"İşte yine geri döndün... Bu kainatta nekadar sır var ve nekadar maske?"
-Her şey soğuk ve karanlık, umut bitti.
-umut asla bitmez... Savaştın.
-Ve kaybettim, kalbimin derinliklerine akan zehir, ruhumu sızlatan ateş, öğüt sahibi toprak. Öylesine saf, öylesine katıksız acı, yıllardır mahrum kalmış sevgiden, merhametten. Öyle kararmış bir ruh, öylesine derin iç çekiş, kimsesizliğe bir bel bağlayan küçük umut, tıpkı solmuş yapraklarını dökmeden son kez güneşe bakan çiçek gibi, yıllarca mahrum, susuz, son bir fayda gözlerine akan ışığa, o da batıp gidiyor okyanusların ardına, benim yolum yol değil. Ömür dediğin bir bataklık!
-Sonsuz olabilirdin, ismini söyler misin?
-Artık hatırlayamıyorum, körüm, duyamıyorum... Sanki şey gibiydi üstüne epey düşünülüp verilmiş ve pişman olunmuş bir isim gibi, sanki herkes bu ismi kullanmaktan çekiniyordu.
-korkuyorlar mıydı?
-sanki ben korkuyordum, sanki her şey hep aynı noktada başa sarıyor, hep aynı film dönüyor gibi.
-en son ne hatırlıyorsun?
-Bir ışık dahası yok, hiç olmaması gerektiği gibi.
-burada ne görüyorsun
-iki tane çocuk mu?
-ne yapıyor o çocuklar
-birbirlerinin elini tutmuşlar, biri kız diğeri oğlan, bir.. Salıncak var ama nereye yürüyorlar? Neden siyah ve beyaz? Bu çocuklar... ne olacaklar?
-şimdi?
-kül rengi bir küheylan, oldukça sessiz konuşmamaya yemin etmiş gibi ayağı mı sakat? Sahiplerininin onu öldürmesini istemem... ama sanki sanki numara yapıyor gibi. Yanında bir kısrak daha var, aksine oldukça beyaz ve yeleleri sarı. Daha canlı duruyor, fakat keyfi yerinde desem abartmış olurum.
-seçimler ve sonuçlar hepsi senin elinde
-Ne çabuktur kutsanmışlığın lanete dönüşü, söyle hangi cehennem bu araftan beter olabilir?
-renkleri söyle bana! Mavi mi siyah mı?
-içimde zoraki atan kalp kadar kırmızı
-hazır mısın?
-bana öyle bir şey söyle ki...
"Oktaryus !"
Duyduğu ismini zikreden kadın çığlığı sesiyle gözlerini açtı, bu ses boş bir odadan gelir gibi yankılı ve bir o kadar da kalbe dokunan feryattı.
Gözlerini açtığında gece yarısı olduğunu farketti, sarhoş gibiydi, midesi bulanıyor ve başı kazan gibi çatlıyordu. Gözleri kanlanmış gömleğinde kan izleri vardı.
Bir elinde kırık bir asa tutuyordu, bu kendi asası değildi. Ay ışığı tam tepesinden üstüne direkt yansıyordu, yavaşça oturduğu yerden doğrularak ayağa kalktı. Bunu yapmaya hiç hevesi ve hali yok gibiydi, tekrar düşüp orada kalmak istiyordu ama kendisini kamçılayan bir şey vardı. Yerden yavaşça eğilerek asasını aldı ve diğer elinin avcuna koyup bir süre asasına bakakaldı.
Yara gibi gülümsedi.
"150 yıllık asa"
Asasını elinde tutarak Yavaşça ormanın içerisinden rastgele bir yöne doğru yürümeye başladı. Etraftan türlü türlü hayvanların sesleri geliyordu, özellikle baykuşların. Kısa bir süre sonra bir mezarlığa geldi, yere haç çakılmıştı. Burası eski bir mezarlıktı ve pek çok kişinin ismi yazmıyordu zaten bazı mezarlsr kaybolmuştu. Haçlardan birtanesinin üzerine elini koyar koymar bir hırıltı duymaya başladı, gri bir kurt dişlerini gösterip ona hırlıyordu. Sadece gözlerinin içine bakmaya başladı kurdun, hiçbir şey yapmadı. Kurt kısa bir süre sonra dönüp çekti gitti. Şimdi bu karablık ormanın eski mezarlığının yakınında ki Kliseye gözleri ilişti. Penceresinden ışık geliyordu, yavaşça oraya doğru yürümeye başladı. Eski bir kliseydi biraz bakımsızdı anlaşılan, tahta basamakların bazıları çökmüştü. Hızlıca kapıyı tıklatmaya başladı.
Kapının açılmasıyla beyaz saçlı simsiyah giyinmiş bir adam karşıladı onu, orta yaşlarda görünüyordu. Yanakları ve alın çizgileri belirginleşmiş burnu ise dik, hilal gözlüklüydü.
-size nasıl yardımcı olabilirim
-ben.. Ben..
-sorun değil, içeri gel konuşalım, iyi misin?
İçeriye girdi.
(Devam)