İngiltere Büyücedünyası > Hogsmeade Kermesi
Hogsmeade Kermesi Gezisi
Samuel Raymond Boleyn:
Hogwarts'taki en güzel zamanlar kesinlikle Aralık ayları. Hem istediğimiz zaman Hogsmade'e gidebiliyoruz, hem de karlı ve soğuk hava ilgimi fazla çekiyor. Soğuktan kızaran yanaklar, sıcak alana girince çıkarılan 5 kat kıyafetler, kar topu savaşı, üzerine bir de Kaymak Birası... İzinli izinsiz ayrım merasimi ve Profesörlerin uyarılarını sohbetimiz sırasında kısa şekilde kulak vererek dinledikten sonra yola koyulduk. Arada çocukları bırakıp Profesörlerin yanına geçiyor ve karda yürümelerine yardım ediyordum. Profesör Urswick ona dokunmamam ve uzakta durmam konusunda her ne kadar ısrarcı olsa da arada kayma ihtimaline karşılık yakınında durarak sohbet etmeye çalışıyordum. Çok aptal bir kadın aslında ama dönemimizde onun gibi o kadar çok aynı zihniyette insan var ki. Dışlayarak değil fikirlerini dinleyip daha ılımlı yaklaşarak yumuşamasını sağlayabileceğimizi düşünüyorum. En azından zihniyet değişene kadar onlarla ters düşmek mantıklı değil, hem herkesin gönlünü yapmak kötü bir şey de değil. Bence doğru olan bu, sonuçta kadın ne düşünürse düşünsün zarar görmesini istemeyiz. "Sizce de hava çok güzel değil mi Bayan Urswick? Dönemin en güzel zamanı bana kalırsa." Aynen böyle havadan sudan falan konuşuyorum işte. Başka ne konuşacağım ki bu kadınla? Çok cevap da vermiyordu zaten, varlığımdan inanılmaz rahatsız olmuştu. Etraftan gelen seslerle birlikte de dikkatimiz tamamen dağıldı zaten. Daha Hogsmade sınırlarına yeni girmiş sayılırdık ki anında karmaşa çıkmış, çocukça bir şekilde yemek savaşı yapmaya başlayan bir ekip vardı. Bayan Urswick yanımdan bu çocuklara doğru ilerlemeye başladığında yarım saattir yanıma gelmeye korkan arkadaşlarım "Oğlum salsana şu kadına niye yanaşıyorsun sen ya? İki sohbet edecektik iyi ki!" diye sitem etmeye başladılar. "Bütün gün bizim zaten. Bekleyin bir şu olaya bakalım, Gryffindor'lu öğrenci varsa aralarında binaya eksi puan yazdırmasınlar. Alt dönemler daha bilmiyor Bayan Urswick'in nasıl biri olduğunu." diyerek onları bırakıp kargaşaya doğru ilerlemeye başladığım sırada arkamdan "Bina başkanımız bee, bütün puanlarımızı korur. Helal olsun sana!" diye gülerek dalga geçiyorlardı. Umursamadan devam ettim yoluma derken... Bir anda etrafta koca bir sessizlik oluştu. Mirabelle sanki hiçbir şey olmamış gibi kadını koca bir şekerlemeye çevirerek uzaklaşıyordu kalabalıktan. Gülmemi tutarak adımları gerisin geri geldiğim yöne çevirdim. Yok yani bu durumda kadına yaklaşmak akıl karı bir hareket olmazdı. En iyisi buradan en hızlı şekilde sıvışmak. Aga bunlar da kar topu savaşı yapabilecekken niye yemek?
