Dünya Ülkeleri > Aziz Michael Kilisesi

Mahşer Gecesi - 1. Sezon Finali

<< < (8/8)

Seth Carter:
Adam dediklerime kulak aldırmıyordu. Perdelerini sıkı sıkı kapatmıştı ve ışığın girmesine izin vermiyordu. Peki ondan kurtulmak istersem, pes edersem, karanlıkta bırakırsam temsil ettiğim her şeye ters yapmış olmaz mıydım? Kafamdan aşağıya bir şırıltı ile dökülen alev ile tamamlandı ağzımdan dökülen büyünün devamı. İlk başta aşırı sıcak hissini hissetmiyorsun, sonrasında ise aklını başından alacak bir acı sarıyor vücudunu. Anlaşılmamanın getirdiği minik bir ses çıkıyor ağzından, sonra o çığlık büyüyor, büyüyor! Üstelik karşımdaki adam da yerden kalkmış ve kılıcı ile üstüme kapaklanmıştı. Artık o da yanıyordu! Üstümden ittirdim bir hışımla "APTAL!" diye bağırdım acı çığlıklarım arasından. "YUVARLAN! YERDE YUVARLAN!" Üstümdeki kıyafetlerden kurtulmak için gömleğimi iki yandan tutup çektim can havliyle. Çıkaracaktım tüm kıyafetlerimi. Yerde yuvarlanacak, ateşin sönmesi için elimden geleni yapacaktım. Büyü yapamayacağıma emindim. Şuan asla konsantre olamazdım bu acıyla. Tüm derimi koparıyorlardı sanki. Yıllardır çektiğim gönül yaram gibi, tek sigara ile dinmeyecekti. Yakacaktı. Cwénhild ruhumu yakmıştı yangınıyla. Şimdi de vücudum yanıyordu işte. Yanımdaki adamın söylediği cehennem benim için hiçbir şeydi. Zaten dünyada yanmış, kül olmuştum ben.

Ölmemeliydim burada ölemezdim. Kızımı yeni tanımıştım. Onunla geçireceğimiz bir hayatımız olacaktı daha. Reina ile birlikte Hogwarts'tan mezun olduğunda mezuniyetilerine gidecektim. Erkek arkadaş edineceklerdi. Damatlarımla tanışacaktım. Belki benimle paylaşırlarsa dertlerini dinleyecektim. Yanlarında olmalıydım. Bunca sene kimsesiz kalmıştı. Reina ailesi öldüğü için benimleydi. Onları bırakamazdım. Cwén öldükten sonra ölmüştüm ruhen, neden yaşamıştım peki? Kızım için. Reina için. Şimdi de Mirabelle için yaşamalıydım. Onları bırakamazdım. Lütfen diye yalvarıyordum üstümdeki ateşi söndürmeye çalışırken. Kızlarımla vakit geçirebileyim. Kendim için hiçbir şey istemedim hayatta. Sadece Cwénhild'i istedim. Onun benim olamaması doğruydu. Bencillikti istemem ama şuan hayatı istemek, kendim için değildi işte. İki mükemmel kız evlada sahip çıkabilmek içindi. Gözlerimin yanmasa ağlardım. Yüzüm yanmasa ağlardım. Bağırmaktan başka bir şey yapabilsem isimlerini sayıklardım. Kurtulmak istiyordum bu durumdan. Kurtulduktan sonra yanımdaki zavallı adama yardım etmek istiyordum. Kızlarımı tekrar görmek, sarılmak istiyordum.

Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 5, total 5
Talih 1d10 : 2, total 2

Raiden Minamoto:
[justify]Raiden sorunsuz bir inişin ardından etrafını hızlıca bir inceledi. Birisi var mı bakmalıydı. En sonunda baygın duran adam dışında boş olduğuna emin olabildi. Doğru düzgün düşünmeden atlamıştı delikten içeri. Aklına burada duran adamın bir cadı avcısı olabilme fikri gelse de atlamıştı. Ne olduğunu tam anlamıyla görememesine rağmen merakına yenik düşmüştü. Mahzendeki adama biraz daha dikkatli baktı Raiden. 
 
