17 Nisan, 2026 09:21:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Konular - Victorine Odette Boleyn

Sayfa: [1]
1
Boleyn Adası / Victorine Odette Boleyn Hayatı ve Yalanları
« : 21 Eylül, 2022 08:07:52 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler]
[youtube]https://www.youtube.com/watch?v=06ht9MyJLT4[/youtube]
[/spoiler]

Bölüm I: Unutulmuş Çocukluk Anıları

⸻⸻⸻⸻⸻ ♕ ⸻⸻⸻⸻⸻

1833

[justify]Bir sonbahar gününün berrak ışığı altında, kırmızıyla turuncunun en güzel tonlarına bürünmüş ağaçların dalları, rüzgârla aheste aheste sallanıyor, bir dinginlik katıyorlardı ortama. En tepelerden bir yaprak, bu tempoya ayak uyduramamış olacak ki, tutunduğu daldan koptu; gökte süzülmeye ve kendine ait bir tempoyla dans etmeye başladı. Ta ki, yer çekimine yenik düşüp, çizdiği dairesel figürlerle küçük kızın bukleli saçlarına konuncaya kadar. Elinde porselen bir bebek vardı, nazikçe altın sarısı saçlarını tarıyordu, sanki azıcık kaba davransa bütün saçları dökülecekmiş gibi dikkatli ve özenliydi.

Ne eteğinin çim lekesiyle kirlenmesi ne de saçlarına konan yapraklar umurundaydı o anda, zaten konaklarına döndüğünde hizmetçiler onu temizleyecekti. Bir kere bu haliyle evin içinde dolaşmasına izin vermezdi dadısı, leydi olmakla ilgili bir ton öğüt verecek, ‘bir hanımefendi hiçbir zaman eteğini kirletmemeli Victorine’ diyecekti. Ama küçük kız, yetişkinlerin eteğinin çamur olmasını neden bu kadar dert ettiğini anlamıyordu, o sadece oyun oynamak istiyordu. Ondan çalışmasını istedikleri dersler ilgisini çekmiyordu, piyano ve Latince öğretmenleri moronun önde gideniydi ayrıca.

-Victorine! Çimlerde ne yapıyorsun, üstün başın leke olmuş!

Fırfırlı beyaz elbisesi dizlerinin bir karış altında biten al yanaklı tatlı mı tatlı bir kız çocuğu geliyordu uzaktan; yüzündeki endişeli ifadeye rağmen bebek mavisi gözleri, uçuşan etekleriyle masallarda anlatılan iyilik perilerine benziyordu. Çimlerdeki kız oralı bile değildi, bir şarkı mırıldanmaya ve bebeğinin saçını taramaya devam ediyordu kendi halinde.

-Tori, hadi lütfen! Anne kızacak!

Anne öfkeli biriydi gerçekten, herkes ondan korkardı ve bir kere kızdı mı kimse onun elinden kurtulamaz, onun öfkesiyle baş edemezdi. Bir şekilde karşısındakinden üstün gelmeyi başarırdı anne, sanki karşısındakini büyülerdi o bağırırken konuşamasın diye. Küçük kız kimsenin ona karşı koymaya çalıştığını görmemişti, anlamadığı şeylerden biriydi bu, anneye karşı çıkmak zor değildi ki, onu neden gözlerinde bu kadar büyütüyorlardı? Anne onun gözünde o kadar büyütülecek biri değildi, Victorine diğerlerinin aksine anneden korkmuyordu.

-Ama oynamak istiyorum.

-Olmaz, yemek saati geldi.

Victorine nasıl dik başlı ve asiyse, en büyükleri de bir o kadar kuralcıydı, bu yüzden anne en çok onu severdi. Ablası Proserpina’dan nefret etmesinin nedeni buydu, eğlencesini sırf annenin gözüne girmek için bozmaya geldiğine inanırdı. Kız başında öylece dikiliyordu, kollarını göğsünde kavuşturmuş ve onu yemeğe götürmeye kararlıydı.

Küçük bir süre bebeğine baktı düşünceli bir ifade ile ve en sonunda pes etmiş gibi kalktı yerinden. Dizlerinin biraz altında biten pudra rengi eteğinin her yanında yeşil izler oluşmuştu, bir leydinin elbisesi nasıl görünmemeliyse aynen öyle görünüyordu. Büyük olan onunla gelmesi için elini uzatmıştı ancak Victorine bildiğini okuma kararı almıştı. Bebeğini ablasının elinin arasına tutuşturup koşmaya başladı.

-Victorine!

Yapraklar ezildi, çimenler hışırdadı. Büyük afallamış bir halde peşinden bağırırken küçük kız ağaçların içinde gözden kaybolmuştu çoktan. Pek düşünmeden o da daldı ormana kardeşini geri getirmek adına koşmaya başladı, bir yandan küçük kıza sesleniyordu.

Gezinmelerine izin verilen alanın sonuna ulaştığında durdu ve sağına soluna bakındı. Burayı geçtikten sonra etrafı kaplayan ağaçlar daha da sıklaşıyor ve ne olduğu belirsiz tehlikeli varlıklara ev sahipliği yapıyordu.

-Victorine Odette Boleyn!

Victorine, tesadüf odur ki, burada değildi, sınırı geçmiş olmalıydı. Altın saçlı kız, kalbinin küt küt atmaya başladığını hissetti. Yemek saatinde sofrada olmamaları bir yana bir kuralı çiğnemişlerdi, anneye sunacak hiçbir mazereti yoktu bunun için. Tam da o sırada bir çığlık koptu ormanın içinden.

Proserpina sesi tanıyordu, kardeşinden başkasına ait değildi. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu, bir yetişkini çağırmaya mı gitmeli yoksa sesin geldiği yere mi koşmalı ikileminde kalmıştı. Eğer ormandan ayrılırsa her şey için çok geç olacağından korkuyordu fakat tek giderse kardeşinin yardım çığlıkları attığı her neyse ikisine birden zarar verebilirdi.

Bir çığlık daha koptu ormanın içinden, bu sefer ses daha yakından geliyordu. Gözünü kararttı, ağaçların içine daldı. Geçtiği her ağacın dalına kırmızı bir kurdele bağlarken kardeşine seslenmeyi sürdürüyordu.

-Victorine!

Elindeki kurdeleler tükenmek üzereydi fakat kardeşini halen bulamamıştı, daha fazla ilerlerse geri dönemeyebilirdi. Sonuncu kurdeleyi de bir dala bağladığı sırada az ileride bir hışırtı sesi işitti. Korkusunu görmezden gelmeye çalıştı ve bir kez daha sese doğru ilerledi.

-Tori eğer şaka yapıyorsan bunu ödeyeceksin!

Gördüğü şeyle adeta nefesi kesildi, dondu kaldı. Koyu kürklü, devasa, kurt görünümlü yaratık, salyalarını akıta akıta yanında ufacık kalan kız kardeşinin üzerine yürüyordu. Gözleri alev alev yanıyordu, kardeşi bir kedi gibi köşeye pusmuş, ağlıyordu. Daha önce hiç böyle bir şey görmemişti.

Hızlı davranırsam belki onu şaşırtırım diye düşüncesiyle yerden bir taş aldı ve bütün gücüyle yaratığın üzerine doğru attı. Hiçbir etkisi olmamıştı. Kararlılıkla yeni bir taş aldı, bu sefer daha büyüğünü seçmişti.

-Koş Victorine!

Kurt durdu, kafasını ona çevirdi ve sivri dişlerini göstererek hırladı. Kız yerden bir taş daha alıp fırlattı.

-Koş Tori, koş!