Bu karmaşada bir de kendi kafama bir şey yememek için hızla kaçmaya çalışırken... Önüme çıkan minik birinin kafasına gelen kabaklı pasta olduğunu sandığım turuncu ve beyaz kremalı bir dilim ile beraber durmak zorunda kaldım. Gülmeyeceğim hayır, kötü bir durum, ayıp olur... Neler olduğunu anlayamadan etrafına bakınan kızın yüzünü bana dönmesiyle bir de atkıyla sarıp sarmalamadığı yüzünün açık kalan küçük bir bölgesine de aynı kekin kalan parçalarının yapışması bir oldu. Ama kız... Charlotte. Aylardır inanılmaz ilgimi çeken ama bir türlü sohbet başlatamadığım kız. Bu sene saçının kesiminden mi, vücut hatlarından mı, yüzünün oturmasından mı yoksa yapmaya başladığı makyajdan mı kaynaklı bilmiyorum ama çok daha farklı gözüküyor gözüme. Ve evet, ben, rahatça gidip konuşamadım kızla. Şimdi ne desem? Gözlerini bile açamıyor ki... Hemen cebimden bir mendil çıkardım ve "Kötü oldu sanırım. Silmek ister misin?" dedim.
Eadwig Alger Boleyn:
Ulan ne boş iş. Şuan oturmuş hesap kitap yapıyor olabilirdim. Üstelik haftalık yatakhane temizleme günü. Gage bok içinde yaşıyor odanın temizlenmesi için aklapakla yetmiyor. Kaldırdılar bizi Hogsmeade ayağına gezdiriyorlar. Kermesmiş de bir şeymiş de. Yürüyorum bizimkilerle. Hufflepuff’lı bi çocuk var yanımızda bakıyor tip tip. “Ne bakıyo’n? Dön ulan önüne.” falan diyerek hırladım buna. Yürüdük. Profesörler saldı sonra bizi. Kermese bakındım. Boş. Boooş işşşş! Şuan okulda olup işime yarayan ödev seçebilir, onu yapabilirdim. Kenarda durmuş Gage’in boş atmasını dinliyordum. Diyordu ki eğer çok hızlı bir şekilde dünya etrafında dönebilirsek bir gün içinde kaç kere güneşin doğuşunu ve batışını görebilirmişiz. Winton da mantıklı cevap vermeye çalışıyordu. Yahu bu gezi daha ne kadar boş olabilir? Huff çocuk tekrar bakınca şöyle elimi kaldırıp vuracak gibi yaptım. Çekildi. Cyneric yanıma gelip “Abi o benim kızın arkadaşı yalnız. Şapmayalım.” diyince “İyi tamam.” dedim. Garip bakmasınlar yüzlerinin ortasına çakacağım zümzüğü. Aha yemek savaşı başladı.
Urswick’i bulmak için etrafa bakınıyordum ki Strömm geldi. Fıçı getirmiş. Diyor ki gelin bira içelim. Bira içmek mi? Yoksa insanları düzene sokmak mı? İnsanları düzene sokmak bana bir şey kazandıracak mı? Aha Starlight profesörün üstüne tatlı boşalttı. Urswick’ten savaş narası duyduğum gibi Strömm’a döndüm. Tavuk kavgasını kaldıracak kafam yoktu. Bira içelim. Hem de fıçıyı kaldıramıyormuş. Gittim yanına bunun. Kucakladım fıçıyı. Kadınlar ne kadar ezik varlıklar. Şu fıçıyı taşıyamıyor daha. Bi vursam ölür.
Şöyle her şeyden uzakta, gizli saklı bir yere çıkarttım fıçıyı. Arkamda da Strömm. Bir binanın ikinci katındaki balkona dışarıdan merdivenle çıktıktan sonra bıraktım fıçıyı. Tabi egom da pohpohlandı. Oturdum karları temizleyip. Cümbüşe döndü ortalık zaten iki dakikada. Yemek savaşı ne merlin aşkına? Lord olarak yukarıdan izlerim anca bu köylüleri. Sessiz sessiz biraz izledim aşağıyı. Sonra gözüme biri takıldı. “Amnskmss...” diye tısladım görüntü yüzünden. Benim kuzenim olacak o hergele, bir kızın yanındaydı. Yanındaydı ve mendili ile kızın yüzünü siliyordu. Kız ise...
