Burkina Faso
Sahi, bu denli acımasız insanlar neden vardı ki dünyada? Yahut aynı gökyüzünün altında nasıl barınabiliyorlardı bu kalplerle? Durdu, birkaç saniye yalnızca nefesini hissetmeyi denedi. Gözlerini sımsıkı kapatarak nefes alışverişini dinledi. Ne yapabilirdi şimdi? Ne idi yüreğinden geçen? Çaresizlikle dolan ruhunu, yanaklarından süzülen göz yaşları dışarı vurur gibi ıslattı kirpiklerini. Başını iki yana salladı, o an eve geri dönebilmek adına her şeyini verebilirdi. Avuçları ile kapattığı yüzünü buz gibi bir ”Hayır.”tınısı ile sildi. ”Onca zaman çabaladın, elinde gerçek bir sonuçla dönmezsen ne anlamı olur bu kadar ayın?” Ciğerlerine doldurmak için çektiği her soluğun bir milim dahi aşağı inemeyip düğümlendiğini hissetti. Boğazını sertçe temizledi, belki de çocuk ruhundan çıkabilmesinin tek yoluydu bu büyücüye ulaşmak. Onu etkileyebilecek kadar insan sarrafı mıydı? Belki. Lakin başkasının düşüncesini hızlıca kabullenmeyecek kadar inatçı olabiliyordu zaman zaman. Sorgulaması bakiydi, durum çok daha ileri bir seviyede olsa da.Adımlarını yönelttiği patikavari yolda usulca yürürken ”Merhaba.” diye fısıldadı önce, karşılık alacağından epey umutsuz olsa da bir yandan müthiş bir korku vardı yüreğinde. Yanıt gelirse nasıl devam edebilecekti ki konuşmasına? ”Oh merhaba, ben Feanor. Acaba siz o efsanelerdeki kadın mısınız?” Içinden geçirdiği bu saçmalık dolu moloğu tek seferde sonlandırdı. Boğazını temizledi, daha sert bir tonlamada tekrarladı; ”Merhaba!” Annesinin yarışmadan önce şans getirmesi amacı ile hediye ettiği ay taşı kolyeyi aldı avuçları arasına, kim bilir ne denli telaşlılardır şimdi.. Parmakları tenine soğuk soğuk değen ve kalp atışlarının hızının dahi etkili olamadığı, kiraz çiçeği rengindeki taşın üzerinde gezinirken tırnaklarının tıkırtısı ile atmaya çalıştı ruhundaki gergin hissiyatı. Her bir dokunuşunda daha büyük bir kaotizme sürüklenirken döndüğünde onu neler beklediğini düşündü. Titrek dudaklarının arasından önce kendisinden daha ön plana koyduğu minik ikizinin ismi duyuldu, ”Jae..”
Buruk gülümsemesinin ardında sorumlulukların içine gömülen tatlı büyücüyü canlandırdı. Hiç büyümeyen oyun arkadaşını yapayalnız bıraktığı düşüncesi zihninde umarız bir tilki gibi gezinse de salt onun bulabileceği bir yerde olmanın güveni sardı dört bir yanını. Iri gözleri aşırı denebilecek bi’ sıcaklıktan kurumaya yüz tutmuş yaprakların üzerine iliştiğinde kolyesini biraz daha sıkıştırdı avuçlarında. Annesi ne kadar yalnızdı şimdi kim bilir... Hayatlarında yaşadıkları her detayı birbirilerine anlatmasalar dahi her olaya yaklaşımları neredeyse aynı olduğundan mıdır bilinmez, yüreklerindeki o özel gücün getirdiği huzur kesinlikle paha biçilemezdi. Sahi, babasına olan tutum nasıldı? Kaşlarının titrediğini hissettir istemsiz. Belki de bu olayı çözerse davasında yer alabilirdi. Hem o zaman haykırma fırsatı da doğardı herkesin yüzüne karşı. Elindeki dal parçası ile toprağın üzerinde belirli belirsiz çizdi en sevdiği oyuncağını. Hayalinde koca bir pelerin iliştirdi minik kahramanına. Leti hep yanında. Bugüne kadar bir an bile tasvip etmese de ondan kaptığı gizli bir yanı vardı, adalet. Yalnız kendi yöntemleri ve bizzat kendi kararları ile..
