17 Nisan, 2026 09:45:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Oktaryus Ironheart

Sayfa: [1]
1
Birleşik Krallık / Son perde
« : 29 Mayıs, 2022 17:55:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Belinde sırt çantası, bir eli paltosunun cebinde diğer eliyle ipini tuttuğu at ve üstünde Alte ile ufuksuz kırda, önlerinde batan güneşe karşı sakince yol alıyorlardı. Alte, son günlerde Oktaryus'un her zamankinden olduğundan çok ama çok daha fazla sessizleştiğini fark etmişti. Bu konuda endişeler duruyordu, kendisiyle sadece eğitim zamanlarında fazlaca dialog kuruyor eğitim bittiğinde ise eline şarabını defterini kaptığı gibi masasına gömülüyordu. Zaman zaman geceleri Duvara yapıştırdığı kagıtlara haritalar çizdiğini de görmüştü. Tuhaf birisiydi, pek konuşmaz her zaman planlar ve orginizasyonlar yaratır, gerekli olmadıkça gerekmeyen bilgiyi vermezdi. Daha da tuhaf olanı Oktaryus çok fazla maske işiyle uğraşır, bir maketin altında bir yüz yaratmaya çalışırdı. Bazen ise yine geceleri uykusundan kan ter içinde uyanır, elleri başında kendisini yere atar ve geçmişte yaşadıklarını hatırlayarak krizlere girerdi. Ağlardı, kendi kendisine konuşurdu ve en sonunda ise sakinleşirdi. Oktaryus'un içinde hiç bir zaman sönmeyen bir ateş vardı. Bu ateş savaşın ta kendisiydi. Osmanlı ve Rusya'nın pek çok savaşını görmüştü. Kaldıramadığı tek şey ise soykırımdı. Bunu defalarca yaşamak pek çok insanı ölüme sürürklerken, onda ise böyle bir iz bırakmıştı, dayanılmaz bir acı. Oktaryus'un bu yanını Ailesi dahil Alte dışında hiç kimse bilmezdi. O da bunu fazla kurcalamamaya çalışırdı, çünkü sahip olduğu tek dostunun, kendisi için Baba figürü olan Oktaryus'un zarar görmesini istemezdi. İki katlı bir külübeye geldiler. Oktaryus yükleri yerleştirirken konuşmaya başladı.
-Bu gece bir misafirim olacak o yüzden erkenden uyu, külübenin etrafına gizleme büyüleri yap ve hiç soru sorma kabul etmiyorum.
-Ama o
-Sorma dedim.
Başka da bir şey demedi, Akşam olana kadar şarap içip durdu. Ortada ocakta çorba pişiyordu. Zaten çok geçmeden Alte bir köşede uyuyakalmıştı. Sabah olduğunda ise gördükleri karşısında dehşet içinde kalacaktı. Kapıyı açıp Külübeden çıktı ve yavaş adımlarla yürüdü. Gözleri yaşardı ve delicesine ağlamaya başladı. Uzun bir süre kendisine gelemeden ağlayıp durdu. Daha sonra ise yerde duran defteri farketti. Defteri açıp okumaya başladı.
"Sen bunu okuyorsan planım işe yaramış demektir. 3 gün önce 250 kişilik balkan çetelerinden oluşan gruplar Britanya'ya seni ve beni öldürmek için yola çıktı. Şunu anlamanı istiyorum ki derin devlette bazı şeylerin asla sonu gelmez. Yani biz kaçtıkça bu savaş devam edecekti ve elinde sonunda olması gereken şey yaşanacaktı. Sana tecrübelerimi bırakmak için bir sürü kitap hazırladım, seni uzun süredir eğitiyorum ve artık kendi başının çaresine bakabilirsin. Çizdiğim haritalarda nerelerde kimlerden yardım alabileceğini ve neler bulabileceğini göreceksin. Özellikle de Eddith isimli  işaretlediğim kadının yanına gidebilirsin sana eminim ki canla başla yardım edecektir. Sana önerim de budur. Planıma gelecek olursak, senin sahte görüntüğünü yaptım ve seni öldürdüğümü onlara söyledim. Nedeni ise bana yük oluyordun, çok pişmandım ve artık eski hayatıma dönmek, ölmemek istiyorum gibi saçma bir sebep uydurdum. Sana çok benzeyen bu makete inandılar. Tabiki benim yaşamama izin vermediler. Sana dün gece verdiğim ilaç yüzünden tüm gün uyudun ve uyanamadın. Uyanık olsan tüm bunlara engel olmaya çalışırdın. Her neyse önemli değil sonuç olarak artık bitti. Bir daha peşine takılmayacaklar. Uzun bir süre canıma yoldaş oldun, arkadaşım ve dostum oldun. Her şey için sana teşekkür ederim. Benim için Tilan'a iyi bak o iyi bir at, beni gömmek ile uğraşmak zorunda değilsin. Eğer varsa başka bir dünya umarım orada görüşürüz, umarım yaptıklarım için beni affedersin, umarım beni anlarsın. Hiçbir zaman iradeni kaybetme güçlü yanını ve en önemlisi içinde ki sevgiyi, barışı unutma. Ben çok fazla ölüm gördüm ve emin ol her gece, ölümüne neden olduğum kötü insanlar bile gözlerimin önünden gitmedi emin ol ki ben sonunda huzura erdim. ve son olarak.
Ölenler için üzülme Alte, yaşayanlar için üzül. En çok da sevgisiz yaşayanlar."
Mektup burada son buluyordu. Alte uzun bir süre ağlama krizlerinden kendisini almadıysa da zamanla durumu kabullendi ve Oktaryus'un bir şekilde gömerek. Geride bıraktığı mirasını devraldı. Atıyla birlikte ufuksuz kırda yolculuğuna devam etti.


2
Birleşik Krallık / İki sıyrık adam
« : 25 Ocak, 2022 11:56:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"Daha nekadar bekleyeceğiz soğuktan ölmek üzereyim de"

Oktaryus derin dünyasından ayrılıp gözlerini açarak Alteye baktı.

"Asanı salla ateş yak, bunları sana ögrettim"

Ve tekrar gözlerini kapattı. Altenin yüzünde istemsiz bir utanç duygusu oluşurken asasını sallamasıyla önlerinde çer çöple dolu kutu yanmaya başladı.
Oktaryus çatırdayan ateşin sesine kulak vermişti. Alte ise ellerini uzatarak ısınmaya çalışıyordu, yan bir şekilde bakarak başta.. vazgeçse de konuştu.

-Oktaryus
-evet?
-ben pek emin değilim
-dün gece bana burada yaşamanın ve benim gibi biriyle olmanın ne kadar kötü olduğundan bahsediyordun
-özür dilerim ben... Her neyse

Alte tekrar başını ateşe çevirdi. Oktaryus bir iç çekti ve şöyle dedi

"Merak etme, sen eve gidene kadar yanında olacağım"

Bunu duymak onu mutlu etmemişti ama aslında içini azıcık da olsa rahatlatmıştı.
Uzaktan yaklaşan iki karanlık silüet belirdi. Yanlarına kadar geldiklerinde kukuletalarının başlıgını çıkardılar ve dikkatlice ikisini süzdüler. İkisi de uzun boylu ve meymenetsiz tiplerdi.

-Hazırsanız, kız bizimle gelsin ve gidelim.
-ben de sizinle geleceğim

Adamlar birbirine baktılar.
-olmaz
-neden?
-çünkü emirler açık, hem yer de yok nasıl geleceksin
-benim de gelmem nasıl bir sıkıntı yaratabilir ki efendinize
-Sultanla böyle konuşamazsın

Bir süre kimse bir şey demedi. Daha sonra adamlardan biri geldiği yönden yürüyerek biraz uzaklaştı.

-peki sen de gel arkadaş faytonu getirecek.
-ne güzel

Alte yavaş yavaş Oktaryus'a sokulmaya başlamıştı ama Oktaryus da kıpırdama yoktu. Adam ıslık çaldı ve karanlıgın içinden fayton belirdi. Tek bir sürücü vardı ve o da aksakallı yaşlı bir adamdı. Başını kaldırmaya bile hâli yokmuş gibi görünüyordu. Başında eğri eskimiş ve kardan beyazlamış bir şapka vardı. Adam faytonun kapısını açtı.
"Girin"

Oktaryus Alte ve diğer iki adam faytona bindiler. Eleman elini tahtaya vurmasıyla fayton hareket etmeye başladı. Dışarıda kar yağmaya başlamıştı. Elemanlardan biri cebinden çıkardığı piposunu ağzına götürdü ve yaktı. Öksüre öksüre duman alıyordu. Digeri ise gözlerini Oktaryus'a dikmişti. Oktaryus gözlerini adamın gözlerinden hiç ayırmadı soğuk, nefret dolu bakıyordu ona.
Oktaryus şöyle dedi

-Anahtar nerede?
-doverde
-o zaman neden ters yönde gidiyoruz

Adam gözlerini kısarak sessizce birkaç saniye düşündü.

