İngiltere Büyücedünyası > Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi

[Cadı Avcıları Soruşturması] Çocukların Sorgusu

<< < (2/3) > >>

Cornelia Barthélemy:
[justify]Yemek yemek için Cornelia'yı bile beklemeyen çocuğun halini görünce kadının yüzü düştü. Mutsuzluk çökmüştü üstüne ancak her zamanki gibi yüzünde duygu belirten bir ifade yoktu. Yemeye başlamadan önce ve başladıktan sonraki tavırlarını inceledi. Çok aç olmalıydı. Her halinden belli. Çocukların beynini yıkamak için temel ihtiyaçlarıyla zorluyorlardı belli ki. Ne kadar da acı! İki servis tabağına birden saldırmasını beklemiyordu Cornelia da. O yerken sadece izledi. Kendisinin yiyeceğinden değil ama iştahı tamamen kapanmıştı.

Çocukları masum oldukları için sevdiğini düşündü bir kez daha. Suç, bu karşısında duran yavrucağın değildi. Ona bu hale getirenlerindi. Ağzından birkaç laf alabilse niceleri kurtulurdu. Pislenmiş saçlarına baktı göz ucuyla. Yazık değil miydi? Burada iyi şekilde ilgilenilirdi onunla ama iyi niyeti suistimal edilmemeliydi. Kontrolü elden bırakmayacaktı Cornelia. Tam lafa girecekti ki çocuğun lafa girişip densizce ettiği lafları dinlemeye başladı. Hakaretini görmezden gelirken söylediği şeye engelleyemediği bir kahkaha patlattı. Zehir katmak da neyin nesi? Beyni yıkanmış olsa da küçücük bir çocuğa zehir mi verilir? Eğer işbirliğine yakın görmeseydi onu korkutarak en fazla bir güzel afiyetle yediklerinin rahibenin ve buraya getirilen diğer çocukların etinden yapıldığını söyleyecekti ama gerek olduğunu düşünmüyordu artık. Hele de korkan hareketlerini yakaladıktan sonra. 

"Joseph kim? Sana yalan söylemiş. Zehir mehir yok ortada, çıkar onu aklından. Olsa bile içeriğinin düşündüğün şeyden olacağını zannetmiyorum. Ayrıyeten, neden seni zehirleyelim? Bak, başta biraz sert davranıp seni ürkütmüş olabilirim ama burada iyi muamele göreceğine söz veriyorum. Kimse seni incitemez, açlıkla sınayamaz, korkutamaz veya şu an yaşıyor olman gereken çocukluğundan edemez artık."

Bu sefer elini nazikçe kafasına götürüp çocuğun saçlarını hafif bir şekilde karıştırıp kafasını sevdi. "Hadi anlat bana. Kiliseyle ilgili bildiğin her şeyi, sana söyledikleri, sizinle kimin ilgilendiğini, ne tarz bir eğitim verdiklerini. Aklına ne gelirse." Konuşmaya başladığında neyi ne kadar bildiğini ölçüp spesifik sorulara yönelecekti üstüne gitmeden Cornelia. Bir kez daha dudaklarını araladı. "Sırada tatlı var. Elmalı tart yemek istemez misin?."


Ne olur ne olmaz diye şuraya da bir adet zar bırakayım:
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 2, total 2
Destek 1d10 : 9, total 9
Talih 1d10 : 7, total 7[/justify]

Kont Sati Von Richmond:
"Elmalı tart mı?..."

Ağzının sulanmasına engel olamadı çocuk. İçinde bir dürtü, kestiremediği veya çözemediği, konuşması için onu zorluyor gibiydi. Hem söyleyeceklerinin kime ne gibi bir zararı olabilirdi ki? Zaten onun gibi bir çocuğun bildikleri kimseye zarar veremezdi nasılsa.

Bu düşünceler içerisinde anlatmaya başladı dilinin ucuna gelenleri.