Kendiyle geçirdiği düşüncelerinden homurdanışlarla sıyrıldı. Bedenindeki titremeler, eşliğinde adeta yerdeki bir çukura batar gibi zorlaştırdı ürkek adımlarını. Tavanı epey kasvetli olan, lakin bir o kadar da toz rengi bir pamuk yığını gibi görünen mağaranın içine attığı her yeri adımda burnuna ilişen ekşimsi kokuyu fark etti. Kaşları alnının kırışıklıklarını kat be kat artıracak biçimde bir aşağı bir yukarı hareket ederken daha fazla dayanamayacağını anlayarak kan kırmızısı süveteri ile sıkıştırdı burun deliklerini. Soluduğu ceset rayihası zihnini karartmaya hazırlanan bir büyü kadar güçlü olsa da andaki kararlılığı gözünü hiçbir şeyin görmeyeceği gibi hırslandırdı.
Yansımasındaki yorgun silüet ile göz göze geldiğinde derin bir nefes aldı. Biraz önce ölüm kokan bu mağaraya şu an yalnızca keskin bir tuz kokusu hakimdi. Yutkundu, göz altlarının şişkinliği ne denli yorulduğu ve aslında geri dönemediği takdirde sonunun geldiğinin de göstergesi niteliğindeydi. Koyu kahverengi kirpiklerini ıslatan sıcaklığı başını iki yana sallayarak reddetti. Kararından vazgeçmeyeceği ve başarılı olacağı konusunda kendi kendi ikna eder gibi sol elinin işaret parmağını kaldırıp su birikintisine doğru salladı. Çatık kaşları, onun hiç olmadığı kadar istikrarlı olabileceğinin simgesiydi. Zira ne zaman buraya kadar diyerek geri dönmeye hazırlandığı birbirinden kara düşüncelere hapsolsa, kenarları güneş kabartmalarla dolu aynasının karşısına yine aynı hareketleri sergilerdi. Gülümsemesine engel olamadı. Uzun zamandır uzak kaldığı rutinlerinden birini tekrarladığını gözlemlediğinde konfor alanına bir nebze yaklaşmış hissetti Aurélia. Kendine olan güveni bu küçücük, spontane sayılabilecek bakışı ile on üçe katlandı. Bata çıka ilerlediği bu toprak yolda okyanus bakışları nihayet arkası dönük bir kambura iliştiğinde ise duraksadı. Bakışlarını bir an dahi ayırmadığı cadının koyu maun gözlerinden yavaş yavaş aşağı doğru indi, en tepeden ayak ucuna dek inceledi. Zihninde canlandırdığı parmağının tek boğumundan da küçük halinde kahkahalarla yanıt vermek istedi. Cadıdan yükselen keyif tınlamaları, itici görüntüsünün ardındaki cani kimliğini ört bas etmeye yetebilir miydi? Reddedişi devam ederken başını iki yana sallamaya devam etti, hiçbir zaman.
Yaşlı kadının anlamsız tavrına aldırmadan sessizce aşağı doğru eğildi, ayakkabısının bağcını sağlamlaştırmak adına iki elini de sağ bacağından sarkan iplere yöneltti. Bahardaki bulutsuz gökyüzü ile eşdeğer renkteki gözleri hala daha cadıya bakıyor iken ani hamlesiyle çıkardı asasını, yukarıdan başlayan çizgisini sol çapraza indirip yeniden güney doğu yönüne bir çizgi çekti. Doo hecesine yaptığı vurgu sesinin kararlı tınısından dahi anlaşılır nitelikteydi; ”Reducio!”Asasının ucundan çıkan parlak renkli mor ışığın ardında kalan kadının giderek bir kene boyutuna gelişini keyifle izledi.
Ruhundaki hıçkırarak ağlamak isteyen küçük oğlanı bir kenara bırakmak adına dudağına geçirdi dişlerini, dayanabildiğince güçlü kalmalıydı. Yeterince ufaldığından emin olduğu böceği kuru bir yaprağın üzerine itti asasını sakladığı sağ ayağının ucu ile. Usulca eğildi, kuruyan kısımların dökülmesine mahal vermeyecek biçimde avucuna aldı. Büyük bir tiksinti vardı kalbinde, hem kadın hem kendine karşı. Her şeyden habersiz birbirini izleyen dışarıdaki bizon sürüsüne yöneltti adımlarını. Adaleti kendi mi vermeliydi sahi? Yoksa çalıştığı bölüme kendini kanıtlamak ister gibi tutup götürmeli miydi? Gülümsedi, büyüceşura üyeleri ve daire başkanlarının sorgusuna karşılık veremeyecek kadar isteksizdi artık. Mahkeme duvarlarının soğukluğu babasını oradan kurtarmaya yetebilecek güce sahip değilken bunu bizzat kendisi halletmeliydi. Kararlı bakışını takındı, sol elinin yumruğunu sıkarak sürüden uzakta duran hayvanın yanına. Parmak uçları ile tuttuğu yaprağın sapını uzak tutsa da düşürmemeyi başarabilecek kadar sağlamdı sıkılığı. ”Merhaba minik arkadaşım.”
