İngiltere Büyücedünyası > Godric's Hollow

Lanetli Mağara

(1/3) > >>

Luna White:
Pek çok genç ve tecrübesiz büyücünün bir merakla girdiği ve asla çıkamadığı mağaraya girerken Luna su gibi durgundu. Aldıkları her kayıp haberiyle kalbi sızlasa da bunu durdurmanın tek yolu bu mağaradaki sorunun ne olduğunu bulmak ve çözmeye çalışmaktı. Belki de böylece gelecekteki kayıplar engellenebilir, hatta eğer şanslılarsa mağarada birçok büyücüye de rastlayabilirdi. İkinci senaryo Luna'nın ilerlemesine mani olan tüm endişeleri siliyordu. Eğer büyücüleri kurtarabilirse geri kalan her şey önemsizdi. Elbette bunun için canını feda edecek de değildi.

Yanında iş arkadaşı ve en yakın dostlarından biri olan Max vardı. Her zamanki gibi heyecanla kanının kaynadığını görmek mümkündü. Yüzündeki aptal sırıtış bile aralarında sorumluluk sahibi olanın Luna olduğunu kanıtlar nitelikteydi. Luna'nın ne kadar pervasız olduğu düşünülürse Twinkle'ın ikisi böylesine tehlikeli bir göreve göndererek neyi amaçladığını bilmek mümkün değildi. Belki de yaşlılık beynini etkilemeye başlamıştı. Kim bilir?

"Düşünsene, kim bilir kaç kişi bir merakla buraya girip hapsoldu? Nasıl acılar çektiler?"

Max'in sesi Luna'yı oldukça rahatsız ediyordu. Cırtlak sesindense heyecanı onu irite ediyordu. Büyük ihtimalle onlarca büyücüye mezar olmuş bir yerle ilgili bu denli neşeli konuşması onun karakteri hakkında çok şey gösteriyordu. Luna'nın da ondan kalır yanı yoktu, fakat en azından Luna bunu böylesine açık etmiyordu.

"Sözlerine dikkat et, Max. Aksi takdirde seni burada bırakırım ve neler yaşadıklarını görürsün."

Yarı şakacı söylemi Max'i güldürmüştü. Kahkahası mağaranın duvarlarından yansıdı. Luna ona onaylamaz bir bakış atsa da yolda yürümeye devam etti. Koca mağarada yalnızca Max'in kahkahası, ikilinin ayak sesleri ve mağaranın tavanından yere damlayan su damlalarının sesi vardı. Max epeyce güldükten sonra sonunda durulmayı başardı.

"Yapma, Luna, senin de benzer şeyler düşündüğümü biliyorum. Bizi kimse izlemiyor, neden rol yapıyorsun?"

Max'in sözlerinin haklılığı Luna'nın sinirine dokunsa da tebessüm etti. Onu bu kadar iyi tanıması ve benzer karakterlere sahip olmaları bakanlığa girdiği andan itibaren iyi anlaşacaklarını söylemişti ona. İkisi de gizemin peşinden gidiyor, ikisi de hiçbir durumda korkmadan yola durmadan devam edebiliyordu. Aralarındaki en büyük fark Luna'nın bu hafif sadist yanını Max'ten çok daha iyi saklaması denilebilirdi. Hatta Max'in hiç saklamaya çalışmaması demek daha doğru olurdu.

"Çünkü ben bu mağarada kaybolan genç bir büyücü olsam beni kurtarmaya gelen kişinin acımdan keyif almamasını isterdim. Kaç kez söylemeliyim Max? Senin aksine ben empati kurabiliyorum."

"Ah, tabii, tabii. Leydimiz diğerlerini pek bir umursarlar. Geçen seferki olayı unutmadın herhalde. Kim bilir kaç kişi ölmüştür o 'kazada'?"

Luna iç çekti. Nasıl oluyor da her seferinde böylesine alaycı konuşmayı başardı bu çocuk?

"Bana saldıran kişilere merhametli olmam gerektiğini bilmiyordum. Buna rağmen onları direkt olarak öldürmedim. Dediğin gibi kazaydı. Ayrıca onlar muggle. Ölüp ölmemelerini kimin umurunda?"

