17 Nisan, 2026 10:02:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Oktaryus Ironheart

Sayfa: [1] 2
1
Birleşik Krallık / Son perde
« : 29 Mayıs, 2022 17:55:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Belinde sırt çantası, bir eli paltosunun cebinde diğer eliyle ipini tuttuğu at ve üstünde Alte ile ufuksuz kırda, önlerinde batan güneşe karşı sakince yol alıyorlardı. Alte, son günlerde Oktaryus'un her zamankinden olduğundan çok ama çok daha fazla sessizleştiğini fark etmişti. Bu konuda endişeler duruyordu, kendisiyle sadece eğitim zamanlarında fazlaca dialog kuruyor eğitim bittiğinde ise eline şarabını defterini kaptığı gibi masasına gömülüyordu. Zaman zaman geceleri Duvara yapıştırdığı kagıtlara haritalar çizdiğini de görmüştü. Tuhaf birisiydi, pek konuşmaz her zaman planlar ve orginizasyonlar yaratır, gerekli olmadıkça gerekmeyen bilgiyi vermezdi. Daha da tuhaf olanı Oktaryus çok fazla maske işiyle uğraşır, bir maketin altında bir yüz yaratmaya çalışırdı. Bazen ise yine geceleri uykusundan kan ter içinde uyanır, elleri başında kendisini yere atar ve geçmişte yaşadıklarını hatırlayarak krizlere girerdi. Ağlardı, kendi kendisine konuşurdu ve en sonunda ise sakinleşirdi. Oktaryus'un içinde hiç bir zaman sönmeyen bir ateş vardı. Bu ateş savaşın ta kendisiydi. Osmanlı ve Rusya'nın pek çok savaşını görmüştü. Kaldıramadığı tek şey ise soykırımdı. Bunu defalarca yaşamak pek çok insanı ölüme sürürklerken, onda ise böyle bir iz bırakmıştı, dayanılmaz bir acı. Oktaryus'un bu yanını Ailesi dahil Alte dışında hiç kimse bilmezdi. O da bunu fazla kurcalamamaya çalışırdı, çünkü sahip olduğu tek dostunun, kendisi için Baba figürü olan Oktaryus'un zarar görmesini istemezdi. İki katlı bir külübeye geldiler. Oktaryus yükleri yerleştirirken konuşmaya başladı.
-Bu gece bir misafirim olacak o yüzden erkenden uyu, külübenin etrafına gizleme büyüleri yap ve hiç soru sorma kabul etmiyorum.
-Ama o
-Sorma dedim.
Başka da bir şey demedi, Akşam olana kadar şarap içip durdu. Ortada ocakta çorba pişiyordu. Zaten çok geçmeden Alte bir köşede uyuyakalmıştı. Sabah olduğunda ise gördükleri karşısında dehşet içinde kalacaktı. Kapıyı açıp Külübeden çıktı ve yavaş adımlarla yürüdü. Gözleri yaşardı ve delicesine ağlamaya başladı. Uzun bir süre kendisine gelemeden ağlayıp durdu. Daha sonra ise yerde duran defteri farketti. Defteri açıp okumaya başladı.
"Sen bunu okuyorsan planım işe yaramış demektir. 3 gün önce 250 kişilik balkan çetelerinden oluşan gruplar Britanya'ya seni ve beni öldürmek için yola çıktı. Şunu anlamanı istiyorum ki derin devlette bazı şeylerin asla sonu gelmez. Yani biz kaçtıkça bu savaş devam edecekti ve elinde sonunda olması gereken şey yaşanacaktı. Sana tecrübelerimi bırakmak için bir sürü kitap hazırladım, seni uzun süredir eğitiyorum ve artık kendi başının çaresine bakabilirsin. Çizdiğim haritalarda nerelerde kimlerden yardım alabileceğini ve neler bulabileceğini göreceksin. Özellikle de Eddith isimli  işaretlediğim kadının yanına gidebilirsin sana eminim ki canla başla yardım edecektir. Sana önerim de budur. Planıma gelecek olursak, senin sahte görüntüğünü yaptım ve seni öldürdüğümü onlara söyledim. Nedeni ise bana yük oluyordun, çok pişmandım ve artık eski hayatıma dönmek, ölmemek istiyorum gibi saçma bir sebep uydurdum. Sana çok benzeyen bu makete inandılar. Tabiki benim yaşamama izin vermediler. Sana dün gece verdiğim ilaç yüzünden tüm gün uyudun ve uyanamadın. Uyanık olsan tüm bunlara engel olmaya çalışırdın. Her neyse önemli değil sonuç olarak artık bitti. Bir daha peşine takılmayacaklar. Uzun bir süre canıma yoldaş oldun, arkadaşım ve dostum oldun. Her şey için sana teşekkür ederim. Benim için Tilan'a iyi bak o iyi bir at, beni gömmek ile uğraşmak zorunda değilsin. Eğer varsa başka bir dünya umarım orada görüşürüz, umarım yaptıklarım için beni affedersin, umarım beni anlarsın. Hiçbir zaman iradeni kaybetme güçlü yanını ve en önemlisi içinde ki sevgiyi, barışı unutma. Ben çok fazla ölüm gördüm ve emin ol her gece, ölümüne neden olduğum kötü insanlar bile gözlerimin önünden gitmedi emin ol ki ben sonunda huzura erdim. ve son olarak.
Ölenler için üzülme Alte, yaşayanlar için üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlar."
Mektup burada son buluyordu. Alte uzun bir süre ağlama krizlerinden kendisini almadıysa da zamanla durumu kabullendi ve Oktaryus'un bir şekilde gömerek. Geride bıraktığı mirasını devraldı. Atıyla birlikte ufuksuz kırda yolculuğuna devam etti.


2
Birleşik Krallık / İki sıyrık adam
« : 25 Ocak, 2022 11:56:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Daha nekadar bekleyeceğiz soğuktan ölmek üzereyim de"

Oktaryus derin dünyasından ayrılıp gözlerini açarak Alteye baktı.

"Asanı salla ateş yak, bunları sana ögrettim"

Ve tekrar gözlerini kapattı. Altenin yüzünde istemsiz bir utanç duygusu oluşurken asasını sallamasıyla önlerinde çer çöple dolu kutu yanmaya başladı.
Oktaryus çatırdayan ateşin sesine kulak vermişti. Alte ise ellerini uzatarak ısınmaya çalışıyordu, yan bir şekilde bakarak başta.. vazgeçse de konuştu.

-Oktaryus
-evet?
-ben pek emin değilim
-dün gece bana burada yaşamanın ve benim gibi biriyle olmanın ne kadar kötü olduğundan bahsediyordun
-özür dilerim ben... Her neyse

Alte tekrar başını ateşe çevirdi. Oktaryus bir iç çekti ve şöyle dedi

"Merak etme, sen eve gidene kadar yanında olacağım"

Bunu duymak onu mutlu etmemişti ama aslında içini azıcık da olsa rahatlatmıştı.
Uzaktan yaklaşan iki karanlık silüet belirdi. Yanlarına kadar geldiklerinde kukuletalarının başlıgını çıkardılar ve dikkatlice ikisini süzdüler. İkisi de uzun boylu ve meymenetsiz tiplerdi.

-Hazırsanız, kız bizimle gelsin ve gidelim.
-ben de sizinle geleceğim

Adamlar birbirine baktılar.
-olmaz
-neden?
-çünkü emirler açık, hem yer de yok nasıl geleceksin
-benim de gelmem nasıl bir sıkıntı yaratabilir ki efendinize
-Sultanla böyle konuşamazsın

Bir süre kimse bir şey demedi. Daha sonra adamlardan biri geldiği yönden yürüyerek biraz uzaklaştı.

-peki sen de gel arkadaş faytonu getirecek.
-ne güzel

Alte yavaş yavaş Oktaryus'a sokulmaya başlamıştı ama Oktaryus da kıpırdama yoktu. Adam ıslık çaldı ve karanlıgın içinden fayton belirdi. Tek bir sürücü vardı ve o da aksakallı yaşlı bir adamdı. Başını kaldırmaya bile hâli yokmuş gibi görünüyordu. Başında eğri eskimiş ve kardan beyazlamış bir şapka vardı. Adam faytonun kapısını açtı.
"Girin"

Oktaryus Alte ve diğer iki adam faytona bindiler. Eleman elini tahtaya vurmasıyla fayton hareket etmeye başladı. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Elemanlardan biri cebinden çıkardığı piposunu ağzına götürdü ve yaktı. Öksüre öksüre duman alıyordu. Digeri ise gözlerini Oktaryus'a dikmişti. Oktaryus gözlerini adamın gözlerinden hiç ayırmadı soğuk, nefret dolu bakıyordu ona.
Oktaryus şöyle dedi

-Anahtar nerede?
-doverde
-o zaman neden ters yönde gidiyoruz

Adam gözlerini kısarak sessizce birkaç saniye düşündü.

