Balonun kalanı boyunca genç şövalye bozuntusu Mirabelle'e muhafızlık yapıyor, bu esnada çokça sohbet ediyorlardı. Gerçi konuşan daha çok Mirabelle idi ancak kumral saçlı oğlanın pek de var olmayan sosyal kabiliyetleri düşünüldüğünde muhtemelen bu, çok daha sağlıklı olandı. Gerilim ve stres ile ailesinden habersiz geldiği bu mekanda yalnız geçirdiği her on dakikada bir kontrol ettiği baba yadigarı gümüş köstekli saatinin yelkovanı kim bilir kaç tur atmıştı çikolata saçlı kızın yanında geçirdiği süre boyunca. Her şey güzeldi, babasının yıllardır kendisine öğretmeye çalıştığı -tabii bu daha çok Sör Beauvoir'nın başarısı olsa gerekti- her türlü beyefendiliği, içinde bulunduğu şövalye zırhının da verdiği cesaret ile uygulamaya dökmeye çalışıyordu. Bir insanla ikili olarak diyalog kurabildiği ender anlardan biri içerisindeydi, mutluydu. Ta ki balo salonuna o uğursuz karanlık çökene kadar...
İlk anda şaşırdı herkes gibi ancak maskeli balonun bir etkinliği olabileceğini düşünerekten girişken bir adımda bulundu. Sağ eliyle, belinin sol tarafındaki süt beyazı demir kılıcın mücevher işlemeli kabzasını kavradı ve kükredi aptalca olduğunu çok yakında idrak edeceği bir cesaret ile:
"Endişeniz olmasın leydim, ben sizi korurum!" Oyundu onun için an içerisinde içinde bulundukları durum; farkında değildi karanlıkta saklanan uğursuzluğun, gölgelerin örtemeyeceği korkunun. Çıkışını takiben Fransızca fısıltılar yükselmeye başladı salondan. Hayır, Fransızca değildi bunlar; başka bir şeydi... Lakin pek uzun süremedi dil analizi. Yaklaşık üç metre ötesindeki orta yaşlı bir cadının asasından yayılan loş ışığın aydınlattığı alandan hızla geçen bir ok önce düşüncelerini, hemen ardındansa takım elbiseli bir erkeğin yüreğini delmişti an içerisinde. Adını yahut yüzünü bilmediği o adam yere, ayağının yarım metre ötesine düşmüştü cansızlaşmaya başlayan bedeniyle. Gözleri irileşti kumral saçlı oğlanın. Salonun muhtelif yerlerinden birkaç patırtının daha geldiğini duydu.
Çığlıklar doldurdu kulaklarını, kaçışmaya meyletti insanlar görüşündeki. İşte o noktada yükselen uğursuz, gür sesler, salonun dört bir yanından yükselen ancak aynı hayırsız kelimeleri zikreden gür sesler yararak aldı dağınık ve düzensiz çığlıkların yerini; yekün, tek bir ses misali:
"Malleus Maleficarus!" Işıklar söndü. Sağ eliyle kavramakta olduğu soğuk metalin dokusunun değiştiğini, tahtaya geri dönüştüğünü hissetti. İnsanlar birer ikişer cansız bir biçimde yere yığılırken ise kimse cisimlenmiyordu. Kendisi henüz bilmiyordu malum tekniği ancak kaçması gerekmez miydi diğerlerinin? Karanlığı bozan boy boy silüetler yalnızca daha çok çığlık atıyorlardı, daha çok korkuyorlardı, ayakları üzerinde çil yavrusu misali dağılıyorlardı.
Kendisiyse içinde bulunduğu konumu unutmuş, yavaşça adımlıyordu bilmediği bir yöne doğru. Yüzü düşünceli, korkuyla titreyen eli; kılıcından ayrıldı ve asasına gitti. Zeki bir oğlandı André, tahmin ediyordu giriştiği eylemin sonucunu lakin inanamıyordu. Gerçekleşecek sonuçtan emindi zihni ancak yüreği ve ümidi, düşüncelerinin hızına ayak uyduramamıştı. Salladı asasını bir hilal şeklinde, çaresizce. Hiçbir şey olmadı. Tahmininin doğruluğundan dolayı ince bir gülümseme bürümüştü miğferinin altındaki dudaklarını. İşte o anda sol yanağından aşağı süzülen damla, hissedebildiği tek şeydi. Çığlıklar kulaklarını, karanlık gölgeler gözlerini uyuşturmuş şekilde kalakaldı bir süre. Nefes alıp veriyordu sadece. Bir anlığına nefesi düzensizleşti, art arda iki kere nefes aldı. Duman... Yangın? Zihni bir boşluk olmayı o an içerisinde bırakmıştı. Adımını yerden kaldırırken ikinci bir duyusu geri geldi ve ayakkabısının, yerden yükselmesini zorlaştıran, yapışkan bir sıvıya bulanmış olduğunu fark etti: Kan...