-Alkay kızın çocukluğunu görmüş birisi, prenses olup olmadığını anlamak için ona gideceğiz.
-biliyor musun?
-neyi?
-yalan söylediğini bildiğimi

Faytonun içinden kırmızı bir ışık ve yüksek bir ses patladı. Oktaryus'un karşısında ki adam gözleri kapalı baygın veya ölü öylece kalmıştı. Gözleri kamaştığı için kendine ancak gelebilen diğeri Oktaryus hamle yapmadan üzerine atladı. Oktaryus'u boğmaya çalışıyordu, Karnına yediği bir tekmeyle tekrar yerine oturdu ancak oktaryus asasını kaldıramadan ona hamlesini yapmayı başardı.

Tekrar kırmızı bir ışık patladı, Oktaryus kendisini faytonun dışında bulmuştu. Adam hızlıca faytonun kırılmış kapısının kısmından asasını uzatırken ve diğer eliyle altenin boğazını sıkıyorken Oktaryus ise kara bulanmış bir şekilde kendine gelmeye çalışıyordu.

"SÜR APTAL BUNAK SÜR SEN DE USLU DUR"

Fayton hızlanmaya başlayınca Oktaryus olduğu yerden fırladı ve paltosunun cebinden diğer asasını çıkardı. Faytonun arkasından koşarken yüksek sesle "bomberda" diye bağırdı. Faytonun tekeri patlamıştı ve atlar iplerden kurtulmuştu. Fayton karda kısaca kayarak devrildi. Yaşlı adam düşerek yolda yuvarlanmıştı. Oktaryus faytonun üzerine tırmandı ve asasını içeri tuttu.
Pis herifler baygınlardı Alte de baygındı saçlarından kan damlıyordu.
"Avada-kadavra"

İkisini de öldürdü. Alteyi tutup çıkardı ve kucağına alarak faytonun üzerinden indi. Alte yarı baygın kollarını Oktaryus'un boynuna dolamıştı. Oktaryus yaşlı adama yürüdü. Alteyi bırakmadan adamın kolunu sıyırdı ve bir dövme gördü. Tahmin ettiği gibiydi.
Hızlıca yağan karın altında koşar adım ondanlardan uzaklaşmaya başladı.

-O..Oktaryus
-t tamam iyi olacaksın
-ama ok.-tar
-şşşt dedim nefes almaya çalış sakın kendini bırakma
-okta
-evet konuş böyle

Alte bir şey demedi ama Oktaryus kendisine daha sıkı sarıldıgını hissetmişti. Cisimlenmek tehlikeli miydi? Aklına gelen ilk yere cisimlendi. Kimsesiz bir sokaktaydı. Camekanlı bir mekanın önündeydi ve camında
"Donmuş ocak" yazıyor ve bir tür bardak resmi karalanmış gibi duruyordu. Oktaryus kapıyı tekmelemeye başladı.

Kaba saba görünen, kısa.. çok kısa uzun sakallı bir adam kapıyı açtı.

-Oktaryus!
-quentius yardımına ihtiyacım var
-gir içeri

Oktaryus içeriye girdi Alte yol boyunca mırıldanmıştı. İçeride bir tezgah, bar oturakları, ortada bir kanepe ve şömine vardı. İçerisi tamamen taverna ve ev karışım görünüm veriyordu ve buna höre döşenmişti. Alteyi koltuğa uzandırdığında Alte birden konuşuverdi.

"Oktaryus bu benim kanım değil, ben iyiyim."

Oktaryus için ikinci bir şoktan dahası değildi fakat içine çöken rahatlama hissiyle kendisini yere bıraktı ve kıç üstü düştü.

-Neden daha önce söylemedin
-ben... çünkü sen çok soğuksun
-ne? Nasıl yani
-yani hiç boşver.

Quentius
-aah...Oktaryus dostum size bir şeyler getireyim.

Alte koltuğa oturup ellerini dizlerinin üzerine koydu, Oktaryus şöyle dedi.

-gerçekten iyi misin
-hiçbir şeyim yok sadece bayıldım
-emin misin
-evet
-bak eğ-
-eminim. Osmanlılar neden-

Alte ağlamaya başlamıştı. Oktaryus'un ds moralini bozmuştu bu durum.
Alte sürünerek Oktaryus'a geldi ve başını gögüsüne yasladı.

Oktaryus tepki vermedi.

-Osmanlılar neden bizi öldürmek istiyor
-hiçbir önemi yok sonuçta bunu istiyorlar
-ama onlarla nasıl başa çıkacağız
-bir yolunu bulacağım.
-özür dilerim
-neden özür diliyorsun?
-sana öyle dememeliydim

Oktaryus'un aklından çıkmıştı, anımsamak hoşuna gitmedi. Elini Altenin omzuna koydu. Alte bu hareketi beklemiyor gibiydi, hafifçe irkildi.

-ben olsam ben de benimle yaşamak istemezdim yani... önemli değil.
-hayır Oktaryus sen.. gerçekten böyle mi düşünüyorsun
-yani..
-hayır lütfen

Quentius içeriden gelio karşılarına oturdu ve sakalını sıvazlamaya başlamıştı.

-uyu Alte.. Alte?

Çoktan uyumuştu.








3
Birleşik Krallık / Gün Olur Asra Bedel
« : 09 Aralık, 2021 13:51:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Çıkar boynundan at o ipi çocuk,
Salıncaklar mı yok sana…
Kalk hadi o soğuk betondan,
Yatacak başka yer mi yok sana…

Ben bu yaşım da gitmenin böylesini görmedim…
Kırılan bir boyun gibi, orta yerinden kırıldığında ömrüm,
Görmedim ademoğlunun, dalından koparılır gibi koparıldığını…
-Nazım Hikmet

Önce uzun süren topçu sesleri, sonra hırıltı bogazdan çıkan ateş! Sesi ve metaldan parlayan güneş, önce toz kaldıran kalabalık şimdi ise ağır bir ıssızlık, çığlıklar, şimdi ise sadece çatırdayan odun parçaları. Semayi aydınlatan ateş, ciğerime dolan duman, gözlerimi karartan kirli vucudum.
En mantıklısı kaçıp gitmekti hayır...
Hiç buraya gelmemekti. Tıpkı merhametimiz gibi görünüyordu enkaz, geriye hiçbir şey kalmamış gibi, ve yine her şey kararıyor, kararıyor ve yine.

Oktaryus yatağından fırladığı gibi asasını genç kızın boynuna dayadı. Nefes nefese kalmış ve gözleri sonuna kadar açılmış bir haldeydi. Alte ise bu karanlık odada sanki tüm bu kargaşaya alışkınmış gibi bakıyordu soğukkanlı.

-Oktaryus

-Alte... sana zarar verebilirdim.

-Bir şey var, bakman lazım korkuyorum.

-Korkuyor musun?

Kesinlikle alışkındı Oktaryus'un kabuslarına ama kesinlikle alışık olmadığı bir şey vardı, Dünya.

"Tamam.. bana izin ver bir saniye"

Oktaryus yatağından atladığı gibi paltosunu giydi ve Alte'ye döndü.

-Ne gördün sorun nedir?

-Görmedim, duydum.

-Nerede?

-Kilerde.

-Senin odanda olman gerekmiyor mu bu saatte?

Hiçbir şey demedi, sadece başını eğdi. Yürümeye başladıgında Oktaryus onun yanına geçti ve eşlik etti. Kilere geldiklerinde odanın karanlığında kalan kısımda bir çatırdı sesi duyuluyordu.
Tehlikenin ne boyutlu olacağını umursamadan yere serilmiş odun parçalarını kaldırdı. Gördüğü şey dünyanın en ama en tehlikeli varlığıydı.
Hayır insan değil.

-Ah Tanrım...

-OKTARYUS BU BİR KÖPEK

-Evet köpek.. e geri kapatıyorum ozaman

-Ne?