Taaaaa dönüyoruz benim 1. sınıf anılarıma. O zaman Samuel ile aramız iyi. Ben yine tutuk bir çocuğum. Ailem iyi bastırdığı için, çocukken de hareketlerime dikkat ederdim. Hufflepuff’tan bir kız ile tanışmıştım. Cıvıl cıvıl bi kızdı. Böyle konuştukça konuşuyor, tatlılığıyla gülümsemesiyle onunla arkadaş olma isteği oluşturuyordu içimde. Bana baktıktan sonra saçımı düzeltmişti. Demişti ki saçın böyle daha güzel... İşte o zamandan beri saçımı aynı yaparım. Charlotte’un yeri ayrıdır içimde. Ayrıdır ama ailemin getirdiği durum var. Öyle rastgele biriyle birlikte olamam. En azından duygusal açıdan. Bu yüzden bu kızı da kalbime gömdüm. Yine de dokunulmasın o kıza abi, istemiyorum. Kuzenim bunu da yapmasın artık ya. Gidip kızın kalbini çalacak, sonra üzecek o güneş gibi masum kızı. Bu benim kerkenez kılıklı kuzenimin mendili ile gözünü sildiği kız o işte. Charlotte. Derin nefes alıp “Ya nerede kaldı bunlar?” dedim. Bira içmek istiyorum. Strömm’e gösterdim benim kuzeni. “Görüyor musun şunu? Şu bok kafayı görüyor musun?” dedim. “Bir gün elimden kaza çıkacak. Ağzıyla kaşının yerini değiştireceğim. Kolunu g*tüne sokacağım o olacak. Bardaklar nerede kaldı!”
Charlotte Vera Rillian:
[justify]Temiz hava. Temiz havanın solurken ciğerlerimde çiçekler açtırdığını hissedebiliyordum. Son zamanlarda çok fazla profesörler tarafından uyarıldığım için ayakkabılarımı çıkartıp çıplak ayak dolaşamıyordum. Beni durduramayacaklardı ama bugünlük arkadaşlarımın hatırı için bir şeyleri gerçekleştirme konusunda diretmeyecektim. Huysuzluğum bu yüzden biraz üzerimdeydi aslında. Ancak Hogsmeade’e varmış olmanın mutluluğuyla dikkatim dağılmıştı. Büyücedünyanın yaşadığı tatsız ve acı olayların sınır tanımadan hala süregeliyor olması yetişkinlerin bile yüzünde korkular tomurcuklandırıyor, endişeyle birlikte her an tetikte olmaya çalışıyorlardı. Yaşıtlarından gözlemlediği kadarıyla en önemsemeyen gözükeni bile yer yer kendini ele veriyordu. Hatta birçoğu aklını bu tarz herkesi ilgilendiren ağır sorunlardan uzaklaştırmak için kendilerini sık sık arkadaş topluluğu ile güvence altına alıp kafa dağıtıyorlardı. Bazıları ise… Pısırıklaşmıştı. Evet. Bu durumdan oldukça rahatsızdım. Trende yaşananların ardından Gryffindor ikizlerinin psikolojisi bozulmuştu. En arkada fark edilmeyecek kadar sessiz adımlarla yürürken konuşmalarına kulak misafiri oldum. Meraklı bir şekilde diktiğim kulaklarımla dayanamayıp aralarına girdim hızlıca. İkisinin arasından kaptığım kollarına sıkıca tutunurken kısık tonda konuşmak için dudaklarını araladım.“Emma ve Thelma. Yapabileceğiniz hiçbir şey yoktu. Onların tercihlerine saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum. Lütfen artık kendinizi suçlamayı bırakın. Buraya farklılık olmaması için geldik. Döndüğümüz zaman yine konuşuruz ama… Şimdi sadece anın tadını çıkarmaya bakın. Herkesin içi buruk ama eğlenmeye çalışıyorlar. Biraz çaba, lütfen. Yanınızdayım.” derken tatlı bir gülümseme de yerleşmişti yüzüne. Bir nebze olsun Emma’da gülmeye çalışınca daha iyi hissetmeye başlamıştım hemen kendimi. Başkalarına yardımcı oldukça mutlu oluyordum ben. Şimdi ise dikkatlerini başka yöne çekmek için farklı konulardan konuşmak gerekliydi.