Kurdun bir anlığına dağılan dikkatini fırsat bilen kız koşmaya başladı ondan beklenmeyecek bir hızla. Fakat kurt avını kaybetmek istemiyor olacak ki dosdoğru kızın üzerine atıldı. Her şey kaşla göz arasında oldu, kurdun harekete geçtiğini gören Proserpina da kendini öne atmış ve yaratıkla kardeşinin arasına girmişti, sivri dişlerin kurbanı olmayı göze alıyordu biri zarar görecekse bu kendisi olmalıydı.

Kurdun sivri dişleri onun taze tenine saplanmadı.

Gözleri fıldır fıldır dönen gudubet bir kadın belirmiş yerinde. Çökmüş gözaltları, kemiklerine yapışan derisi ve eski püskü giysileriyle mezarından yeni kalkmış gibiydi. Anlaşılmaz sözcükler mırıldanıyor ve bir inferi gibi ağır ağır ilerliyordu. İki kız için de tanıdık bir simaydı bu fakat herhangi bir yorumda bulunmak yerine büyük olan küçüğün elini tuttuğu gibi ağaçların arasına doğru fırladı.

Bir kovalamaca başladı ağaçların içinde. Yaşlı bir kadının gövdesiyle kurdunkiyle birleşmiş öncekinden daha da korkunç bir forma bürünmüştü, Proserpina o üçüncü biçimini aldığında ne ile karşı karşıya olduklarını çözmüştü. Sıradan bir yaratık yoktu peşlerinde. Onları avlamaya kararlı olan şey bir Böcürt’tü. En çok korktuğun şeyin bedenine bürünen bir şekil değiştirendi.

Orman bir uçurumun kıyısına geldiklerinde bitiyordu, bu sefer gerçekten gidecekleri hiçbir şey kalmamıştı. Artık anneye hiçbir mazerette bulunamayacaktı, artık ölü olacaklardı. Böcürt üzerlerine doğru ağır ağır ilerlerken iki kız kardeş birbirlerine sarılmış kaderleriyle yüzleşmeyi bekliyordu çaresizce. Büyük olan gözlerini kapadı ve ona öğretildiği gibi dua etmeye başladı, aklına gelen tek şey buydu.

-Göklerdeki kudretiyle soyumuza hayat veren babamız, sana yalvarıyorum. Bize karşı suç işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de bizim suçlarımızı bağışla.

-Rosie n’apıyorsun?

-Gökte olduğu gibi, yeryüzünde de senin istediğin olsun. Çaresiz kulunun duasına karşılık ver ve bizi kötü olandan kurtar.

Ağaçların arasında dördüncü bir sima belirdi, elinde tahta bir çubuk tutuyordu, çevik bir hareketle yaratığa doğru savurdu.

-Riddikulus!

Kudretli olan, küçük kızın duasını duymuştu sanki, imdatlarına yetişsin diye bir kurtarıcı yollamıştı. Kurtumsu varlık asadan çıkan ışınlarla küçüldü, küçüldü, ta ki ondan geriye doldurulmuş bir oyuncak kalıncaya kadar.  Kurtarıcıları, kurdu yerden aldı ve birbirine sokulmuş iki kıza döndü, bakışları daha çok küçük olanın üzerindeydi.

-Şatoda hesap vereceksiniz.

Kir ve toz içindeki iki kız birbirleriyle bakıştıktan sonra kafalarını salladılar.

Kudretli surları olan şatonun bahçesine girdiklerinde, görmek istedikleri son kişi karşılamıştı onları, yüzünde memnuniyetsiz bir ifadeyle kardeşlerin titrek bacaklarıyla ona doğru gelmesini izliyordu, kollarını göğsünde bağlamış, mavi gözlerini kısmıştı. Küçük kız duraksayınca arkalarından gelen adam acımasızca itekledi.

Bahçeyi kaplayan kırmızı güller olanlara şahitlik etmemek için kapamıştı yapraklarını. Çünkü bu iki yetişkinin sinirlendiklerinde nasıl davrandıklarını biliyorlardı.

-Tam bir hayal kırıklığı… Yasak olduğunu bildiğiniz halde dinlememekte ısrar ettiğinizi görüyorum.

Kadının ses tonu buz gibiydi. Proserpina gözlerinin içine bakmaya cesaret edemediği için başını öne eğmişti, Victorine ise yaptığından utanan bir ifadeden uzak, kadının yüzüne bakıyordu manalı manalı. İkisi de tek kelime etmedi işleri daha karmaşıklaştırmamak için. Kadın yerine adam devam etti konuşmaya. Gök mavi gözleri gece gibi kararmıştı.

-Eğer seslerinizi duymasaydım başınıza neler geleceğini bir düşünün. Fikrin kimden çıktığını itiraf edecek misiniz?

Bir sessizli çöktü ortama, gereksiz bir soruydu bu, herkes biliyordu bütün yaşananların Victorine’in başının altından çıktığını. Ama neden ağzıyla itiraf edecekti ki? Konuşsa da konuşmasa da onu cezalandıracaklardı sonuçta. Umursamazca omuz silkmeyi seçti, büyük olansa utançla başını kaldırdı ve adamın gözlerinin içine baktı.

-Bendim. Victorine’e şaka yapmak istemiştim, orada Böcürt olduğunu bilmiyor-

Victorine yalanın saçmalığına dayanamadı ve kıkırdadı. Kadın, uzun kadife pelerininden çıkardığı elini havaya kaldırdı, durmasını istediği anlamına geliyordu bu.

-Yeterince dinledim. Victorine, biraz yürüyelim.

Küçük kız kadının uzattığı eli tuttu. Bir sonbahar günüydü ve yürüdüler sararmış yaprakların altında.

Victorine’in o güne dair anımsadıkları burada bitiyordu fakat Proserpina konuşabilseydi olayların devamında daha çok çığlık olduğunu anlatırdı. Anne, Victorine ile geri geldiğinde kardeşlerinin hasta olduğunu söyledi ve kızlar, onun uzunca bir süre odasından çıktığını görmedi.[/justify]

2
Boleyn Adası / Asil ve Pek Köklü Boleyn Ailesi
« : 18 Eylül, 2022 09:12:16 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=9qAiE7WRu7U[/youtube][/spoiler]




[justify]BOLEYNLER’in kökenleri hakkındaki -tabii eğer Boleynler gerçekten de gayri resmi bir biçimde, öylece gökten adalarına düşmüş değiller de, fethetmişlerse- geçerli teorilere göre, Boleyn Adası, eski ve artık unutulmuş adıyla Lyonesse, bugünden yüz ila iki yüz yıl önce bir kumarda kazanılmıştır. Aynı hesaba göre adanın aslında resmi kayıtları olmadığı düşünülür.

Bu tahminler yanlıştır.

Ortaçağ Büyücüler Konseyi üyeleri Lyonesse’nin İÖ 2300’de sular altında kaldığını belirlemiştir. Bu tarih, Büyüceşura’daki resmi verilere göre MS 1099’dur.

Bu tarihler de yanlıştır.

Baş Büyücü Ulrick Gamp’ın (1690-1718), 1717’de yayımladığı ‘Batmış Krallık Efsane mi Yoksa Batırıldı mı?’ başlıklı makaleye göre Boleyn Adası’nın cennetin bir köşesinden çıkmış toprakları MS 1089’dan beri Boleynler’in elindeydi. Gamp’ın yardımcılarından biri hesabı daha da detaylandırmış, Boleyn Adası’nda 11 Kasım 1089 Pazar günü, sabah tam 9.00’da Boleyn sancaklarının dikildiğini, çünkü hanedanlığın sabah erkenden, henüz dinlenmiş hissederken böbürlenmekten hoşlandığını zaferle ilan etmiştir.

Bu da doğru değildir. Gerçek fetih anından yaklaşık on beş dakika sapmaktadır.