"Benim babam, Lancashire'da bir fabrikada çalışıyordu. Günde on dört saat neredeyse. Ne tatil, ne de dinlenme. Ailem ise çok çok uzun yıllar önce Amerika'dan göçmüşler buraya. Dört tane kardeşim daha vardı. Babam eline geçen parayla hiçbirimize doğru düzgün bakamaz ve bizi bir yük olarak görürdü sırtında. Annem ise, sürekli yakınır ve doyuracak daha az boğaz istediğini söylerdi. Bir de pazarları mutlaka kiliseye giderdi. Tanrı'ya dua etmek için gittiğini sanırdım ama her dönüşünde yanında öteberi ile gelmesinden anladım. Kiliseye yardım dilenmek için gidiyordu. Dua etmeye falan değil!"

Yanakları kızarmıştı. O günleri hatırlamaktan nasıl bir acı çektiğini kestirebilmek mümkündü.

"Küçüklüğümden beri benim diğer kardeşlerimden farklı olduğumu söylerlerdi. Ama neyi kast ettiklerini anlamazdım. Zaten en küçükleri bendim. Aram iyi sayılmazdı onlarla. Kardeşlerim benim yemeğimi dahi zorla alır, bana alınan ne varsa bir şekilde üstüne konarlardı. Öyle ki, tek bir oyuncak bırakmışlardı bana oynayabileceğim, kimsenin istemediği ve haliyle bana kalan bez bir bebekti. Hepsinin bir dönem oynadığı, kir içerisinde, yırtık pırtık ve annemin arada bir yama yaptığı çirkin bir oyuncaktı. Ama benim her şeyimdi o bebek. Dostum, sırdaşım, tek oyun arkadaşımdı. İsmi Victoria idi."

Gözlerinde biriken yaşları sildi gömleğinin cebindeki eski bir mendille.

"Bir gün babam kolunu fabrikadaki makineye kaptırmış. Patronları da işe yaramayacağından artık, kovdular onu. Koluna karşılık da beş yüz sterlin verdiler sadece. O para sayesinde annem, o gün ilk kez elmalı tart yapmıştı. Çok lezzetli görünüyordu. Evdekiler çok üzgündü. Ama ben mutluydum. Çünkü pastanelerde gördüğüm tatlıyı ilk kez yiyebilecektim. Ama olmadı. Kardeşlerim benim payıma düşeni kaptılar tabağımdan. En büyük abim James benim payımı midesine indirirken 'Bir gün çalışmaya başlarsan tart yemeye hak kazanabilirsin' dedi. Çok kızdım. Oyuncağımı ona doğru fırlattım öfkeyle. Ama nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde abimin masadan fırlayıp duvara çarpana kadar havada uçtuğunu hatırlıyorum. Başı kanıyordu. Babam bana çok kızdı. Öyle ki süpürge sopasıyla kovaladı beni evin içerisinde. Bir ucube olduğumu, yakında benden kurtulacaklarını söyledi."

Elmalı tart servis edilirken önündeki tabağa, o malum iştahı kapanmıştı çoktan.

"Annem birkaç gün sonra beni her pazar gittiği kiliseye götürdü. Kilisenin rahibiyle benim duyamayacağım bir yerde konuştuklarını gördüm. Rahibin... Rahibin onu öptüğünü gördüm. Sonra da beni oraya bıraktı. Ailem ilk zamanlar görmeye geliyordu beni. Arada bir de olsa... Sonra onlar da kesildi."

Bir zamanlar nefret duyduğu cadıdan kaçırdı gözlerini. Duvara, boşluğa dikti bakışlarını.

"Kilisede dua ederiz ve belli sınamalardan geçeriz. Sonra bizi yeteneklerimize göre üç büyük kilise disiplininden birisine atarlar. Gabriel, Michael ve Raphael. Benim Michael kilisesinde eğitim alacağımı söylediler. Sonra da yetimhaneye gönderdiler. Eve kıyasla yetimhane ve kilise cennet gibiydi. Ballı çörekler, sıcak süt, yahniler, her akşam leziz yemekler... Her gün bir ziyafetti benim için. Ama az yememi öğütlüyorlardı sürekli. Bize Tanrı'nın lütfuyla mucizeler gerçekleştirme gücüne sahip olduğumuzu söylediler. Büyücülerin ve cadıların fenalıklarını anlattılar. Onları... Onları yalnızca bizim durdurabileceğimizi. İnsanlara zarar vermemem gerektiğini ve oyuncağım Victoria'nın benim kudretime nasıl aracı olabileceğini..."