Kermes alanına vardığımızda -ki bunu biraz geç fark etmiştik- sohbet iyice koyulaşmış, uzun zamandır çok nadiren gülen arkadaşlarımı altı dolu bir şekilde güldürmeyi başarabilmiştim. Hiç değilse biraz daha sosyalleşip kendilerini toparlayabilmeleri adına birlikte ders çalışma sözü almıştım. İçim rahat bir şekilde artık kendime vakit ayırabilirdim.“Biraz dolaşayım. Geleceğim yanınıza.” dedikten sonra her zaman yaptığım gibi köşeme çekilmeye hazırlanıyordum. Ara ara kalabalık içinde yalnız kalmak bana iyi geliyordu. En çok böyle zamanlarda insanları gözlemleyebiliyordum çünkü. Kızların yanından ayrılalı ya beş dakika olmuştu ya da on. Bir grup Slytherin öğrencisinin arasından sıyrılırken havada süzülen tatlıları görmemle duraksadım. Yemek savaşı mıydı o? Gerçekten mi? Nasıl böyle pervasız davranabilirlerdi aklım almıyordu. Curcunanın ortasına bir hışımla ilerledim. “Heey! Heey! Ne yapıyorsunuz siz? Onca emeğe yazık ediyorsunuz! Dursanıza!” diye ince ses tonumla bağırmaya çalışıyordum. Kimsenin o karmaşada beni duymadığına emin olduğum zaman boğazımı temizleyip daha hararetli bir şekilde duruma el atmak için hazırlanıyordum ki yüzüme yapışan turta parçalarından nasibimi almıştım. “Hufff…” diyerek gözlerimi kapattım hafif sinirli bir şekilde. Profesörler bir şey yapmayacaklar mıydı? Gömüldüğüm atkıma daha fazla tatlı bulaşmamasını önlemek adına kafamı biraz daha çıkarırken kapalı gözlerle içgüdülerime güvenerek birkaç adım atıp savaş alanından kaçmaya çalışıyordum. Yanan gözümü kırpıştırmaya çalıştım dudaklarımı büzerek. Döndüğüm tarafta birinin varlığını sezebiliyordum ama kim olduğunu görebilecek kadar gözlerimi açamamıştım. Neyse ki yardım eli uzatılmıştı. Tanıdık bir sesti. Kırpıştırdığım gözlerimi aralayabildiğim kadarıyla uzatılan mendili aldım hemen.“Şu yapılana inanabiliyor musun? Zarar ziyan hep. Hayır yani ellerine ne geçti ki şimdi? Eğlenmenin daha güzel yolları olduğuna eminim.” diye söylenmeye başlamıştım ki karşımdakinin canını söylenerek sıkmak istememiştim. “Teşekkür ederim. Sana borçlandım.” Görüşüm açılmıştı nihayet ama hala özenle yüzümü temizlemeye çalışıyordum. Hemen ardından eksik kalan cümlemi tamamlayarak“Samuel.” diye ekledim.“Sanırım birçoğunu silmeyi başarabildim, değil mi?” derken yüzümdeki yapışkanlığı hissedebiliyordum. Belli belirsiz bir rahatsızlıkla mendili de mahvetmiş olmanın tatsızlığıyla devam ettim. Hemen yüzümü yıkamalıydım.“Eğer biraz daha bulunduğumuz yerde kalırsak seni de kurtaramayacağız. Biraz uzaklaşalım mı? Artık balkabağının kendisi olan mendilin için bir çözüm bulmuş olurum belki o esnada.” Cümlemi sonlandırdığımda cevabı beklemeden çocuğu boşta kalan elimle çekiştirmeye çalışıyordum. Hem böylelikle tanıdığım ancak çok fazla sohbetimin olmadığı bir kişiyle de konuşma fırsatı edinmiş olacaktım. Uzaktan gördüğüm kadarıyla onun hakkında düşündüklerimin ne kadarı doğruydu acaba? [/justify]