-sakin ol sadece şaka yapıyorum.

-Şuna bak!

Bu yavru itçik gözlerini açmış ben bir haltler yedim affedin der gibi onlara bakıyordu.

-Dışarı gönder ya da ilgilen, iyi geceler Alte.

Oktaryus kilerin dolabından eline aldığı şarapla birlikte hızlıca odadan çıkıverdi. Gece lambalarının ışığında çatıya doğru yürüdü. Dışarı çıktıgında üzerine soğukluk hissiyle bir ürpeti gelmişti. Yere düşmüş sandalyeyi kaldırdı ve sürükleyerek konumlandırdı ve oturup Londra'nın manzarasında demlenmeye başladı.
Aradan nekadar olduğu bilinmeyen bir zaman geçmişti, Oktaryus çakırkeyifliğin etkisiyle sanki meditasyon yapar gibi gözlerini kapatmış gecenin sessizliğini dinliyordu. Bu sessizliği bozan yine Alte oldu ve Oktaryus'un yanına oturdu, Oktaryus tek gözünü açarak onu süzdü ve tekrar kapattı. Alte sessizce Londra'yı seyrediyordu.

-Seni de uyku tutmuyor herhalde

-Tek kabus gören sen değilsin Oktaryus.

-hmhm, anlat bakalım.

-Sadece düşünüyordum, benim bir prenses olduğumu söylemiştin degil mi?

-hmhm

-Prensesler böyle mi yaşıyorlar Oktaryus? Ailem yok. Çok yalnızım buraya alışamıyorum. Düzgünce hiçbir şey hatırlayamıyorum bile. Ya yanılıyorsan Oktaryus? Oooof anlatamıyorum. Keşke dönebilsem.. ben ben ben..

İki elini iki başına koyup kendince sinirlenmişti.

Oktaryus başını kaldırarak genç kıza baktı, sakince ellerini tuttu.

"Kanında kimlerin izi olduğu değil, kalbinin kimlerle beraber attığı önemlidir. Bazen aynı evde yaşadığın ailenden çok uzak hissederken, hiç tanımadığın bir insana kendini daha yakın hissedebilirsin. Bu kötü bir şey değil, Alte."

Alte sanki şok geçirmiş olan bitene anlam vermeye çalışır gibi parlak gözlerini Oktaryus'a dikmişti.

"Ben senin yanında yalnız hissetmiyorum Oktaryus"

Oktaryus burukça gülümseyip kızın elini bıraktı ve tekrar önüne yani manzaraya döndü.

"Sence orada bizden başkaları da var mıdır?"

Oktaryus parmağı ile gökyüzünü işaret etti. Alte başını kaldırarak yıldızlara bürünmüş semaya hayranlıkla baktı.

-Bilmiyorum, herhalde.. Oktaryus yıldızların bir sonu var mı?

-Sanırım yok çünkü mesafeler- ah neyse boşver, yok gibi. Sürekli uzaklaşıyorlar.

-O halde... sence biz ne kadar yalnızız

-Bilemem. Sabah çok işimiz var, hadi uyu artık.

Oktaryus Alte'nin omzuna dostanece dokunup kendi odasına çekip gitti.




4
Birleşik Krallık / Viola
« : 22 Kasım, 2021 14:56:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

Sisli gecenin sabahına doğru eve vardıklarında kız ateşlenmiş, bitkin düşmüş, hasta bir haldeydi. Üç hafta boyunca Oktaryus kıza baktı, yedirdi, giydirdi ve dahası.
Viyola'nın çoğu zaman bilinci yerinde değildi. Ayrıca bu kendisinin tek ismi de değildi, Bu kızın tam ismi Viola Sofia Alte Termurid. En azından ona sonradan verilen isim buydu.

Yine daha sakin bir gece vakti Oktaryus odanın köşesinde duran o mat piyanoya bakıp duruyordu, üç haftadır düşünmek istediğinde sık sık bu odaya geliyor, tütünü ve pencereden yansıyan ay ışığı altında derin düşüncelere dalıp gidiyordu.
Mat piyanonun bozulmaması için akortunu, temizliğini yapıyor ama her şeferinde başına oturup tek bir şarkı çalmadan kalkıyordu.
Üzerinde elini geçen uzun kollu beyaz tshirt tarzı ve altında siyah pantolon gibi gecelik, pijama vardı.
Sakince piyanonun başına geçti, ellerini tuşların üzerine koydu bekledi.

"Sanırım Artık emir almamalıyım, bakanlığa gidip onlar için çalışabileceğimi söylemek nekadar mantıklı olabilir? Üç haftadır ulaşmaya çalışan kimse olmadı bu tuhaf, mantıklı değil."

Kendi içinden böyle konuşuyordu. Daha sonra çalmaya başladı evet, uzun süredir uğraşmadığı hobisinin nekadar nankörleştiğini görmek için ve artık sessizleğe katlanamadığını hissettiğinde çalmaya başladı. (Identity Crisis)
Notalar aklından geçen düşünceleri destekliyor ve ona bir zihin boşluğu, rahat oda, huzur sağlıyordu. Şarkısının ortalarına doğru birisinin yaklaştığını hissetti. Bu Viola'ydı kafasında binlerce soru olduğunu düşündüğün kıza aldırış etmedi. Kız ürkek bir tavırla yaklaşarak Oktaryus'a seslenmişti.

"Merhaba"

Fakat Oktaryus müzik bitene kadar konuşmadı, kız da buna saygı gösterdi ve sessizce dinledi. Oktaryus piyanonun kulpunu kapatarak sakince ona döndü ve aralarında şöyle bir konuşma geçmeye başladı.

-Daha iyi görünüyorsun, sonunda uyandın.

-siz kimsiniz, ben neredeyim bana-

-şşşt ! Tüm sorularının cevabını alacaksın. Aklında pek çok soru olduğunu biliyorum. Öncelikle benim adım Oktaryus Ironheart, senin ismin Viola Sofia Alte Termurid. Bu isim sana tuhaf gelebilir farkındayım, zira soy ismin bir hanedan ismi. Şuan benimle konuştuğun iki dil Rusça ve Tatarca veya Türkçe muhtemelen bu dillerin çoğunu biliyorsundur. Sen bir soylusun ve kanın kutalmış olarak geçiyor. Ruslar'ın Kırım işgali sırasında esir olarak alındın ve Sonra bir köle olarak satıldın. Seni alan adam Londra'ya getirdi ve hizmetçi olman için koyu dindar bir aileye bıraktı. Bunu yapmasının nedeni papaza olan borcuydu ve papazdan korkmasıydı.
Sen bir Cadısın Sofia, bu yeteneklerinden çok uzun bir süredir mahrumsun. Seni alan kim varsa elinde sonunda bunu farketti ve senden kurtulmak istedi. Muhtemelen pek çok defa ölümden döndün zaten vucudunun çoğu yerinde bunların izlerini görmek mümkün merak etme ben bir sapık değilim. Hastayken sana baktım.

-bu çok fazla... bazılarını hatırlıyorum. Cadı mı? Sen kimsin?

-Evet cadı yani... Büyü yapabiliyorsun falan fistan işte ve hayır Kutsal kitaplarda geçtiğinden biraz daha farklı.
Ben bir casusum ihtiyarlar seni kurtarmamı istedi kurtardım fakat sanırım bana olduğu gibi geri gelmeni istemiyorlar. Seni bakanlığa teslim edebilirim ya da bilmiyorum.

-İhtiyarlar kim ve neden yaşamamı isteyip geri dönmemi istemiyorlar?

-güzel soru

-ee

-Bilmiyorum. Sana onlar hakkında malesef bilgi veremem.
Viola lütfen gitmek kaçmak gibi şeyler düşünme Londra seni öldürür.

-ben..

Oktaryus oturduğu yerden kalktı ve masaya doğru yürüdü, masanın üzerinden asasını aldı ve hafifçe savurmasıyla odanın içinde ki mumlar yanmaya başladı. Bunu yaptıktan sonra Viola şaşkınlık içerisinde kalmıştı. Oktaryus masanın üzerinde tuttuğu kutuyu aldı ve içini açarak daha önce ele geçirmiş olduğu asalara baktı. Birkaç tanesini alıp Viola'ya uzattı.

"Al ve salla asanı bir şeyler gerçekleşecektir"

Viola ürkekçe eline aldığı asayı hafifçe sallamasıyla piyanodan rastgeler nota sesleri çıktı ve birkaç kitap raftan düştü.