Başını öne eğdi, yorulmuş ve halsiz bir şekilde.

"Başka ne öğrenmek istiyorsun, pis cadı... İstediğini aldın işte!"

Not: Daha spesifik sorularla, daha spesifik yanıtlar almak mümkündür... : )

Cornelia Barthélemy:
[justify]Elmalı tart ile turnayı gözünden vuran Cornelia, küçük çocuğun dilinin çözülmesini sağlamış gibiydi. Artık biraz daha rahatlayarak arkasına yaslandı otururken. Ancak vakit ilerledikçe çocuğun anlatacaklarından sonra içine bir ateş düşecekti. Kendi geçmişinden gün yüzüne çıkan acıları harlanacaktı. Babasından bahsetti ilk hala adını bilmediği ufaklık. Fabrikada çalışıyormuş adamcağız. Cornelia, sanayileşmenin gram katkısını göremiyordu evrene. Evet, belki ilerleyeceklerdi bulundukları tarih diliminde ama büyük bir yıkımın gelişinin ayak sesleri olacaktı gümbür gümbür. En azından Cornelia buna inanıyordu. İşsizliğin artışı, kas gücüne artık daha az duyulan ihtiyaç ile saatlerce belki bir boğazlık karın tokluğuna çalışmak… Etten, kemikten, kandan olanı sömürmek… Nefret ediyordu demir tadı veren bu tiksinç hayattan.

Öte yandan, maddi durumun yetersizliğinden ve insanların ihtiyaçlarından kilisenin nasıl da kolayca faydalandığı açık bir şekilde ortadaydı. Dini hiç sorgulamamış hatta üstüne bir kez olsun hiç düşünmemiş olan cadı dinin addettirildiği durumu gördükçe sinirleniyordu. Öfkesini yöneltebileceği o kadar çok şey vardı ki kadının… Buram buram pislik kokuyordu kilise ve öğretileri. Çocuğu bölmemeye karar verdi Cornelia. Onun eteğindeki bütün taşları dökmesini istiyordu. Döksün ki niceleri kurtulsun. Küfürbaz müfürbaz ama kadın ona baktıkça ve çocuk konuştukça bam teline dokunuyordu bir şeyler. Sürünün en küçüğü olmak. Hafife alınmak. Farklı olmak. Ucube olarak görülmek. Hangi bağlamda?

Bez bebeği duyunca yutkundu Cornelia. Bir dönem kendini böyle hissettiği olmuştu. Çocuğun Victoria’sının aksine, yırtık pırtık ruhuna yama yapılarak bir sürü elbiselerle süslenerek başkalarının isteği doğrultusunda eylemlerine hatta düşüncelerine şekil vermek zorunda kalmıştı. Bir zamanlar hangi rafta görürse görsün bez bebekleri buğulu gözlerle onlara bakardı camın arkasından. Anlatılanlarla bağ kurabiliyordu ama daha farklı bir şekilde. Bayan Bennett’in elinden aldığı bordo ipi anımsadı. Duvara fırlatmıştı bir paçavra gibi. Hırçınlaşmıştı ama bir şey yapamamıştı, dizleri hala o anki gibi titriyordu sanki. Kafiydi bunca acı.