-Alkay kızın çocukluğunu görmüş birisi, prenses olup olmadığını anlamak için ona gideceğiz.
-biliyor musun?
-neyi?
-yalan söylediğini bildiğimi

Faytonun içinden kırmızı bir ışık ve yüksek bir ses patladı. Oktaryus'un karşısında ki adam gözleri kapalı baygın veya ölü öylece kalmıştı. Gözleri kamaştığı için kendine ancak gelebilen diğeri Oktaryus hamle yapmadan üzerine atladı. Oktaryus'u boğmaya çalışıyordu, Karnına yediği bir tekmeyle tekrar yerine oturdu ancak oktaryus asasını kaldıramadan ona hamlesini yapmayı başardı.

Tekrar kırmızı bir ışık patladı, Oktaryus kendisini faytonun dışında bulmuştu. Adam hızlıca faytonun kırılmış kapısının kısmından asasını uzatırken ve diğer eliyle altenin boğazını sıkıyorken Oktaryus ise kara bulanmış bir şekilde kendine gelmeye çalışıyordu.

"SÜR APTAL BUNAK SÜR SEN DE USLU DUR"

Fayton hızlanmaya başlayınca Oktaryus olduğu yerden fırladı ve paltosunun cebinden diğer asasını çıkardı. Faytonun arkasından koşarken yüksek sesle "bomberda" diye bağırdı. Faytonun tekeri patlamıştı ve atlar iplerden kurtulmuştu. Fayton karda kısaca kayarak devrildi. Yaşlı adam düşerek yolda yuvarlanmıştı. Oktaryus faytonun üzerine tırmandı ve asasını içeri tuttu.
Pis herifler baygınlardı Alte de baygındı saçlarından kan damlıyordu.
"Avada-kadavra"

İkisini de öldürdü. Alteyi tutup çıkardı ve kucağına alarak faytonun üzerinden indi. Alte yarı baygın kollarını Oktaryus'un boynuna dolamıştı. Oktaryus yaşlı adama yürüdü. Alteyi bırakmadan adamın kolunu sıyırdı ve bir dövme gördü. Tahmin ettiği gibiydi.
Hızlıca yağan karın altında koşar adım ondanlardan uzaklaşmaya başladı.

-O..Oktaryus
-t tamam iyi olacaksın
-ama ok.-tar
-şşşt dedim nefes almaya çalış sakın kendini bırakma
-okta
-evet konuş böyle

Alte bir şey demedi ama Oktaryus kendisine daha sıkı sarıldıgını hissetmişti. Cisimlenmek tehlikeli miydi? Aklına gelen ilk yere cisimlendi. Kimsesiz bir sokaktaydı. Camekanlı bir mekanın önündeydi ve camında
"Donmuş ocak" yazıyor ve bir tür bardak resmi karalanmış gibi duruyordu. Oktaryus kapıyı tekmelemeye başladı.

Kaba saba görünen, kısa.. çok kısa uzun sakallı bir adam kapıyı açtı.

-Oktaryus!
-quentius yardımına ihtiyacım var
-gir içeri

Oktaryus içeriye girdi Alte yol boyunca mırıldanmıştı. İçeride bir tezgah, bar oturakları, ortada bir kanepe ve şömine vardı. İçerisi tamamen taverna ve ev karışım görünüm veriyordu ve buna höre döşenmişti. Alteyi koltuğa uzandırdığında Alte birden konuşuverdi.

"Oktaryus bu benim kanım değil, ben iyiyim."

Oktaryus için ikinci bir şoktan dahası değildi fakat içine çöken rahatlama hissiyle kendisini yere bıraktı ve kıç üstü düştü.

-Neden daha önce söylemedin
-ben... çünkü sen çok soğuksun
-ne? Nasıl yani
-yani hiç boşver.

Quentius
-aah...Oktaryus dostum size bir şeyler getireyim.

Alte koltuğa oturup ellerini dizlerinin üzerine koydu, Oktaryus şöyle dedi.

-gerçekten iyi misin
-hiçbir şeyim yok sadece bayıldım
-emin misin
-evet
-bak eğ-
-eminim. Osmanlılar neden-

Alte ağlamaya başlamıştı. Oktaryus'un ds moralini bozmuştu bu durum.
Alte sürünerek Oktaryus'a geldi ve başını gögüsüne yasladı.

Oktaryus tepki vermedi.

-Osmanlılar neden bizi öldürmek istiyor
-hiçbir önemi yok sonuçta bunu istiyorlar
-ama onlarla nasıl başa çıkacağız
-bir yolunu bulacağım.
-özür dilerim
-neden özür diliyorsun?
-sana öyle dememeliydim

Oktaryus'un aklından çıkmıştı, anımsamak hoşuna gitmedi. Elini Altenin omzuna koydu. Alte bu hareketi beklemiyor gibiydi, hafifçe irkildi.

-ben olsam ben de benimle yaşamak istemezdim yani... önemli değil.
-hayır Oktaryus sen.. gerçekten böyle mi düşünüyorsun
-yani..
-hayır lütfen

Quentius içeriden gelio karşılarına oturdu ve sakalını sıvazlamaya başlamıştı.

-uyu Alte.. Alte?

Çoktan uyumuştu.








3
Birleşik Krallık / Gün Olur Asra Bedel
« : 09 Aralık, 2021 13:51:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Çıkar boynundan at o ipi çocuk,
Salıncaklar mı yok sana…
Kalk hadi o soğuk betondan,
Yatacak başka yer mi yok sana…

Ben bu yaşım da gitmenin böylesini görmedim…
Kırılan bir boyun gibi, orta yerinden kırıldığında ömrüm,
Görmedim ademoğlunun, dalından koparılır gibi koparıldığını…
-Nazım Hikmet

Önce uzun süren topçu sesleri, sonra hırıltı bogazdan çıkan ateş! Sesi ve metaldan parlayan güneş, önce toz kaldıran kalabalık şimdi ise ağır bir ıssızlık, çığlıklar, şimdi ise sadece çatırdayan odun parçaları. Semayi aydınlatan ateş, ciğerime dolan duman, gözlerimi karartan kirli vucudum.
En mantıklısı kaçıp gitmekti hayır...
Hiç buraya gelmemekti. Tıpkı merhametimiz gibi görünüyordu enkaz, geriye hiçbir şey kalmamış gibi, ve yine her şey kararıyor, kararıyor ve yine.

Oktaryus yatağından fırladığı gibi asasını genç kızın boynuna dayadı. Nefes nefese kalmış ve gözleri sonuna kadar açılmış bir haldeydi. Alte ise bu karanlık odada sanki tüm bu kargaşaya alışkınmış gibi bakıyordu soğukkanlı.

-Oktaryus

-Alte... sana zarar verebilirdim.

-Bir şey var, bakman lazım korkuyorum.

-Korkuyor musun?

Kesinlikle alışkındı Oktaryus'un kabuslarına ama kesinlikle alışık olmadığı bir şey vardı, Dünya.

"Tamam.. bana izin ver bir saniye"

Oktaryus yatağından atladığı gibi paltosunu giydi ve Alte'ye döndü.

-Ne gördün sorun nedir?

-Görmedim, duydum.

-Nerede?

-Kilerde.

-Senin odanda olman gerekmiyor mu bu saatte?

Hiçbir şey demedi, sadece başını eğdi. Yürümeye başladıgında Oktaryus onun yanına geçti ve eşlik etti. Kilere geldiklerinde odanın karanlığında kalan kısımda bir çatırdı sesi duyuluyordu.
Tehlikenin ne boyutlu olacağını umursamadan yere serilmiş odun parçalarını kaldırdı. Gördüğü şey dünyanın en ama en tehlikeli varlığıydı.
Hayır insan değil.

-Ah Tanrım...

-OKTARYUS BU BİR KÖPEK

-Evet köpek.. e geri kapatıyorum ozaman

-Ne?

-sakin ol sadece şaka yapıyorum.

-Şuna bak!

Bu yavru itçik gözlerini açmış ben bir haltler yedim affedin der gibi onlara bakıyordu.

-Dışarı gönder ya da ilgilen, iyi geceler Alte.

Oktaryus kilerin dolabından eline aldığı şarapla birlikte hızlıca odadan çıkıverdi. Gece lambalarının ışığında çatıya doğru yürüdü. Dışarı çıktıgında üzerine soğukluk hissiyle bir ürpeti gelmişti. Yere düşmüş sandalyeyi kaldırdı ve sürükleyerek konumlandırdı ve oturup Londra'nın manzarasında demlenmeye başladı.
Aradan nekadar olduğu bilinmeyen bir zaman geçmişti, Oktaryus çakırkeyifliğin etkisiyle sanki meditasyon yapar gibi gözlerini kapatmış gecenin sessizliğini dinliyordu. Bu sessizliği bozan yine Alte oldu ve Oktaryus'un yanına oturdu, Oktaryus tek gözünü açarak onu süzdü ve tekrar kapattı. Alte sessizce Londra'yı seyrediyordu.