"Sen büyü yapmazsan hastalanırsın durum bu içinde barındırdığın enerji kullanmadığın sürece seni kötü etkiler orada yaşadıklarımızın nedeni buydu. Şimdi.. Bu Asa şimdilik seni idare eder. Sana birkaç ders vermem lazım."


Oktaryus arkasına döndü ve asaları yerine bıraktı.
Pencereye doğru yürüdü ve Londra'nın manzarasını seyrederken

"Hadi bakalım.." diye mırıldandı.





5
Birleşik Krallık / Tutamıyorum zamanı
« : 12 Kasım, 2021 02:04:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"İşte yine geri döndün... Bu kainatta nekadar sır var ve nekadar maske?"

-Her şey soğuk ve karanlık, umut bitti.

-umut asla bitmez... Savaştın.

-Ve kaybettim, kalbimin derinliklerine akan zehir, ruhumu sızlatan ateş, öğüt sahibi toprak. Öylesine saf, öylesine katıksız acı, yıllardır mahrum kalmış sevgiden, merhametten. Öyle kararmış bir ruh, öylesine derin iç çekiş, kimsesizliğe bir bel bağlayan küçük umut, tıpkı solmuş yapraklarını dökmeden son kez güneşe bakan çiçek gibi, yıllarca mahrum, susuz, son bir fayda gözlerine akan ışığa, o da batıp gidiyor okyanusların ardına, benim yolum yol değil. Ömür dediğin bir bataklık!

-Sonsuz olabilirdin, ismini söyler misin?

-Artık hatırlayamıyorum, körüm, duyamıyorum... Sanki şey gibiydi üstüne epey düşünülüp verilmiş ve pişman olunmuş bir isim gibi, sanki herkes bu ismi kullanmaktan çekiniyordu.

-korkuyorlar mıydı?

-sanki ben korkuyordum, sanki her şey hep aynı noktada başa sarıyor, hep aynı film dönüyor gibi.

-en son ne hatırlıyorsun?

-Bir ışık dahası yok, hiç olmaması gerektiği gibi.

-burada ne görüyorsun

-iki tane çocuk mu?

-ne yapıyor o çocuklar

-birbirlerinin elini tutmuşlar, biri kız diğeri oğlan, bir.. Salıncak var ama nereye yürüyorlar? Neden siyah ve beyaz? Bu çocuklar... ne olacaklar?

-şimdi?

-kül rengi bir küheylan, oldukça sessiz konuşmamaya yemin etmiş gibi ayağı mı sakat? Sahiplerininin onu öldürmesini istemem... ama sanki sanki numara yapıyor gibi. Yanında bir kısrak daha var, aksine oldukça beyaz ve yeleleri sarı. Daha canlı duruyor, fakat keyfi yerinde desem abartmış olurum.

-seçimler ve sonuçlar hepsi senin elinde

-Ne çabuktur kutsanmışlığın lanete dönüşü, söyle hangi cehennem bu araftan beter olabilir?

-renkleri söyle bana! Mavi mi siyah mı?

-içimde zoraki atan kalp kadar kırmızı

-hazır mısın?

-bana öyle bir şey söyle ki...

"Oktaryus !"

Duyduğu ismini zikreden kadın çığlığı sesiyle gözlerini açtı, bu ses boş bir odadan gelir gibi yankılı ve bir o kadar da kalbe dokunan feryattı.
Gözlerini açtığında gece yarısı olduğunu farketti, sarhoş gibiydi, midesi bulanıyor ve başı kazan gibi çatlıyordu. Gözleri kanlanmış gömleğinde kan izleri vardı.
Bir elinde kırık bir asa tutuyordu, bu kendi asası değildi. Ay ışığı tam tepesinden üstüne direkt yansıyordu, yavaşça oturduğu yerden doğrularak ayağa kalktı. Bunu yapmaya hiç hevesi ve hali yok gibiydi, tekrar düşüp orada kalmak istiyordu ama kendisini kamçılayan bir şey vardı. Yerden yavaşça eğilerek asasını aldı ve diğer elinin avcuna koyup bir süre asasına bakakaldı.
Yara gibi gülümsedi.

"150 yıllık asa"

Asasını elinde tutarak Yavaşça ormanın içerisinden rastgele bir yöne doğru yürümeye başladı. Etraftan türlü türlü hayvanların sesleri geliyordu, özellikle baykuşların. Kısa bir süre sonra bir mezarlığa geldi, yere haç çakılmıştı. Burası eski bir mezarlıktı ve pek çok kişinin ismi yazmıyordu zaten bazı mezarlsr kaybolmuştu. Haçlardan birtanesinin üzerine elini koyar koymar bir hırıltı duymaya başladı, gri bir kurt dişlerini gösterip ona hırlıyordu. Sadece gözlerinin içine bakmaya başladı kurdun, hiçbir şey yapmadı. Kurt kısa bir süre sonra dönüp çekti gitti. Şimdi bu karablık ormanın eski mezarlığının yakınında ki Kliseye gözleri ilişti. Penceresinden ışık geliyordu, yavaşça oraya doğru yürümeye başladı. Eski bir kliseydi biraz bakımsızdı anlaşılan, tahta basamakların bazıları çökmüştü. Hızlıca kapıyı tıklatmaya başladı.

Kapının açılmasıyla beyaz saçlı simsiyah giyinmiş bir adam karşıladı onu, orta yaşlarda görünüyordu. Yanakları ve alın çizgileri belirginleşmiş burnu ise dik, hilal gözlüklüydü.

-size nasıl yardımcı olabilirim
-ben.. Ben..
-sorun değil, içeri gel konuşalım, iyi misin?

İçeriye girdi.
(Devam)


6
Birleşik Krallık / Çirkin Kral
« : 01 Kasım, 2021 17:42:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Üzeri kil tuğlayla örülmüş bir çatının altında, parmakları arasında bozuk para döndürürken, yere düşen yağmura ve sesine dikkat kesilmişti, bu karanlık sokak ıssız ve bir o kadar da kasvetli haldeydi. Bir eczacı dükkanının tahta tabelasının bir ucu kopmuş, kendini salmış rüzgarda sallanıyordu. Bu sokak boydan boya yerleşkeyle dolu olsa bile, evlerin azımsanmayacak bir kısmı eski sahipleri tarafından terkedilmiş ve çetelere, evsizlere, alkoliklere yani yeni sahiplerine kucak açmıştı. Tam karşısında ki binada 2.katta lambası yanan loş ışıklı odaya bakındı. Pencerede küçük bir çocuk iki elini yanağına yaslamış, tombullaşmış yanaklarıyla Oktaryus'un karanlık siluetini seyrediyordu.
Oktaryus kendisine son gelen emirle bir işi tamamlamak için burada dikilmiş ve sürenin geçmesini bekliyordu.
Belki Hugo Olsen Andrews'ın "Barbarları tanımak, Doğuda ki tehlike, Neden Britanya?, Büyücülükte dandik gizlilik esası" isimli kitaplarına denk gelmişsinizdir. Eğer bu kitaplara biraz göz gezdirmişseniz o zaman yazarın nasıl birisi olduğunu anlamakta pek zorlanmayacaksınız demektir. Hugo Olsen Andrews büyücülük dünyasının Muggle dünyasına karşı üstünlüğünü, egemenlik hakkını savunan, radikal, Muggle'lar arasında politik bağlantıları olan, Britanya, Almanya, Avusturya-Macaristan, Osmanlı arasını açmaya çalışan birisinden başkası değildir. Ona göre Muggle'lar arasında süregelecek büyük bir savaşın ve bunun sonucunda oluşacak tahribat neticesinde Büyücüler sahneye fırlayacak. Tabi ki Hugo Olsen Andrews bu yıkım başlamadan herkesi nefretle doldurmakla meşgul. Onun yararı ne olacak diye sorarsanız, elbette yeni dünya düzeninin başını çekmeyi hedeflediğini söylememiz yanlış olmazdı. Oktaryus'a gönderilen Uygurca metinli emirde, bu şahıs için "ölü veya hafızası silinmiş" olması isteniyordu.
Oktaryus parayı cebine yerleştirdi ve Ecevit şapkasını düzeltip, kolunun arasına sıkıştırdığı şemsiyeyi açıp sokak boyunca yürümeye başladı.
Islak yol üzerinde ki yansımasını seyrederek yürüyordu en nihayetinde bu karanlık sokağın sonunda ki siluete doğru yürüdü ve yanına geldiğinde, asasını çıkarıp "lumos" diye fısıldadı. Asasının ucundan çıkan küre ışık adamın yüzünü zor da olsa aydınlatıyordu. başında şapkası ve üzerinde paltosu, tek gözü kör, ela gözlü, turuncu kıvırcık sakallı, koca burunlu, somurtkan bir tipdi. Kollarını birbirine birleştirmiş bir şekilde bekliyordu. Boğazının çıkan hırıltılı sesiyle yere tükürüp.