Buhranını dizginledi. Güçlü olmak için ve sağlıklı bir şekilde hissettiklerini bastırmak için eğitilmişti Ulysess tarafından. O olmasa ne yapardı kim bilir? Minnet duydu tekrardan. Kulağı düşüncelerinin ezilmişliği altındayken bile çocuktaydı. Büyülenmiş tüy kalemin not ettiklerini kontrol etti göz ucuyla. Anlam veremediği çok şey vardı. Sırayla üstünden gidilmeliydi hepsinin. Boğazını temizledi. Tartı yememişti çocuk. Zorlamayacaktı. Masada duran su dolu bardağı önüne doğru çekti çocuğun. Hala pis cadıydı Cornelia. Buruk bir gülümseme belirdi dudaklarının kıvrımında. Ciddiyetini bozmadı ama. Naif bir yaklaşımla “Hala bana adını söylemedin.” dedi ilk. Öğrendikten sonra kafasının bir köşesini kurcalayan kısımlara değinecekti. Aklına bir şeyler geliyordu Cornelia’nın anlatılan hikâyeden ötürü ancak konduramıyordu. Olabilir miydi? Efsaneden ibaret değil miydi? Cadı Avcıları, kiliseler, eğitimleri, topladıkları çocuklar… Çok fazla belirsizlik hâkim. Kesin bir sonuca ulaşmak için hala yetersizdi eldeki bulgular. “Sınandığınızı söyledin. Ne şekilde? Hangi yeteneklere göre kiliselere ayrılıyordunuz? Üç büyük disiplini anlat bana.“ dedikten sonra “Sen bir ucube değilsin.” diye ekledi. Eklemeden yapamazdı. Hala bir çocuktu o. Yanlış yönlendirilmiş bir çocuk. “Farklı olabilirsin ama bir ucube asla değilsin. Farklı olmak güzeldir. Herkes gibi olmak çok sıkıcı. Hem birçok açıdan farklı olabilirsin. Benim gördüğüme göre farklılığın cesaretinden geliyor. Yaşına göre çok cesursun. Bu benim düşüncem. Peki, ailenin hangi konseptte farklı olduğunu düşündüğünü biliyor musun? Sence nasıl bir farklılığın var? Kilisede bunun üzerine durulmuş anlaşılan. Tanrı’nın lütfu sana nasıl bir güç bahşediyor?” Eğer bu sorularına cevap alabilirse diğer kiliseleri soracaktı şekillenen konuşmanın geleceğiyle beraber (Yazar burada zarı yüksek gelirse onu da sormuş gibi sayılmasını isteğini belirtiyor asdfj). Gabriel ve Raphael. Ne öğrenebilirse ona göre sorularını dizecekti. Dini mekanlardan o kadar uzaktı ki Cornelia kiliselerin adlarını öğrenmesine rağmen gerçeğin kilitli kapılar ardına kapatıp farklı bir imajla yansıtılıp yansıtılmadığından emin olamıyordu. Diğer kiliselerin yerlerini biliyor olabilir miydi? Hepsi Britanya sınırlarının içerisinde miydi? Sorgudan sonra not alınanlarla birlikte Seth ile değerlendirmeliydi çoğu şeyi.[/justify]

Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 6, total 6
Talih 1d10 : 8, total 8




Kont Sati Von Richmond:
"Adım mı?" Cadının gülümsediğini fark edince şaşırdı çocuk. İblis de mi böyle yaklaşırdı kurbanlarına, gülümseyerek... Yoksa, masum bir gülümsemeye fazla mı anlam konduruyordu. Bu kadının şu ana kadar canını yakmadığına şaşırmıştı. Tırnaklarıyla yol açtığı ufak çizikleri saymazsanız elbet.

Çekingen bir ifadeye bürünen çocuğun yanakları kızarmıştı utanmaktan. "Andy Cain" diyebildi ağzında biraz geveledikten sonra kelimeleri.

Çatalıyla dürtüklediği elmalı tarttan bir lokma götürdü ağzına. Damağında nasıl dağıldığına hayret etti tatlının. En dindar olanı bile yoldan çıkartabilecek bir lezzetti. Ama ona böyle mi öğretmişlerdi kilisede? Hazların tehlikesinden, nasıl da günah olduklarından söz etmemişler miydi? Yalnızca acı, arındırabilirdi vücudunu.

Bu seferliğine tüm bunları umursamamaya karar verdi. Hem bir kereden, bir şey olmazdı değil mi? Sonrasında günah çıkarmak için sonsuz zamanı olacaktı nasılsa. Bir çatal daha salladı elmalı tarta. Şu ana kadar yediği en güzel şey olabilirdi.

