Bu RP, 18 yaş altı insanların okuması için sakıncalı olabilecek miktarda şiddet ve vahşet içermektedir.
[spoiler][youtube]https://youtu.be/cIpkq-2BtVI[/youtube][/spoiler]
ŞRAK!
"AAAĞH!"
"Sanırım dikkatin dağıldı André, ne diyordun?"
"Kırım Savaşı'nın sorumlusu..."
"...Evet?"
"..."
Siyah küt saçları omzunun üzerinde biten kadın, elindeki menekşe ağacından yapılma kamışı otoriter bir tavırla yanına indirerek kumral saçları yıkanmamaktan yağ ve ter bağlamış oğlanın karşısına geçti, biraz eğildi, çevresinde dakikada tam olarak kırk yedi tur atarak dönen gümüş madalyondan ziyade yere bakmaya çabalayan yüzüne uzattı elini. Çenesinin altından ince parmaklarıyla tuttuğu başı yükseltti, korkudan titreyen kahverengi gözleri kendi donuk gri gözleriyle buluşturmak amacıyla.
"Bak André, ben sana zarar vermek istemiyorum. Yalnızca tarih dersi veriyorum. Eğer dersinde başarılı olursan yemek de yiyebilirsin. 'Tanrı'nın tapınağı olduğunu, Tanrı'nın Ruhu'nun sende yaşadığını bilmiyor musun? Kim Tanrı'nın tapınağını yıkarsa, Tanrı da onu yıkacak. Çünkü Tanrı'nın tapınağı kutsaldır ve o tapınak sensin,' diye buyurur Corinthians 3:15-17. Günahkar olmak istemezsin, değil mi?"
Konuştuğu oğlanın kamışla kamçılanmaktan kızıl, hatta mor yaralarla bezenmiş sırtının sorumlularından değilmiş misali bir şefkat bürümüştü kadının sesini. Bakışları yumuşamış, tüm hatlarıyla adeta anaç denilebilecek bir hal almıştı.
"Şöyle dumanı üstünde tüten bir peksimet mesela... Ne güzel olurdu, değil mi? Yemek yemek istemez misin André?"
Karşısındaki oğlan gözlerini ilk defa yukarı doğrulttu uzun aradan sonra, sanki kendisinden ağır bir yükü kaldırmaya çalışıyormuşçasına bir zorlukla. Yenilgiyle... Daha dört gün önceki kıyımda kim bilir kaç can almış cadı avcısı, direnme şevkini kaybetmiş gözlere bakarak, sanki o duyguya sahipmişçesine anlayışla salladı başını aşağı yukarı doğru. Parmaklarını oğlanın çenesinden çekti ve doğruldu tekrardan ayağa. Arkasını dönüp kara tahtanın yanına yürümeye başlamışken kenarları yukarı kıvrılmış dudaklarında tatmin olmuş, netameli bir gülümseme vardı. Tahtanın yanına geldikten sonra on altı yaşındaki oğlana döndürdüğü yüzündeki bakışlar ise değişmişti. Şimdi merak ve beklenti sarmalamıştı suratını. Bu haliyse karşılık almıştı hemencecik.
"Kırım Savaşı'nın baş sorumlusu, eski Sihir Bakanı Evangeline Orpington'dır. Büyücülük toplumu bu savaşın çıkmasına ve ıı..."
Bir anlığına düşünmek üzere duraksadığında karşısındaki kadının, öğrencisinin başarılı olmasını ümit eden hevesli bir eğitimci misali teşvik dolu, inanç dolu gözlerin üzerinde olduğunu fark etti. Stresli, açlık ile kısıtlı açlık çekmesi arasındaki ayrımı belirleyecek birkaç saniyenin ardından devam etti cümlesine: "...altı yüz yetmiş bin muggle'ın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur." Cümlesini bitirdiğinde mutluydu, umutluydu. Hatırlamıştı kendisine öğretileni ve azıcık da olsa bir şeyler yiyebilecekti. Ne var ki karşısındaki kadının yüzündeki hayal kırıklığı ve tatminsizliği fark etti kısa süre içerisinde.
"André, André, André..."
Kendisine doğru yaklaşmaya başlamış olan kadına bakan gözleri korkuyla irileşmişti: "Efendim... Kötü bir şey mi söyledim? Öğrettiklerinizi öğrendiğime ve doğru hatırladığıma emini-AAAAĞĞH!" Sırtına şiddetle vurulan kamış ile yarım kesildi sözü.
"İnsan diyeceksin André, insan... O lanetli, kirli, hakaret dolu kelimelerinizi kullanmaya devam etmen, bana, öğrettiklerimi hiç öğrenmediğini düşündürtüyor. Yazık... Sende potansiyel görmüştüm oysaki..."
ŞRAK!
Haykırdı.
"Yalnızca seni böyle şeytanın oyunlarına alet ederek yetiştiren ebeveynlerinden böyle olmuş, özünde nazik biri sanmıştım..."
ŞRAK!
İnildedi.
"Ama sen, daha bizzat sen hayattayken toplumunuzun aldığı canlara dair bile en ufak bir pişmanlık duymuyorsun..."
ŞRAK!
"AĞH! B-Ben sadece..."
ŞRAK!
Boğazı yırtılmanın eşiğinden döndü.
"Küstahlık yapma! Kırım Savaşı sadece bir örnek! Daha ne kadar can aldınız Tanrı bilir... Ne kadar can aldınız? Ne kadar?! Minicik çocuklarını şeytana alet etmiş annen ve baban kesin almıştır zaten... Belki sen de birkaç can almışsındır bizzat hatta, ha?!"