-Seni de uyku tutmuyor herhalde

-Tek kabus gören sen değilsin Oktaryus.

-hmhm, anlat bakalım.

-Sadece düşünüyordum, benim bir prenses olduğumu söylemiştin degil mi?

-hmhm

-Prensesler böyle mi yaşıyorlar Oktaryus? Ailem yok. Çok yalnızım buraya alışamıyorum. Düzgünce hiçbir şey hatırlayamıyorum bile. Ya yanılıyorsan Oktaryus? Oooof anlatamıyorum. Keşke dönebilsem.. ben ben ben..

İki elini iki başına koyup kendince sinirlenmişti.

Oktaryus başını kaldırarak genç kıza baktı, sakince ellerini tuttu.

"Kanında kimlerin izi olduğu değil, kalbinin kimlerle beraber attığı önemlidir. Bazen aynı evde yaşadığın ailenden çok uzak hissederken, hiç tanımadığın bir insana kendini daha yakın hissedebilirsin. Bu kötü bir şey değil, Alte."

Alte sanki şok geçirmiş olan bitene anlam vermeye çalışır gibi parlak gözlerini Oktaryus'a dikmişti.

"Ben senin yanında yalnız hissetmiyorum Oktaryus"

Oktaryus burukça gülümseyip kızın elini bıraktı ve tekrar önüne yani manzaraya döndü.

"Sence orada bizden başkaları da var mıdır?"

Oktaryus parmağı ile gökyüzünü işaret etti. Alte başını kaldırarak yıldızlara bürünmüş semaya hayranlıkla baktı.

-Bilmiyorum, herhalde.. Oktaryus yıldızların bir sonu var mı?

-Sanırım yok çünkü mesafeler- ah neyse boşver, yok gibi. Sürekli uzaklaşıyorlar.

-O halde... sence biz ne kadar yalnızız

-Bilemem. Sabah çok işimiz var, hadi uyu artık.

Oktaryus Alte'nin omzuna dostanece dokunup kendi odasına çekip gitti.




4
Birleşik Krallık / Viola
« : 22 Kasım, 2021 14:56:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Sisli gecenin sabahına doğru eve vardıklarında kız ateşlenmiş, bitkin düşmüş, hasta bir haldeydi. Üç hafta boyunca Oktaryus kıza baktı, yedirdi, giydirdi ve dahası.
Viyola'nın çoğu zaman bilinci yerinde değildi. Ayrıca bu kendisinin tek ismi de değildi, Bu kızın tam ismi Viola Sofia Alte Termurid. En azından ona sonradan verilen isim buydu.

Yine daha sakin bir gece vakti Oktaryus odanın köşesinde duran o mat piyanoya bakıp duruyordu, üç haftadır düşünmek istediğinde sık sık bu odaya geliyor, tütünü ve pencereden yansıyan ay ışığı altında derin düşüncelere dalıp gidiyordu.
Mat piyanonun bozulmaması için akortunu, temizliğini yapıyor ama her şeferinde başına oturup tek bir şarkı çalmadan kalkıyordu.
Üzerinde elini geçen uzun kollu beyaz tshirt tarzı ve altında siyah pantolon gibi gecelik, pijama vardı.
Sakince piyanonun başına geçti, ellerini tuşların üzerine koydu bekledi.

"Sanırım Artık emir almamalıyım, bakanlığa gidip onlar için çalışabileceğimi söylemek nekadar mantıklı olabilir? Üç haftadır ulaşmaya çalışan kimse olmadı bu tuhaf, mantıklı değil."

Kendi içinden böyle konuşuyordu. Daha sonra çalmaya başladı evet, uzun süredir uğraşmadığı hobisinin nekadar nankörleştiğini görmek için ve artık sessizleğe katlanamadığını hissettiğinde çalmaya başladı. (Identity Crisis)
Notalar aklından geçen düşünceleri destekliyor ve ona bir zihin boşluğu, rahat oda, huzur sağlıyordu. Şarkısının ortalarına doğru birisinin yaklaştığını hissetti. Bu Viola'ydı kafasında binlerce soru olduğunu düşündüğün kıza aldırış etmedi. Kız ürkek bir tavırla yaklaşarak Oktaryus'a seslenmişti.

"Merhaba"

Fakat Oktaryus müzik bitene kadar konuşmadı, kız da buna saygı gösterdi ve sessizce dinledi. Oktaryus piyanonun kulpunu kapatarak sakince ona döndü ve aralarında şöyle bir konuşma geçmeye başladı.

-Daha iyi görünüyorsun, sonunda uyandın.

-siz kimsiniz, ben neredeyim bana-

-şşşt ! Tüm sorularının cevabını alacaksın. Aklında pek çok soru olduğunu biliyorum. Öncelikle benim adım Oktaryus Ironheart, senin ismin Viola Sofia Alte Termurid. Bu isim sana tuhaf gelebilir farkındayım, zira soy ismin bir hanedan ismi. Şuan benimle konuştuğun iki dil Rusça ve Tatarca veya Türkçe muhtemelen bu dillerin çoğunu biliyorsundur. Sen bir soylusun ve kanın kutalmış olarak geçiyor. Ruslar'ın Kırım işgali sırasında esir olarak alındın ve Sonra bir köle olarak satıldın. Seni alan adam Londra'ya getirdi ve hizmetçi olman için koyu dindar bir aileye bıraktı. Bunu yapmasının nedeni papaza olan borcuydu ve papazdan korkmasıydı.
Sen bir Cadısın Sofia, bu yeteneklerinden çok uzun bir süredir mahrumsun. Seni alan kim varsa elinde sonunda bunu farketti ve senden kurtulmak istedi. Muhtemelen pek çok defa ölümden döndün zaten vucudunun çoğu yerinde bunların izlerini görmek mümkün merak etme ben bir sapık değilim. Hastayken sana baktım.

-bu çok fazla... bazılarını hatırlıyorum. Cadı mı? Sen kimsin?

-Evet cadı yani... Büyü yapabiliyorsun falan fistan işte ve hayır Kutsal kitaplarda geçtiğinden biraz daha farklı.
Ben bir casusum ihtiyarlar seni kurtarmamı istedi kurtardım fakat sanırım bana olduğu gibi geri gelmeni istemiyorlar. Seni bakanlığa teslim edebilirim ya da bilmiyorum.

-İhtiyarlar kim ve neden yaşamamı isteyip geri dönmemi istemiyorlar?

-güzel soru

-ee

-Bilmiyorum. Sana onlar hakkında malesef bilgi veremem.
Viola lütfen gitmek kaçmak gibi şeyler düşünme Londra seni öldürür.

-ben..

Oktaryus oturduğu yerden kalktı ve masaya doğru yürüdü, masanın üzerinden asasını aldı ve hafifçe savurmasıyla odanın içinde ki mumlar yanmaya başladı. Bunu yaptıktan sonra Viola şaşkınlık içerisinde kalmıştı. Oktaryus masanın üzerinde tuttuğu kutuyu aldı ve içini açarak daha önce ele geçirmiş olduğu asalara baktı. Birkaç tanesini alıp Viola'ya uzattı.

"Al ve salla asanı bir şeyler gerçekleşecektir"

Viola ürkekçe eline aldığı asayı hafifçe sallamasıyla piyanodan rastgeler nota sesleri çıktı ve birkaç kitap raftan düştü.

"Sen büyü yapmazsan hastalanırsın durum bu içinde barındırdığın enerji kullanmadığın sürece seni kötü etkiler orada yaşadıklarımızın nedeni buydu. Şimdi.. Bu Asa şimdilik seni idare eder. Sana birkaç ders vermem lazım."


Oktaryus arkasına döndü ve asaları yerine bıraktı.
Pencereye doğru yürüdü ve Londra'nın manzarasını seyrederken

"Hadi bakalım.." diye mırıldandı.





5
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 18 Kasım, 2021 18:23:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Seviye 2 --- > 4 için puan alabilir miyim

6
Birleşik Krallık / Ynt: Senin yerin benim yerim
« : 14 Kasım, 2021 18:30:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu kişinin içinde bir şeyler vardı gözlerinde gördüğü bambaşka bir kişilik bir ruh. Gencecik, enerjik, düşünceli. Anlamlandıramadığı bir çekim hissediyordu ona karşı. Sudan çıktıktan sonra sakince onu seyretmeye başladı bir şeyler mırıldandığını gördü, dudağını seçebildiği kadar okuduğunda ismi olduğunu farketti. Biranda kendisine suya bıraktığını görünce sadece sakince arkasında duran ağaca yaslandı ve soğukkanlılığını korudu.

"Bırakalım, nasıl hissediyorsa onu yapsın, aklındakine engel olmayalım fakat kurtarmak için de buradayım belki ilk, belki ilk ve son kez"

Diye düşünüyordu içinden.  Az önceki duygusallığından kurtulmuştu ve kendisini geceni karanlığına teslim etmişti. Yüzüne hafif soğuk bir esinti çarpıyordu.