"Bay Ironheart işte buradayız. Ödemem peşin değil mi?"
Oktaryus bu adamın gözlerine meydan okurcasına bakıyordu, konuşmaya başladı.

-Bu zamana kadar sana hep ödemelerini yaptım değil mi?
-son zamanlarda pek iyi durumda olmadığınızı  duydum, biz de ekmeğimizin peşindeyiz.
-Aptal olma John al!

Oktaryus cebinden çıkardığı keseyi adamın göğsüne yapıştırdı ve “Nox” diye mırıldanıp, adamın yanından çekilip sırtını duvara verdi ve sokağı seyretmeye başladı.

“birazdan burada olurlar yerini al hadi”

John asasını çıkartıp biraz Okta’dan uzaklaşarak caddeye çıktı. Kısa bir süre sonra bir faytonun sesi duyulmaya başladı. Fayton köşe başında geçip sokağa girdiğinde John Kendisini atların önüne attı. Sanki düşüp zarar görmüş ve bayılmış gibi yapıyordu. Faytonu süren şapkalı kişi arabayı durdurmak için atın yularına öyle bir asılmıştı ki  At şaha kalkmış ve kişneyerek kulakları çınlatmıştı.
Oktaryus bunun üzerine eli asasında arabanın arkasına doğru yürümeye başladı.
Sürücü olduğu yerden inip John’un yanına giderken Oktaryus’da kapıyı açıp hızlıca içeri süzüldü ve karşısında ki genç köse çocuğun şakağına asasının ucunu bir bıçak misali yaslayıp diğer elini dudağına götürdü ve “şşşt” diye mırıldandı. Dışarıdan ışık yansıması olmuştu, bunun anlamı John sürücüyü bayıltmıştı.

Oktaryus adamın gözlerine dikkatlice bakıp “Arabayı durdurun demedik mi £#@# lerim” diye mırıldandı.
Genç adam gözlerini fal taşı gibi açmış bir şekilde kekeleyerek “Ne..Ne is is istiyorsunuz?” diye sormayı başarınca Oktaryus  “Hugo Olsen Andrews” dedi.

“Bak seninle bir derdimiz yok bize Hugo’ya götüreceksin biz de seni bırakacağız bu kadar basit. Bay Hugo’nun baloda olmadığını biliyoruz o yüzden bence ağzın yalan konuşmadan önce bunu bir düşün. Yalan söylediğini hissedersek sen de öleceksin.”

Adamın yanında ki kapı açıldı, John yağmurun altından tek eliyle kapıyı tutuyor ve pis bir şekilde sırıtıyordu.
Genç, Hugo’nun yaşadığı yeri anlatıp Bırakılmayı teklif ettiğinde, Oktaryus saçını tutup çekti ve eline aldığı tek teli cebinden çıkardığı ufak şişenin içine bıraktı. Şiseyi hafifçe salladı ve köpürmesini seyretti, tekrar sağına döndüğünde Genç, baygın bir şekilde John’un kollarının arasındaydı. John kapıyı kapatıp faytonun ön tarafına geçti ve yağmura karışan toynak sesiyle fayton hareket etmeye başladı.

yarım saat sonra müstakil bir evin önüne gelmişlerdi, demir kapıların ardından  bahçesi, avlusu olan, kapıya kadar yol olmuş Arnavut kaldırımı ve bahçenin ortasında duran minik çeşmesi ile bir ev…

Oktaryus çok özlü iksir sayesinde gencin görünüşüne bürünmüş ve kıyafetlerini giymişti. Yağmur durmuştu, etrafa yayılan huzur verici ıslak bir toprak kokusu vardı.  Oktaryus faytonun kapısını açtı ve dışarı çıkıp evin girişine doğru yürüdü.
Kapıda lacivert üniformalı, pala bıyıklı, mavi gözlü bir dayı duruyordu.  Baştan aşağıya Oktaryus'u süzdü ve "çok evvel döndün" dedi.

Oktaryus başını sallamakla yetindi, dayı kapıyı açıp onu içeri buyur edince, sessizlik içerisinde ana girişe kadar yürüdü.
Kapıya birkaç kez vurmasıyla hizmetçi bir kadın kapıyı açtı ve Oktaryus'a sarıldı.

"Milton, Profesör yukarıda. Bir isteğin var mı? "

Oktaryus konuşmadan, gülümseyerek içeriye girdi.
İleriye doğru  oturma odasına çıkan bir koridor, Hemen solda ise kahverengi bir kapı ve dibinde yukarıya uzanan bir merdiven vardı, sağ tarafta ki siyah kapı kapalıydı.  Döneme uygun bir şekilde her taraf dekore edilmişti. İşlemeli aynalar, Türk halıları, gümüş şamdanlar, mum avizeleri, Duvarlarda yüzleri karalanmış insan portreleri vardı.
Oktaryus yukarıya doğru çıktı. Sağına doğru kemerli bir giriş bulunuyordu. Hemen köşesinde ise zırh giymiş, elinde taberli mızrak tutan bir şövalye vardı.  Oktaryus içeriye girdi burası bir odaya çıkmıştı. Hugo çalışma maşasının başında, pencereden dışarıyı seyrediyordu. Yere bir ayı postu serilmişti, masanın hemen arkası bir kütüphaneydi ve raflar özellikle simsiyahtı.  Masanın üzerinde bir pipo, mürekkep şişesi kuş tüyü, ağzı açılmış ve içinden bir kısmı masaya dökülmüş gümüş kesesi ve açık bir defter vardı.
Hugo üzerinde geceliği ile durduğu köşesinden Oktaryus'a döndü.  Uzun beyaz sakalları, kısa dağınık saçları vardı,  sol gözü diğer gözüne orantısız bir şekilde çökmüştü ve sanki kaşı yukarı doğru kıvrılmıştı ve bıyık gibi uzamıştı, çeksen kopar gibiydi.
Sağ elinin bir köşesine mürekkep lekesi bulaşmış ve nedense bazı tırnaklarını kesmemişti.

"Wilton neden bukadar erken döndün?"

Oktaryus yine konuşmadı sadece sanki utanıyormuş gibi başını eğdi.

"Her neyse, Maria henüz evden çıktı... bu durumda bazı işlerimizi halletmemiz için yeterli vaktimiz olacaktır. "

Bu adamın politik bağlantılarını öğrenmek gerekiyordu buna dair bir döküman ele geçirebilirse Oktaryus için iyi olacaktı.

Onu öldürmeyi düşünmüyordu, hafızasını silip geri dönerdi planı buydu.  Hugo birden yaklaşıp Oktaryus'un kolunu tuttu.

"Gidelim"

Oktaryus onunla birlikte yürümeye başladı, kafasında planlar kuruyordu. Konuşmadığı taktirde bir süre sonra

 "Wilton olmadığı anlaşılacaktı"

Kemerli girişten çıkıp köşeden dönüp bir odaya girdiler.
Burası yatak odasıydı?

Hugo birden birde "hadi" gibi laflar söyleyip Oktaryus'un karşısına geçip soyunmaya başladı,
Şimdi çırılçıplak karşısında dikiliyordu. Kollarını açarak

"Senin neyin var wilton ne duruyorsun?"

Oktaryus derin bir iç çekip arkasına döndü ve kapıyı kilitledi. Sonra asasını paltosunun cebinden çıkarıp Hugo'ya doğrulttu. Hugo korkunç bir ifadeyle kalakalmıştı.

-sen kimsin!?

-Bağırırsan ölürsün, şimdi, Hugo bana politik bağlantılarını ve hedeflerini açıklayacaksın ben de bununla ilgili bir rapor tutacağım ve hafızanı silip gideceğim tamam mı? Merak etme Wilton'ı silmem yani sevişmeye devam edebilirsiniz belki... tabi eşlerinize yakalanmazsanız.