Max'in yüzünde bilmiş bir gülümseme peydah oldu. Luna gözlerini önüne çevirip yürümeye devam etti. Asasının ucundaki ışık yetersiz kalmaya başlayınca genç büyücülerin kaybolduğu yere geldiğini anladılar. Aralarındaki şakacı konuşma kesilince mağarada gözle görülür bir değişiklik oldu. Hava gittikçe soğumaya, yılan tıslamasına benzer bir sesin uğultusunu duyulmaya başladı.

"Dikkatli ol."

Luna'nın uyarısına karşılık Max başını salladı. Asasını çıkartıp savaşa gireceklermiş gibi bir poz takındı.

"Bir şey görüyor musun?"

Luna başını iki yana salladı. Ardından bir adım attı. Son anda Max onu tutmasaydı sonu gözükmeyen bir deliğe düşecekti.

"Bana dikkatli ol diyene bak." diye söylendi Max.

"Sence kayıp büyücüler aşağıda mıdır?"

Max ona deliymiş gibi baktı.

"Aşağı inmeyi düşünmüyorsun herhalde. "

Luna keyifle gülümsedi. Omzuna vurdu.

"Bu önerime balıklama atlarsın sanıyordum. Beklediğimden dikkatli çıktın."

"Ne de olsa Yüce Prensesimizin emriydi." dedi alayla.

Twinkle'ın neden onları gönderdiğini anlamaya başlıyordu. Durum ne kadar stresli olursa olsun, Max ve Luna şakalaşmayı asla kesmiyorlardı. Tabii bu dikkatsiz oldukları anlamına gelmiyordu. Gizem dairesinin en usta büyücüleri olarak namlarına göre yaşıyorlardı.

"Vipera Evanesca!"


Luna asasını Max'e yaklaşan yılana doğrultmuştu. Max bir an irkilse de gardını hızlıca aldı.

"Bunlar da ne böyle?"

Bir yığın yılan onlara doğru sürünüyordu. Amaçları ısırmak değil de onları deliğe düşürmek gibi gözüküyordu. Luna ve Max neşeyle gülümsedi.

"Aşağıya inmek zorundaymışız gibi gözüküyor."

"Beklediğimiz an geldi desene."

Luna, Max'ın kolundan tutup sırt üstü aşağıya atladı. Uzunca bir süre düştükten sonra yeri görür gibi hissetti. Müthiş bir refklesle aynı anda Mobilicorpus dediler.
Yetenek 1d10 : 10, total 10
Destek 1d10 : 4, total 4
Talih 1d10 : 3, total 3

Lady MacDeath:
[justify]Kasvetin nahoş kokusu, küf, sarkıtlar, dikitler ve engerekler...

Ölümün bu iç karartıcı ve gizemli mağarada ne aradığını soruyorsanız kesinlikle tatil için değildi. Keşif gezisi için de. Korkunç nama sahip bu mağaranın tatil yapmak için uygun bir mekan olmayışından da değil, hayır, onun iş sözleşmesinde böyle bir kavram olmayışından. Tabii ki bundan şikayet etmiyordu, işini seviyordu sonuçta, fakat ara sıra insanlar aptalca nedenlerden yaşamlarını kaybettiklerinde, sonsuz zamanını bunun için harcadığından ufak bir tatili hak ettiği düşüncesine kapılıyordu. Amacı kimseyi küçümsemek değildi, herkes onun gözünde eşitti, birinin kendi sakalına takılıp düşmesi veya dilini ısırmasının ejderha çiçeğine yakalanmasından hiçbir farkı yoktu, gidecekleri yol belliydi sonuçta. Ama portakal kabuğuna basmak mı? Bob? Gerçekten mi?

Uzun lafın kısası, her zaman yaptığı şeyi, yani ruhları son yolculuklarına gidebilmeleri için bedenlerinden ayırmak amacıyla oradaydı Ölüm. Mağaranın dar koridorlarında kollarında taşıdığı saydam bedenlerle ilerliyordu çıkışa doğru, oradaki işini bitirmişti. En azından o öyle düşünüyordu, bu düşüncesi ise kısa sürede değişecekti. İki genç sima çarpmıştı ölü bakışlarına, ikisi de elinde tahta çubuklar tutuyordu. Onlara bol şans dileyip bir başka cenazeye gidebilirdi, eğer başaramazlarsa onları nerede bulacağını biliyordu. Bunun yerine elindeki bedenleri sonsuzluğa uğurlayıp peşlerine takılmayı seçti. Merak başa belaydı.