Biranlığına çocukluğuna döndü, İstanbulun o soğuk boğaz havasını düşündü, havai fişeklerin atıldığı, kandillerin yakılarak şehri süslediği, o geceleri... acaba koca Londra biranda kimsesiz kalsa hiçkimse olmasa gece nasıl görünürdü.

"Tamam bukadar yeter"

Oktaryus asasını kaldırdı, kızı çıkarmayı düşünmüştü ki kendisi çoktan ıslak ıslak yürümeye başlamıştı.

Islak saçları, teni, o parıldayan gözleri...

"Kendinize zarar veriyorsunuz"

Dedi onun inatçı yalın yürüyüşüne karşılık.

Yere düştüğünü görünce yavaşça eğildi ve ceketini ona teslim etti.
Yere oturup

"beni bağışla"

Dedi ve ayağını sakince tutup dizinin üzerine koydu. Bir iki yerine hafifçe baskı uygulamıştı ne kırık vardı ne çıkık, iyi olacaktı.

"Rose, iyi olacaksın. Seni gideceğin yere götürmeme izin ver olur mu?"

Kızın başını salladığını görüce onu kaldırdı ve sakince atına doğru taşıdı ve binmesine yardım etti.

"Gece tek başına gitme istersen, biliyorum beni tanımıyorsun ama ayağın için ve gecenin karanlığı bu şehir tehlikeli olabiliyor."

Atın ipini çözdükten sonra elini yelesine koydu ve "bu kısrağı ben sürebilirim ne dersin?"

Bakışlarını onun parlak gözlerine çevirdi, genç kız ne düşünüyordu?
Ayağında ki ağrıya ve yolların tekinsizliğine olan korkusunun içine işlediğini farketti. Başını evet anlamında salladığını görünce onun eşyaları aldı,  yanına geldi ve birlikte yola koyulup karanlıkta kaybolup gittiler.

7
Birleşik Krallık / Ynt: Tutamıyorum zamanı
« : 14 Kasım, 2021 02:21:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Korkmuş çocuğun gidişinden sonra Casus paltosunu giydi ve eminadımlarla elinde asası aşağıya doğru yürümeye başladı. Merdivenden çıkan gıcırdama sesleri sizin son saniyelerinizi sayıyordu.
Çocukların kapısına geldi ve asasını kaldırdı

"Homenum-revelio"

Hemen altındaydı, işte sandıkları o küçük canavar. Yabaşça yere vurdu. Buraya ulaşmanın bir yolu olmalıydı. Öylesine dardı ki bu merdivenler öylesine iç karartıyordu. Oktaryus kiliseye çıktı ve ortasına kadar yürüdü.

İsa'nın gözlerinin içine baktı, ne görüyordu?

Aynı büyüyü yaparak bir yol aramaya başladı ve bahçeye çıktı. Bodruma açılan kapıyı bulduğunda direkt kiliti kıracak büyüyü söyledi. İki kulplu yer kapısını açm-

Kolunda sıcak bir şey hissetmişti ve yüksek bir ses..

Elinde ki tüfekle ona bakan adi Peder

-buraya gelmen bir hataydı

-senin.. banamsık sıktığın kurşun bir hataydı Stupfy!

Peder yere düşmüştü. Britanya'nın az sayıda katolik pederlerinden biri.

Oktaryus kanayan kolunu farketti sahi ya orada bir kurşun vardı.

Gözleri kararmaya başlamıştı çoktan, yavaşça sendeleyerek içeriye kendisini attı.

İşte! Paçavra kıyafetleriyle sanki bir ev ciniymiş görünümü veren zayıf günahkar kız oradaydı. Ürkek tavırlarıyla ve dehşete düşmüş gözleriyle.

Oktaryus ona dikkatlice baktı ve **"Seni... Kurtarmaya geldim! Viyola..."**

Kız zincirlerin el verdiği kadar kendisini duvara yasladı.

Oktaryus hissettiği acıyla konuşmaya devam etti.

**"Fazla zamanımız yok, bana güvenmelisin"**

Bu fayda etmeyecekti hemen yarasını en azından sarmalıydı aklına ancak ferula geldi.

"Ferula"

Düşen bezle yarasını sardı.

-gördün mü bak ben de senin gibiyim. Ben onlar gibi değilim, Viyola seni anlıyorum korkuyorsun korkma.

Kız daha da korkmuştu bu işe yaramamıştı ve etrafa ışık parlaması çökmeye başlamıştı bile.

Oktaryus ne yaptıysa da onu sakinleştiremedi, asasını kaldırıp onu bayıltmak istediginde...

Gözlerinden ışık saçan, her şeyi rüzgara kasıp kavuran bu kız büyük bir patlama yaratmıştı bile. Her şey üstüne çöktüğünde son nefesinde oluşturduğu kalkan onu agır yaralar bırakarak korumuştu.

Her yeri kan, toz ve kir içinde önünde elektrik küresine dönmüş gibi parlayan kıza bakındı. Kararmış gözlerini zar zor açabilmişti. Çok aşırı yavaş bir şekilde yerinden kalktı ve zar zor ayakta durarak Viyola'ya bakarak sustu sadece sustu.

Neredeyse bu sessiz bekleyiz yarım saat sürmüştü.

Viyola eski halini alıp ona doğru koştu ve sıkıca sarıldı.

Yaşlı kadın da bahçede çocuklarla birlikte kaçmaya hazırlanıyor gibiydi.

Oktaryus onu bulacaktı bu işin sonu hemen gelmemişti.

Alnını viyola'nın alnına dayadı ve

"Korkma" dedi.

Biranda cisimlenerek yok oldular.




8
Birleşik Krallık / Ynt: Tutamıyorum zamanı
« : 14 Kasım, 2021 01:56:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Aşağı kattan duyduğu sesler, gülüşmeler konuşmalar...

"Diğerleri" demişti Peder, diğerleri onlar mıydı?
Yavaşça yatağından kalktı ve ayakkabılarınıve sonra da paltosunu giydi, gömleğine dokunmadı. Bu siyah paltolu casus aklından geçen binbir düşünce ve elinde asasıyla aşağıya doğru gecenin karanlıgında yol almaya başladı. Hemen kendisinin misafir edildiği odada ışık yanıyordu, yani şöminenin ateşi yanıyordu. Çocuk sesleri çatırdayan ateşin sesini hepten bastırmıştı. Bu gülüşme öyle korkunçtu ki adımını attığı her anda sanki ses yükseliyor ve duvarlar tahtadan değilmiş gibi her yerden tek tek yankılanıyordu, bir kızın gülüşü bin defa tekrar ediyordu bu soğuk merdivende.  Direkt olarak odaya girdi...

İşte oradalardı şömine başına dizilmiş birkaç çocuk bir tanesi kız diğer ikisi oğlan çocuğu, yavaşça bakışlarını ona doğru çevirdiler. Hepsinin yüzünde donuk, moralisiz bir ifade vardı. Oktaryus yavaşça içeriye adımladı ve

"Merhaba, iyi misiniz?" Dedi.

İçlerinden kız olan konuştu

-yabancılarla konuşamayız

-burada ne oluyor?

Fakat bir cevap alamadı. Yaşlı kadın birden bağırarak odaya girmişti.

"ÇABUK ODALARINIZA!"

Hepsi telaşla Okta'nın yanından hızlıca geçip gittiler. Okta yaşlı kadınla göz göze geldi, bakışları huysuzdu, nefret doluydu, sanki onu öldürmek için hazır gibiydi.

"Sen delikanlı her işe böyle burnunu sokar mısın"

Elbette sokardı mesleği buydu asasını hazırda tutarak sordu.

"Burada neler oluyor kimdi onlar"

Yaşlı kadın şöminenin yanına gidip oturdu ve dizlerini ovalamaya başladı.

"Şu dizlerimin canı cehenneme, onlar bizimle kalıyor, biz bakıyoruz onlara" dedi. Bir şey saklıyordu, Okta bunu hissetmişti.

-Bakma böyle yaramazlık yaptıklarına aslında çok uslulardır

-ben bir yaramazlık göremedim

-peh, sen çocuklardan ne anlarsın ki?

Yaşlı kadın ayağa kalktı ve yavaşça merdivene yürüdü

"Git odana uyu misafirliğini bil"

Dedi ve alt kata doğru inmeye başladı.

Birinci gün böyle bitmişti, ikinci gün yine tuhaflıklar olmuştu. Oktaryus bir Kardinal tarafından gönderildiğini anlatmıştı onlara ve bir şekilde onları indandırmayı başarmıştı ama beklediği misafirliği almak yerine, onların daha çok gergin ve asabi olduklarını gördü.

Bahçede oynayan çocukların yanına gitmişti ertesi gün onları dinlerken bir çocuktan daha bahsettiklerini duymuşlardı.

-Kimden bahsediyorsunuz?

-seninle konuşamayız bize soru sorma!