“Bay Twinkle?”
 
Karşısındaki adam bir süredir ortalarda gözükmeyen başseharbazın ta kendisiydi. Adamın gözünün olması gereken yerden kan boşalıyordu ve parmaklarından biri de yerinde değildi. Adamın yüzüne bakmamaya özen göstererek nefes alıp veriyor mu kontrol etti. Ama bu sırada yere bakan Raiden yere akan kandan daha çok tüylerini ürpertecek bir şeyle karşılaşmıştı. Bu karşısındaki baygın adamın gözüydü. 
 
Bu gözü almalıydı değil mi? En sonunda yerde öylece duruyordu. Yere eğilip gözü aldıktan sonra cebine indirdi. İndirmesinin hemen ardından da ‘Ben ne yapıyorum ya?’ sorusu aklına gelmişti. Paradan başka bir şeyi pek düşünmeyen kadının alışkanlığıydı yerde gördüğü şeyleri ceplemek. Fakat şu an yaptığıyla kendisini bile şaşırtabilmişti. Cebinde bir göz olması fikri kadının midesini bulandırmıştı sanki daha önce bu tarz şeylere dokunmamış gibi. Ama bu seferki farklı diyordu içinden. Bu gözün sahibi daha önce kanlı canlı da gördüğü biriydi. Fakat bu düşüncelere rağmen ceplediği göze bir daha dokunma fikrini şu an kaldıramadığı için de elini bir daha cebine götüremedi.
 
Arkasından gelen cadıyı da bu cepleme işinden sonra fark etmişti. Meredith bu odaya gelirken birkaç yara almıştı belliydi. Hırpalanmış duran cadıya iyi olup olmadığını sorarken iyi değilsen al bu adamı da yanında St Mungo’ya götür demeye hazırlanıyordu. Ama beklediği cevabı alamamıştı. Cadının sorusunu cevapladıktan sonra kendisine yönelttiği aynı soruya karşılık kısaca iyi olduğunu söylemişti.
 
Az önce gözünü ceplediği adamın yanında daha uzun süre durmak kadını rahatsız ediyor olsa da Meredith’e dönüp başseherbazı St Mungo’ya götüreceğini söylemişti. Karşısındaki kadına son bir defa bakıp kendisine dikkat etmesini söyledikten sonra Bay Twinkle ile St Mungo’ya ışınlandı.

Yetenek 1d10 : 1, total 1
Destek 1d10 : 9, total 9
Talih 1d10 : 2, total 2[/justify]

Meredith Vivienne Boleyn:
[justify]Kızıl cadı yanmıştı. Bir kez daha. Tanrının evinde yapılan saygısızlıktı belki de bütün bu üst üste binen talihsizliklerin nedeni. Ona hayır için kullansın diye verdiği ‘hediye’yi amacından saptırdığı için cezalandırılıyordu. Tanrının bir hediyesi olan büyü güçlerini yalnızca iyilik için kullanma yeminini bozmuştu Von Motke’yi öldürdüğü gün. Düştüğü mermer zeminde acı içinde kıvranırken başına gelenleri tamamen hak ettiğini düşünüyordu. Fakat cezası yetersizdi, birden fazla can almıştı, ödemesi gereken bedel bitmemişti.

Cebindeki iksire uzandı gözyaşları eşliğinde. Yola çıkmadan önce lazım olacağını düşündüğü ekipmanlarla birlikte aldığı Wiggenweld İksiri’ydi bu. Titreyen elleriyle şişenin tıpasını açtı ve hızlıca dikledi. İksir içmeden hoşlanmıyor olsa da görevini sürdürebilmesi için katlanması gerekiyordu. İksirin iyileştirici etkisi bedenindeki acıları dindirirken bir başka şok ile sarsılacaktı.