Şu dalgaların koca krallığı yutması meselesi, büyü tarihçilerinin anlayamadığı bir şakadır yalnızca.

Bu iki şeyi kanıtlar:

İlk olarak Boleynler’in son derece gizemli ve dolaylı bir biçimde hareket ettiğini. Kazanmak için evrenle zar atmazlar; kendilerini Tanrı ilan ettikleri dört tarafı denizlerle çevrili bir kara parçasında esrarengiz bir oyun oynamaktadırlar, muğlâk ve karmaşık bir pokere benzetebileceğimiz bu oyunu karanlık bir odada, yalnızca kendi içlerinde ve kazanacaklarını garantiye aldıkları rüşvet verilmiş krupiyeler başlarında devamlı gülümserken oynarlar.

İkinci olarak ise, Boleyn Adası’nın Akrep burcu olduğunu.

Gelecek Postası’nın ‘Günlük Falınız’ köşesine göre, bu tarihçenin başladığı gün Akrep burcunu bekleyenler şunlardı:

Akrep 23 Ekim/ 21 Kasım
Mottosu: Herkes bu dünyaya yalnız gelir, yalnız gider!

Çocuklarınız ile yeterli vakit geçirmediğiniz için suçluluk duyuyorsunuz.

Hislerinizin ve bunların yaşantınıza olan yansımalarının üzerinde çokça durabilirsiniz. Gerçekten ne istediğinizi bilmek, kendinizin farkında olmak bazı sınırları esnetmenizi sağlayacaktır. Burcunuzdaki tutulmalar ve Merkür’ün ileri-geri hareketleri, sizi bu anlamda bazı sorgulamalara götürebilir. Tutkulusunuz. Ama bunu yaşayamadığınızda her şey sizin için karmaşık bir hale geliyor. Bu karmaşayı çözmenin yolunun, isteklerinizden ve isteme şekillerinden geçtiğini öğreniyorsunuz. Kontrolü nerede bırakıp nerede alacağınıza dair fikir değişiklikleri yapabilirsiniz. Bu değişiklikler sizi memnun edecektir. Dahası, bugüne kadar değiştirmek için neden beklediğinizi bile düşündürtebilir. Hem kendinize hem de karşınızdaki insanlara başka bir yerden bakıyor, standartları ve tutkusu yüksek bir hayat için şans vermeniz gerektiğini anlıyorsunuz.


Bu her açıdan doğruydu. Çocuk meselesi dışında.

SEKİZ YÜZ YIL, adanın en yüksek tepesine konumlandırılmış taştan şatonun duvarları ardında yaşamak Tanrı kompleksi kazanmak için yeterince uzun bir süreydi. Ancak bir türlü toprakları kendi aralarında paylaşmadıkları için Büyücülük dünyasından bağımsız içlerinde üç büyük savaş atlatmışlardı, savaşlardan biri vardı ki Muggle tarihinde yer alan ‘Güllerin Savaşı’ ile 100 yıl sürmesi ve adanın öne çıkan iki ailesi arasında geçmesi açısından oldukça benzerdi.

↼♛⇀

Tarih dersini bir kenara bırakalım.

Boleynlerce cennetin bir köşesi olarak tanımlanırdı Boleyn Adası. Dört bir yanı yemyeşil ağaçlarla kaplıydı, gök daima masmavi ve güneş hiçbir zaman bulutların arkasına saklanıp parıldamayı bırakmazdı. Gündüzler nasıl berrak ve ılıksa geceleri de tek bir bulut bile olmazdı Boleyn Adası’nda. Bazı söylentiler korumaların bulutlu gecelerde tek tek evlere girip bulutları görenlerin hafızalarını sildiklerinden bahsederdi ancak buna dair hiçbir kanıt yoktu. Şatonun zindanlarında insan kesip pişirdikleri söylentisi gibi bu da asılsızdı. Boleynler gaddar olabilirdi, cani ve kana susamış psikopatlar olabilirdi. Fakat yamyamlık? Bu işledikleri günahlar arasında kesinlikle yoktu.

Adayı çepeçevre çevreleyen surlar vardı. Surlar adanın her yerini görürdü, eğer adaya bir yabancı girdiyse korumalar -bu görevi adayı yöneten üç hanedandan Lancaster soyuna mensup olanlar üstlenirdi- doğrudan alarma geçerdi. Bir odanın içinde kırmızı ışıkların yanıp sönüp “kanı bozuk alarmı!”, “kanı bozuk alarmı!” diye çığlık attığını hayal etmekte hiçbir sakınca yok, yaşanan buna bir hayli yakın sayılırdı.

Bir gerçek vardı: kendilerini Tanrı ilan etmiş bu sosyopatik aile topraklarını başkalarıyla paylaşmayacak kadar bencildi.

Dolayısıyla yüzmek, cisimlenmek ve uç uç tozu kesinlikle unutulması gereken yöntemlerdi; bir kere yüzmek için mesafe çok fazlaydı ve açık sularda hangi deniz canlılarıyla karşılaşılacağı belirsizdi, cisimlenmenin işe yaramamasının nedeni şatonun olduğu araziye cisimlenme karşıtı büyüler koymalarıydı, uç uç tozu için de şömine ağına bağlı aktif şöminelere sahip değillerdi. Eğer görünmezlik pelerinine sahiplerse süpürgeyle içeri uçmayı denemek fena bir fikir değildi ancak kulelerdeki ‘yabancı görünce vur’ emrine sahip korumalardan kaçmayı başaracak kadar iyi bir uçucu olmaları gerekiyordu.

Boleynler ellerinde olsa tüm dünya ile bağlantılarını keserdi ancak 1706 yılında yapılan bir toplantıda Britanya Sihir Bakanlığının bir parçası olmanın kendi çıkarları için faydalı olacağına kanaat getirmişlerdi. Gamp’ın onlar hakkında neden makale yazdığı sorusu da böylece açıklanmış oluyordu.

↼♛⇀

Adaya yapılacak girişlerde iki temel yöntem belirlenmişti:

Adanın ticaret akışındaki gemilerden birine binmek ya da seni içeri sokması için Yüce Boleyn’e yalvarmak.

İkinci yolu seçtiği bilinen tarihte yalnızca bir isim vardı, adının bir önemi yok, o da geldikten kısa bir süre sonra idam edildiğinden önemli sayılmazdı.

Ticaret akışı, bakanlık dışında adanın dış dünya ile bağlantısı denebilirdi. Bunun gerçekleşmesi için de oldukça dolambaçlı bir yol izlenirdi. En başında Yüce Boleyn’in muhataplarının zararsız olduğunu ve giriş izninin verildiğini beyan eden bir bildiri yayınlardı. İzin verildikten sonra adanın kurallarına uyacaklarına dair yazılı bir belge imzalanır ve hemen ardından bir düzine daha belge imzalama faslına geçiş yapılırdı.

“Adada yüksek sesle azizleri anacağıma dair yemin ederim”, “Eğer adada bir şey bırakırsam o artık Boleyn malıdır” tarzında maddeler içeren belgelerdi bunlar. İçeriği çoğu zaman muhatap ile paylaşılmazdı. Eğer imzalamamakta diretirlerse kapı hemen uçurumun kenarındaydı.

İzlerinizi ne kadar iyi örterseniz örtün izin almadan Boleyn topraklarına adım atılması hoş bir şey değildi. İmkânsız değildi, gayet de yapılabilirdi ancak fark edildiği anda işgalci alarmı devreye sokulurdu. Adada yaşayan bütün yetişkinler bu prosedürlerin zorunluluğunu bilirdi, düzen bu şekilde sağlanır, servetlerini bu şekilde servet katarlardı.