-peki dinleyin.

Oktaryus sakince ellerini bağlayıp onların etrafında yürümüştü bahçede, biranlığına bakışlarını çevirdiginde pencereden izlendiğini gördü. Yaşlı kadın...

-Eğer bana arkadaşınızı anlatırsanız söz onlara söylemem ve sizin dileklerinizi yerine getiririm.

-Havai fişek istiyorum! Daha önce onlardan görmüştüm böyle kocaman gökyüzünü parlaklaştırıyorlaaaar

Diye bağırdı oğlanlardan biri

"Dileğin gerçekleşti, bu gece dışarıyı seyredebilir misin? Tam burayı" dedi Oktaryus

Çocuk başını evet anlamında salladı.

Diğerleri ona yanaşmadı uzaklaştılar.
Gece olduğunda Oktaryus kimseye çaktırmadan cisimlenerek evden çıktı ve bahçede bir çeşit ateş büyüsü yaptı.

Şimdi sema öyle ateşle parlıyordu.

Oktaryus tekrar odasına dönmüştü.
Gece uyuklarken kapısının açıldığını duydu ve asasını kaldırıp hemen gözlerini dört açtı.

-Sen..

-nasıl yaptın?

-seni görmesinler çocuk kızmazlar mı sana

-beni göremezleeeer

-dileğin gerçekleşti arkadaşını anlat bakalım.

-o.. Viyola onu sevmez kötü o kötü o konuşamazsın olmaz hayır kötü kötü

-arkadaşının nesi var?

-olmaz olmaz o konuşmaz bodrumda o kilit kilit çıkmaz

-o halde geriye yapılacak tek bir şey kaldı. Tüm arkadaşlarını alıp dışarı çık!

-ne

-yap dediğimi










9
Birleşik Krallık / Ynt: Tutamıyorum zamanı
« : 13 Kasım, 2021 22:21:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İçerisi dağınık bir haldeydi, şamdanlar, avizeler, oturaklar, sanki uzun süredir temizlenmemiş gibi toz tutmuştu, klisenin içi soğuktu ve ıssızdı bazı köşeler örümcek ağı tutmuştu.
Cam mozaiklere Meryem Ana ve İsa çizimleri işlenmişti.
Adam ona dönüp utanç bir gülümsemeyle konuştu.

-Uzun zamandır buraya gelen olmadı ben de biraz yaşlandım

-anlıyorum

-kaldığım yere gidelim ama önce neyin var anlat bakalım.

-sadece kalacak bir yere ihtiyacım var, tüm yükümü kurtlara kaptırdım (yalan söylüyordu)

-anlıyorum delikanlı bu gece bizimle kalabilirsin Tanrı misafiri olarak

-biz?

-Ben, Adeline ve diğerleri gel bakalım.

Kliseyle iç içe birleşik başka bir yapıya geçtiler şimdi burası daha temiz ve bakımlı görünüyordu sanki az önce ki eskilikten eser yok gibiydi. Burası tıpkı bir yurdu andırıyordu ev gibi değildi tam olarak. Kliseye gelirken burayı nasıl farketmediğini düşündü. Adam şapkasını çıkarıp askılığa astı ve içeriye seslendi.

-Adeline bugün sofraya bir tabak daha koy!

-hayır sağ olun ben konaklayıp gitsem daha iyi olur

-hayır hayır acıkmışsındır karnını doyur delikanlı, bizimle sofraya otur. Şöyle geç kurul ben hemen dönerim.

Çok sessizleşmişti her şey tahtadandı ve mum ışıkları etrafı aydınlatıyordu. Salonda köşede bir şömine yanıyordu ve etrafına bir kaç koltuk serilmişti, arkada ise yemek masası duruyordu. Sakince oda içerisinde dolaşmaya başladı, şömine yanmasına rağmen oda soğuk hissettiriyordu, aslında bakarsanız her şey çok kasvetliydi. Dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı ve hızlıca damlalarını pencereye vuruyordu, bir ıslık sesi de eksik olmuyordu kenarlarından.

Adam ve yanında huysuz görünümlü yaşlı kadın içeriye girdi, bakışları çok zalimceydi. Sofra kurdular fakat Oktaryus yemeğine dokunmadı. Adam birlikte dua etmeyi teklif etse de Oktaryus onu da sessizlikle reddetti. Bu dikkat çekiciydi ve hoşnutsuz karşılandığını hissetti. Aradan birkaç saat geçti Oktaryus ve adam şömine karşısında oturuyorlardı, adam elinde tuttuğu fincanı ara ara yudumlarken Oktaryus'a sakin bir tonda vaaz veriyor ve sık sık dalıp gidiyordu. Sonra hayatın zorluğundan bahsetmeye başladı.

-insanlar bu günlerde ölüp gidiyor, her yer günah dolu.

-Yoksulluk mu?

-aynen öyle

-Karl Marx diye birisini duymuştum... be-

-Bakın bayım, kimden bahsettiğinizi iyi biliyorum. Burada öyle isimleri konuşmayın.

-tabi.

-odanızı yukarıya kurdum, iyi geceler bayım

-size de

Bu can sıkıcı sohbetin ardından odasına çekilmişti ve kendisini uykuya bırakmıştı.

"Ay'a doğru yelken açtım, öyle parlıyordu bu uçsuz siyah derya'nın üzerinde, dalgalar salıma vuruyordu, rüzgarla titriyorduk daha ulaşamadan alabora oldu tüm gençliğim, boğuluyordum boğuluyordum boğul-"

Nefes nefese uyanmıştı ve hemen asasını kapmıştı, kapıya dogru gözlerini dikti. Kısa bir şey... bir çocuk vardı bir çocuk yüzü gözükmüyordu, üstüne karanlık çökmüştü.

"Lumos!"

Maviyle aydınlanan oda içerisinde şimdi kimse yoktu. Herhalde bir hayal görmüştü, hâla kabusun etkisinde olabilirdi.

"Nox"





10
Birleşik Krallık / Tutamıyorum zamanı
« : 12 Kasım, 2021 02:04:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"İşte yine geri döndün... Bu kainatta nekadar sır var ve nekadar maske?"

-Her şey soğuk ve karanlık, umut bitti.

-umut asla bitmez... Savaştın.

-Ve kaybettim, kalbimin derinliklerine akan zehir, ruhumu sızlatan ateş, öğüt sahibi toprak. Öylesine saf, öylesine katıksız acı, yıllardır mahrum kalmış sevgiden, merhametten. Öyle kararmış bir ruh, öylesine derin iç çekiş, kimsesizliğe bir bel bağlayan küçük umut, tıpkı solmuş yapraklarını dökmeden son kez güneşe bakan çiçek gibi, yıllarca mahrum, susuz, son bir fayda gözlerine akan ışığa, o da batıp gidiyor okyanusların ardına, benim yolum yol değil. Ömür dediğin bir bataklık!

-Sonsuz olabilirdin, ismini söyler misin?

-Artık hatırlayamıyorum, körüm, duyamıyorum... Sanki şey gibiydi üstüne epey düşünülüp verilmiş ve pişman olunmuş bir isim gibi, sanki herkes bu ismi kullanmaktan çekiniyordu.

-korkuyorlar mıydı?

-sanki ben korkuyordum, sanki her şey hep aynı noktada başa sarıyor, hep aynı film dönüyor gibi.

-en son ne hatırlıyorsun?

-Bir ışık dahası yok, hiç olmaması gerektiği gibi.

-burada ne görüyorsun

-iki tane çocuk mu?

-ne yapıyor o çocuklar

-birbirlerinin elini tutmuşlar, biri kız diğeri oğlan, bir.. Salıncak var ama nereye yürüyorlar? Neden siyah ve beyaz? Bu çocuklar... ne olacaklar?

-şimdi?

-kül rengi bir küheylan, oldukça sessiz konuşmamaya yemin etmiş gibi ayağı mı sakat? Sahiplerininin onu öldürmesini istemem... ama sanki sanki numara yapıyor gibi. Yanında bir kısrak daha var, aksine oldukça beyaz ve yeleleri sarı. Daha canlı duruyor, fakat keyfi yerinde desem abartmış olurum.

-seçimler ve sonuçlar hepsi senin elinde

-Ne çabuktur kutsanmışlığın lanete dönüşü, söyle hangi cehennem bu araftan beter olabilir?

-renkleri söyle bana! Mavi mi siyah mı?

-içimde zoraki atan kalp kadar kırmızı

-hazır mısın?

-bana öyle bir şey söyle ki...

"Oktaryus !"