Samuel Raymond Boleyn:
Charlotte uzattığım mendili alıp yüzünü silmeye başladığı sırada aynı anda da hızlı hızlı yemek savaşını eleştiriyordu. “Şu yapılana inanabiliyor musun? Zarar ziyan hep. Hayır yani ellerine ne geçti ki şimdi? Eğlenmenin daha güzel yolları olduğuna eminim.” Güldüm. "Tam olarak aynısını düşünüyordum. Çocukça bir hareket." Aynı şekilde düşünmemize sevinmiştim. Charlotte ilginç ama her zaman doğru noktalara parmak basan bir kız olmuştu. "Yok ne borcu, sen de olsan aynısını yapardın." dedim mahcup bir şekilde ve ellerimi ceplerime koyarak gülümsedim. Ne yapacağımı bilemiyordum şu an. Gitmeli miydim? Arkadaşı falan yok muydu yanında ki? Bir yandan da Clay ve Edward beni bekliyorlardı. Ne yapıyorsun der gibi bakış attıklarını ve kollarını işaret ederek zamanın tükendiğini anlatmaya çalıştıklarını görünce gitmelerini işaret ettim ama pek anlamış gibi durmuyorlardı. Bu sırada Charlotte'un yüzünde bir şey olup olmadığını sormasıyla gözlerimi yüzünde gezdirmeye başladım. "Yani..." Teni ne kadar pürüzsüz... Hiç bu kadar yakından incelememiştim. Aslında dudağının çevresinde de yanaklarında da hala çikolata izleri ve parlayan krema gözüküyordu ama teninin rengini düşünürken bunu nasıl diyeceğimi bilememiştim. Çok da umursamadım desem yeridir yani. Tatlı duruyordu. Elimi cebimden kaldırmış yanağını silmek için uzanıyordum ki tekrar konuşmaya başladı ve cevabımı bile dinlemeden kolumdan tutarak beni çekiştirmeye girişti. Hala mendilimden bahsettiği için konuyu kapatmak istiyordum. "Yok, telafi edilecek bir şey değil. Her zaman böyle durumlarda işe yarayacağını düşünerek bulundururum zaten. Senin için bekliyormuş." Hızlıca düşündüğüm bu söz için de kendimi tebrik ettim tabi. Bu sırada saçlarındaki kek parçaları dikkatimi çekince şapka takmadığını fark ettim. Bu havada şapka takmamak için deli olmak veya saçlarının bir ayı kürkü kadar sıcak tutuyor olması gerekliydi. "Üşümüyor musun neden şapkasız çıktın? Ah bir dakika... Okulda çıplak ayakla gezen kız da sendin değil mi?" dedim aradaki bağlantıyı kurarak ve kahkahayı patlattım bu düşünceyle. Ben görmemiştim ama Edward'ın bir sabah kahvaltıya telaşla gelişini ve koridorda çıplak ayakla yürüyen bir kızdan bahsettiğini hatırlıyorum. Herkes ne kadar garip olduğuyla ilgili dalga geçmeye başlayınca bir tık abarttıklarını düşünmemiştim de değil, özgürlükçü bir ruhu olduğunu anlatıyordu bence bu hareket. Gülmemden rahatsız olabileceğini düşünerek durdurdum kendimi. "Komik değildi, kusura bakma. Sadece alışılagelmişin dışında bir hareket." Alınıp alınmadığını anlayamıyordum, kafamı yana yatırdım gözlerine bakarken. "Alınmadın değil mi?" dedim ve devam ettim. "Yüzünü silmen iyi olabilir. İstersen şu mekana girelim." Konuşmaya devam ederken bana arkadan kaş göz yaptıklarını fark ettiğim kankalarıma da gitmelerini işaret ediyordum elimle. "Hem temizlenirsin hem de üşümemiş olursun."
