17 Nisan, 2026 09:42:12 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Çirkin Kral  (Okunma sayısı 41 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Oktaryus Ironheart

  • Büyücü
  • 5. Seviye
  • İleti: 15
  • 150 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Oktaryus Ironheart
  • Güç Puanı: 44
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Mesut
  • Meslek: Casus
  • Cemiyet: -
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 15
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: 2
Çirkin Kral
« : 01 Kasım, 2021 17:42:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Üzeri kil tuğlayla örülmüş bir çatının altında, parmakları arasında bozuk para döndürürken, yere düşen yağmura ve sesine dikkat kesilmişti, bu karanlık sokak ıssız ve bir o kadar da kasvetli haldeydi. Bir eczacı dükkanının tahta tabelasının bir ucu kopmuş, kendini salmış rüzgarda sallanıyordu. Bu sokak boydan boya yerleşkeyle dolu olsa bile, evlerin azımsanmayacak bir kısmı eski sahipleri tarafından terkedilmiş ve çetelere, evsizlere, alkoliklere yani yeni sahiplerine kucak açmıştı. Tam karşısında ki binada 2.katta lambası yanan loş ışıklı odaya bakındı. Pencerede küçük bir çocuk iki elini yanağına yaslamış, tombullaşmış yanaklarıyla Oktaryus'un karanlık siluetini seyrediyordu.
Oktaryus kendisine son gelen emirle bir işi tamamlamak için burada dikilmiş ve sürenin geçmesini bekliyordu.
Belki Hugo Olsen Andrews'ın "Barbarları tanımak, Doğuda ki tehlike, Neden Britanya?, Büyücülükte dandik gizlilik esası" isimli kitaplarına denk gelmişsinizdir. Eğer bu kitaplara biraz göz gezdirmişseniz o zaman yazarın nasıl birisi olduğunu anlamakta pek zorlanmayacaksınız demektir. Hugo Olsen Andrews büyücülük dünyasının Muggle dünyasına karşı üstünlüğünü, egemenlik hakkını savunan, radikal, Muggle'lar arasında politik bağlantıları olan, Britanya, Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı arasını açmaya çalışan birisinden başkası değildir. Ona göre Muggle'lar arasında süregelecek büyük bir savaşın ve bunun sonucunda oluşacak tahribat neticesinde Büyücüler sahneye fırlayacak. Tabi ki Hugo Olsen Andrews bu yıkım başlamadan herkesi nefretle doldurmakla meşgul. Onun yararı ne olacak diye sorarsanız, elbette yeni dünya düzeninin başını çekmeyi hedeflediğini söylememiz yanlış olmazdı. Oktaryus'a gönderilen Uygurca metinli emirde, bu şahıs için "ölü veya hafızası silinmiş" olması isteniyordu.
Oktaryus parayı cebine yerleştirdi ve Ecevit şapkasını düzeltip, kolunun arasına sıkıştırdığı şemsiyeyi açıp sokak boyunca yürümeye başladı.
Islak yol üzerinde ki yansımasını seyrederek yürüyordu en nihayetinde bu karanlık sokağın sonunda ki siluete doğru yürüdü ve yanına geldiğinde, asasını çıkarıp "lumos" diye fısıldadı. Asasının ucundan çıkan küre ışık adamın yüzünü zor da olsa aydınlatıyordu. başında şapkası ve üzerinde paltosu, tek gözü kör, ela gözlü, turuncu kıvırcık sakallı, koca burunlu, somurtkan bir tipdi. Kollarını birbirine birleştirmiş bir şekilde bekliyordu. Boğazının çıkan hırıltılı sesiyle yere tükürüp.

"Bay Ironheart işte buradayız. Ödemem peşin değil mi?"
Oktaryus bu adamın gözlerine meydan okurcasına bakıyordu, konuşmaya başladı.

-Bu zamana kadar sana hep ödemelerini yaptım değil mi?
-son zamanlarda pek iyi durumda olmadığınızı  duydum, biz de ekmeğimizin peşindeyiz.
-Aptal olma John al!

Oktaryus cebinden çıkardığı keseyi adamın göğsüne yapıştırdı ve “Nox” diye mırıldanıp, adamın yanından çekilip sırtını duvara verdi ve sokağı seyretmeye başladı.