İşgalci prosedürü çok basitti. İşgalcileri bul ve imha eti. Burada kastedilen imha yönteminin öldürmek olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Boleynler barışçıldır ve haklarında yeterince olumsuz dedikodu varken bir de bunun üzerine yabani imajı çizecek değiller, politik konumlarını farklı türden korkularla ellerinde tutmayı tercih ediyorlar. İmha ile kastedilen tatlı dille adayı terk etmelerini rica etmekti. Eğer işgalci eylemini sürdürecek olursa kendilerine zor kullanma hakkı tanırlardı.

Tabii bütün bunlar adaya giriş ile ilgiliydi. Boleynler’in yaşadığı asıl şatoya giriş bambaşkaydı.

↼♛⇀

Aynalar.

Girişin anahtarı efsunlanmış aynalardı ve onlar hakkında bilinen tek şey yalnızca Boleyn kanı taşıyanların içinden geçebildiğiydi. Çok eskilere dayanırdı aynaların varlığı, araziyi koruyan büyülerle aynı dönemde yapılmıştı. Aslında aynaların icadı şaibeli ve bir o kadar da tartışmalıydı, Victorine Odette Boleyn’in büyük büyük büyük babası -adamın lakaplarından biri Kafası Gidik Boleyn’di- onları kaldırmak için zamanında girişimde bile bulunmuştu fakat aile üyeleri bunun safkanlıklarını korumak için önemli bir önlem oluğu konusunda hemfikirdi.

Safkan sıfatına bambaşka bir boyut kazandırmıştı aile, saflık onların soyadlarından sonra gelirdi.

Adanın yerli halkının yaşadığı bölgenin limandan farkı koruma büyülerinin tamamının burada bulunmasıyla başlıyordu ve içeride kesinlikle cisimlenilemezdi. Boleyn yerleşkesine girme lütfuna erişenleri önce ormanın içinden geçen bir yol hemen peşinden de yaklaşık yüz kırk kilisenin bulunduğu (yanlış duymadınız kesinlikle ve kesinlikle her yıl emin olmak adına var olan kiliseler -buna artık KULLANILMAYAN ve YIKILMIŞ olanlar da dahildi- tek tek sayılır, şimdiye kadar yalnızca bir kere hatalı sayım yapıldı o zaman bile yüz otuz yedi kilise sayılmıştı) bir şehir karşılardı.

Kiliseler Godwinsonlar’ın, adanın üç büyük ailesinden üçüncünün, kontrolündeydi. Yıkılmış ve artık kullanılmayan kiliseleri moloz yığını haline gelmiş olsalar bile kapatmayı reddetmişlerdi, orası Tanrı'nın eviydi sonuçta eğer Tanrı istemeseydi o kiliselerin hepsi bugüne kadar sağlam kalmış olurdu, dolayısıyla o yapılara herhangi bir müdahalede bulunmak yaradanın işine karışmak sayılacaktı. Ona böyle bir saygısızlık yapılamazdı, o en yüce olandı, o bu adayı onlara bahşedendi.

Godwinsonlar, Boleynler ile aynı soya mensup olsa da kendi soyadlarını almaları görüldüğü üzere onlara yeni bir ideoloji de kazandırmıştı. Daha tutuculardı, daha manyaklardı ve her şeyin bir nedeni olduğuna inanırlardı. Tanrıları’nın azizler tarafından bu adayı onlara bahşetmeleri de bir tesadüf değildi.

Şehrin adanın en korunaklı ikinci bölgesi haline gelmesini sağlamışlardı bu yüzden kimse onlara bütün bu dini saçmalıklar için sesini çıkarmıyordu, kiliselerinde kaldıkları sürece hiçbir sorun yoktu. Aktif olduğu bilinen iki kilise bir de katedral vardı küçük Hamlet şehrinde. Her hafta düzenli bir biçimde orda ibadet edilir ve bu güzel toprakları onlara bahşettiği için dua ederlerdi.

Yukarı, adanın en tepesine, çıkıldığında altın rengi kuleleriyle şato bütün heybetiyle göz kamaştırıyordu, Boleyn Hanedanı’na mensup bütün ailelerin yaşadığı yerdi burası. Adanın en sıkı korunan yeriydi ayrıca, Hogwarts'ı bile geride bırakan güvenlik önlemleriyle Büyük Britanya'nın en güvenli yeri olduğunu iddia etme cüretinde bulunuyorlardı. Bunun ne ölçüde doğru olduğu bilinmez tabii, ailenin abartmayı sevdiği de bir gerçekti. Üç ana kule vardı göze çarpan, en yüksekleri öyle görkemli işlemelere sahipti ki adeta haykırıyordu: "Burada Yüce Boleyn yaşıyor."[/justify]

3
Boleyn Adası / Uzaklardan Gelen
« : 06 Temmuz, 2022 02:52:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Güneş tan yerinden en tepeye yükselmişti. Yer yer buruşmuş bir kumaşı andıran hafif kırışıklıkları olmasa gökyüzünden ayırt edilemeyecek safir mavisi deniz, gün ışığı altında ışıl ışıl parıldıyor; uzaklardan gelen turkuaz dalgalar, dinginlikle kıyıya vuruyor ve denizköpüğüne dönüşerek kaybolurken ıslattığı yerleri okşuyordu adeta. Gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu, havaysa insanın içini ısıtacak kadar sıcak ancak terletmeyecek kadar serindi.

İskelede bir kadın vardı; usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına görkemli olan bu manzarayı geride bırakacak kadar alımlı, ona bir kere bakanı bir daha baktırtacak kadar güzel… İnce parmakları bir güneş şemsiyesini kavramıştı. Onun üzerine düşen gün ışığı değil de, sanki ilahi bir ışın demeti aydınlatmıştı onun durduğu yeri. Boştaki eliyle de ara ara altından bir cep saatini kontrol ediyordu kadın, aceleci bir tavırla değil, sükûnet ve sabırla.

Üç gemi durmuştu şimdiye kadar limanda, hiçbiri beklemekte olduğu misafirini getirmemişti. Victorine aylar önce, ta Çin’den, ticaret ortaklarından biri olan ailenin gönderdiği mektuba rastlamıştı rutin mektuplarını kontrol ederken. Kızlarını Britanya’ya gönderdikleri ve ona emanet ettikleri yazıyordu mektupta. Ricayı kabul etmişti, büyük büyük babasının hatırı ve tabii ki de bir şart ile: Zamanı geldiğinde bir iyilik borçları olacaktı kendisine. Sahi, küçücük bir kızın o kadar yolu aşıp tek başına buraya kadar gelmeyi başarabileceğine olanak vermiyordu. Eğer az sonra karaya yanaşacak olan gemiden inerse bir hayli şaşıracağını kendine itiraf etmeden duramıyordu Victorine.

Dalgaların kırılıp hızla kıyıya vurma sesleri duyuluyordu limandaki kalabalığın uğultusunun arasından; düşüyorlar, geri çekiliyorlar, sonra tekrar düşüyorlardı. Onu gören selam vermeyi ihmal etmiyordu, bazıları minnettarlık bazıları da bir görev bilinciyle. Adadaki herkes tanıyordu Yüce Boleyn’i nihayetinde, onun yaptıklarını biliyor, ona saygı duyuyor ve hatta ondan korkuyorlardı. Ve içlerinden geçen ne olursa olsun Victorine hepsini duyuyordu, sorumluluğunun en büyük zorluğu da buydu. Sesler hiçbir zaman susmazdı, sözcüklere dökülmemiş olsalar dahi.