-kime bulaştığını bilmiyorsun

-biliyorum, sen de biliyordun. Bunun sonuçları elbette olacaktı, sen bunu düşünmedin ama ben düşündüm.

-buna pişman olacaksın

-ihtiyarlar ölmeni istiyor ama ben yaşamanı istiyorum. Kolay kolay birini öldürmem fakat inatcılığın kararımı değiştirmeme neden oluyor

Bunun üzerine Hugo hiçbir şey söylemedi.

Oktaryus sıkılmıştı, "Ah.. çok üzücü" dedi ve asasını doğrultması ve fısıldamasıyla Huho korkunç bir acı içinde kıvrılmaya başladı.

"LANET OLSUN HUGO SENİ SEYREDERKEN BENİM DE CANIM YANIYOR!"

Hugo'nun akıttığı gözyaşlarını görünce durdu. Hugo çatlak bir sesle

"Kütüphane.. Magna Carta"

Diye mırıldanmıştı.

"Avada-kedavra!"

Yeşil bir ışık parladı, Hugo cansız bir şekilde yerde uzanıyordu. Oktaryus hızlıca kilidi ve kapıyı açıp çalışma odasına doğru yürüdü.
Rafların arasında parmaklarını gezdirirken bahsettiği kitabı buldu ve çekip aldığında kütüphanenin aslında bir kapı olduğu anlaşılmıştı,  içeride metal bir kasa bulunuyordu. Kasa kilitlenmemişti, Oktaryus içerisinde bir sürü mektup buldu ve hepsini topladı.

Çıkışa doğru koşmaya başladı. Çünkü iksirin etkisi geçmeye ve kül rengi saçları tel tel belirmeye başlamıştı.

"Wilton! Nereye"

Hizmetliyi duymadan kendisini dışarı attı ve demir kapıya doğru koşmaya başladı.

Pala bıyıklı dayı da ona doğru yürüyordu ki daha konuşamadan üzerine gelen kırmızı ışınla bayılaverdi. Oktaryus faytonun kapısını açıp John ile bakıştı

"Hadi john gidiyoruz"

Kendisini içeriye attı, John çıkıp faytonu sürmeye başlamıştı. Birkaç saat sonra sahil kenarına gelmişlerdi.

Oktaryus faytondan inip denize doğru yürüdü, tabakasından aldığı bir parça tütünü kağıda sardı ve yakıp, denizi seyretmeye başladı.

Kendisini yorgun hissetmiyordu ama melankolik bir havası vardı, aklına gelen birisi vardı, dudaklarında ise tek bir isim mırıldanıyordu. "Rose"




7
Birleşik Krallık / Senin yerin benim yerim
« : 17 Ekim, 2021 19:48:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Güneş ufuktan batmaya hazırlanırken, son ışıklarınını ağaç yapraklarının ve göle kadar uzanan Nilüferlerin üzerine titizlikle dökerek onları kızıllaştırıyordu. bir ağacın altında oturmuş, bu sessiz yerde elinde tuttuğu Uygurca mektupla göl kenarını seyrediyordu. Karşısında güzel bir manzara vardı evet ama içini büyük bir buhran ve sıkıntı basmıştı. Kendisine Aksakallılar diyen bu gizli yapılanmadan gelen mektupta 150 yıl içerisinde Hasburg ve Osmanoğlu hanedanlığının sonunun geleceğini, artık Britanya'da yalnız olduğunu, ikinci bir emire kadar sakince ve göze batmadan yaşaması gerektiğini, onun için umudun pek kalmadığı yazıyordu. Fakat en azından Bir daha göremeyecek olsa bile ailesi güvendeydi. Elinde ki mektubu yavaşça katlayıp cebine koydu, Başını göğe kaldırdı ve gözlerini kapatıp güneşin kızıllığına kendisini teslim ederek şu sözleri söyledi.

"Bu muydu insanın sonu
Söyle Şeyh var mı bir hikmet
Yoksa şer midir bilinmez
Ağlamak mıdır suç olan
Yoksa sevinmek midir içten"

Şimdi kara kara ne yapacağını düşünüyor ve kendince bir çıkış yolu bulamıyordu. Hem bunca çaba boşuna mıydı? Tanrı bilir kaç kere kendisini tehlikeye atmıştı? Şimdi hepsi birer hiçti.
İyice arkasına yaslandı ve bu sessizliği dinlemeye başladı. kuşlar çirkin sesiyle kulaklarını tırmalarken, rüzgar kağıt gibi yüzünü kesiyordu, yaslandığı ağaç diken gibi batıyordu sırtına.
Sonra bir ses duydu, bir at sesiydi, yaklaşan birisi vardı. Oktaryus yavaşça asasını eline aldı ve oturduğu yerden kalkıp sesin geldiği yöne doğru bakmaya başladı. Sesler yaklaştıkça içinde ki huzursuzluk da bir o kadar artıyordu, aldığı mektuptan etkilenmiş gibi görünüyordu aslında evet bu onun etkisiydi. Kafasında birini burada öldürdüğünde nasıl gizleyebileceğini düşünmeye başlamıştı.

"Direkt gömebilirim, alıp cisimlenebilirim, burada kimse bir şey görmez... ne kimse bir şey görmez evet Casusların beni öldürmesi için de ideal bir ortam"

Kendi kendine panik geçirtmişti. Sonra biraz daha sakin düşünmesi gerektiğine karar kıldı.

"Havadan bile şüphe duyuyorum bu benim için iyi değil fakat asamı indirmeyecegim. Gelsin bakalım kimsin sen göster kendini !"

8
Birleşik Krallık / Mezar Ekspres Yolcuları
« : 11 Ekim, 2021 21:34:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Newcastle'dan Edinburg'a sisli bir hava eşliğinde giden Buharlı Trenin içerisinde, bir kompartımanda koltuğa kıvrılmış ve paltosuna sıkıca sarılıp, gözlerine kadar çektiği şapkasıyla uyukluyordu. Tren Rayların üzerinden hızla geçerken tekerleklerin çıkardığı o sese kulak kabartmış. mışıl mışıl dinleyerek rahatlamış bir haldeydi. En azından bir süreliğine düşüncelerinden uzaklaşmış olmanın verdiği keyfi yaşıyordu. Fakat artık uyanma vaktiydi ve gözlerini yavaşça araladığında ise kompartımanın içerisinde iki kişiyi gördü. Bunlar elbiseli bir kadın ve onun kızı olduğunu tahmin ettiği küçük birisi daha. Kadın bir elinde İncil tutuyor ve onu dudaklarını kıpırdatarak hararetli bir şekilde okuyorken diğer eliyle ise boynunda ki haç kolyesini sıkıca tutuyordu. Yanında ki kız ise genç adamın gözlerinin içine gülümseyerek ve hiç göz kırpmadan bakıyordu. Oktaryus yavaşça yerinden doğrularak bakışlarını kaçırdı ve zemini seyretmeye başladı.

"Bayım, Tanrı sizi korusun. Başka bir yer bulamadık ve pek meşgul görünmüyordunuz."

Oktaryus yavaşça başını evet anlamında sallamakla yetindi. Kadın ona isterlerse Kompatmandan gidebileceklerini söyledi. Sesi titriyordu, gerilmeye başlamıştı. Bir Katolik olduğu taktığı haçtan anlaşılırken belki tanımadığı bir adamla aynı yerde durmak günahtı? Ya da bu zamanlarda tehlike her yerde olabilirdi, kendisinin pek güven vermeyen bir ifadesi olabileceğini düşündü.
Sessizlikle dolu tahminen 15 veya 20 dakika sonra Oktaryus bu gerginliğe daha fazla dayanamadı. Başını yavaşça kaldırıp genç kıza baktı ve avuçlarını kapatarak ellerini ona gösterdi. Kız meraklanmış gibiydi gülerek avucunun içinde ne olduğunu sordu. Oktaryus avuçlarını açtığında minik bir papatya avuçlarından havalanıp kızın kucağına düşüverdi. Kızın sevimli bir şekilde gülümsediğini görmek içini ısıtmıştı, bu numarayı sevmişti. Tabi Oktaryus için sınır yoktu birkaç sihir numarası yapmaya karar vermişti. Bozuk paraları yok etme, mendil gibi birkaç sihir numarasından sonra yüksek bir ses duydu.