Onu görmüyor olabilirlerdi fakat Ölüm ikisinin her adımını izliyordu. Yerleri süpüren siyah pelerinine sinsi sinsi tıslayan engereklerin dolandığını fark ettiğinde işlerin çirkinleşme zamanının geldiğini anladı. İkili de yanlış ve hatta tehlikeli bir şeyle yüz yüze olduklarının farkına varmışlardı, çeviklikle harekete geçmişlerdi ancak harekete geçmek tek başına yeterli değildi. En büyük şeyi unutmuşlardı: sağlam bir plan yapmayı.

Asalarından çıkan renkli ışınlar onların paçalarını kurtarmaya yetmiş gibi görünüyordu. Ay gibi parlak beyaz saçlara sahip kadın yaptığı büyü ile arkadaşının üzerine gelen yılanları savurmayı başardı. Derken yılanlara yem olmamak için beraber aşağı atladılar ve düştüler. Talihsizlik odur ki beyaz saçlı cadı arkadaşını kurtarırken kendi arkasını kollamayı ihmal etmişti, tam atladıkları sırada onlarla beraber engereklerden biri zıplamıştı peşlerinden. Ve kadının bacağına geçirdi dişlerini, kadın hızla onu kenara savurmuş olsa da ölümcül zehrini boşaltması için yeterliydi bir ısırık. Zemine yaklaştıklarında ise yine asalarına davrandılar ancak bir sorun daha vardı, düştükleri yer sert bir zemin değil, dibi görünmeyen bir gölcüktü ve bacaklarına ne olduğu belirsiz cisimlerin değdiğini hissediyorlardı.

Uçurumun kenarına çöktü ölüm, ikilinin çırpınışlarını ilk sıradan izleyebilmek için. Gölün dibinde bacaklarına dolanırsa onları anında dibe çekecek tehlikeli yosunlar vardı. Bir şekilde ortamı aydınlatırlarsa beş metre ötede karaya çıkabildiklerini göreceklerdi. Ve karaya çıktıklarında da onları iki farklı yöne giden bir yol ayrımı karşılayacaktı. İkisinin nereye gittiği bir kenarda dursun sudan çıkıp çıkamayacakları bile meçhulken Ölüm onlara 'bol şans' dercesine el salladı. Buna ihtiyaçları olacaktı.[/justify]


[justify]Notlar;
-Yetenek zarı dolayısıyla büyünün her ikisi de başarılı fakat Luna'nın yarası onu yavaşlatacak
-Yılanın ısırığı zehirliydi, derin bir ısırık olmadığı için öldürmese bile çok ciddi sonuçlar doğurabilir bu yüzden tedavi etmeyi deneyebilirsin
-Sıradaki RP'de göletten nasıl çıktıklarını ve hangi yolu seçtiklerini yazman yeterli, sonrasında zar atmayı unutma yine tek bir zar yeterli olacaktır
-Merlin sizinle olsun diyorum, keyifli roller dilerim ^^[/justify]

Luna White:
“Pierdolić!” diye bir küfür savurdu kendi dilinde.

Büyüsünden kaçınmayı başaran bir yılanın dişleri bacağına geçirdiği yetmezmiş gibi bataklığı andıran bir yere düşmüşlerdi. Luna da Max da aşağıda hiçbir şey olmayacağını düşünmüştü ancak fena halde yanılmışlardı. Ama yine de telaş yapacak vakitleri yoktu. Hareketsiz bir şekilde durmaya çalışırken akılları ışık hızında çalışıp bir çözüm bulmaya çalışıyordu.

O sırada Luna’nın aklı bulanmaya başlamıştı. Max onun yüzünü gördüğünde bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Luna terlemeye başlamış, nefesi düzensizleşmişti; yüzünün rengi gittikçe soluyor, bakışlarından başının döndüğünü anlamak güç değildi. Max endişeyle sordu.

“Ne oldu Luna?”

Luna öfkeyle iç çekti.

“Yılan…” diyebildi yalnızca.

Ardından Max, Lumos Maxima büyüsünü yapıp ortamı aydınlattı. Işık ikisinin de gözünü almış olsa da kısa sürede alıştılar. Yakınlarda bir kara parçası olduğunu gördüler. Aradan birkaç saniye geçmiş geçmemişti ki Luna asasını yukarı doğrultup bağırdı.


“Ascendio!”