Incitmemek için büyük özen gösteren dokunuşları eşliğinde selamladı kendinde dahi olmayan canlıyı. Mitoloji ve Antik Yunan'a olan tutkusu, öğrencilik zamanında kütüphanede geçirdiği yılların birikimi ile birleştiğinde okuduğu yöntemi anımsadı. Gülümsemesine engel olamadan bizonun boynuzlarını okşadı tüm naifliği ile. ”Iyi yönden bakalım, o zaman tanışamazdık ki!” dedi sevimli bakışları ardına sığınarak. Yutkundu, gerçekleştirmeye hazırlandığı eylemin doğruluğunu sorgulamaya devam ediyordu sanki içten içe. Kaşları alnında çatıldığında ne kadar zamandır dalıp gittiğin farkına varmadığını hissetti. Gözlerini sımsıkı kapattı, titreyen parmaklarının yaprağa zarar vermediğine bir nebze dikkat ederek varlığından dahi haberi olmayan hayvanın diline doğru uzattı. Tek hamlede mideye inişini izledi küçük kenenin. Olduğu yere çömeldi, başını iki eli arasına alarak ”Ve sana bu leziz yemeği sunamazdım, değil mi?”
Dudakları her tümcesinde biraz daha kıvrıldı, içindeki burukluğun vücut bulmuş hali gibi tüm canlılığıyla karşısındaydı sanki. Titrek kıkırdamasını sürdürdü, elinden geldiğince sakin kalmaya çalıştı. Kırbaçvari asasını kavradığı gibi solda sağa doğru çektiği çizgiyi aynı açı ile aşağı indirip ters bi' V harfi çizgi önce, hızını alamamış olacaktı ki sertçe başladığı yere döner gibi bir şerit daha ekledi hayali çizimine. ”Incendio!” Turuncumsu ışıkların çevrelediği yaprak yığınına bakındı, epey yeterli göründü. Gözlerini karşısındaki zavallı keneden ayırmadan yüzüne yansıyan sıcaklığın farkına vardı, yaprakların usul usul çıtırdayan sesleri ateşi başarıyla yakabildiğinin göstergesi gibiydi. Adeta göğüs kafesinden dışarıya açılan bir kapı arar gibi sıkışıp kalan kalp atışlarını bastırabilmek adına gözlerini sımsıkı kapattı, ona baktığına emin olduğu canlının nefesinden korunmak ister gibi asasına odaklanmaya devam etti. Bir arşenin keman yayları üzerinde süzülen zarafeti eşliğinde soldan sağa doğru keskin ama yarım bir yuvarlak çizdikten sonra havayı kesercesine parmak uçları arasındaki çubuğu hızla aşağı indirdi. "Wingardium Leviosa!" Şaşkın bakışlarını saklamak istercesine göğün maviliğinde yükselen hayvana acıyan gözlerle baktı, zira buradaki en suçsuz kişi şu an ruhunda olan cadı ya da büyücüydü. Yankılanamayan çığlıklar zihnini delercesine rahatsız hissettirdi. Yutkunmasını engelleyen bir taş vardı sanki boğazlarının kıyısında. Başını hafifçe yere eğdi, çatlayan toprak parçalarının aralarında kendine yol yapıp belki de ailesine kavuşabilmek adına hızlı hızlı kıvranan solucana denk geldi. Ulaşabildiği tek canlı o olduğundan mıdır bilinmez, kısık ve kesintili sayılabilecek bir tınıda dile getirdi ruhundaki mahcubiyeti; ”Özür dilerim.” Çatlaklar arasında kaybolmaya çalışan kenenin yükselmesi ona mutluluktan ziyade endişe verdi.