Gözleri dehşetle açıldığında ve çevresine gerçekten dikkat etmeye başladığında yanındaki kızı kaybettiğini fark etti.
"Mirabelle!" dedi içinden. Sağına soluna bakındı hızlıca. Onu korumalı- koruyabilir miydi ki? Gerçek oklar atılıyordu insanlara... Duraksadı bir an yine. Arkadaşına yardım etmeliydi, öte yandan kendisini bile kurtarabileceğinden emin bile değildi ki! Gözleri karardı, halihazırda karanlıkken ortam pek yardımcı olmuyordu. Çıkışa doğru yönelmeliydi, belki yol üstünde denk gelebilirdi ona... Yanakları sırılsıklam, gözbebekleri irisine yer bırakmayacak kadar genişlemiş bir halde ilerlemeye başladı sağı solu tarayarak. Mekanın tek çıkışı vardı. Sonra duraksadı. Buraya gelenler her kim ise bir kıyım yapmaya gelmiş ve çıkışlarını önlemişlerdi. Herkesin kapıya yöneleceğini bekliyor olmalılardı, kapı değildi buranın çıkış yolu. Pencereler... Balodaki ilk vakitlerini yalnız başına geçiren oğlan duvar köşelerinde çokça bulunduğundan dolayı bir hayli iyi biliyordu pencereleri. Evet, oralardan çıkabilirdi! Adımlarını ilerletirkense pencereye yakın olan karaltılar fark etmişti. Sabitlerdi. Burada bir kişi kaçmıyorsa o kişi... Hayır, yöneldiği taraf güvenli olmasa gerekti. Düşünce treni son hız devam ederken sol tarafındaki merdivenlerden yükselen, oldukça iyi tanıdığı bir ses ile bölündü hesaplamaları.
"Profesör! Profesör Yamashita!" diye seslenmekten kendisini alıkoyamadı şaşkınlık ve ümit ile sesin kaynağına. Başını çevirdiğinde üst kattaki devasa yangından dolayı ön tarafı aydınlık olan, merdivenin ortasındaki ruh emiciye döndü ve göz göze geldiler ilk anda. Arkasında, henüz merdivene adımlamamış arbaletli figürleri yangının ışığının açısı sağ olsun seçebiliyordu rahatlıkla kendisi muhtemelen siyah bir karaltı iken. Tabii seslenişi profesörün peşindeki figürlerin dikkatlerini üzerine çekmiş olabilirdi. Ama bu değildi şu anda aklında olan... Bir açmazda kalmanın eşiğindeydi sonsuz değer verdiği kısa boylu cadı, bir şeyler yapmalıydı...
"Orası yangın! Sizi alayım!" diyerek profesörünün inişini yumuşatacak bir masa çekmeye meyil etti yanından. Masa düşündüğünden ağırdı lakin sırtından yangının sıcağını hisseder, ciğerleri kara ve öksürüklere tutulmasına sebep olan dumanlarla dolarken masanın üzerinde gördüğü iki ateş viskisi şişesi aklına bir fikir getirdi.
"Yangın profesör, şey, arkaya, duvar, ateş!" diyerek şişeleri aldı ve profesörle kendisinden hepsi aynı yönde kalan infazcıların arasına, daha çok kendi yakınına iki şişeyi fırlattı açıyı olabildiğince lehlerine tutmak adına. Malum kişilerin üstlerine fırlatmak aklına bile gelmemişti porsuk yürekli şövalye bozmasının. Kendisinden yaklaşık bir metre yüksekteki cadıya düşüncelerini korkudan mütevellit düzgünce anlatamamış olsa da takipçileriyle aralarında bir ateş duvarı yapmak ve kendilerine uzaklaşma imkanı yaratmak istiyordu. Sonrasındaysa... Aklına gelen bu fikrin sonrası tamamen boşluktu minik şövalyenin. Ama Profesör Yamashita yanındaydı, belki kendisine yardımcı olabilirdi, değil mi? Bu mezbahadan sağ çıkabilmenin bir yolu varsa ancak o bilebilirdi...
Bu RP, isabetlilik amacıyla mekan sahibinden balo salonunun krokisi alınarak yazılmış ve iki katlı bir evin merdiveninden masa örtüsü fırlatmak suretiyle bir fizik testine tutulmuştur. Görseldeki turuncu X André, mavi X Mirabella'yı, kırmızı kutular GM metnince betimlenen cadı avcılarını, sarı çizgi ise çekilmek istenen ateş duvarını temsil etmektedir. Bu RP, öyküsel bütünlüğün sağlanması adına yalnızca belli bir noktaya kadar André'nin gözünden kaleme alınmıştır.
[spoiler]

[/spoiler]
Yetenek 1d10 : 5, total 5
Destek 1d10 : 5, total 5
Talih 1d10 : 1, total 1