Luna yükseldi, yönünü seçemeden kendisini kara parçasına attı. Büyük ihtimalle bileğini incitmişti ancak dişini sıkmak dışında bir şey yapamıyordu. Şu an aklı büyü yapabilecek kadar sakin değildi. Aklına tek gelen şey buradan çıkıp gitmekti. Ardından bu mağarayı yeryüzünden silecekti.

Aklında planlar kurarken Max de onun yanına geldi. Diz çöküp bacağına bakmaya başladı. Yılan tam dişlerini sokamadan Luna onu atmış olmalıydı, bu yüzden derin bir iz yoktu ancak yılanın zehrinin hızla Luna’nın kanına karıştığı belliydi. Bunu görünce Max asasını ısırık izinin olduğu yere doğrultu.

“Vulnera Sanentur!” dedi.

Zehri tamamen temizlemese de buradan çıkana kadar idare edebileceğine inanıyordu. Ancak bu konuda pek bilgili sayılmazdı. Ne de onların uzmanlık alan gizemlerdi, şifacılıkla hiç ilgilenmemişlerdi. Şimdi ise bunun bedelini ödüyorlardı. Macera ve gizem peşinde koşarken yanlarına getirmeleri gereken malzemeleri ise hiçbir zaman akıllarına getirmiyorlardı. Bu yüzden de her görevde ölümün nefesini enselerinde hissediyorlardı. Onları hayatta tutansa bu pervasızlıklarıydı. Hiçbir zaman plan yapmayan ikili her türlü olaya, felakete ışık hızında uyum sağlıyorlardı. Gizem dairesinde, hatta bakanlığın genelinde onlardan yaşça büyük diğer büyücülerin üstünde bir performans sergilemelerinin sebebi de buydu. Tabii bu da pek çok kez şifacıları ziyaret etmelerine neden oluyordu. Buradan çıktıklarında, eğer çıkabilirlerse, yine kendilerini ailelerinden çok gördükleri şifacının yanında bulacaklardı.

Luna sırtını zemine yaslayıp nefesini toparlamaya çalıştı. Rengi yavaş yavaş kendine geliyor, bacağındaki keskin ağrı dinmeye başlıyordu. Hala yaşıyordu, en azından şimdilik.

“Yemin ederim, buradan bir çıkalım tüm yılanları öldüreceğim!” diye söylendi Luna.

“Size eşlik etmekten onur duyarım, leydim.” diye takıldı Max en yakın dostuna.

Luna hafifçe gülümsedi. Yaşıyordu. Her şeye rağmen ne kadar aptalca kararlar verse de hala hayattaydı. Belki buna sevinmek için henüz erkendi ama yaşadığı her saniye onun bir hediyeydi. Ne de olsa böyle bir maceranın sonucunda vefat etmiş onlarca büyücüden biri de olabilirdi. Ancak yaşıyordu.

“Yaşıyorum…” diye fısıldadı Luna.

“Evet, şans bizim yanımızda olmalı.”

Luna ellerinden destek alarak ve Max’in yardımıyla doğrulmayı başardı. Kıyafetleri sırıksıklam olmuş ve çamura bulanmıştı. Gümüşi saçı ise toza bulanmıştı, yine de Luna’nın bunu umursayacak vakti yoktu. Yere uzandığında elinden düşürdüğü asasını aldı. Bacağındaki iz gitmiş olsa da yine de asasını doğrulttu.

“Ferula!” dedi.

Bacağının etrafını saran bandajlar izlerken ikisi de sessizdi. Ardından Luna etrafına baktı. Yakınlarda iki tane yol ayrımı vardı. İkisi de birbirinin aynısı gibi gözüküyordu ancak farklı olsalardı bile ikilinin ne yapacağını belliydi. Her şeyi şanslarına ve kaderine bırakan ikili birbirine baktı.

“Şimdi ne yapıyoruz?”

“Eğer devam edebilecek durumdaysan-“

Luna onun sözünü kesti. Bilmiş bir gülümsemeyle konuştu.

“Devam edecek durumda olmasam ne olacak? Bizi biri kurtarabilir mi sanıyorsun? Böyle bir görevi yalnızca biz, iki aptal, balıklama atlarız.”

Max’in yüzü düşmüştü. Luna haklıydı, onları kimse kurtaramazdı. Dahası onlar kurtarılmaya ihtiyacı olan birileri değildi. Luna’nın yarası Max’i tahmin ettiğinden daha fazla endişelendirmiş olmalıydı. Başlarına ne gelirse gelsin yola devam etmek zorundaydılar.