“birazdan burada olurlar yerini al hadi”

John asasını çıkartıp biraz Okta’dan uzaklaşarak caddeye çıktı. Kısa bir süre sonra bir faytonun sesi duyulmaya başladı. Fayton köşe başında geçip sokağa girdiğinde John Kendisini atların önüne attı. Sanki düşüp zarar görmüş ve bayılmış gibi yapıyordu. Faytonu süren şapkalı kişi arabayı durdurmak için atın yularına öyle bir asılmıştı ki  At şaha kalkmış ve kişneyerek kulakları çınlatmıştı.
Oktaryus bunun üzerine eli asasında arabanın arkasına doğru yürümeye başladı.
Sürücü olduğu yerden inip John’un yanına giderken Oktaryus’da kapıyı açıp hızlıca içeri süzüldü ve karşısında ki genç köse çocuğun şakağına asasının ucunu bir bıçak misali yaslayıp diğer elini dudağına götürdü ve “şşşt” diye mırıldandı. Dışarıdan ışık yansıması olmuştu, bunun anlamı John sürücüyü bayıltmıştı.

Oktaryus adamın gözlerine dikkatlice bakıp “Arabayı durdurun demedik mi £#@# lerim” diye mırıldandı.
Genç adam gözlerini fal taşı gibi açmış bir şekilde kekeleyerek “Ne..Ne is is istiyorsunuz?” diye sormayı başarınca Oktaryus  “Hugo Olsen Andrews” dedi.

“Bak seninle bir derdimiz yok bize Hugo’ya götüreceksin biz de seni bırakacağız bu kadar basit. Bay Hugo’nun baloda olmadığını biliyoruz o yüzden bence ağzın yalan konuşmadan önce bunu bir düşün. Yalan söylediğini hissedersek sen de öleceksin.”

Adamın yanında ki kapı açıldı, John yağmurun altından tek eliyle kapıyı tutuyor ve pis bir şekilde sırıtıyordu.
Genç, Hugo’nun yaşadığı yeri anlatıp Bırakılmayı teklif ettiğinde, Oktaryus saçını tutup çekti ve eline aldığı tek teli cebinden çıkardığı ufak şişenin içine bıraktı. Şiseyi hafifçe salladı ve köpürmesini seyretti, tekrar sağına döndüğünde Genç, baygın bir şekilde John’un kollarının arasındaydı. John kapıyı kapatıp faytonun ön tarafına geçti ve yağmura karışan toynak sesiyle fayton hareket etmeye başladı.

yarım saat sonra müstakil bir evin önüne gelmişlerdi, demir kapıların ardından  bahçesi, avlusu olan, kapıya kadar yol olmuş Arnavut kaldırımı ve bahçenin ortasında duran minik çeşmesi ile bir ev…

Oktaryus çok özlü iksir sayesinde gencin görünüşüne bürünmüş ve kıyafetlerini giymişti. Yağmur durmuştu, etrafa yayılan huzur verici ıslak bir toprak kokusu vardı.  Oktaryus faytonun kapısını açtı ve dışarı çıkıp evin girişine doğru yürüdü.
Kapıda lacivert üniformalı, pala bıyıklı, mavi gözlü bir dayı duruyordu.  Baştan aşağıya Oktaryus'u süzdü ve "çok evvel döndün" dedi.

Oktaryus başını sallamakla yetindi, dayı kapıyı açıp onu içeri buyur edince, sessizlik içerisinde ana girişe kadar yürüdü.
Kapıya birkaç kez vurmasıyla hizmetçi bir kadın kapıyı açtı ve Oktaryus'a sarıldı.

"Milton, Profesör yukarıda. Bir isteğin var mı? "

Oktaryus konuşmadan, gülümseyerek içeriye girdi.
İleriye doğru  oturma odasına çıkan bir koridor, Hemen solda ise kahverengi bir kapı ve dibinde yukarıya uzanan bir merdiven vardı, sağ tarafta ki siyah kapı kapalıydı.  Döneme uygun bir şekilde her taraf dekore edilmişti. İşlemeli aynalar, Türk halıları, gümüş şamdanlar, mum avizeleri, Duvarlarda yüzleri karalanmış insan portreleri vardı.
Oktaryus yukarıya doğru çıktı. Sağına doğru kemerli bir giriş bulunuyordu. Hemen köşesinde ise zırh giymiş, elinde taberli mızrak tutan bir şövalye vardı.  Oktaryus içeriye girdi burası bir odaya çıkmıştı. Hugo çalışma maşasının başında, pencereden dışarıyı seyrediyordu. Yere bir ayı postu serilmişti, masanın hemen arkası bir kütüphaneydi ve raflar özellikle simsiyahtı.  Masanın üzerinde bir pipo, mürekkep şişesi kuş tüyü, ağzı açılmış ve içinden bir kısmı masaya dökülmüş gümüş kesesi ve açık bir defter vardı.
Hugo üzerinde geceliği ile durduğu köşesinden Oktaryus'a döndü.  Uzun beyaz sakalları, kısa dağınık saçları vardı,  sol gözü diğer gözüne orantısız bir şekilde çökmüştü ve sanki kaşı yukarı doğru kıvrılmıştı ve bıyık gibi uzamıştı, çeksen kopar gibiydi.
Sağ elinin bir köşesine mürekkep lekesi bulaşmış ve nedense bazı tırnaklarını kesmemişti.