Trene bağlamış dakikalar birbirini kovalarken bir gemi yaklaştı iskeleye, adımlarını gemiden inmeye başlayan yolculara doğru çevirdi asil kadın. Çoğunluk adaya ticaret mallarını getirmiş işçilerden oluşuyordu. Boleyn Adası’nın dışarıdan ziyaretçisi olmazdı, adaya girişlere yalnızca ticaret için izin veriliyordu, onların erişebildiği alanlar da kısıtlıydı. Güvenlik adına alınmış önlemlerden biriydi bu.

Bir asa hareketiyle iri sandıkları peşlerinden sürükleyen işçilerin arasından küçük kızın solgun yüzünü gördü Victorine. “Boleyn Adası’na hoş geldin, Victoria. Kendini evinde hisset.” Sevecen bir ifade ile elini uzattı kıza.
[/justify]

4
Büyüceşura / 25 Ocak 1866 Tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal Duruşması
« : 07 Mart, 2022 21:47:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[spoiler]
[/spoiler]

[justify]-Teröristi Azkaban’a tıkacaklar mı?

-Carmilla terörist değil!

-Çocuklara işkence ediyormuş diye duydum.

-O kadın Büyücedünya için bir tehdittir gözünüzü açın!

-Amacı büyücü halkını Cadı Avcıları’ndan korumak olan biri nasıl bir tehdit olabilir?

-Büyüceşura Yüksek Yargıcı en doğru kararı verecektir.

-Açın gözünüzü! Böyle küçük meseleler ile hepimizi oyalıyorlar! Aslında arka planda çok daha büyük şeyler dönüyor! Carmilla, önümüzdeki en önemli sorun değil! Uyanın, ey büyücü ahalisi!

25 Ocak geldiğinde bir kez daha ağzına kadar dolmuştu mahkeme salonu, bu sefer öncekine kıyasla daha yoğun bir ilgi vardı duruşmaya. Britanya büyücedünyasının önde gelen isimlerinin önemli bir kısmını görmek mümkündü dışarıdan gelen izleyicilere ayrılmış bölümde. Britanya tarihinin en önemli duruşmalarından biri olan Carmilla/Cwénhild Muirghéal Duruşması’nı tiyatral bir gösteri olarak yorumlayanlar vardı içlerinde, opera gözlükleri getirmişlerdi yanlarında.

Tam ortada kızıl saçları en az teni kadar solmuş bir kadın oturuyordu, bilekleri zincirlenmişti buna rağmen duruşu dimdikti, yüzünde karşısındakine meydan okuyan bir ifade var bile denilebilirdi. Tepesinde iki tane ruh emici süzülüyordu, kalabalığın enerjisini emmelerine engel olmak için iki gümüşi figür salınmıştı peşlerine.

Amfiteatr biçimindeki salonun en yüksek kürsüsünde, göğsünde altın rengi bir Büyüceşura arması parlayan siyah bir üniforma giymiş kadın nihayet kalabalığı susturacak o tokmağı yankılandı. Salon hızla derin bir sessizliğe gömüldü, insanlar nefesini tutmuştu adeta. Asil kadın söze girdi.

-Yirmi beş ocak tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal duruşması.

Katip anında not almaya başladı.

-Savunmasız bir Hogwarts öğrencisi üzerinde Affedilmez Lanet kullanmak, Büyücülüğün Uluslararası Sihirsel Gizliliği tüzüğünü ihlal eden eylemlerde bulunmak, Sadie Rosemary Caldecott cinayeti iddiası, devam etmekte olan Carmilla Davası ve Britanya Büyücülük yasalarını ihlal eden davranışlarından ötürü.

Kalabalığı tekrar bir uğultu ele geçirmişti, Victorine onları susturmak için bir kez tokmağıyla kürsüye vurdu.

- Mahkeme Yargıçları: Victorine Odette Boleyn, Büyüceşura Hakimi; Elliot Hamish Hawkins, Büyüceşura Baş Büyücüsü; Amybeth Jessica Enfield, Büyüceşura Kıdemli Üyesi. Mahkeme Savcıları: Raiden Minamoto, Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Çalışanı; Cornelia Barthélemy, Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışanı. Savunma tarafı Alexander Turner. Söz hakkı iddia makamından Raiden Minamoto’dadır.

Ve resmi olarak duruşmayı başlatacak tokmak sesi duyuldu.
[/justify]

5
Büyüceşura / Yargıya Yargı
« : 05 Mart, 2022 21:10:10 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Ana karayı aydınlatan güneş dağların ardında gözden kaybolurken, topuklu sesleri Sihir Bakanlığı’nın geniş koridorlarında yankılanan asil kadın, günün bitmesinden memnundu. İnsanların zihninden geçenleri duymaktan yorulmuştu, bütün o aptal düşünceleri dinleyip bulunduğu konumdan ötürü hiçbir yorumda bulunamamak sinirlerini tüketmişti. Şakakları zonkluyordu, öyle ki özel yatıştırıcı çayına ihtiyacı vardı aklını kaçırmadan önce. Tanrı, kendisine bu yeteneği bahşettiği için minnettardı ancak bir açma-kapama anahtarı vermeyi ihmal ettiği için bolca lanet okumuştu ona bugün.

Karşısındaki geniş meşe kapıya birkaç metre kala elindeki tahta çubuğu kıpırdattı ve kapının kanatları itaatkâr bir biçimde onun için açıldı.

Altın işlemelere sıklıkla yer verilmiş, geniş, aydınlık bir odaydı burası; yüksek ve çok raflı kitaplıklar yerleştirilmişti duvarlar boyunca, içlerinde altın ciltli kitaplar vardı, bazılarından takır takır sesler geliyor, bazılarıysa üzerindeki yazılar seçilemeyecek kadar eski görünüyordu. Kitaplığın önünde yuvarlak, büyükçe bir masa vardı; üzeri çeşitli parşömen tomarları, dosyalar ve mürekkebe batırılmış tüy kalemlerle doluydu, belli bir kullanılmışlık izi taşıyordu bunlar. Etrafındaysa biri kadın biri erkek iki tanıdık figür oturuyordu, Victorine sağ kolunda taşıdığı siyah cüppeyi -öbüründeyse parşömen ve dosya yığını vardı- askısına asmadan önce başıyla meslektaşlarına selam verdi.

“Sizi yorgun gördüm, Leydi Boleyn,” dedi içlerinden erkek olan. “Bizimle çay içmeye buyurmaz mısınız? Yenice demledik Bayan Enfield ile.”

Büyüceşura Baş Büyücüsü Elliot H. Hawkins, belli ölçüde saygı duysa da kendisine rakip olarak gördüğü bir politikacıydı. Benimsediği yönetim üsluplarının elitist ve nüfuzlu kesime hitap etmesi sayesinde kısa zamanda en kuvvetli politik seslerden biri haline gelmiş ve eski Bakan Kellington’un Muggle karşıtı politikasının aksine daha barışçıl görüşlere sahipti. Muggle'lar ile büyücüler arasındaki bariyerlerin azaltılabileceğine, hatta doğru regülâsyonlar ile büyücülerin el altından da olsa Muggle'lar için hayatı kolaylaştırabileceğine dair düşünceleri vardı. Ve büyücülerin bu yardımları sayesinde Muggle yönetimleri için vazgeçilemez, değerli bir kuvvet konumuna geçerek Muggle yönetimini kendilerine daha yakın, daha bağlı ve daha güvenilir kılmanın mümkün olabileceğini savunmaktaydı.
 
Victorine’e göre bu görüş de en az Kellington’unki kadar saçmalıktı; Muggle’lar aptaldı, bu da onlarla barış yapmak bir yana soykırım yapılacak kadar bile değerli yapmıyordu gözünde. Onların hak ettiği yer evcinlerinin yanıydı, fazlasına ihtiyaçları yoktu.

“Teşekkür ederim, Bay Hawkins,” dedi Victorine, içten bir ifadeyle. “Size müteşekkir olurum.”