“Hem böylesi bir eğlenceyi kaçırırsam Gizem Dairesi’nde çalışmamın ne anlamı var?”

Gülerek söyledikleri Max’in aklını başına getirmişti. Başını aşağı yukarı salladı, ardından Luna’nın elinden tutup kaldırdı. Cebinden altın para çıkartıp havaya fırlattı. Kurallar her zamanki gibiydi, ilk yol yazı, ikinci yol turaydı. Ve para yere düştüğünde kaderleri çizilmiş oldu.

“Tura, ha?”

“Evet, haydi gidelim.”
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 8, total 8
Talih 1d10 : 5, total 5

Lady MacDeath:
[justify]Ölüm kollarını sıvamış fanileri bir sonraki yolculuklarına götürmek için yukarıda hazırda bekliyordu. Pek umutlu sayılmazdı. Eğer başaramayacak olurlarsa elinden geldiğince nazik davranacak ve hızlı olacaktı. O bir profesyoneldi daima mükemmel bir iş çıkarırdı. Fakat... Hayatta kalmışlardı, şimdilik. Buna bir mucize demekten ziyade acemi şansı diyordu Ölüm, daha önlerinde uzun bir yol vardı.

Beyaz saçlı genç cadı göleti aşmak için asasına başvurmuş, onu yukarı doğrultmuş ve ‘Ascendio’ büyüsünün yardımı ile kendini karaya doğru fırlatmıştı. Karaya çıkmayı başarmıştı da ancak unuttuğu bir şey vardı ki Max’i geride bırakmıştı. Fırlamanın etkisiyle oluşan dalgalar genç adamı savurmuş ve bacaklarının birinin yosunlara dolanmasına yol açmıştı. Yosunlar onu tüm güçleriyle aşağı çekerken son anda asasına sarıldı ve karaya ulaşmayı başardı.

Genç cadıyı tedavi etmeyi başarmışlardı, zehri vücudundan tamamen atamamış olsalar da artık ölümcül değildi yalnızca fazla ileri giderse halsiz hissetmeye başlayacaktı. Ölmek kadar kötü değildi, değil mi?

Ve ikinci yolu seçtiler, Ölümün bildiği gerçek ise mağaraya girip geri çıkamayanların bu yola girdiği idi.

Karanlık bir koridor karşılayacaktı onları, eğer yolu aydınlatırlarsa duvarların içinde çeşitli fosiller olduğunu göreceklerdi. Şimdilik her şey yolunda gibi olsa da attıkları her adıma dikkat etmeleri gerekiyordu, zira ilerledikleri yol çeşitli bubi tuzaklarıyla doluydu. Tek bir yanlış adım üzerlerine akrep yengeçlerinden oluşan bir ordunun tavandan aşağı dökülmesini sağlayabilirdi. Ya da onları bacaklarından yakalayıp nefessiz kalana kadar boğacak devasa şeytan kapanının dokunaçlarına yakalanabilirlerdi.

Tuzakları aştıktan sonra mağaranın tavanının gittikçe daraldığını fark edecekler ve en sonunda sürünerek ilerlemeye devam etmeleri gerekecekti. İçeride oksijen oldukça azdı ve nefes almak gittikçe zorlaşacaktı. Max ayağını saran yosunlara alerjisi olduğunu öğrenecekti, bacağını kaybetmek istemiyorsa olabildiğince çabuk bir biçimde rahat hareket edebilecekleri bir yere çıkmaları gerekiyordu.

Bunu yapmanın tek yolu dar tünelleri aşmaktı ancak tüneller onların işlerini kolaylaştıracak şekilde dizayn edilmemişti, labirent gibi birbirine bağlıydılar ve yanlış yere dönmek onları sonsuz bir döngünün içine hapsedebilirdi. Yolda karşılaşacakları iskeletlerin kalıntıları ise bunu kanıtlar nitelikteydi, kendilerini döngüye kaptıranlar en sonunda havasızlık ve açlıktan orada can veriyordu.