Acıdan gözleri sırılsıklam olmuş oğlanın görüşü iyice bulanıklaşmıştı. Açlık, susuzluk, yorgunluk; şimdiyse acı ve gözyaşları... Dudaklarını güç bela aralayabildi, yüreğinde kalan ve gençliğinden gelen ateşin son parçası, belki son kıvılcımıyla karşı koydu ithamlara: "A-Annem ile babam... Ka-Ka-Katil değiller... Onlar... Biz... Hiçbir insana zarar vermedik!" Kontrolünü kaybetmişti, gözleri kararmıştı. Yalnızca bir gaz lambası ile aydınlanan loş odanın karanlık köşeleri rahatsız ediciydi. Karanlık... En son ne zaman gün ışığı görebilmişti? Beş gün? Yoksa on beş mi?.. Muhtemelen bir bodrum katındalardı ve penceresiz odalarda yalnızca gaz lambalarının yandığı ve yanmadığı anlar vardı hayatında. Bir günü kırk sekiz saat yaşıyormuş gibi hissediyordu ama tüm çektiği acıların yaşanabilmesi ve böylesine çarpık bir düzene sokulmuş olabilmesi için yalnızca on saat gibi de yaşıyor olabilirdi günlerini pek ala. Çevresi süresini ölçemediği süredir karanlıktı. Yüreğinde yanan kor sönmeye yüz tutmuştu, dışarıdaki gölgeleri dışarıda tutmaya devam edemiyordu içini aydınlık, sıcak tutarak. Sadece bu kasvetli bodrum katı değil, ruhu da soğuk ve rutubetli bir hal almaya yüz tutmuştu. Ansızın bir hareketlenme hissetti altında. Bağlanmış olduğu sandalye, karşıdaki kara tahta, şu kenardaki masa ve üzerindeki gaz lambası... Tümü çılgınca titriyordu kontrol dışında. Gaz lambası, titreyerek yere düşeyazmış lakin ani bir refleks ile kendisinden uzaklaşan figür tarafından tutulmuştu masanın üzerini terk edemeden.
Hemen sonrasında çenesinde hissettiği parmaklar nazikçe değil, muazzam bir kuvvetle kavrıyordu kendisini. Canı acıyordu. Bitkinlikten, temel ihtiyaçlarının karşılanamamasından kırılmış bedeninde en ufak bir direnç kalmamış olmasıysa durumu yalnızca daha zor kılıyordu kumral saçlı oğlan için. Karşısındaki siyah elbiseli kadın ise başını sağa sola sallıyordu sadece, sakinleşmiş bir umutsuzluk ile. Az önceki hiddetinden eser kalmamış bir metanet ile girdi söze:
"Demek öyle diyorsun, André... Peki o zaman, sana tek bir soru sormama izin ver. Bütün bu süreç boyunca inatla savundun sizin gibi olmayanlara zarar vermeyenleriniz de olduğunu. Ya sizden kaç kişi tanıyorsun, sizden olmayanlara yardım etmiş olan?.."
Son direnme güdüsü vücudundan büyünün kontrolsüzce taşmasına sebep olacak kadar kuvvetlenmiş oğlan kalakaldı sadece. Adeta iki parmakla fitiline bastırılan mum ateş misali söndü tüm direnişi. Sahiden... Bu sorunun cevabını çok iyi biliyordu. Kabul etmek istemiyordu ama çok iyi biliyordu. Yanakları ansızın sırılsıklam olmuş, hiçbir fiziksel acının kendisini ağlatamadığı kadar ağlamaya başlamıştı minik porsuk. Gözyaşları araladığı dudağından içeri sızıp diline tuzlu bir tat yayarken mırıldandı kalan son gücüyle: "Kimse..."
Üzerine doğru eğildiği zavallı kırılma noktasına ulaşmıştı an içerisinde. Yüzünde tatmin olmuş bir gülümseme, bağrına bastı sarılarak oğlanı ve hüznünü birkaç saniye, adeta üzülen oğlunu teselli etmeye çalışan bir anne figürü misali. Kendisinden kaynaklanan tüm acılara karşın hıçkırmaları hafiflemeye başlamıştı inançlarının, doğrularının, iradesinin ve akli dengesinin sınırları her gün hayal edemeyeceği şekillerde zorlandığı oğlan. Zira şu anda yüzünü bağrına basan figür belki günlerdir, belki haftalardır bulabildiği ilk şefkat kırıntısını gösteriyordu kendisine. Sarıldığı esnada yüzünü bürümüş uğursuz tatmini ufak bir odaklanma sonrası anlayışlı bir ifadeye bırakan kadın, önündeki çocuktan usulca ayrılmaya başlamış, mırıldanmıştı nazikçe.
"Şimdi anlıyorsun, değil mi minik oğlan... Daha iyi anladıkça, daha iyi hissedeceksin. Tövbe için hiçbir zaman geç değil. Ama... Az önce yaptıklarının sorumluluğunu da üstlenmelisin. Adil olmak istiyorsan, adalet sana da işlemeli, değil mi? Senin gibi olan diğer çocuklarla tanışmanı, belirsiz bir tarihe erteliyorum miniğim. Çok yakındın, ama sen en büyük ve affedilmesi güç günahı işledin... Merak etme, nefsini ıslah etmene bizzat yardımcı olacağım..."
Çevresinde gümüş madalyon kusursuz bir şekilde tur atmaya devam ederken André, yalnızca hıçkırıyordu sessizce...