Kırgınlık hissiyatının kat be kat arttığı iki saat sonra, dudakları kıpırdadı. ”Hala oradasın, keza beni de duyabiliyorsun.” dedi umutsuz ancak bir o kadar da yanıt bekler hali ile. Kısık, belirli belirsiz bir inleme geldi bizonun karnından. Başı yavaş yavaş dönerken vücudundaki tüm kan çekildi sanki. "N-ne?" diye kekeleyebildi yalnızca. Gözlerini iki dal arasındaki hayvandan kaçırarak toprağa yöneltmeyi yeğledi. Kısa aralıklarla üç nefes çekti ciğerlerine. Arkasından yükselen seslerden diğer canlıların korktuğunu anlasa da bakabilecek gücü hissetmedi ruhunda. Zihnindeki karmaşayı dağıtabilmek adına annesinin şarkılarını geçirdi aklından, lakin melodiler üst üste bindiği gibi bir de kadının çığlıkları yankılanır gibiydi çorak arazide. ”Neden peki, nedendi bu katliamın gerekçesi?” Göz pınarında yavaş yavaş biriken yaşları hissetti Feanor, hala daha yanı başında duran ağacın gökyüzüne yakın dallarına bakınarak bi' nebze geri akıttı kendince. Usulca ayağa kalkacaktı ki sırtına batan bir cisim hissetti. Büyük tedirginliği onunla oynamaya çalışan küçük canavarı görmesi ile yarıda kesildi. Ah, oyun oynamak için zamanı var mıydı gerçekten? Ya da en azından buna harcayacak gücü.. Dudaklarının kenarındaki gülümsemenin sona ermesine neden olan boğuk sesi işittiğinde ”Biraz daha yüksek sesle.” dedi epey katı sayılabilecek vaziyetiyle. Düşündü, ne yapabilirdi bu durumda? Seçenekleri aklında tartmaya kalkıştı, ne var ki ailesine ve özellikle de babasına olan bağı buna baskın geldi. Yavaşça doğruldu yer yer yarıklara ayrılan toprağın üzerinden, dizlerini elinin tersi ile hafifçe sildi. Bakışları bizonun karnındayken tekrarladı, ”Biraz daha.” Hayvanın karnı giderek daha da ısınırken zihninin duvarlarında birbiri ardına yankılanan çığlıkları susturabilmek adına sıkı sıkı kapattı kulaklarını. Içinden atmak istediği öfke, katledilen bunca insan... Kalbindeki duygular tarif edilemeyecek bir kaosa zemin hazırlar gibi katıydı o an.
Yanaklarından süzülen yaşlara aldırmadan yutkundu, gözlerini bizonun masumane bakışlarına çevirdi. Köknar ağacından yapılma asasını sağ eliyle kavradığı gibi ateşin üzerinde öylece kıvranan bedene yöneltti. Titreyen elleri arasından kayıp gitse yeriydi esasen, lakin kendine hakim olacak kadar yüksekti iradesi. "Daha..." dedi hemen hemen sekiz saniye duraksayarak, "Yüksek... Sopanın ucundan çıkan buzul mavi ışıkların etkisini bekleyemeden midesine giren kramplar eşliğinde dizleri üzerinde oturdu. Parmak uçları bir an dahi ayrılmadı bizonun midesinden, içindeki keneyi büyüttükçe ateşe daha da yaklaştığını ve hissettiği acının katlandığını duydu ruhunda. Haykırışları eşliğinde usulca pişen et yığınına duyduğu tiksinti tüm bedenini ele geçirmeye çalışıyor olacaktı ki titredi aniden. Kemikli, uzun parmakları ile omzundan bileğine değin sıvazladı kollarını. Küçük adımlarla sürüden arda kalanların yanına yöneldi.
Sürüdeki birkaç bizonun su içebilmek adına yaklaştığı birikintinin hemen yanı başındaki mısırvari bir kök çarptı gözlerine, yemyeşil yaprakların ardına sığınarak kendini gizlemek ister gibi ürkek ama bir o kadar da farklı bir dokusu vardı. Profesör Immorals'ı anımsayınca gülümsedi istemsiz. Hogwarts zamanlarında belki de en başarılı olduğu derslerden biri olan bitkibilime olan ilgisi ikinci sınıfın sonlarında kalmus ile tanışması için yeni ejderha derisi eldivenlerini kullanırken gerçekleşmişti. Bakışlarını her bir yaprağın uzantısında gezdirdiğinde bazı yerli kabilelerin toz haline getirdikleri rizomları zencefil, tarçın yahut hindistan cevizi yerine kullandıkları geldi aklına. Her ne kadar bu durum herbologlar tarafından tasvip edilmese de yapraklarının sahip olduğu acı tat ve yaydığı güçlü koku insanları bu yöne itmiş olmalıydı. Uzun zamandır beslenmediğinden midir bilinmez, tadına bakmak için epeyce bir istek uyandı midesinde. Zira Herbolog Nicholas Culpeper eğri kökünün zihin ve mide güçlendirdiğini iddia ettiğinden Feanor da içinde bulunduğu halsizliği en iyi bu şekilde giderebilirdi. Ek olarak eğri kökünün tedaviye yardımcı olabileceği hastalıklarda diş ağrıları, yanıklar ve göz hastalıkları olsa da sindirim sistemi için adeta bir tonik görevi görmesi çok daha fazla işine yaraması midesinin guruldamasına sebebiyet verdi. Sindirim sistemini kolaylaştırarak gastrit ve mide ülserine iyi gelen eğri kökünün yatıştırıcı etkisinden faydalanabilmek amacı ile sağ elinin baş ve işaret parmağını usulca yeşilliklerin arasındaki odunsu sapa doğru uzattı. Fakat eğri kökünün toprak kontrolleri mayıs ve temmuz aylarındaki doğal yollar ile ekildiğinde ortaya çıktığı, Noel’in ise hala daha çığlıklarını duyduğu cadının bu denli bir yola başvurmayıp kendi büyüleri ile harmanlama ihtimalini hissettiğinde uzak durmaya karar verdi.