"Yeter! Onu şeytan işleri ile zehirleyemezsin Hayırsız! Git buradan"

Doğru.. İncil'li kadını unutmuştu. Kızın yüreği yerinden çıkacak gibi olsa da Oktaryus gayet sakin bir şekilde yaptığı işi bırakmıştı. Gitme zamanı gelmiş gibi görünüyordu, Affedersiniz diyerek kompartmandan çıktı ve tren boyunca yürümeye başladı ve diğer vagona geçti. Şimdi ise kompartmanlar yoktu, koridor boyunca koltuklar döşenmişti. Kimi zaman kart oynayanları, öksürenleri, sessizce kedere boğulmuş bir şekilde oturanları görüyordu. Askılı pantolon ve gömlek giymiş Çelimsiz bir adam, elinde ki şişeyle yarın yokmuş gibi içiyordu ve aslında Oktaryus'da birkaç yudum alsa fena olmazdı, Adama doğru yaklaştı.

-Benimle paylaşır mısın?
-Ha? Ne? Al.

Bu kadar basit olacağını düşünmemişti, çelimsiz adamın burnu ve gözleri kıpkırmızı bir haldeydi ve konuşmakta zorluk çekiyordu. Oktaryus şişeyi eline aldı ve içip içmemek arasında tereddüt etti. Tam bir karara varacakken silah sesi duydu ve elinde ki şişe birden parçalandı. Cam parçaları ve alkol çelimsiz adamın üzerine dökülmüştü. Elinde 1800 model bir revolver tutan, beyaz tenli, Gri atletli, siyah pantolon, şapkalı, mavi gözlü zayıf bir adam ve yanında yine ona benzeyen birkaç kişi vardı.

Herkes korkuyla sesin olduğu yöne dikkat kesilirken adamlardan biri bir kadını rehin alıp kendisini kenara yapıştırmıştı. Oktaryus'un şişesine ateş eden aptal ise kendinden emin dengesiz adımlar atarak konuşmaya başladı.

"Hanımlar Beyler, Benim adım Daniel Anton Shaneson ve biz İrlanda özgürlük grubuyuz. Siz sefil Britanyalı dostlarımıza bir zarar gelmeyeceğini garanti edemem ama dediklerimizi yaparsanız bir şansınız olabilir. Şimdi herkes arkadaşımın uzattığı çuvala değerli eşyalarını bıraksın."

Evet bu trendeki insanların çoğu sefildi, böyle bir Treni soymak pek mantıklı olmasa da sanırım sıfırdan başlayan bir İrlandalı için başka çare görünmüyor gibiydi. Ya da sıfıra düşmüş? Çünkü bir kez ellerinde ki her şeyi kaybetmişti bu Grup, bunu nereden biliyordu? Oktaryus onları tanıyordu, eski görevlerinden birinde İrlanda'da onlar ile tanışmıştı. Şimdi bulunduğu durumdan epey bir rahatsızdı, arkasını dönüp uzaklaşmak istediğinde kendisine Seslenildiğini duydu.

"Yaşamak için vagonda kalmalısınız prensesler"

Yavaşça kendisini koltuğa bıraktı ve yüzünü eğdi, tanınmak istemiyordu. Eğer asasını kullansaydı pek çok kişinin hafızasını silmesi gerekecekti. Koca tren için bunu yapamazdı, ayrıca Asası kompartımanında kalmıştı. Açıkçası can durumu tehlikedeyken gizli kalmanın ne kadar önemli olduğunu sorguluyordu.
Öbür vagondan birkaç el ateş sesi duydu. İrlandalılar biraz telaşlanmış görünüyorlardı ama yolcular kadar değil.
Şişman bir adamın ağlayarak merhamet dilediğini gördü. İrlandalılardan biri öbür vagona geçmek için Oktaryus'un yanından geçip kapıyı açarken kafasına aldığı bir kurşunla yere yığıldı. Oktaryus'un üzerine kan bulaşmıştı.
Anton

"İrgo Hayır! İnsanlar var nasıl bu kadar dikkatsiz olabiliyorlar?"

Diye haykırdı siper alırken. Yanında ki ise şöyle dedi

"Bunlar kraliyetten değil, Başka bir çete ile denk düştük"

Başka bir çete daha mı? Al başına belayı.

Açık söylemek gerekirse vagonlar arasında bir çatışma başlamıştı. Elbette hiç kimse yolcuları düşünmüyordu. Çok geçmeden diğer vagonun kapısından gelen kurşunlar bu vagonda Anton hariç hiçbir İrlandalıyı ve birkaç yolcuyu sağ bırakmamıştı. Anton koşarak vagondan ayrılınca, Oktaryus Yavaşça kapıyı açıp öbür vagona geçti. Yerde birkaç ceset dışında hiç kimse yoktu ilerlemeye devam etti. Öbür vagonun kapısını açacakken silahlı iki kişi gördü ve hemen eğilmesiyle kurşun kapının çamını kırıp geçti. Cam kırıkları Oktaryus'un üzerinden dökülürken sağ yanağının kesildiğini hissetti. Tekrar başını kaldırıp içeri baktığında ağlayan, zırlayan yolculardan ve yerde can çekişen hayduttan başka bir şey görmedi.
İçeriye geçti ve Haydutun silahını yerden alıp vagon boyunca yürümeye devam etti, biryandan silahın kurşunlarına bakıyordu bir mermi hakkı olduğunu gördü. Kendi Vagonuna doğru yürüdü ve kompartımanın kapısını açacakken..

"Joe!"

Diye bir ses duydu bu Anton'un sesiydi ve kendisini Joe olarak tanıyordu. Oktaryus yavaşça arkasına döndü ve ona baktı. İncilli kadını rehin almıştı.

-Ben Joe değilim
-uzun zaman oldu seni tanımayacağımı mı düşündün
-Beni karıştırıyorsun
-Hayır dostum bak Anton ben bana yardım etmelisin.

O bunu söylediğinde daha gür bir ses daha duydu

"Onlardan biri daha!"

Elinde Winchester tüfek tutan iki üniformalı kişi onlara doğru silahlarını doğrultmuş gergince emirler yağdırıyordu.

"Hemen silahını at! Teslim ol! İkiniz de ! Kadını bırak!"

Oktaryus Üniformalılara döndü ve

-ben onlardan değilim
-teslim ol!

Anlaşılan konuşmak istemiyor gibi görünüyorlardı. Oktaryus sadece seyretti Anton defalarca yaklaşırlarsa kadını öldüreceğini, Joe'nin yani Oktaryus'un yardım etmesini söyleyip duruyor Üniformalılar ise aptal gibi bagırıyorlardı.

Oktaryus tekrar Anton'a bakmaya başladı, İncilli kadın Oktaryus'a yardım etmesi için tiz ağlayan bir sesle yalvarıyordu.

Oktaryus silahını kaldırıp bir el ateş etti...
Kurşun kadının omzundan es geçip Anton'u öldürmüştü. Bunun bir tesadüf mü yoksa casusluk becerileri mi olduğunu kendisi bile anlayamamıştı. Üniformalılar aşırı gergin ve şaşkın bir şekilde bakakalmışlardı. Oktaryus silahı yere bıraktı.

-Size söylemiştim.. Onlardan değilim
-yine de yargılanacaksın
-anlıyorum

Oktaryus birden kendisini kompartımanın içeriye attı ve kapıyı hızlıca arkasından kilitledi. Onlar bağırarak camı kırarlarken çantasına uzandı ve asasını aldı. Asasını kaldırdığında bir sis perdesi tüm odaya çökmüştü. Sis dağıldığında Oktaryus orada değildi.

