza beni çırağınız olarak alabilir misiniz?" Cümlesini bitirdikten sonra çekingenlikle kafasını yerden kaldırmış, dudaklarını birbirine bastırmış; yüreği yarı heyecan, yarı korkuyla sarmalanmış bir şekilde profesörüyle salise başı bozup yenilediği bir göz teması kurmaya başlayarak beklemeye koyulmuştu.
[/justify]

Sayfa: [1] 2