Ayakkabısının toz içinde kalan iplerini kıvırarak sıkıştırdı, hemen hemen beş yüz on iki metre uzağındaki mor renkli çiçeklere doğru ilerledi. Lalemsi bir soğan formuyla resilio bulbus olarak da geçen zıplayan ampuller ilişti bakışlarına. Doğada mor renkte ve saçlarının rüzgarda savrulduğu yeşil çimlenmelerden oluşan bu büyülü bitkilerin nasıl olur da birkaç saat boyu süren hengamede bir tepki vermediklerini düşündü. Şaşkın bakışları alnının kırışmasına mahal verse de karşılaşmayı beklemediği bu soğanlar, toprağın pH seviyesinin nötr olabileceğini ve bununsa buradaki hem insanlara hem de büyüye kapılıp giden bizonlara olumlu etkisi olabileceğini varsaydı. Ah, sahi.. Ateşler içinde kıvranan bizonun midesine bir de bu ampullerden koymak çok mu canice olurdu? Başını iki yana sallayarak bu korkutucu düşüncelerinden sıyrılmaya çalıştı. Zıplayan ampullerin olası bir saldırganlık belirtileri gördüğünde adeta adını buradan alır gibi herkese atlama eğilimleri işine yarayabilirdi doğrusu. Lakin bu kıpır kıpır genç bitki, okyanus gözlerine epey geç takıldığı için bu fikrinden vazgeçti. Bitkinlikten kırılıp düşecek gibi olan bacaklarını mağaranın çıkışına yöneltip çarpık adımlarla buradan bir an önce gidebilmek adına yürümeye başladı.
Çığlıkları kimsesizliğin içinde boğulur gibi inikas ederken kurban olarak seçtiği bizon ruhlara son kez baktı, avuç içleri ile güneş sarısı saçlarını omuzlarından aşağıya sarkıttı. Gözlerini sımsıkı kapatarak parmak uçları ile üzerindeki toprağı silkeledi. Hayalindeki silüet kendi yansımasına benzerdi, malikanenin kaotik bahçe kapısından girerken içerisinin saate rağmen oldukça kalabalık olduğunu fark etti. Çekingen bir tavırla etrafına bakındığında barbekü başındaki koltuklarda oturan babasını ve amcasını gördü sanki. Karanlıkta yankılanan gülüşleri adeta evinde hissetmesini sağladı bir an için. Gülümsedi. Çocukluğuna dair her anısı o kadar özel ve mutluydu ki kardeşinden başka kimsenin bu denli sevgi dolu bir ailede büyümüş olma ihtimalini düşünemezdi bile. Aklına ev cini Nusgil ve Noel ile olan gece sohbetleri geldiğinde gözlerinin yaşlarla dolduğunu hissetti. Başını hafifçe yukarı kaldırıp yaşların çenesinden süzülmesine engel olmaya çalıştı. Ah, onun bu halini kimse görmeden buradan gitmeliydi. Yarın, belki de sabah... Peki ya nasıl açıklayacaktı ailesine? Yapabildim, dese yeterli miydi? Başını inkar gibi iki yana salladı, tabii ki hayır. Göz pınarlarında engel olamadığı ve belki de olmak istemediği damlalar önce kirpiklerini ıslatıp görüşünü zorlaştırırken yutkunması ile yanaklarından süzüldü. "Değdi mi dersin?" diye fısıldadı yağmaya hazırlanan küçük kara bulutlara. Kollarını dizlerinin üzerinde birleştirip alnını yasladı, yanıt veren kendisi oldu. "Belki de.."