Yaşlı büyücü seramik çaydanlığa uzandı ve fincanlardan birini buharı tüten taze çay ile doldurdu. Asil kadın da o sırada yerleşmişti, ayaklarını sonunda dinlendirebiliyor olmanın getirdiği bir rahatlama vardı yüzünde.

Çaprazından bir ‘hah’ sesi duyuldu. “Tabii ki de müteşekkir olacaksınız majesteleri. Merak ediyorum, majesteleri bugün ne yaptı da yoruldu acaba? Bütün kanıtların ortada olduğu bir davayı sonuçlandıramıyor daha!”

Donuklaşmış gök mavisi bakışlarıyla ona laf atan kadını süzdü Victorine, içinde yanıp tutuşan fesadın bütün yüzüne yansıdığını görebiliyordu. Baş Yargıç olmayı kendisinin hak ettiğini düşünüyor ve onun yerine bu Boleyn şıllığının seçilmesini gururuna yediremiyordu asla.
 
Kontes Amybeth Jessica Enfield, Sihir Bakanı’na oldukça yakın isimlerdendi zamanında fakat sürekli bunu kullanarak kendini Britanya Kraliçesi olarak görmeye başlaması onun gözden düşmesine neden olmuştu. Hangi politikacı elindeki güce konulmasını isterdi ki? Fakat gözden düştükten sonra bile Kellington’u taparcasına savunmaya devam etmişti kadın; bu tutumu ona hiçbir yarar sağlamamıştı tabii, Eski Bakan’ın karşıtlarının artması zaman içinde onu Büyüceşura’da daha da gülünç bir konuma düşürmüştü. Ve Bakan’ın ölüm haberi geldikten sonra tutumu eskisinden daha agresif bir hal almıştı. Bu da Victorine’in hazzettiği bir şey değildi.

Bay Hawkins girdi söze onun yerine, gerilimi hissetmişti. “Bayan Enfield, biliyorsunuz biz yargıçların görevi verilebilecek en doğru kararı vermektir ve bunun için zaman gerekir.”

“Üzerinde düşünülecek bir karar yok, Bay Hawkins!” diye çıkıştı Kontes. “Bir teröriste bu hakkı vermek bile saçmalık! Hangi kurum müsaade etti buna bilmiyorum ama-”

Victorine, kadının konuyu nereye getireceğini biliyordu ve cümlesini bitirmesine izin vermeyecekti. “Benden çok daha uzun süredir bu mesleği yaptığınız için size mahkemelerin nasıl işlediğini tekrar anlatmayacağım Bayan Enfield, benden çok daha iyi bildiğinizi düşünüyorum. Ancak bazı önemli noktaların altını çizmek isterim. Eğer söz konusu Britanya Büyücedünyasının geleceğini güvence altına almaksa bizim yapacağımız şey budur. Ve eğer bu uğurda pürüzler karşımıza çıkacak olursa bunları bilemek de -benim- bizim görevimizdir. Bundan şüpheniz olmasın.”[/justify]

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 8, total 8
Talih 1d10 : 9, total 9

6
Büyüceşura / 17 Ocak 1866 Tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal Duruşması
« : 02 Mart, 2022 22:23:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]“On yedi ocak tarihli Carmilla/Cwénhild Muirghéal duruşması.”

Özenli sarı bukleleri omuzlarına dökülen kadının tok sesi mahkeme salonunda yankılandı. Katip anında not almaya başlamıştı. “Carmilla Davası ve Büyücülük Yasalarına karşı işlenmiş suçlardan ötürü."

Alton-Victorian desenlerin fazlaca kullanıldığı, koyu kırmızı kadife duvarları olan mahkeme salonuna gergin ve bir o kadar da heyecanlı bir hava hâkimdi. Amfiteatr biçimindeki salon bir duruşma için fazlasıyla kalabalıktı, koyu mor cüppeler giyen Büyüceşura üyeleri dışında pek çok cadı ve büyücü gelmişti, o büyük anı, aylardır aranan bir terörist olan kendine Carmilla adını takmış cadının layığını bulduğunu kendi gözleriyle görmeye. Victorine, çoğu kişinin yalnızca içindeki kaos boşluğunu doldurmak için burada olduğunu biliyordu, Britanya’da adalet duygusu taşıyan insan kaldığına dair herhangi bir inancı yoktu. Uğultuyu bastırmak için tokmağı ile bir kez masaya vurdu ve sözlerine devam etti kaldığı yerden.

“Mahkeme Yargıçları: Victorine Odette Boleyn, Büyüceşura Hakimi; Elliot Hamish Hawkins, Büyüceşura Baş Büyücüsü; Amybeth Jessica Enfield, Büyüceşura Kıdemli Üyesi. Mahkeme Savcıları: Raiden Minamoto, Uluslararası Sihirsel İşbirliği Dairesi Çalışanı; Cornelia Barthélemy, Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi Çalışanı. Savunma tarafı Alexander Turner.”

Asil kadın, bir kez daha sertçe vurdu tokmağını. İki Seherbaz Cwénhild Muirghéal’i içeri getirdi, başının üstünde uçan iki Ruh Emici vardı ayrıca, kadının sorun çıkarmayacağını garantilemek adına alınmış bir önlemdi bu. Victorine, kadının zihnindeki kaotik enerjiyi içeri adımlar adımlamaz hissetmişti, ilginç bir duruşma olacak gibiydi. Salondaki uğultu tekrar başlamıştı, yuhalayanların yanı sıra hayranlıkla ıslık çalanlar bile vardı içlerinde.

“Söz, suçlamalar için iddia makamındadır. Raiden Minamoto, sizde.”
[/justify]

7
St. Mungo Sihirli Hastalıklar Hastanesi / O Yüce Adam, Şimdi Mecruh
« : 25 Şubat, 2022 00:36:47 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]St Mungo’ya ilk defa on altı yaşında gelmişti Victorine, annesinin ölüm haberi geldiğinde Hogwarts’tan alınmıştı. Annesi, yatmakta olduğu 49. Koğuşta canına kıymıştı. Bu kederli haber biraz olsun üzmemişti onu, kadın biraz bile olsun sevgiyi öğretmemişti ona, Victoire Marie Boleyn akıl sağlığı yerinde olmayan bir cadıydı ve kendisinin şu anki kişiliğine sahip olmasının en büyük sorumlularındandı. Evliliğinden önceki soyadının yani Lancaster adının hakkını veriyordu her şeyiyle, asil kadın, annesi öldükten sonra bile onu anmaktan deli gibi korkardı. Özellikle hayalet olarak dönüp hayatını zindana çevirmesinden.

Duvarları şifacıların portreleriyle kaplı açık renkli koridorlarda bütün akrabaları yas içindeyken bir kere bile gözyaşı dökmemişti annesi için, ona göre ölümü hak etmişti ve kendisinin bu görevi yerine getirmesine gerek kalmadan göçüp gitmişti. Akrabaları onu suçlamıştı bu ölüm için, annesinin akıl sağlığını yitirmesinin nedeni Victorine’di onlara göre. Doğumu bile uğursuzdu sonuçta, onu doğurduktan sonra üç gün durmamıştı kadının kanaması, sırf bu yüzden adaya ilk defa dışarıdan bir şifacı getirmeleri gerekmişti. Cenazeye katılmadı, bunun için cezalandırılsa bile pişmanlık duymadı.

Yıllar sonra yine bu insanın içini okuyormuşçasına yanından geçeni süzen portrelerle dolu koridorlardaydı, bu sefer ona bakarlarken yargıladıklarını hissetmiyordu hatta pek çoğunda saygı dolu bir ifade vardı, Yüce Boleyn’in yanlarından geçmesi onlar için bir onurdu.