Karşısında birkaç gün önce ortadan kaybolduğu bilinen tanıdık bir sima vardı, Egnast Twinkle, Baş Seherbaz. Kan kaybediyordu, işkence görmüş gibiydi, gözlerinden biri ve işaret parmağı yoktu. Meredith, ağzından küçük bir çığlığın kopmasına engel olamadı. O sırada salonda bir kıpırtı ona doğru yaklaşmıştı, Meredith hızla asasını çekti. Atladığını gördüğü siluetti bu. Bir başka Cadı Avcısı değildi neyse ki. Kızıl cadı tanıdık bir yüz gördüğü için rahatlamıştı, asasını indirdi ve ona nasıl olduğunu sordu.

Kendisine göre iyi bir durumda görünüyordu adı Raiden olan cadı, Baş Seherbaz’ı St Mungo’ya götüreceğini söylemişti. Ona itiraz etmedi ve sessizce adama yaklaşıp hiçliğe karışmasını izledi. Sonra yorgun bakışlarını salonda gezdirdi herhangi bir tehlike belirtisi olup olmadığını anlamak için. Görünürde bir şey yok gibiydi. Hala acıyan ayaklarıyla sendeleye sendeleye düştüğü deliğin altına doğru ilerledi. Bay Carter’ı yukarıda, kızgın yağların içinde bırakmıştı. Geri dönmeliydi.

“Zain!” diye seslendi tüm gücüyle. “Beni duyuyor musun?”

Genç büyücüden yanıt çabuk gelmesi Meredith’i sevindirmişti. “Git ve yardım getir Zain!”

Sonrasında bir cisimlenme sesi duyuldu, sıra kendisindeydi. Yukarı geri cisimlenecek ve doğrudan Bay Carter’a koşacaktı yardım için. Yardım et Yüce Tanrım.
[/justify]

Yetenek 1d10 : 9, total 9
Destek 1d10 : 1, total 1
Talih 1d10 : 3, total 3

Redferne Amaranthe Roseborough:
"Çünkü onlara yük olan boyunduruğu, omuzlarını döven değneği, onlara eziyet edenlerin sopasını paramparça edeceksin; tıpkı Midyanlıları yenilgiye uğrattığın günkü gibi. Gürültülü savaşta giyilen zırhları ve kanda yuvarlanmış giysileri, yakılacak; yem olacak ateşine..."

Savaşçı Peder'in kafasında yankılanıyordu ateşle ilgili ayetler. Haçlı Seferleri'ne katılan yiğitler gibi, İşkaryot Yahuda'nin İsa'yi öpüşüne benzer biçimde kutsamıştı Victoria'yı saldırmadan önce. Belki bir tek bunun için bile hoyrat şeytanın büyüsüyle ayağına dolanan donu kendisini bir kez daha yere serdiğinde kâfirin kanını da akıtabilmeyi başarmıştı. Victoria şanına doymuştu bu gece, kana ve ete çok doyamamış olsa da. Selene de yüzünü kara çıkarmamıştı Redferne'in, bir kâfir kadınının cenabet kanını döktürmüştü. Canı yanıyordu. Daha önce tatmadığı bir acı değildi bu en azından. Cadı Avcısı olmaya adım attığı ilk günlerde unutmayacağı şeyler görüp tecrübelemişti; yakılmak ya da aletsiz işkencelerle bedeninin her noktasından acı çektirilmesini de yaşamıştı bu adam. Ah, Rabb'in hükmü ve hiddeti ne güzel yakıyordu bu kulunu. Günahsız kul olmazdı kolay kolay, belki Papa bile yanacaktı az da olsa. Bu nedenle yüzünde gülümsemeyle kabullendi Peder bu alevleri.
Yapışkan maddenin bedenlerine tutunmasından kaçamıyor, saklanamıyor, kurtulamıyorlardı alevler ve acı içinde kardeşleşen iki savaşçı...
Aynı zamanda saldıramıyor, savunamıyor, acıdan başka çok az şeyi düşünebiliyorlardı.