Duyduğu ismini zikreden kadın çığlığı sesiyle gözlerini açtı, bu ses boş bir odadan gelir gibi yankılı ve bir o kadar da kalbe dokunan feryattı.
Gözlerini açtığında gece yarısı olduğunu farketti, sarhoş gibiydi, midesi bulanıyor ve başı kazan gibi çatlıyordu. Gözleri kanlanmış gömleğinde kan izleri vardı.
Bir elinde kırık bir asa tutuyordu, bu kendi asası değildi. Ay ışığı tam tepesinden üstüne direkt yansıyordu, yavaşça oturduğu yerden doğrularak ayağa kalktı. Bunu yapmaya hiç hevesi ve hali yok gibiydi, tekrar düşüp orada kalmak istiyordu ama kendisini kamçılayan bir şey vardı. Yerden yavaşça eğilerek asasını aldı ve diğer elinin avcuna koyup bir süre asasına bakakaldı.
Yara gibi gülümsedi.

"150 yıllık asa"

Asasını elinde tutarak Yavaşça ormanın içerisinden rastgele bir yöne doğru yürümeye başladı. Etraftan türlü türlü hayvanların sesleri geliyordu, özellikle baykuşların. Kısa bir süre sonra bir mezarlığa geldi, yere haç çakılmıştı. Burası eski bir mezarlıktı ve pek çok kişinin ismi yazmıyordu zaten bazı mezarlsr kaybolmuştu. Haçlardan birtanesinin üzerine elini koyar koymar bir hırıltı duymaya başladı, gri bir kurt dişlerini gösterip ona hırlıyordu. Sadece gözlerinin içine bakmaya başladı kurdun, hiçbir şey yapmadı. Kurt kısa bir süre sonra dönüp çekti gitti. Şimdi bu karablık ormanın eski mezarlığının yakınında ki Kliseye gözleri ilişti. Penceresinden ışık geliyordu, yavaşça oraya doğru yürümeye başladı. Eski bir kliseydi biraz bakımsızdı anlaşılan, tahta basamakların bazıları çökmüştü. Hızlıca kapıyı tıklatmaya başladı.

Kapının açılmasıyla beyaz saçlı simsiyah giyinmiş bir adam karşıladı onu, orta yaşlarda görünüyordu. Yanakları ve alın çizgileri belirginleşmiş burnu ise dik, hilal gözlüklüydü.

-size nasıl yardımcı olabilirim
-ben.. Ben..
-sorun değil, içeri gel konuşalım, iyi misin?

İçeriye girdi.
(Devam)


11
Birleşik Krallık / Ynt: Senin yerin benim yerim
« : 06 Kasım, 2021 22:35:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Birden yanından çekip gitmesine bozulmuştu, her neyse özelini paylaşmak sanırım bir hataydı ve gereksiz duygusallaşmıştı. Yine her şey aynı şekilde devam edecekti.

Yavaşça arkasına dönüp Kadını seyretmeye başladı. Ceylana doğru koşup geri döndüğünde onun çocuk ruhlu birisi olduğunu farketti. Acaba bir travmamıydı? Yoksa sadece kendisi miydi? Yoksa... yoksa ne? Düşünemiyordu pek çok şey olabilirdi.
Cebinden çıkardığı mendille gözlerini silip, bakışlarını yere çekti, çekip gitmeyi düşünüyordu. Yakasından tutmasıyla ellerine bakakaldı. Ona karşı koymadı fakat hareket de etmedi sadece çok sessiz bir şekilde başını eğdi ve bekledi. Kemanını alıp suya gittiğini görünce derin bir iç çekti.

"Benimle kendin olabilirsin diyordu. Mümkün müydü? Kendin olmak için bile belki yalan söylemeliydi"

Birkaç adım atıp suya girdi, su dizlerine kadar ıslatıyordu. Ona düzgünce yaklaşmamıştı tabiki, ismini duyduğunda mırıldanmakla yitindi. Sessizce ve sakince çaldığı nağmeyi dinledi. Eşsiz notalardı, güneş son ışıklarını onun üzerinden verip suya batarak kayboldu gitti. Tıpkı bazı yaşanmışlıklar gibi....

Şimdi ikisi de ay ışığının altında bu gölde kalmışlardı. Kız ona döndüğünde asasını kaldırıp ona doğru çevirdi gözlerini kapattı ve asasını kendi etradında çevirerek fısıldadı.

Gümüş renkli bir Ceylan asanın ucundan fırladı ve kızın etrafında koşturmaya başladı. Bu bir patronus büyüsü değildi, bir ilüzyondu. Bu çocuk ruhlunun hoşuna gidebilirdi, bunu neden yaptığını bilmiyordu ama yapmak istemişti.

"Oktaryus Ironheart" dedi.

Sadece Oktaryus başka hiçbir şey değil. Kızın yanına yaklaştı, mavi gözlerinin içine baktı ve Elini uzattı. Kemanı işaret ediyordu.

"İzin verir misin? Merak etme ona iyi davranacağım"

Rose'nin elinden yavaşça kemanı aldı ve pozisyonunu alarak derin bir iç çekti.
"KûrdiliHicazkar" makamında bir taksim çalmaya başladı, bu makam yakıcı hüzün diye geçerdi. Her nota can alıcı seviyede hüzünlüydü ve Keman feryat eder gibiydi.

Taksim bittiğinde sakince, dikkatli bir şekilde Kemanı geri verdi.

"Zamanında babam bana öğretmişti"

Yavaş bir şekilde gölden çıktı, arkasına döndü ve bir bakış atarak

"Su soğuk üşüteceksin, her şey için teşekkürler"

Canı daha çok yanmıştı, Rose'nin yanından ayrılmak istemiyordu, onu sevebilirdi fakat karşılık alabilir miydi?
Bu yüzden fazla uzaklaşmadı, çimenlere doğru gitti ve yere oturup öylece beklemeye başladı.

12
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 04 Kasım, 2021 00:25:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Saygıdeğer sayın hocam Seviye 2 için puan talebi

13
Birleşik Krallık / Ynt: Senin yerin benim yerim
« : 01 Kasım, 2021 22:26:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gözlerini tekrar kaçırıp, Arkasına yaslandığı ağaçın dibine çöktü ve gölü seyretmeye devam etti. Kafasının içinde dolaşan binlerce kaotik düşünce dönüyordu. Hırpalanmaya başladığını hissetmişti. Doğduğundan beri hiç doğruyu söylemiş miydi? Böyle olmasını ister miydi, Beklediği hayat bu muydu?
Birden kulaklarına dolan keman sesiyle gözlerini kapattı. Acı.. bunca etkinlige, bunca baloya katılmıştı, pek çok kez senfonilere... ama yıllardan sonra hiç böyle bir şey duymamıştı. Ruhuna dokunan şey sadece notalardan mı ibaretti yoksa çalan kişide bir hikmet mi vardı? Çocukluk anıları gözlerinin önünden tek tek geçiyordu, muhterem pederi ve küçük kızkardeşi ile olan anıları.
Babası da emeklilik yıllarında kendisini tamamen sanata yormuştu, Kızkardeşiyle ateşin etrafında onu dinlerlerdi. Şimdi onların güvende olup olmadıklarından ne emindi? Aralarında bilmem kaç bin arşın mesafe vardı. Muhtemelen ailesini bir daha görmeyecekti. Burada yaşadıkça farklı kavramlarda aklında yoğunlaşmıştı, sanki hiç sevgiyi tatmamış birisi gibi... doğru düzgün ahbabı bile olmamıştı.
Yakalanıp işkence gördüğü o anlar aklına geldi, şimdi vucudunun bazı yerlerinde kesik izleri vardı. Çok önceleri bir dostu olmuştu, o da kollarında can vermişti, kurtaramamıştı. Şimdi ise bu kıza karşı hissettiği kalp çarpıntısı ve yoğun his dram etkisini etkiliyor ve katlarına çıkartıyordu. Sanki her şey kararıyordu, sanki her şey bitiyordu, sanki sonuna yaklaşmıştı. Belki de bu gün batımının etkisiydi belki de iyi olan buydu, huzurlu olabilirdi. Yalandan ağlaması hariç 15 yıldır ilk defa gözlerinden yaşların süzüldüğünü hissetti.

Bakışlarını yavaşça çevirip kıza baktı.
Öyle hoş görünüyordu ki...

"Özür dilerim"

Neden özür dilediğini bilmiyordu, birisine karşı hisler duymak bu onu korkutuyor olabilirdi. Hem mesleğinde buna yer yoktu.

Onunla göz göze geldi, titrek bir nefesle hızlıca önüne döndü ve ayağa kalktı. Gitmeliydi, varlığıyla yeterince onu huzursuz etmişti. Kendisi gibi bir makine... emret öldürsün, emret çalsın, emret yalan söylesin, emret seni harbe soksun.
Burada onun için bir şey yoktu, olamazdı.
Bundan nefret ediyordu artık! Kendisinin efendisi olmak istiyordu. Ne ihtiyarların, ne Sultan'ın ne teşkilatın umrundaydı, ne de büyücü-Konfedarasyonunun.

Arkasına döndü ve yeni bir emir alana kadar beklemek için bir yer bulmaya karar vermişti ki...

Hissettiği sarılma ile birden eli asa- durdu.

