[justify]St Mungo’ya ilk defa on altı yaşında gelmişti Victorine, annesinin ölüm haberi geldiğinde Hogwarts’tan alınmıştı. Annesi, yatmakta olduğu 49. Koğuşta canına kıymıştı. Bu kederli haber biraz olsun üzmemişti onu, kadın biraz bile olsun sevgiyi öğretmemişti ona, Victoire Marie Boleyn akıl sağlığı yerinde olmayan bir cadıydı ve kendisinin şu anki kişiliğine sahip olmasının en büyük sorumlularındandı. Evliliğinden önceki soyadının yani Lancaster adının hakkını veriyordu her şeyiyle, asil kadın, annesi öldükten sonra bile onu anmaktan deli gibi korkardı. Özellikle hayalet olarak dönüp hayatını zindana çevirmesinden.
Duvarları şifacıların portreleriyle kaplı açık renkli koridorlarda bütün akrabaları yas içindeyken bir kere bile gözyaşı dökmemişti annesi için, ona göre ölümü hak etmişti ve kendisinin bu görevi yerine getirmesine gerek kalmadan göçüp gitmişti. Akrabaları onu suçlamıştı bu ölüm için, annesinin akıl sağlığını yitirmesinin nedeni Victorine’di onlara göre. Doğumu bile uğursuzdu sonuçta, onu doğurduktan sonra üç gün durmamıştı kadının kanaması, sırf bu yüzden adaya ilk defa dışarıdan bir şifacı getirmeleri gerekmişti. Cenazeye katılmadı, bunun için cezalandırılsa bile pişmanlık duymadı.
Yıllar sonra yine bu insanın içini okuyormuşçasına yanından geçeni süzen portrelerle dolu koridorlardaydı, bu sefer ona bakarlarken yargıladıklarını hissetmiyordu hatta pek çoğunda saygı dolu bir ifade vardı, Yüce Boleyn’in yanlarından geçmesi onlar için bir onurdu.
Kapalı kapılardan çıkan açık yeşili cüppeler giymiş cadı ve büyücüler ise bir koşuşturmaca içinde ellerinde eksik olmayan malzemeler ile yine açık renk parkeli zemin üzerinde bir aşağı bir yukarı ilerliyorlardı, bazıları onun varlığını fark ettiğinde başıyla selam veriyordu. Asil kadın onlardan daha fazlasını beklemesi bencillik olurdu, asıl saygıyı hak edenler kendilerini insanların hayatlarını kurtarmaya adamış cadı ve büyücülerdi. Ve şu günlerde oldukça yoğun bir tempoya girdikleri göz önünde bulunursa, Büyüceşura’da şifacıları onurlandırma konusunu gündeme getirebilirdi.
Dördüncü kata ulaştığında ziyaret edeceği koğuşun yerini bir şifacıya sormuştu. Üç kapı geçtikten sonra Seth Carter’ın yattığı odanın önündeydi. İnce parmakları adam için getirdiği bir demet Boleyn Çiçeğini kavramıştı, anemona benzeyen bu mor taç yapraklı bitki yalnızca Boleyn Adası’nda yetişirdi ve o sabah kendi elleriyle toplamıştı. Kapıyı çaldı, sonra yavaşça açtı ve girdi.
Cildi üçüncü derece yanıklarla deforme olmuş adam oturur bir pozisyondaydı hasta yatağında, o gün görüştüğü karışık saçlı adamın biçimli yüz hatlarından eser kalmamıştı, Victorine haberleri önceden almış olmasına rağmen kısa bir şaşkınlık hissinin kaşlarını yukarı kaldırmasına engel olamadı. Asil kadın, Aziz Michael Kilisesi’ne giden ekibin aldığı hasarı az çok tahmin etmiş olsa da kendi gözleriyle görmek bambaşkaydı. Surat şeklinde oyulduktan sonra çürümeye bırakılmış bir elmayı andırıyordu adamın yüzü, sadece biraz daha kırmızıydı. Ancak var olan tek değişiklik dış görünüşünde değildi, kadın, adamın iç dünyasında da sezinlemişti yaşadıklarının etkisini.
“Hayattasınız, tebrik ederim.” dedi, getirdiği çiçekleri sehpanın üzerindeki boş bir vazoya yerleştirirken. “Sözünüzün eri olduğunuzu öğrenmek içimi rahatlattı.”
[/justify]