Seth Carter direniyordu ama, hem kendini hem de Peder'i kurtarmayı istercesine sözler savuruyordu çaresizce. Cemaatinde olsa ne yavuz bir Avcı olurdu böylesi bir adam diye düşündü Redferne. Saçlarını okşar, omuzlarından tutar, her türlü güvensizliği karşısında güven verirdi bir pederin oğul diye çağırıp günahlarından arındıracağı hemen herkes gibi. Şimdi ateşler içinde bir olmuşlarken, tanrıdan başka kim ayırabilirdi ikisi arasındaki farkı?
"'Sodom ve Gomore'yi altüst ettiğim gibi, altüst ettim içinizden bazılarını. Ateşten kurtarılan yanık odun parçasına döndünüz, yine de yönelmediniz bana.' buyurdu Rab..." dedi zorla nefes aldıktan sonra Peder Redferne ve devam etti: "'Böylece, budur sana yapacaklarım, ey İsrail ve sana yapacağım için bunları, tanrınla karşılaşmaya hazırlan.'"

Yanacaklarsa da birlikte; cennete uçarken günahla hırpalanmış ruhunu cehenneme daha yüksekten, kendi elleriyle bırakma isteğiyle sarılacaktı Seth Carter'a. Belki böyle olursa günahından arınan ruhu, bir gün alevle yanmanın büyük bir ceza oluşuyla Cennet Kapıları'ndan geçip Rabb'in tahtına secde ederdi belki?
"Kızgın fırına atılsak bile, ey kral, kendisine kulluk ettiğimiz Tanrı bizi kızgın fırından kurtarabilir; şüphesiz senin elinden de bizi kurtaracaktır. Ama bizi kurtarmasa bile bil ki, ey kral, ilahlarına kulluk etmeyiz, diktiğin altın heykele tapınmayız. Amin." dedi sarılmaya yeltenerek, belki cadılarca öldürülmese ve yaşasaydı oğlu olabilecek yaştaki adama öz babası gibi.

İçinden son kez bir dua olsun ve sesi güçlenip cennetteki tahtında oturan Rabb'ine ulaşsın diye.. ve dokundu altından yapılma o haça.

Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 5, total 5
Talih 1d10 : 1, total 1

Kont Sati Von Richmond:
Raiden, yerden gözü kaptığı gibi baygın haldeki Başseherbaz ile birlikte St. Mungo'ya cisimlenmişti. Adamın durumu çok kötü gözükse de zamanında yetiştirmeyi başarabilecekti.

O sırada kilisenin tören salonunda ise zamana karşı bir yarış vardı adeta. Rahip Roseborough can havliyle kıvranırken bir yandan da Seth Carter'a bir şekilde ulaşmaya çalışıyordu. Öbür yandan Zain ve Meredith ise Seth Carter'ın yanına varmak için var güçleriyle çaba sarf etmekteydiler.

Rahibin dudağından dualar okunan bir mahşer gecesinin yarısında, iki adam kıvranırken alevlerle çevrili zeminde, gök gürüldedi son bir defa yağmur tanelerini dökmeden evvel harabe olmuş kiliseye. Suyla yıkanacak ve kutsanacaktı son bir defa Aziz Michael'ın Kilisesi.

Meredith ve Zain, Seth Carter'ın başına vardıklarında rahibi adama sarılmış bir halde buldular üstü başı kan lekesi olmuş bir vaziyette. Tenleri kavrulurken, kızgın ateşte bir çırpıda başlarına koştular. Her ikisini de iyileştirmek için bildikleri büyüleri fısıldarken ardı ardına, rahibin titrediğini fark ettiler korku içerisinde.

Rahibin eli cebindeki altın haça dokunmuştu çoktan. En umutsuz ve çaresiz anınızda aziz Kardeşim, kilisemizde barındırdığımız Aziz Michael'ın altın haçına sığınınız. Dokunmasıyla beraber önce başı, sonra da bedeni dönmeye başladı kilisenin kanla boyanmış, alevle kararmış zemininde. Tekrar tekrar döndü ve döndü. Nitekim bir süre sonra bulanık bir surete dönüştü diğerlerinin gözü önünde ve kayboldu kilisenin zemininden. Sanki bir anda oradan çekilip alınmış gibi.