Tüneli geçebilenlere ne mi oluyordu? Bunu kahramanlarımız hayatta kalmayı başarırlarsa göreceğiz. Ölüm bunu izlemek için sabırsızlanıyordu.
 [/justify]


[justify]Notlar;
-well, well... İlk engeli geçip Luna'yı tedavi etmeyi başardınız ancak görevinizin yeni başladığını hatırlatmak isterim.
-Max'in bilmediği bir yosun alerjisi varmış, bu sizi bir miktar yavaşlatacak
-Sıradaki RP için ilk önce Luna ile Max'in tuzakları nasıl aştıklarını, sonrasında yer altı tünel labirentinden nasıl çıkmayı başaracaklarına dair bir beyin fırtınası yaptıklarını yazmanı rica ediyorum. İpucu: iskeletleri takip et
-RP sonunda yine zar atman ve kaderini ellerime teslim etmeni unutma, keyifli roller diliyorum ^^[/justify]

Luna White:
Tam içeri girmeden önce Luna durdu. Aniden durunca arkasındaki Max ona çarptı.

“Ne oluyor Luna?” diye sordu burnunu tutarken.

Luna bir süre içeriyi dinledi, ardından en yakın arkadaşına döndü. Buradan olabildiğince çabuk çıkmak ve rapor vermeleri gerekiyordu. Elbette hayatta kalmak istiyorlarsa. Bunun için de pek sık yapmadıkları bir şey yapmaları gerekiyordu. Plan yapmak. Buranın diğer yerlerden farklı olduğunu fark etmek için dahi olmaya lüzum yoktu. Onlar gibi tecrübeli büyücüler bile ölümden kurtulamayacak tehlikeli olaylara karıştıklarına göre akıllarını kullanmadan buradan çıkmaları mümkün değildi. Luna asasını kaldırıp önce kendisine ardından Max’e Aercalidum büyüsünü yaptı.

“Bu neydi şimdi?”

“Buradan sapasağlam çıksak bile üşütmek istemiyorum.”

Max kahkaha attı, sesi mağaranın derinliklerinde yankılandı.

“Sen ne zaman beri hasta oluyorsun?” diye sordu kahkahasının arasında.

Luna ona cevap vermeden ucu bucağı görünmeyen girişe baktı. Burada onun içini ürperten bir şeyler vardı. Hiçbir zaman görevleri sakin geçmezdi, ne de onun görevi gizemleri açığa çıkartmaktı ve gizemlerin en korkutucu yanı neyin seni karşılayacağını bilmemekti. Gizem dairesi bu denli heyecanlı kılan buydu. Bir avuç büyücünün buraya başvurmasının nedeni de buydu. Muggleların deyişiyle dedektif gibilerdi. En azından Max ve Luna öyleydi. Ancak şu anda belki de ilk kez bir gizeme direkt olarak girmekten çekiniyordu. Eğer geçip gitmek gibi bir seçeneği olsaydı gider miydi? Bunu düşünmekten kendini alamıyordu.

Max de Luna’da bir değişiklik olduğunu fark etmişti. Evet, mağara soğuk ve garip bir his veriyordu ama onları durduracak kadar değildi. Neden Luna’nın bu kadar tereddüt ettiğini bilmiyordu. Bilse de elinden bir şey geleceğini sanmıyordu gerçi.

“Luna!”

Gümüş saçlı büyücü kendisine seslenildiğini duyunca düşüncelerinden sıyrılıp seslenene baktı.

“Neler oluyor? Böylesine dalgın olmak senlik değil. Korkuyor musun yoksa?”

Yarı şakacı söylediği sözle Luna kendine geldi. O Luna White’dı. Ailesinin en kıymetli hazinesi, Gizem dairesinin en genç ve yetenekli büyücülerinden biriydi. Ne sorunla karşılaşırsa karşılaşsın halledebilirdi. Halletmeliydi.

“Sadece bu ölüm yuvasından nasıl çıkacağımızı düşünüyordum. Böyle bir şeyden korkacak değilim.”

Eski kendine güvenli konuşması geri gelmişti. Max memnun bir şekilde gülümsedi. Tanıdığı Luna, en yakın dostu buydu işte. Kendine güvenli, pervasız fakat zeki.

“Neymiş bu dahiyane çözümün peki?”

“Pek sevmeyeceksin, baştan söyleyeyim.”

Max onu sorarcasına baktı.

“Dikkatli olmalıyız.”

Max’in yüzünde silik bir gülümseme oluştu. Gerçekten plan kuracaklardı demek ki. Eğlenceyi biraz kaçırsa da eğer Luna’nın içi bu şekilde rahat edecekse ona ayak uydurmaya razıydı.
“Nasıl isterseniz, leydim.” dedi şakacı bir şekilde.