9
Yetişkin Karakter Başvuruları / Oktaryus Ironheart
« : 02 Ekim, 2021 23:14:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Oktaryus Ironheart

Karakterin Yaşı:25

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: gerektiğinde soğukkanlı kalabilen, ihtiyatlı, ve hakkaniyetli birisidir, Gözü karadır, Yenilikçi birisidir. Her şeye rağmen içinde gizli bir çocukluk hasreti yaşamaktadır.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Ailesi Kıpçak havzasından Rus harpleri sırasında göç etmiş büyücülerdi.  Her bir aile bireyi Drumstang okulunda eğitim alıp Mezun olduktan sonra ise gözden kaybolurlardı. Büyük dedesi Osmanlı'nın Kırım egemenliği yıllarında Kırım hanlarının saray ve iç entrikalarına zaman zaman Rus çarlığına karşı ve Tatar boylarına müdahale eden Raporlar hazırlayan bir Casustu.  Büyük dedesinin başarılı meslek hayatı onlara göç sırasında İstanbul'da yeni bir hayat yaşamalarına olanak sağlamıştı. Çünkü o dönemlerde İstanbul'a herkes alınmazdı. Bu büyücü aile İmparatorluk içerisinde önemini bu şekilde kazanmıştı. Sıra ona geldiğinde Drumstang okulundan Mezun olur olmaz Ailesinin yanına dönüp,  Dedesinden ve babasından Casusluk mesleğini devralmıştı. Bu büyücü delikanlı Osmanlı için özellikle Avrupa'nın Modern, gelişmiş silah ve Aydın fikirleri İmparatorluğa getirmek için 17 yaşından beri Britanya'da Casus olarak çalışıyordu. Müziğe karşı da bir yeteneği vardı zaman zaman bu yeteneklerini kullanıyor ve Keman Piyano çalabiliyordu. 25 yaşına geldiğinde ise işler onun beklediği gibi gitmemişti ve Sarayda konumunu yükseltmek belki de İmparatorluğa sahip olmak isteyen başka bir Büyücü ailenin entrikaları sonucu hakkında İdam kararı çıkartılmıştı. Artık İmparatorluğa geri dönemezdi ailesini ve malvarlığını kaybetmişti. Britanya'da hayatta kalmaya çalışıyordu.


İstediğiniz Meslek: (Diğer)

Karakterinizin (varsa) Mensubu Olduğu Hizip:

Büyü Yatkınlıkları
Biçim Değiştirme Gücü:3
Lanet Gücü: 15
Tılsım Gücü: 10
İksir Gücü: 3


[spoiler]ÖRNEK RP: Ay gökte parıldarken, Gözlerden uzak kalmış bir köşede beyaz örtünün üstünde elleri dizinde oturmuş, gözleriyle yarım Şarap şişesine bakıyordu. İki tarafında iki koca ağaç onu gizler bir şekildeydi. Ay bu eğimli tepenin altındaki taşlı yola ışığını yansıtıyordu. Bazı genç çiftler bu taşlı yolda yürüyor ve sohbet ederek bahçelerin güzelliginden ve Londra'nın Buharlı-Kasvet manzarasından bahsediyordu. Belki de saatlerdir buradaydı ve taşlı yoldan geçen pek çok çiftin konuşmalarına kulak misafiri olmuştu. Bu gece kalabileceği bir yer düşünüyordu, şöyle sıcak huzurlu bir yatak... Uzun zamandır hasret gibiydi. Endişelerini kenara bırakıp bir gece sakince uyumayı deneyebilirdi aslında. Diken üstünde yaşamak oldukça huzursuzdu. Kalitesiz şaraplarla geçen çakırkeyif bir haftadan sonra huzurlu bir uyku ona çok iyi gelecekti. Birkaç gün önce tanıştığı arkadaşı "Marco Wise" ona kalacak bir yer bulmuştu. Biraz izbe yerdi fakat buna da şükretmek gerekirdi. Aslında insanlara kolay kolay güvenmezdi Mesleki bir defermasyondu bu. İhanetten bol başka bir şey görmemişti hayatında fakat bu adama nedense güveniyordu ve içi ısınmıştı.
Yavaşça oturduğu yerden kalktı ve şarap şişesini bir eline alıp, diğer elini ise paltosunun cebine atarak gölgelerin içinden çıktı ve yürümeye başladı. Çiftlerin arasından geçerken kendisine burun kıvrıldığını hissedebiliyordu. Yüksek zümrenin Esanslı insanları, şık takımları ve elbiseleriyle onun hakkında bir şeyler fısıldaşıyorlardı.
"Acaba alkol mu kokuyorum" diye düşündü içinden, olabilirdi fakat Londra'da bu saatlerde sarhoş bulmak zor bir şey değildi. İnsanların buna alışkın olabileceğini düşünüyordu.
Taşlı yoldan inerek ana meydana çıktı, Şimdi şehrin hareketliliği artmıştı işte.
Ana cadde fayton arabalara ve her telden insana hitap ediyordu. Arkadaşı Marco'nun yanına varabilmek için cadde üzerinden yürüyürek oradan hızlıca ayrıldı ve şimdi de Sanayi yapılarının çoğunlukta olduğu sokaklara ulaştı.
İki yanında fabrikalar boyuna dizilmiş, arabaların yani faytonların geçebilmesi için ortada arnavut kaldırımı bir yol ve her köşeye itinayla dizilmiş sokak lambaları eşlik ediyordu. Sokağın en sonunda bir bar vardı, kalacağı yer bu barın üst katında küçük bir odaydı. Londra, ıssız köşelerinde Muggle-Çeteleri barındırırdı. Sokak neredeyse ıssızdı sadece tek tük insan bacaların dumanından etkilenmiş ciğerleriyle öksürerek geçiyordu fakat gözleri ara sokakta dizilmiş üç beş silüeti gördü.
Yakınlarından geçerken

"Seni deşmeden önce tüm paranı ver"

Dediklerini duymuştu. Sanırım birini köşeye sıkıştırmışlardı. Kendisi iyilik perisi değildi, bu durumdayken kimseye yardım etmek istemiyordu.
Barın kapısını yavaşça açıp içeriye girdi ve Etrafa şöylece bir göz attı. Masalarında uyuklayan Birkaç sarhoş dışında hiçkimse yoktu. Marco'yu gördü elinde bir bardak tutmuş içini bez ile ovalıyordu. Ona yaklaştı ve konuşmaya başladılar.

-Marco
-dostum, Hoşgeldin. Direkt üst kata çıkabilirsin işte al bu anahtarı.
-teşekkür ederim.

Marco Turuncu sakallı, kısa düz saçlı birisiydi. Askılı pantolon ve gömlek giymişti. Gömleğinin cebinden çıkardığı anahtarı ona uzattı.

Oktaryus anahtarı alıp gülümseyerek üstüne basınca gıcırdayan tahta merdivenlerden üst katlara çıkmaya başladı. İki kat çıkmıştı ki odasına ulaşmadan ayağını bastığı basamak birden çöküverdi, ayağı içine göçmüştü ve yere düştü. Yavaşça kendisini iterek, dikkatlice kalktı ve sırtını duvara yasladı. Ayağında hafif bir sızlama hissediyordu.
Aslında bakarsanız şuan bu umrunda değildi çünkü Marco'ya ayıp olacağını düşünüyordu. Fakat yorgundu bunu yarın bir şekilde telafi edebilirdi. Anahtarı deliğinden geçirip İzbe karanlık odaya girdi. Sokak lambasının ışığını odaya pencereden vurarak los bir ışık yayıyordu. Oktaryus çizmelerini çıkarıp kendisini yatağa bıraktı. Gecenin sessizliğini dinlerken uyuyakalmıştı.

Birden gözlerini açtı!
Yüksek bir ses duymuştu, Birisi diğer kişiye aptal! Sessiz ol! Diyordu. Bu ses odasının hemen dışından geliyordu. Çok geçmeden neler olduğunu farketmişti. Kendisi yüzünden kırılan basamağa birisi daha kurban gitmişti. Bunlar kimdi? Bu katta tek bir oda vardı. Kendisini soyacaklar mıydı? Tehlikenin geldiğini iliklerine kadar hissetti. Yatağından doğrulmadan paltosunun iç cebine elini yerleştirdi ve asasını tutmaya başladı. Kapı açılır açılmaz gözlerini kıstı ve uyuyormuş gibi nefes alıp vermeye başladı. İçeriye iki silüetin yavaş adımlarla süzüldüğünü farketti. Ses çıkmaması için ayakkabılarını çıkarmışlardı ve kendi aralarında fısıldaşarak ani bir kendisi uyanırsa ne yapmaları gerektiğini tekrar ediyorlardu.

Oktaryus birden bağırdı!
"Stupfy"

Şimdi silüetlerden birisi uçarak duvara çarpıp düşmüş ve bayılmıştı. Diğer acemi hırsız veya katil ise şok olmuş bir şekilde elinden bıçağını düşürmüş kendisini duvara yaslamıştı. Oktaryus ayağa kalkıp Asasıyla Lambayı yakmıştı. Lambadaki ateşin ışığı odaya yayıldığında bu tek gözlü adama dikkatlice baktı. Gözlerinde korkuyu gördü, bağışladı ve sakince odadan çıktı.

Şimdi ne yapacaktı?[/spoiler]

Sayfa: [1]