"Wilton neden bukadar erken döndün?"

Oktaryus yine konuşmadı sadece sanki utanıyormuş gibi başını eğdi.

"Her neyse, Maria henüz evden çıktı... bu durumda bazı işlerimizi halletmemiz için yeterli vaktimiz olacaktır. "

Bu adamın politik bağlantılarını öğrenmek gerekiyordu buna dair bir döküman ele geçirebilirse Oktaryus için iyi olacaktı.

Onu öldürmeyi düşünmüyordu, hafızasını silip geri dönerdi planı buydu.  Hugo birden yaklaşıp Oktaryus'un kolunu tuttu.

"Gidelim"

Oktaryus onunla birlikte yürümeye başladı, kafasında planlar kuruyordu. Konuşmadığı taktirde bir süre sonra

 "Wilton olmadığı anlaşılacaktı"

Kemerli girişten çıkıp köşeden dönüp bir odaya girdiler.
Burası yatak odasıydı?

Hugo birden birde "hadi" gibi laflar söyleyip Oktaryus'un karşısına geçip soyunmaya başladı,
Şimdi çırılçıplak karşısında dikiliyordu. Kollarını açarak

"Senin neyin var wilton ne duruyorsun?"

Oktaryus derin bir iç çekip arkasına döndü ve kapıyı kilitledi. Sonra asasını paltosunun cebinden çıkarıp Hugo'ya doğrulttu. Hugo korkunç bir ifadeyle kalakalmıştı.

-sen kimsin!?

-Bağırırsan ölürsün, şimdi, Hugo bana politik bağlantılarını ve hedeflerini açıklayacaksın ben de bununla ilgili bir rapor tutacağım ve hafızanı silip gideceğim tamam mı? Merak etme Wilton'ı silmem yani sevişmeye devam edebilirsiniz belki... tabi eşlerinize yakalanmazsanız.

-kime bulaştığını bilmiyorsun

-biliyorum, sen de biliyordun. Bunun sonuçları elbette olacaktı, sen bunu düşünmedin ama ben düşündüm.

-buna pişman olacaksın

-ihtiyarlar ölmeni istiyor ama ben yaşamanı istiyorum. Kolay kolay birini öldürmem fakat inatcılığın kararımı değiştirmeme neden oluyor

Bunun üzerine Hugo hiçbir şey söylemedi.

Oktaryus sıkılmıştı, "Ah.. çok üzücü" dedi ve asasını doğrultması ve fısıldamasıyla Huho korkunç bir acı içinde kıvrılmaya başladı.

"LANET OLSUN HUGO SENİ SEYREDERKEN BENİM DE CANIM YANIYOR!"

Hugo'nun akıttığı gözyaşlarını görünce durdu. Hugo çatlak bir sesle

"Kütüphane.. Magna Carta"

Diye mırıldanmıştı.

"Avada-kedavra!"

Yeşil bir ışık parladı, Hugo cansız bir şekilde yerde uzanıyordu. Oktaryus hızlıca kilidi ve kapıyı açıp çalışma odasına doğru yürüdü.
Rafların arasında parmaklarını gezdirirken bahsettiği kitabı buldu ve çekip aldığında kütüphanenin aslında bir kapı olduğu anlaşılmıştı,  içeride metal bir kasa bulunuyordu. Kasa kilitlenmemişti, Oktaryus içerisinde bir sürü mektup buldu ve hepsini topladı.

Çıkışa doğru koşmaya başladı. Çünkü iksirin etkisi geçmeye ve kül rengi saçları tel tel belirmeye başlamıştı.

"Wilton! Nereye"

Hizmetliyi duymadan kendisini dışarı attı ve demir kapıya doğru koşmaya başladı.

Pala bıyıklı dayı da ona doğru yürüyordu ki daha konuşamadan üzerine gelen kırmızı ışınla bayılaverdi. Oktaryus faytonun kapısını açıp John ile bakıştı

"Hadi john gidiyoruz"

Kendisini içeriye attı, John çıkıp faytonu sürmeye başlamıştı. Birkaç saat sonra sahil kenarına gelmişlerdi.

Oktaryus faytondan inip denize doğru yürüdü, tabakasından aldığı bir parça tütünü kağıda sardı ve yakıp, denizi seyretmeye başladı.

Kendisini yorgun hissetmiyordu ama melankolik bir havası vardı, aklına gelen birisi vardı, dudaklarında ise tek bir isim mırıldanıyordu. "Rose"



« Son Düzenleme: 01 Kasım, 2021 17:45:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Oktaryus Ironheart »