Beklediği cevabı alınca tebessüm edip önüne döndü. Ne yapacaklarını anlatmaya başladı.

“Max sen bana ışık tutacaksın. Yanımda ayrılma ve benim basmadığım hiçbir yere basma. Ben önden gideceğim.”

“Ben çocuk değilim Luna.” diye söylendi.

Söylenmesine karşı Lumos Maxima diyerek etrafı aydınlattı.  Ardında önde Luna, arkada Max yürümeye başladı. Daha bir adım atmışlardı ki Luna durdu. Max neden durduğunu merak ederken duvarlara çarptı gözü. Fosiller, iskelet kalıntıları görünce nedenini anladı. Bunların büyücülere ait olup olmadığını merak ediyor olmalıydı. Ne de olsa Luna mugglelara karşı ne kadar umursamazsa büyücülere karşı o kadar sevgi doluydu. Gerçi onun sevgisi de Luna’nın özelleştiği gibi lanetten ibaretti.

“Protego!” diyerek hem kendini hem de Max’i korumaya alıp yürümeye devam etti.

“Bunu kim yapmışsa bedelini ödeteceğim.” diye sessizce yemin etti Luna.

Bu sözleri duyan Max’in tüyleri diken diken oldu. Luna’nın sesi hiç olmadığı kadar nefret ve öfke doluydu. Kısık sesi ölümün fısıltısını andırıyordu. Usta büyücülerin bile bu genç büyücüyü karşına almamak için her dediğine kibar bir şekilde neden yaklaştığını anlamıştı. Ayın yansıması gibi parlak ve göz alıcı olmasının yanında karanlık bir yanı da vardı. Bunu yıllar içinde pek çok kez görmüş olsa da yine de tüylerinin diken diken olmasına mani olamıyordu. Luna’yı öfkelendirmemesi gerektiğini aklının bir kenarına not etmişti.

Luna, her adımına dikkat ediyordu. Zaten zehrin tamamı yok edilmediği için yavaş yürüdüğü için pek güç değildi bunu yapmak. İskeletleri takip ederek büyücülere ulaşabileceğini düşünüyordu. Bakışları yolun tamamında geziyor, en ufak bir hata yapmamak için hayatında hiç olmadığı kadar temkinli davranıyordu.

“Çıkışı görebiliyor musun?”

Arkada kaldığı için yalnızca Luna’ya güvenmek zorunda kalan Max’ın sesi yorgun çıkıyordu. Luna, Max’in bu kadar çabuk yorulacağına ihtimal vermiyordu. Birlikte pek çok yolculuğa çıkmışlar, kilometrelerce yürümüşlerdi ancak bir kez olsun yorulduğunu görmemişti. Bir şey yanlış olmalıydı. Durup arkasına döndüğünde bir an ışık gözünü aldı. Max asasını biraz aşağı indirdi. Luna dostunun yüzünü görünce bir şeyin ters olduğunu kolayca anladı. Yüzü bembeyaz kesilmişti.

“Max, ne oluyor?”

“Bugünün popüler sorusu bu herhalde.” diye alay etse de iyi durumda olmadığı aşikardı.

Koluna girip yürümesine yardımcı olmak istese de yol bunun için çok dardı. Luna, Max’i iyice inceledi. Bacaklarında bir sorun olduğunu düşününce eğildi. Max ona bir şeyin olmadığını söyleyip durdurmaya çalışsa da bunu başarabilecek kadar gücü yoktu. Luna partnerinin bacağını açtı. Şişmiş, yer yer kızarmış olduğunu görünce aklına gelen tek şeyi yaptı. Ne de olsa şifacı değildi, teşhis koyamazdı ancak onu biraz olsun iyileştirebilirdi. En azından öyle umuyordu. Asasını bacağını doğrulttuğunda bile Max onu durdurmaya çalışıyordu.

“Kıpırdanmayı kes yoksa başımıza bir şey gelecek. Sen bana yardım ettin, bırak da ben de sana edeyim.”

Bunu duyunca genç büyücü kıpırdanmayı kesip kendisini Luna’nın eline bıraktı. Ne yapacağını bilmek güç değildi, artık yapmaktan bıktıkları büyüyü yapacaktı.

“Vulnera Sanentur!” dedi.
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 2, total 2
Destek 1d10 : 10, total 10
Talih 1d10 : 1, total 1

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git