Tatlıya verdiği dikkat, cadının sorularıyla bölünmüştü yine. Koca bir lokmayla tatlıdan kalan ne varsa süpürdükten sonra kendisine sorulanları cevaplamak üzere kadına dönmüştü. "Sınama, zor bir süreçtir. Bize kötü davranırlar. Sopa, falaka, dayak... Günahlardan arındığımızı söylerler bu şekilde. Bu sınama esnasında çoğumuz garipliklerimize şahit olurlar. Kimimiz kendisine vurulan sopayı bir solucana çevirir, kimimiz kendi yaralarını iyileştirir bir mucizeyle, kimimiz ise kendisine vuran pederi dokunmadan başından def eder. Farkında olmadan yaparız bunu. Mucizelerimizdir bunlar bizim. Böylece neler yapabildiğimizi öğrenirler. Savaşabilecek güçlere sahip olanlarımızı Aziz Michael'ın kiliselerine, yaraları iyileştirebilenleri Aziz Raphael'in kiliselerine, tuhaf mucizelere vakıf olanlarımızı ise Aziz Gabriel'in kiliselerine..."

Duraksayıp ne diyeceğini düşündü bir süre. Doğru kelimeleri bulabildiğinden emin değildi. Uzun uzun konuşmaya alışkın olmamasından kaynaklandığını düşündü. "Engizitörlerimizin isimleridir bunlar. Meleklerimizin yeryüzüne inmiş, vücut bulmuş halleri olan Engizitörlerimizin... Michael, Rabb'in düşmanlarıyla savaşandır. Onun takipçileri, cadıların habisliğiyle savaşacak, ön saflarda mücadele edecek olanlardır. Raphael, bizi iyileştirir. Onun takipçileri, yaraları saracak, imanımızı kuvvetlendirecek olanlardır. Gabriel, bize Rabb'in haberlerini taşır. İnancımızı yayacak olanlar, kutsal savaşımızı tebliğ edecek olanlar peşinden giderler onun..."

Avucunu, sanki içinde bir oyuncak varmış gibi kaldırdı. Bakışları görünmez oyuncağını deldi ve elindeki çizgilere takıldı. Kısa, soluk çizgilere... "Ben, Aziz Michael'in kilisesindenim. Bez bebeğim sadece bir aracı, Rabb'in iradesine boyun eğen. Senin gibilere zarar vermek için mucizelerimi kullanırım. Öyle ki, senin sesini şu an kısabilir, dişlerini büyütebilir, dilini damağına yapıştırabilir, vücudunu yara bere içinde bırakabilirim." Bakışlarını kadına çevirdi. Dediklerine zıt olarak, gözlerinde savunmasız bir ifade geziniyordu. "Ama sen... Sen bana kötü davranmadın. Belki de, iblis seni baştan çıkarmamıştır henüz. Belki de, onun fahişesi olmayı reddetmişsindir. Mümkün mü bu?"

Düşünceli biçimde dudağını ısırırken, tekrar çatalına uzandı. Tabağında kalan tatlı kırıntılarında gezdirdi bir süre. "Benim gibilerin bir lanetle doğduğu söylenir. Bizim gibi mucizeler bahşedilmiş olanların kaçamayacağı bir lanet. Öyle ki, ölsek de gidemezmişiz cennete. İki dünya arası bir Araf'ta kalmakmış kaderimiz. Bu laneti bir gün kaldıracağımızı ve cennette, Rabb'in katında kabul edileceğimizi söylediler. Ama ben, yine de ölmekten çok korkuyorum. Korkmamam gerekse de korkuyorum." Soluklandı derince. Bugün fazla bile konuşmuştu. Yorulmuştu hatırlamaktan.

Cornelia Barthélemy:
[justify]En sonunda adının Andy olduğunu öğrendiği çocuğu süzerken Cornelia rahatsızlık hissetti. Önyargılı davranmış olmanın verdiği bir huzursuzluktu daha çok. Masumiyetin temsili olan çocukları ne hakla kullanırlardı? Bunu yapanların kökleri kurutulmalıydı. Çenesini sıktı.  Elinden geleni ardına koymayacaktı. Seth’e davasında yardım edecek, her göreve katılacak ve hatta… Anlık bir karar vermek istemiyordu, ancak, uzun bir süredir hissetmediği bir sıcaklık hissetmişti kalbinde. Ve bu kiliseden sorgulamak için aldıkları bir çocuk sayesindeydi. Ona kafir diyen, kahpe diyen… Din ile zihni bulandırılmış olan bir çocuk sayesinde… Çenesini serbest bıraktı burnundan nefes alarak.