Duyduklarıyla kalbi paramparça olmuştu.
Bu cadının umrunda mıydı?
Yavaşça arkasına döndü. Sanırım eli titriyordu.

"Hadi seni ajan, arkana dön ve git"

Ama bunu istemiyordu, Lanet olası kulaklarında bile emirler çınlıyordu. Hayatında bir kez olsun kendisi olamaz mıydı? Ama ya.. o bir casussa? Hayır değildi işte. Bu iğrenç bir dramaydı öleceksem öleyim YETER LAN!

Aniden kıza sarıldı...

Gözyaşları onun omzunu ıslatırken

"Başaramadım, yapamadım, ben hiç kendim olmadım" diye kısık bir sesle tekrar tekrar söylüyordu.




14
Birleşik Krallık / Çirkin Kral
« : 01 Kasım, 2021 17:42:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Üzeri kil tuğlayla örülmüş bir çatının altında, parmakları arasında bozuk para döndürürken, yere düşen yağmura ve sesine dikkat kesilmişti, bu karanlık sokak ıssız ve bir o kadar da kasvetli haldeydi. Bir eczacı dükkanının tahta tabelasının bir ucu kopmuş, kendini salmış rüzgarda sallanıyordu. Bu sokak boydan boya yerleşkeyle dolu olsa bile, evlerin azımsanmayacak bir kısmı eski sahipleri tarafından terkedilmiş ve çetelere, evsizlere, alkoliklere yani yeni sahiplerine kucak açmıştı. Tam karşısında ki binada 2.katta lambası yanan loş ışıklı odaya bakındı. Pencerede küçük bir çocuk iki elini yanağına yaslamış, tombullaşmış yanaklarıyla Oktaryus'un karanlık siluetini seyrediyordu.
Oktaryus kendisine son gelen emirle bir işi tamamlamak için burada dikilmiş ve sürenin geçmesini bekliyordu.
Belki Hugo Olsen Andrews'ın "Barbarları tanımak, Doğuda ki tehlike, Neden Britanya?, Büyücülükte dandik gizlilik esası" isimli kitaplarına denk gelmişsinizdir. Eğer bu kitaplara biraz göz gezdirmişseniz o zaman yazarın nasıl birisi olduğunu anlamakta pek zorlanmayacaksınız demektir. Hugo Olsen Andrews büyücülük dünyasının Muggle dünyasına karşı üstünlüğünü, egemenlik hakkını savunan, radikal, Muggle'lar arasında politik bağlantıları olan, Britanya, Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı arasını açmaya çalışan birisinden başkası değildir. Ona göre Muggle'lar arasında süregelecek büyük bir savaşın ve bunun sonucunda oluşacak tahribat neticesinde Büyücüler sahneye fırlayacak. Tabi ki Hugo Olsen Andrews bu yıkım başlamadan herkesi nefretle doldurmakla meşgul. Onun yararı ne olacak diye sorarsanız, elbette yeni dünya düzeninin başını çekmeyi hedeflediğini söylememiz yanlış olmazdı. Oktaryus'a gönderilen Uygurca metinli emirde, bu şahıs için "ölü veya hafızası silinmiş" olması isteniyordu.
Oktaryus parayı cebine yerleştirdi ve Ecevit şapkasını düzeltip, kolunun arasına sıkıştırdığı şemsiyeyi açıp sokak boyunca yürümeye başladı.
Islak yol üzerinde ki yansımasını seyrederek yürüyordu en nihayetinde bu karanlık sokağın sonunda ki siluete doğru yürüdü ve yanına geldiğinde, asasını çıkarıp "lumos" diye fısıldadı. Asasının ucundan çıkan küre ışık adamın yüzünü zor da olsa aydınlatıyordu. başında şapkası ve üzerinde paltosu, tek gözü kör, ela gözlü, turuncu kıvırcık sakallı, koca burunlu, somurtkan bir tipdi. Kollarını birbirine birleştirmiş bir şekilde bekliyordu. Boğazının çıkan hırıltılı sesiyle yere tükürüp.

"Bay Ironheart işte buradayız. Ödemem peşin değil mi?"
Oktaryus bu adamın gözlerine meydan okurcasına bakıyordu, konuşmaya başladı.

-Bu zamana kadar sana hep ödemelerini yaptım değil mi?
-son zamanlarda pek iyi durumda olmadığınızı  duydum, biz de ekmeğimizin peşindeyiz.
-Aptal olma John al!

Oktaryus cebinden çıkardığı keseyi adamın göğsüne yapıştırdı ve “Nox” diye mırıldanıp, adamın yanından çekilip sırtını duvara verdi ve sokağı seyretmeye başladı.

“birazdan burada olurlar yerini al hadi”

John asasını çıkartıp biraz Okta’dan uzaklaşarak caddeye çıktı. Kısa bir süre sonra bir faytonun sesi duyulmaya başladı. Fayton köşe başında geçip sokağa girdiğinde John Kendisini atların önüne attı. Sanki düşüp zarar görmüş ve bayılmış gibi yapıyordu. Faytonu süren şapkalı kişi arabayı durdurmak için atın yularına öyle bir asılmıştı ki  At şaha kalkmış ve kişneyerek kulakları çınlatmıştı.
Oktaryus bunun üzerine eli asasında arabanın arkasına doğru yürümeye başladı.
Sürücü olduğu yerden inip John’un yanına giderken Oktaryus’da kapıyı açıp hızlıca içeri süzüldü ve karşısında ki genç köse çocuğun şakağına asasının ucunu bir bıçak misali yaslayıp diğer elini dudağına götürdü ve “şşşt” diye mırıldandı. Dışarıdan ışık yansıması olmuştu, bunun anlamı John sürücüyü bayıltmıştı.

Oktaryus adamın gözlerine dikkatlice bakıp “Arabayı durdurun demedik mi £#@# lerim” diye mırıldandı.
Genç adam gözlerini fal taşı gibi açmış bir şekilde kekeleyerek “Ne..Ne is is istiyorsunuz?” diye sormayı başarınca Oktaryus  “Hugo Olsen Andrews” dedi.

“Bak seninle bir derdimiz yok bize Hugo’ya götüreceksin biz de seni bırakacağız bu kadar basit. Bay Hugo’nun baloda olmadığını biliyoruz o yüzden bence ağzın yalan konuşmadan önce bunu bir düşün. Yalan söylediğini hissedersek sen de öleceksin.”

Adamın yanında ki kapı açıldı, John yağmurun altından tek eliyle kapıyı tutuyor ve pis bir şekilde sırıtıyordu.
Genç, Hugo’nun yaşadığı yeri anlatıp Bırakılmayı teklif ettiğinde, Oktaryus saçını tutup çekti ve eline aldığı tek teli cebinden çıkardığı ufak şişenin içine bıraktı. Şiseyi hafifçe salladı ve köpürmesini seyretti, tekrar sağına döndüğünde Genç, baygın bir şekilde John’un kollarının arasındaydı. John kapıyı kapatıp faytonun ön tarafına geçti ve yağmura karışan toynak sesiyle fayton hareket etmeye başladı.

yarım saat sonra müstakil bir evin önüne gelmişlerdi, demir kapıların ardından  bahçesi, avlusu olan, kapıya kadar yol olmuş Arnavut kaldırımı ve bahçenin ortasında duran minik çeşmesi ile bir ev…

Oktaryus çok özlü iksir sayesinde gencin görünüşüne bürünmüş ve kıyafetlerini giymişti. Yağmur durmuştu, etrafa yayılan huzur verici ıslak bir toprak kokusu vardı.  Oktaryus faytonun kapısını açtı ve dışarı çıkıp evin girişine doğru yürüdü.
Kapıda lacivert üniformalı, pala bıyıklı, mavi gözlü bir dayı duruyordu.  Baştan aşağıya Oktaryus'u süzdü ve "çok evvel döndün" dedi.

Oktaryus başını sallamakla yetindi, dayı kapıyı açıp onu içeri buyur edince, sessizlik içerisinde ana girişe kadar yürüdü.
Kapıya birkaç kez vurmasıyla hizmetçi bir kadın kapıyı açtı ve Oktaryus'a sarıldı.

