Böcürt dolu bir odanın kapısından bile göğsü dik çıkacak kadar onurlu bir büyücüydü Theophilus, yine de koridorda adımlarken dizlerinin titremesine engel olamıyordu. “Düzelt kendini!” dedi kendi kendine, ter ve göz yaşı kokuyordu. Etrafına bakındı birinin onu fark edip etmediğini kontrol etmek için.
”Yok yok, yıllar geçti üstünden, hem ben bir anıdan etkilenecek adam mıyım? diye son verdi şüphelerine, bugün buraya gelme amacı kendi kendine konuşmak değildi. Bembeyaz olmuş yüz ifadesini saklamaya çalışıyordu, artık yerini ezbere bildiği odaya doğru ilerlerken. Saklayacağı biri de yoktu gerçi, bu saatte sadece şifacılar olurdu St Mungo’da, hızla ordan buraya koşuştururlardı Theo’nunkinden bile asık suratlarıyla. “Merlin aşkına” dedi içinden. “Ruh emicilere benziyorlar bu şekilde insan burada nasıl şifa bulur?
‘Belki o da bu yüzden iyileşmiyordu’ diye geçirdi içinden rüyalarına musallat oluyor, şifacıların yüzüne çeviriyordu onunkini de.
Köstekli saatini çıkardı cebinden, gece yarısını geçmişti, bir buçuğu gösteriyordu akreple yelkovan, içindeki kederi atmak ister gibi ofladı saati yerine geri koyarken, ardından önündeki kapıyı açtı.
Oda karanlıktı, çekili perdelerin kenarındaki aralıktan yansıyan ay ışığı soyulmuş duvar kağıtlarına vuruyordu, içeride yatak ve bir masa dışında hiçbir şey yoktu.
Lambayı bulup yaktı, karşılaştığı manzarayla bu hareketinden hemen pişman oldu.
Yeniyetme boyutlarında bir adam yatıyordu; teninin rengi yeşile çalan, saçları birkaç tel kalmış bir adam.
“Zavallı şey” dedi Theophilus, ama saniyeler sonra bu adamın kim olduğunu hatırlattı kendine.
Kan saniyeler içinde beynine çıkmış, yüzü alevler içinde yanıyordu sanki. Bakışları sinirle karardı.
“Varlığın hiçbir önem taşımıyor!” bu sözleri, adamı uyandırmaya yetse de tepki gösterecek hali yoktu, dikilip oturmakla yetindi. Aynı şeyi her ay yaşıyordu sonuçta.
“Duydun mu beni, yatağı işgal etmiş bir ucubeden fazlası değilsin!”
Hasta adam sadece başını salladı.
“Şimdi susarsın tabii, rüyalarımda avlarsın beni. Sözcükler o zaman dökülür ağzından, annemle, babamla ve hatta karımla tehdit edersin beni.” Ses tonu alçak olmasına rağmen bakışları hala bir bıçak gibi keskindi.
“Bunu sana yapan ben bile değildim ifrit kafalı! Zekiydin hani sen?”
“Ben... Senin rüyana falan... Girmedim... ama sendin... yapan... Bıraktın beni...” her kelimeden nefeslenmek için duraksıyordu adam.“Beni orda bıraktın.”
Theophillus, onun neyden bahsettiğini gayet iyi biliyordu.
O olay yaşandığında on iki yaşındalardı.
“Haydi Ralph güneş batacak!” demişti genç Theophillus emreden bir tınıyla. Siyah saçları, yeşil gözleri olan çoçuk başını sallamıştı.
Geleceğim ama emin misiniz efendim? Annem akşam vakti ormana giden çocuklar hakkında kötü şeyler anlatır hep.”
”Annen masallarını kendine saklasın. Dediğim matarayı getirdin mi? Ölümsüzlük nehrinden babama da su getirmem lazım!”
Ralph’in kaşları onaylamaz bir şekilde çatılmıştı. “Evet, getirdim ama öyle bir nehir olduğunu sanmıyorum. ”
Theo onu duymamazlıktan gelmiş ve ormana doğru yola koyulmuştu, aklındaki tek düşünce bunu yaparsa babasının onu çok seveceğiydi, hizmetkar Ralph haddini aşıyordu. Ne biliyordu ki o? Farelerin yediği kitaplardan bir şeyler ögrendiğini sanıyordu sadece.
”Dümdüz gideceğiz buradan gördüğüm ovuk bu civarlardaydı.”
Biraz ileride aradığı şeyi bulmuştu Theophillus. “Tut şunu” demişti çantasını çıkarıp, ovuk bir ağaç gövdesini andırıyordu etrafı taşlarla çevriliydi ve ancak bir çocuğun geçebileceği kadar büyüktü. Theo bir ayagını aşagı sallandırmış ancak bir sertlik hissetmemişti. ‘Dipsiz bir kuyu olabillir’ diye düşünmüştü ayağını geri çıkarırken, sonra yerden aldığı bir taşla derinliğini hesaplamak için oluktan aşağı bırakmıştı. Çok uzun sürmemişti ‘tak!’ sesini duymaları, yalnızca on dokuz saniye geçmişti.
“Fazla yüksek olamaz” demişti Theo. “Sen daha uzunsun ilk sen gir.” Bunun üzerine yeşil gözlü çocuğun yüzünü bir korku kaplamıştı tıpkı kasabın eline düşen bir koyun gibi.
Ralph hiç istemeyerek çantayı tekrar Theo’ya vermişti, yalvaran gözlerle son kez bakmıştı ona. Kaderini biliyormuş gibi, son kez çırpındı gözleri...
Hatırladıklarının ağırlığı ile tekrar terlemeye başladı Theophilus.
“Suçlu ben değilim...” dedi. ”Tek arkadaşım sendin, eğer böyle olacağını bilseydim...”
Ellerine baktı Ralph’in, çürük etine baktı. Bir süre konuşmadı ardından, ifadesini günlük yaşamında kullandığı duygusuz haline getirdi.
“Ama bilemezdim, bu yüzden seni ziyarete geldiğim ve hastanenin masraflarını ödediğim için bana minettar olmalısın. Benden uzak dur.”
“Ben... rüyalara girmeyi... bilmem” diye karşılık verdi Ralph bıkkınca.
Theophilus saate baktı onu duymamazlıktan gelerek, burada gereğinden fazla zaman harcamıştı.
“Unutmadan,” adamın eline bir gazete sıkıştırdı. “Geçen sefer istemiştin ancak şu sıralar pek iç açıcı şeyler olmuyor. Ses tonu o kadar sakindi ki az önce karşısındakini boğazlamak isteyen adamdan eser yoktu. Ralph, güçsüz elleriyle sağ tarafına koydu gazeteyi. Theophilus ise veda etmeden ayrıldı odadan ve göz kapayıp açıncaya kadar oradan uzaklaştı.