Meredith ve Zain duruma anlam veremeseler de Seth ile ilgilenmeye devam etmek zorundaydılar. Büyüler işe yaramış gibiydi, şimdilik. Seth'in yüzü ve bedeni korkunç görünüyordu. Bilinen en okkalı büyülerle bile tamir edilemeyecek kadar korkunç. Hayattaydı evet, hayatta kalacaktı belki. Ancak o yüze bakmak artık bir ıstıraba dönecekti. Yara izleri ve soyulmuş bir kafa derisi. Kurdeşen dökercesine kalkmış bir ten ve kan lekelerinin süslediği bağrıyla baygın halde yatan bir savaşçı.

Yağmur damlaları düştü kırmızı kiremitlere. Ölüm kokan mabedi yıkayan su, yaşananları da unutturabilecek miydi bu insanlara?

O sırada başka bir yerlerde
Rahip Roseborough'un dünyası dönmüştü. Bir an kusacak gibi oldu. Yanıkların verdiği acı yüzünden kusabilecek hali bile yoktu oysa. Boyutlar daraldı, gözleri ışıkla kısıldı. Ölmüş müydü yoksa? Rab mıydı onu çağıran bir haç aracılığıyla? Zemin kaydı bedeninin altından ve boşlukta asılı kaldı bir süre. Değişen, uzayan siluetler, vitraylar ve alaca renge boyanmış bir boyut. Kilisenin zemininden yok olduğunun farkında bile değildi.

Ahşap zemine sırt üstü düştüğünde duraksadığını fark etti ışıkların. Kiliseye geri mi dönmüştü yoksa? Rab, onu kabul etmemiş miydi cennetine? Yanık izleri canını acıtsa da göz kapaklarını güçlükle araladı. Acı içinde iniltiler döküldü dudaklarından. Bulunduğu yer bir kilise değildi. Ahşap duvarlı, mütevazi ev mobilyaları ile döşenmiş bir evdeydi. Ve en garibi de, gece değildi. Bir an kilisenin revirinde olduğunu sandı ancak burası reviri de andırmıyordu. Başını kaldırdı güçbela etrafına göz atabilmek adına.

Kızıl cübbeler içerisindeki bir adamın tam yanında durduğunu o anda fark edebildi. Burası her neresiyse, cübbeli zatın tasvirleri ona birilerini anımsatıyor ancak acı içerisinde kamaşan zihni kim olduğunu çıkaramıyordu. Kızıl cübbeli ona döndü yüzünü. Sivri çeneyi saran beyaz sakallar çarptı gözüne. İnce, kırışmış dudakları aralandı.

"Hoş geldin Rahip Efendi... Biz de seni bekliyorduk!" Cübbelinin bakışları rahibin beline ve oradan aşağısına kaymıştı yavaşça.

"Ancak bu halde bulmayı beklemiyorduk elbette! Acınız geçecek merak etmeyin. Birazdan kardeşlerimiz burada olacaklar. Aramıza yeniden hoş geldiniz Aziz Kardeşim Roseborough. Sizin gibi kudretli ve imanlı bir kardeşimizle yüz yüze tanışabilmeyi dört gözle bekliyordum."

Kendisini takdim eder gibi yavaşça eğmişti başını öne. "Engizitör Mahkemesi Baş Engizitörü Gabriel... Rab'bın yollarımızı böyle ihtiyaç duyduğunuz bir anda kesiştirmesi kader değildir de nedir?"

Cevap veremedi Rahip. Gözleri kararırken başı, tekrardan yere düştü. Tam kapanmadan göz kapakları son bir görüntü çalındı pencerelerden gözüne. Bir sokak ve bir tabela. Çok adını duymuştu burasının. Ama görmek, hiç nasip olmamıştı.


Malleus Maleficarum ana kurgumuzun 1. sezonu burada sonlanmıştır. Katılımlarınız ve destekleriniz için Büyücedünya RPG ekibi olarak binlerce kez teşekkür ederiz. Çok yakında yeni sezon, yeni heyecanlar ve yeni görevler ile geri döneceğiz!

Navigasyon

[0] Mesajlar

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git