"Milton, Profesör yukarıda. Bir isteğin var mı? "

Oktaryus konuşmadan, gülümseyerek içeriye girdi.
İleriye doğru  oturma odasına çıkan bir koridor, Hemen solda ise kahverengi bir kapı ve dibinde yukarıya uzanan bir merdiven vardı, sağ tarafta ki siyah kapı kapalıydı.  Döneme uygun bir şekilde her taraf dekore edilmişti. İşlemeli aynalar, Türk halıları, gümüş şamdanlar, mum avizeleri, Duvarlarda yüzleri karalanmış insan portreleri vardı.
Oktaryus yukarıya doğru çıktı. Sağına doğru kemerli bir giriş bulunuyordu. Hemen köşesinde ise zırh giymiş, elinde taberli mızrak tutan bir şövalye vardı.  Oktaryus içeriye girdi burası bir odaya çıkmıştı. Hugo çalışma maşasının başında, pencereden dışarıyı seyrediyordu. Yere bir ayı postu serilmişti, masanın hemen arkası bir kütüphaneydi ve raflar özellikle simsiyahtı.  Masanın üzerinde bir pipo, mürekkep şişesi kuş tüyü, ağzı açılmış ve içinden bir kısmı masaya dökülmüş gümüş kesesi ve açık bir defter vardı.
Hugo üzerinde geceliği ile durduğu köşesinden Oktaryus'a döndü.  Uzun beyaz sakalları, kısa dağınık saçları vardı,  sol gözü diğer gözüne orantısız bir şekilde çökmüştü ve sanki kaşı yukarı doğru kıvrılmıştı ve bıyık gibi uzamıştı, çeksen kopar gibiydi.
Sağ elinin bir köşesine mürekkep lekesi bulaşmış ve nedense bazı tırnaklarını kesmemişti.

"Wilton neden bukadar erken döndün?"

Oktaryus yine konuşmadı sadece sanki utanıyormuş gibi başını eğdi.

"Her neyse, Maria henüz evden çıktı... bu durumda bazı işlerimizi halletmemiz için yeterli vaktimiz olacaktır. "

Bu adamın politik bağlantılarını öğrenmek gerekiyordu buna dair bir döküman ele geçirebilirse Oktaryus için iyi olacaktı.

Onu öldürmeyi düşünmüyordu, hafızasını silip geri dönerdi planı buydu.  Hugo birden yaklaşıp Oktaryus'un kolunu tuttu.

"Gidelim"

Oktaryus onunla birlikte yürümeye başladı, kafasında planlar kuruyordu. Konuşmadığı taktirde bir süre sonra

 "Wilton olmadığı anlaşılacaktı"

Kemerli girişten çıkıp köşeden dönüp bir odaya girdiler.
Burası yatak odasıydı?

Hugo birden birde "hadi" gibi laflar söyleyip Oktaryus'un karşısına geçip soyunmaya başladı,
Şimdi çırılçıplak karşısında dikiliyordu. Kollarını açarak

"Senin neyin var wilton ne duruyorsun?"

Oktaryus derin bir iç çekip arkasına döndü ve kapıyı kilitledi. Sonra asasını paltosunun cebinden çıkarıp Hugo'ya doğrulttu. Hugo korkunç bir ifadeyle kalakalmıştı.

-sen kimsin!?

-Bağırırsan ölürsün, şimdi, Hugo bana politik bağlantılarını ve hedeflerini açıklayacaksın ben de bununla ilgili bir rapor tutacağım ve hafızanı silip gideceğim tamam mı? Merak etme Wilton'ı silmem yani sevişmeye devam edebilirsiniz belki... tabi eşlerinize yakalanmazsanız.

-kime bulaştığını bilmiyorsun

-biliyorum, sen de biliyordun. Bunun sonuçları elbette olacaktı, sen bunu düşünmedin ama ben düşündüm.

-buna pişman olacaksın

-ihtiyarlar ölmeni istiyor ama ben yaşamanı istiyorum. Kolay kolay birini öldürmem fakat inatcılığın kararımı değiştirmeme neden oluyor

Bunun üzerine Hugo hiçbir şey söylemedi.

Oktaryus sıkılmıştı, "Ah.. çok üzücü" dedi ve asasını doğrultması ve fısıldamasıyla Huho korkunç bir acı içinde kıvrılmaya başladı.

"LANET OLSUN HUGO SENİ SEYREDERKEN BENİM DE CANIM YANIYOR!"

Hugo'nun akıttığı gözyaşlarını görünce durdu. Hugo çatlak bir sesle

"Kütüphane.. Magna Carta"

Diye mırıldanmıştı.

"Avada-kedavra!"

Yeşil bir ışık parladı, Hugo cansız bir şekilde yerde uzanıyordu. Oktaryus hızlıca kilidi ve kapıyı açıp çalışma odasına doğru yürüdü.
Rafların arasında parmaklarını gezdirirken bahsettiği kitabı buldu ve çekip aldığında kütüphanenin aslında bir kapı olduğu anlaşılmıştı,  içeride metal bir kasa bulunuyordu. Kasa kilitlenmemişti, Oktaryus içerisinde bir sürü mektup buldu ve hepsini topladı.

Çıkışa doğru koşmaya başladı. Çünkü iksirin etkisi geçmeye ve kül rengi saçları tel tel belirmeye başlamıştı.

"Wilton! Nereye"

Hizmetliyi duymadan kendisini dışarı attı ve demir kapıya doğru koşmaya başladı.

Pala bıyıklı dayı da ona doğru yürüyordu ki daha konuşamadan üzerine gelen kırmızı ışınla bayılaverdi. Oktaryus faytonun kapısını açıp John ile bakıştı

"Hadi john gidiyoruz"

Kendisini içeriye attı, John çıkıp faytonu sürmeye başlamıştı. Birkaç saat sonra sahil kenarına gelmişlerdi.

Oktaryus faytondan inip denize doğru yürüdü, tabakasından aldığı bir parça tütünü kağıda sardı ve yakıp, denizi seyretmeye başladı.

Kendisini yorgun hissetmiyordu ama melankolik bir havası vardı, aklına gelen birisi vardı, dudaklarında ise tek bir isim mırıldanıyordu. "Rose"




15
Birleşik Krallık / Ynt: Senin yerin benim yerim
« : 24 Ekim, 2021 20:43:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Gelenin sadece vakit geçirmek ve piknik yapmak isteyen bir kadın olduğunu anladığında bile asasını indirememiş ve donmuş kalmıştı. Sanki her şey hem çok hızlıydı hem çok yavaştı. Bu... çok tuhaftı ne oluyordu böyle? Eğer gerçekten karşısında ki bir casus olsaydı ki hala olabilirdi o zaman kendisi savunmasız bir haldeydi. Kalbi o kadar patlayacak gibi atmaya başlamıştı ki biran kalp krizi geçirdiğini sanmıştı. Neden daha önce böyle bir şey hissetmemişti?   Kendisine bağırmasıyla içinde bir sinir birikmişti ama bu bile o kadar farklı hissettiriyordu ki...
Yavaşça eğilip onu yerden kaldırmayı düşündü ki hanımefendi hızlıca yerinden kalkmış ve bağırıp çağırıp uzaklaşmaya başlamıştı. Oktaryus bir süre onu seyretti sonra ise hissettiği huzursuzluk ve heyecan hislerinden dolayı kalkıp göle doğru yürüdü.  Bir süre aptal gibi gölü seyretmeye başladı.  Eline bir taş aldı ve fırlatır gibi elini kaldırdı fakat geri indirdi ve yere bıraktı. Acaba arkasından biranda Avada diye başlayan o sözü mü duyacaktı. Sakince yavaşça arkasına döndü ve kıza doğru yürüdü. Önce konuşmaya çalıştı fakat öksürüp bir süre durdu ve sesini düzelterek.

"Üzgünüm, sana kabalık yapmak istemezdim biranda ortaya çıktın ve refleks olarak asamı kaldırdım ama burası nasıl senin yerin oluyor?"

Dedi.

Tekrar arkasına döndü ve başka bir ağacın yanına gidip arkasına yaslandı, gözlerini göle dikmişti ve sessizce içinden düşünüyordu.
Bir casus olarak içinde bulunduğu durumu anlamlandıramıyordu ve bu hiç hayra alamet değildi.  Soğukkanlı olmalıydı, bunun farkındaydı, belki de en hızlı şekilde oradan uzaklaşmalıydı fakat gitmek de istemiyordu.
paltosunun yırtık cebine yerleştirdiği tabakayı eline aldı ve  içinden çıkardığı filtreyi ve tütün kağıdını alıp, arasına biraz tütün koydu ve ucunu yalayıp yuvarlayıp kağıdı sardı.  Diğer cebinden çıkardığı kibrit kutusunu açtı, iki çöp kibrit kalmıştı. Siper ederek ilkini yaktı fakat tütünü tutuşturamadan kibrit söndü.

"gerçekten mi?" diye mırıldanarak söylendi kendi kendine. İkinci kibriti yakıp iki avucunu kapatarak tütünü tutuşturdu ve güçlü bir nefes aldı. Dumanı içine çektiğinde yanakları  çökmüştü. Dumanı bıraktı ve gözünün önünde süzülüşünü seyretti, iyi hissettirmişti, sakinleşmesinde yardımcı olmuştu. Şuan biraz da şarap olsa aslında hiç fena olmazdı. Güneş iyice son ışıklarını ufuktan süzüyordu.

"Ah ne kadar da depresif? Bu kız aklımı başımdan alıyor, düşünemiyorum bile."

yavaşça başını çevirdi ve kadına bakmaya başladı, harika şimdi de onu rahatsız edebileceğini düşünüyordu tekrar bakışlarını kaçırdı.

Sayfa: [1] 2