Kapalı kapılardan çıkan açık yeşili cüppeler giymiş cadı ve büyücüler ise bir koşuşturmaca içinde ellerinde eksik olmayan malzemeler ile yine açık renk parkeli zemin üzerinde bir aşağı bir yukarı ilerliyorlardı, bazıları onun varlığını fark ettiğinde başıyla selam veriyordu. Asil kadın onlardan daha fazlasını beklemesi bencillik olurdu, asıl saygıyı hak edenler kendilerini insanların hayatlarını kurtarmaya adamış cadı ve büyücülerdi. Ve şu günlerde oldukça yoğun bir tempoya girdikleri göz önünde bulunursa, Büyüceşura’da şifacıları onurlandırma konusunu gündeme getirebilirdi.

Dördüncü kata ulaştığında ziyaret edeceği koğuşun yerini bir şifacıya sormuştu. Üç kapı geçtikten sonra Seth Carter’ın yattığı odanın önündeydi. İnce parmakları adam için getirdiği bir demet Boleyn Çiçeğini kavramıştı, anemona benzeyen bu mor taç yapraklı bitki yalnızca Boleyn Adası’nda yetişirdi ve o sabah kendi elleriyle toplamıştı. Kapıyı çaldı, sonra yavaşça açtı ve girdi.

Cildi üçüncü derece yanıklarla deforme olmuş adam oturur bir pozisyondaydı hasta yatağında, o gün görüştüğü karışık saçlı adamın biçimli yüz hatlarından eser kalmamıştı, Victorine haberleri önceden almış olmasına rağmen kısa bir şaşkınlık hissinin kaşlarını yukarı kaldırmasına engel olamadı. Asil kadın, Aziz Michael Kilisesi’ne giden ekibin aldığı hasarı az çok tahmin etmiş olsa da kendi gözleriyle görmek bambaşkaydı. Surat şeklinde oyulduktan sonra çürümeye bırakılmış bir elmayı andırıyordu adamın yüzü, sadece biraz daha kırmızıydı. Ancak var olan tek değişiklik dış görünüşünde değildi, kadın, adamın iç dünyasında da sezinlemişti yaşadıklarının etkisini.

“Hayattasınız, tebrik ederim.” dedi, getirdiği çiçekleri sehpanın üzerindeki boş bir vazoya yerleştirirken. “Sözünüzün eri olduğunuzu öğrenmek içimi rahatlattı.”
[/justify]

8
Büyüceşura / Bir Öğleden Sonra Görüşmesi
« : 20 Şubat, 2022 15:06:28 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Kış güneşinin tepede parladığı bir günde, öğle sularında asil kadın, geniş çalışma masasının ardındaki deri koltuğa oturmuş saatin tik taklarını takip ediyordu. Güneş ışınlarının rahatlıkla içeriye girebildiği geniş pencereli, dolap kapaklarında altın motiflere rağmen sade dekore edilmiş bir odaydı. Yalnızca gerekli eşyalar yerleştirilmişti, bir evrak dolabı, birkaç koltuk ve çalışma masası, bunlar dışında fark edilen tek fazlalık, dosyaların konduğu rafın ortasında duran bir aile çerçevesiydi.

Gök mavisi bakışları, duvardaki saatin akreple yelkovanındaydı, sabırsızca çatılmış kaşları zamanın kontrolünü eline almak istediğini söylüyordu sanki. Muhatabının gelmesine dakikalar kalmış olsa da bir ömür beklemesi gerekiyormuş gibi geliyordu sanki. Victorine bir kontrol hastasıydı, çevresinde yaşananlar kendi istediği gibi şekillenmediği zaman bir canavara dönüşüyordu, gurur duyulası bir alışkanlık değildi.

Ve nihayet odasının sedir kapısı açıldı, asil kadın gelen adamın oturmasını bekledi ardından söze girdi. “Hoş geldiniz Bay Carter, görüşmeyi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Umarım sizi önemli bir işinizden etmemişimdir.”[/justify]

9
Büyüceşura / 23 Aralık 1865 Tarihli Büyüceşura Toplantısı
« : 12 Şubat, 2022 19:19:01 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]1865 Yılının son ayı o kışın sert geçeceğini haber veren soğukları kendini yeni göstermeye başlamışken asil kadının adım sesleri Londra’nın dar sokaklarında yankılanıyordu. İsmine yaraşır derecede güzel olan bu kadın, ünlü ressamların tablolarının betimlemelerinden de farksızdı: pürüzsüz beyaz cilt, mavinin göğe çalan tonlarındaki gözler ve ancak bir asilzadenin sahip olabileceği gururlu bir ifade.

Her bir buklesi özenle şekillendirilmiş uzun sarı saçlarının o duru tonuyla toplum içinde hemen göze çarpan Victorine Odette Boleyn, ara ara ince parmaklarıyla kavradığı altın rengi köstekli saatini kontrol ederken geç kalmadığı için şükrediyordu. Günün erken saatlerinde gelen Büyüceşura toplantısı haberi yüzünden apar topar ayrılması gerekmişti yönetmekle yükümlü olduğu Boleyn Adası’ndan. Çağrı oldukça basitti, 'acilen' diyordu. “Acilen bütün Kıdemli Büyüceşura Üyeleri 10 Numaralı Mahkeme Salonu’nda toplanmalı.”

Dış cephesindeki boyaları yer yer soyulmuş köhne bir binanın köşesinden ince uzun bir sokağa saptı, adımlarını sıklaştırmıştı, buradan nefret ediyordu. Çoğunlukla evsizlerin ve hırsızların kol gezdiği her köşesinde fakirlik ve hastalığın izlerinin bulunduğu bir ara sokaktı burası, Sihir Bakanlığı’nın üçüncü ve az kullanılan girişine gidiyordu. Victorine, yanından geçtiği çulsuz adamların zihinlerinden geçen aşağılık düşünceleri duyabiliyordu; hayatlarında bu kadar güzel bir kadın görmemişlerdi ve büyük çoğunluğu oracıkta onu soymak istiyordu. Ancak hiçbirinin bunu yapabilecek iradesi yoktu; kadın, onların elinden almıştı çünkü.

Sokağın sonundan bir kez daha saptı, aşınmış taş duvarları olan bir binanın hizasına geldiğinde sonlandırmıştı adımlarını, demirden siyah bir kapının önündeydi şimdi. Üzerine altın rengi rakamlarla ‘42’ numarası işlenmişti, üç kere tıkladı ve hiçliğe açıldığı bilinen kapının ardında gözden kayboldu.

Yere düşen bir kadehin kırılması kadar kısa bir süre içinde Atriyum’un cilalı zemininde yerleri süpüren kadife peleriniyle belirmişti kadın. Tavus kuşu mavisi tavanın üzerinde parıldayan yaldızlı semboller göz kırpıyorlardı sanki onun oradaki varlığını onurlandırmak için: ‘Sihir Bakanlığı’ndaki varlığınız bizim için bir lütuftur Yüce Boleyn.’

Duyduğu için şaşırmadığı tanıdık bir ses, “Hoş geldiniz ekselansları,” dedi.

Ellili yaşlarının başında duran saçlarına yer yer aklar düşmüş bir adamdı yanına gelen, kadının narin elini kavradı ve yumușakça öptü. “İyi günler, Bay Lennington,” diye karşılık verdi Victorine, yüzündeki göz alıcı bir gülümseme ile. Bakanlığın kıdemli çalışanlarından biri olan John K. Lennington, yaklaşık on beş yıldır Büyüceşura üyesiydi ve geniş gönüllü bir adam olmasıyla tanınırdı. “Toplantı başladı mı?”