Kötü davranıldığının farkında en azından, diye iç geçirdi kadın. Sopa ve falaka mı? Ve büyülü olanlar mı iblis oluyorlardı? Tezatlık sarıyordu her tarafı. “Demek zorlayarak içinde barındırdığınız gücü ortaya çıkarıyorlar.” Mırıldandı kendi kendine Cornelia. Ne gücü peki? Daha net bulgular lazımdı. Böler gibi olmaması için “Lütfen, devam et.” dedi. Andy’nin verdiği bilgiler doğrultusunda melekler ile eşleştirebileceği tek tük şey vardı. Tılsım, lanet, biçim değiştirme ve iksir gibi alanlar… Doğruluğu tartışılabilirdi ama aklına başka bir şey gelmiyordu. Mümkün olup olmadığını sorgularken ardından işittikleriyle bir nebze daha doğru yolda ilerlediğine inanmaya başlamıştı Cornelia. Çocuğu izlemeye devam ediyordu. Elini havaya kaldırdığında Cornelia’nın da kaşları kalktı. Ne yapmaya çalışıyordu? Ürpermişti kadın. Terörü çocuğun davranışlarında sezebiliyordu, korkudan çok. Bakışları ise tam tersini söylüyordu. Zayıflığı bir pelerin gibi üzerinde asılıydı Andy’nin.

Cornelia’nın ona kötü davranma isteği olmamıştı denilemez. Hep bir anlık gaflet. Kendine kızdığı nokta buydu. Kimin ne şekilde ne ile uğraştığını veyahut kimlerle baş ettiğini bilmediği bir hikâyede korumacı ve tedbirli olmaya çalışmıştı sadece. Yine de kendi deneyimlerinden yola çıkarak baştan beri böyle davranmaması gerektiğini bilmesi gerekirdi. Öfkesini hapsetti zihnine. Aklından geçirmiş olsa dahi ona kötü davranamazdı. Çocuğun yüzüne batırdığı tırnaklarına çevirdi bakışlarını. Sorduğu soruya ne cevap vereceğini bilmiyordu açıkçası. Mümkün veya değil. Ortada bir inanç yoktu Cornelia için. Çocuk kırıntılarla oyalanırken aklından geçenler artık şekil almaya başlıyordu.

Neredeydi bez bebeği? Kiliseden getirildi mi emin değildi. Görmek istiyordu çocuğun neler yapabileceğini. Diğer çalışanlar sorgu için hazırlarken almış olabilirlerdi. Belki bir ara verip Zain ile konuşabilirdi ama Andy’i tek bırakmak istemiyordu. Hele de lanet konusunu açtığında. Korkusunu paylaştığında gözünde bir buğulanma oluştu Cornelia’nın. Sahiden mi? İnanması güçtü. Etinde kesikler hissediyordu sanki.“Mucizelerle donatılmışlara sunulan bir lanet. Ne kadar doğru olabilir?” dedi neredeyse fısıltıyla. Kontrol edilmesi gereken bir sürü kaynak vardı. Çocuğun dibine kadar çektiği sandalyede ona doğru döndü. “Sana yalan söylemeyeceğim, Andy. Cennet ve cehennem. Üstüne düşündüğüm yerler değil. Hiçbir zaman olmadı. Ama Araf hakkında bir şey bilirim, o arada kalmışlığı ve korkuyu…” dedikten sonra işaret parmağını alnına nazik bir tutumla götürdü çocuğun. “Araf… Burası. Asıl araf kafanın içinde. Ne gidebilirsin ne kalabilirsin. Ne cesaret edebilirsin ne de korkmaya hakkın vardır. Korkuyorsun sen. Güzel. Kimileri korkmaktan dahi acizdir. İşte, senin tutunman gereken tek şey bu. Yönlendirmen gereken tek hissiyatın. Ve, aynı zamanda düşünmemen gerek tek şey de bu.” Elini çekti. Yapacağı şey bir Bakanlık çalışanı için pervasızca bir hareket olabilirdi. Kime ne? Buradan çıkamazdı her halükârda. Çıkmaya kalkarsa da Cornelia onu asla bırakmazdı. Sandalyeye önlem amaçlı belinden bağlanmış çocuğun kalın ipini çözmeye başladı. Çocuğu korkutmamak için asasını hiç ortaya çıkartmamıştı. İpi çözeceğim derken tırnağı kırılınca ufak bir sızlanma yaşamanın ardından söküp fırlattı bütün ipleri. Çocuğun yorgunluğu her halinden belliydi. Soluklanma ihtiyacını gidermesini beklerken konuşmaya devam edecekti.