Eadwig Alger Boleyn:
[spoiler][youtube]https://youtu.be/ly0tPHjiE18[/youtube][/spoiler]
Bizimkiler bardak getirince tek tek hepsinin bardağını fıçıya takılmış olan musluktan doldurup uzattım. İlk Strömm'den başlayıp, en son Winton'a uzattıktan sonra kendime de doldurdum. Güzel, köpüklü bir bardak bira. Kokladığımda kalitesini puanlayabilecek durumdaydım. Bir yudum aldıktan sonra bıraktığı köpük bıyığını alt dudağımla emdim. Bu sırada da çatmış kaşlarımı aşağıya bakıyordum. Bira dağıtma işi ile ilgilenirken benim Merlin'in belası kuzenim kızın yanında iyice kök salmaya başlamıştı. Kızın yüzünü sildin. Ar-tık sik-tir-git. Yok illa takılıyor yanında. Strömm bir şeyler söylüyor bana ama şahin gibi bakıyorum bu ikiliye sadece üstten. Kitlendim. Kız da bizimkinin koluna girip çekiştirmeye başlayınca benim şalter attı. ÖYLE BİR ATTI Kİ HEM DE! Oturduğum yerden köpük saçıyorum. Birayı üstüme döktüm. Malın sesi geliyor. Kıza yüzünü silme ayağına elleşeyim, mekana götüreyim de başka yerlerini elleyeyim ayağı çekiyor adi şerefsiz! Kızlar ne kadar aptal! APTALLAR! Bu pisliğe nasıl kanabilirsin? Nasıl koluna girebilirsin böyle birinin? Bu herif seni alır dağlara çıkartır, yayan inmek zorunda kalırsın! Lanet herif sen nasıl böyle tatlı, masum, saf bir güzelliği harcamaya kalkabilirsin ya! AKLIM ALMIYOR! Biliyorum bu herifin taktiklerini, ben de yaptım. Birlikte kız düşürdüğümüz oldu. Hiç iyi davrandığı oldu mu? Ulan herif kızları düşürüp düşürüp arkadaşlarına anlatıyor. Adam dediğin sevgisini içinde yaşamaz mı? Birine değer veriyorsa yüreğine gömmez mi? Şerefsizsin oğlum sen. Ben burada oturamayacağım. Bu şerefsiz aşağıda o kızla konuştuğu sürece, doğru düzgün oturamam. O kızı harcamana izin vermeyeceğim şerefsiz!
Bir anda ayaklandım. Bizimkiler ne oldu falan diyorlar. Hiç cevap vermiyorum. Onun yerine "Şimdi, paçanı, yedim, senin, şerefsiz." gibi bir şeyler söyleyerek yanımdaki fıçının üst tarafını çıkarttım zorlayarak. Asamı çıkarttım. Basit büyü. Vingardium Leviosa. Bira fıçısını kaldırdım havaya. Sonra da yanımda uçurarak aşağıya indim balkondan. Bizimkiler de nereye gidiyorsun diyorlar. Fıçıyı nereye götürüyorsun diyorlar. Hiç umrumda değil çevrem. Harbi harbi fıçıyı uçurdum benim kuzenin üstüne. Lavuğun kankaları da gördü fıçıyı. Buna çekil diye el kol yapıyorlar. Zampara da arkadaşları onu çağırıyor sanıyor. Gidin gidin diye el ediyor. Pislik. PİSLİK! Winton'ın yapmamamı söylediği cümleleri ile birlikte fıçıyı çevirdim ve tüm birayı kuzenimin üstüne bocaladım. Oh! Bira banyosu, seversin bad boy'sun ya. Köpek seni. Fıçının içi boşalınca da büyüyü bıraktım kafasına düştü boş fıçı.
"Sen nasıl oluyor da-" diye konuşmaya başladım Rillian'a doğru. "Büyük salonda kızları nasıl tavladığını, can yaktığını, onlarla oynadığını anlatan bir herif bu! Koluna giriyor- Biliyor musun? NEYSE! Umrumda değilsin." diye atarlandım cümle ortasında 2 kere diyeceğime karar veremediğim için hiçbir şey dememeye karar verip. Sonra bira ile kaplanmış kuzenime döndüm. "Sana ise söyleyecek bir şey yok zaten. Köpek dediğin ısırır, şaşırtacak bir hareket değil. Çekil kızın yanından. Kendine harcayacak başka kurban bul. Bak itlerin çağırıyor gidin avlanın başka yerde."
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git