 “Endişelenme.” dedi yapacağı hareketten önce uyarı bağlamında. Kollarını uzatıp sıkıca sarıldı çocuğa. Çocuğun buna ne kadar ihtiyacı olduğu bilinmez ama Cornelia’nın mutlaka vardı. “Kimse sana dokunamaz.  Ölmene izin vermem. Gerçek veya değil, bunun üstesinden birlikte gelebiliriz.” Diyordu çocuğa duygularını ne kadar geçirebildiğinden emin olamayarak. Geriye çekildi yüzünde sıcak bir tebessüm ile. “Seninle çıkarsız bir anlaşma yapacağız Andy. Biraz daha konuşacağız. Sana güveniyorum. Konuşmamız bittikten sonra benimle birlikte gelmeni isteyeceğim senden. Hemen karar vermek zorunda değilsin. Hiç zarar göremeyeceğin bir yere götüreceğim seni. Önce konuşalım.” diyerek açık kapı bıraktı. Eğer kabul ederse Das’ın ve Blaze’in cinnet geçireceğini biliyordu. Ama Andy’e de düşüncelerinin değişebileceği bir çevre lazımdı. Çok belli etmeseler de sevgi doluydular, Andy’i seveceklerinden emindi kadın. Bakanlık için sorun yaratabilirdi ama Seth ile bir şeyler ayarlayabilirlerdi. “Hiç bez bebeğinin bizim asamıza denk geldiğini düşündün mü? Mucize dedikleri şey sizin büyü yapabilmeniz olabilir mi?” Aklındaki sorulardan hangisine öncelik vereceğini kestiremiyordu Cornelia. “Bizi büyüsüz kılmak için söylediğiniz o sözler… Onun da bir büyü olma ihtimali yok mu sence?” diyerek çocuğu sorgulamaya itiyordu doğrudan bir kanı ortaya koymaktansa. “Engizitörleriniz ya da vücut bulduğunu söylediğin herhangi bir kişi… Onlarla tanışmayı çok isterim. Nerede bunlar? Kiliseye uğruyor olmalılar ama belli ki asıl merkezleri değil.” Ayin yapmak, vaaz vermek dışında asıl planlamaların yürütüldüğü başka bir yer olmalıydı, lakin bir çocuk bilebilir miydi? Andy yaşıtlarına göre beyni bulandırılmış olsa da gözlemci olabilecek bir tipe benziyordu. Kulağı kesik olma ihtimalini değerlendiriyordu.

“O gece, kilisenin bodrumunda ne yapmaya çalışıyorlardı? Gök neredeyse yarılmıştı. Sarsıntıyı da biliyorsun. Herkes hissetti. Bir şey duydun mu önceden? Bilgin var mıydı? Bunları benimle paylaşman önemli. Burada sen ve ben varız artık. Ayrıştırma yapmıyorum aramızda.”Yaşama hakkına inanıyordu Cornelia. Dünyası dine göre veya doldurulma bilgilerle ikiye ayrılmıyordu. Bir cadı avcısının ateşine karşılık su ile yıkıma karşı ön safhalarda durabilirdi. Çocuğu koruyabilirdi. Ona güvenmesini ve tamamen açılmasını istiyordu.[/justify]


Hadi bir mühürler hakkında ipucu zarı...
This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 10, total 10
Talih 1d10 : 10, total 10

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git