“Sizi bekliyorduk,” dedi adam, başını iki yana sallamıştı. Aralarında daha fazla diyalog gelişmedi, adamın uzattığı koluna girdi ve Büyüceşura’nın mahkeme salonuna giden asansöre doğru ilerlemeye başladılar. Onu yolda görenler selam vermek için duruyordu birkaç dakikalığına, bazıları saygıdan bazılarıysa gerçekten ona duydukları hayranlıktan yapıyordu bunu. Victorine ise vakti olmadığı için yanlarından geçerken elinden geldiğince nazik bir biçimde başıyla karşılık veriyordu yalnızca. Az sonra altın parmaklıkları olan asansör ile ikinci kata, büyük mahkeme salonuna ulaşmışlardı.

Salonda ilk göze çarpan şey altın rengi alton-victorian desenlerin fazlaca kullanıldığıydı, kitaplıklarla donatılmış koyu kırmızı kadife duvarlardan amfiteatr biçimindeki oturma alanındaki tahta işlemelerde görmek mümkündü bu desenleri. Yaklaşık elli Büyüceşura üyesi sahip oldukları nüfuza göre yerleşmiş ve tam merkezlerindeki yüksekçe bir kürsüde duran gür kır saçlı adamın toplantıyı başlatmasını bekliyordu. Victorine’in oturacağı yer hemen adamın sağında, üç sıra ötesindeydi.

“23 Aralık tarihli Büyüceşura oturumu,” dedi baş büyücü Elliot Hawkins tok bir sesle. Katip anında not almaya başladı. “1865 Büyücülük Yasaları, Büyücülüğün Gizliliği Kararnamesi ilgili gizlilik prosedürlerinin tekrar gündeme getirilmesi gerektiğinden ötürü. Oturumun ana başlıkları ‘Büyücedünya’nın Refahı Tehdit Altında mı? Halk Yoldan Çıkmaya mı Başladı? Adı Tekrar Gündeme Gelmeye Başlayan Carmilla S. Tehlikeli mi?’ olarak belirlenmiştir. Söz hakkı alarak konuşmaya başlayabilirsiniz.” Büyük tahta tokmağını oturumu başlattığını belirtir bir biçimde kürsüye vurdu, salona bir uğultu hâkim olurken sol saflarda bir büyücü söz almıştı çoktan.

Uzun beyaz sakalları göbeğine kadar uzanan adam, “Değerli Büyüceşura üyeleri,” diye girdi söze. “Bildiğiniz üzere zor bir dönemden geçiyoruz. Ülkemiz, kimliğimiz ve özgürlüğümüzü tehdit etme noktasına gelmiş bir meseledir bu. Başlıklarının hiçbirinin hafife alınası konular olduğunu düşünmüyorum. Bizim onurumuz, hepimizin can sağlığı için hemen bir şeyler yapmamız lazım!” Bu işte hep birlikteyiz, eğer bana katılmazsanız hepimiz yanarız alt metni içeren politikasının insanlar üzerindeki etkisini değerlendirmek için birkaç saniyeliğine sustu ve etrafı süzdü. “Sizlere sunacağım öneri halkla ilişkilerimizi kuvvetlendirmemiz gerektiğidir, büyücü halkına arkalarında güvenebilecekleri bir bakanlığın bulunduğu hatırlatılması gerektiğini düşünüyorum.”

Onun az ötesinde bir başka büyücü söz aldı, “Bay Alderidge doğru bir noktaya değindi,” dedi. “İnsanların doğru bir şekilde bilgilendirilmesi lazım gerçekten ancak ben bunun yanında onların düzgün bir otorite tarafından yönlendirilmeye ihtiyaçları var diye düşünüyorum. Daha fazla Kanlı Balo trajedisinin yaşanmasına fırsat veremeyiz, halkımız-”

“Böldüğüm için affedin, Sihir Bakanımız Angus Marvin Kellington’un yönetimin yetersiz olduğunu mu iddia ediyorsunuz Bay McCalmont?” diye araya girdi, cırtlak sesli, altmışlarında kır saçlı bir kadın. Adı Kontes Amybeth Jessica Enfield’tı ve Victorine’den sonra konseyde bulunan tek kadın üyeydi.

“Elbette hayır, yalnızca son zamanlarda gelişen talihsiz olayların otoriter bir boşluktan dolayı-”

Kadın bir kez daha araya girdi, ses tonunu yükseltmişti. “Sen kimsin? Kimsin sen? Sen kimsin?” Victorine istemsizce yüzünü buruşturdu, kadının ses tonu her zamankinden de fazla kulak tırmalıyordu. “Bakan Kellington’a yetersiz deme hadsizliğine nasıl düşersin? Britanya Büyücedünyasının refahı ve sefası için yaptıklarını hangi hakla yok sayarsın!?”

“Söz konusu olan durum Bakan Kellington’un yetersizliği değil, halkın fazlaca başına buyruk davranması,” diye araya girdi bu sefer de bir başka sakallı. “Basit bir yasa düzenlemesi ile bunun önüne geçilebilir diye düşünüyorum.”

“Ne tarz bir yasa düzenlemesini kastediyorsunuz, Bay Madlock?”

“Bir Olağanüstü Hal durumuna geçiș yapılması gerektiğini savunuyorum. Bu konuyla ilgili geçici bir yasa düzenlemesine gidilmelidir.”

Baş Büyücü Elliott Hawkins, “Önerinizi açar mısınız Bay Madlock?” dedi, salondaki uğultuyu bastırmak için birkaç defa tokmağı ile masaya vurmuştu.

“Çok sevgili yandaşlarım,” adamın ses tonu kendinden emindi, konuşmasını sürdürmeden önce ayağa kalktı. “Öncelikle denetimin sıklaşması gerektiğinde hem fikir olmamız gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla ‘Kanlı Balo’ların yaşanmaması ve Carmilla gibi teröristlerin densiz hareketlerinin önüne geçmek adına kolluk kuvvetleri harekete geçirilmelidir. Sokakların ve mekânların denetimini sıklaştırmak ve caydırıcı yaptırımların uygulanması önem taşımaktadır.”

Salonda bir münakaşa başlamıştı tekrar, Victorine ise sonunda sessizliğini bozmaya karar verdi, hafifçe boğazını temizledi dikkati üzerine çekmek adına. “Beni bağışlayın Bay Madlock, araya giriyorum. Ancak sizce de bu aşırı bir tutum olmaz mı? Önceliğimizin dışına çıkmamamız gerektiğini düşünüyorum, halkın güvenliğini onların özgürlüklerini kısıtlamak lehimize bir hamle değil.”

Asil kadının bu sözleri üzerine uğultuların sesi de yükselmişti, arkalardan bir büyücü elindeki gazete kupürü ile ayağa fırladı. “GÖZÜNÜZÜ AÇIN EY BÜYÜCÜ AHALİSİ!” Tüm bakışlar adama dönmüştü bu sefer. “HALK BUNLARI GÖRÜYOR! BİZİM GELDİĞİMİZ SON NOKTA BU! HALKI DOĞRU YÖNLENDİRMEK BİZİM ELİMİZDE!”

“Be heyy densiz! Be heyy kanun tanımaz, ahlak bilmez adam!” diye çıkıştı, Kontes Amybeth Jessica Enfield. “Sen daha dün Mugglelar ile ortak paydada buluşabileceğimizi savunmuyor muydun!?”

“NEREDE SAVUNMUŞUM? ÇIKAR GÖSTER!”

“SAVUNDUN! AŞŞŞAĞILIK ADAM, SAVUNDUN!”

“ÇIKAR GÖSTER!”

Bay Hawkins sert bir biçimde vurdu tokmağını bir kez daha. “Terbiyenizi takınmanızı rica ediyorum, bulunduğunuz konumu hatırlatırım.”

Ve bir süre daha, oylama aşamasına kadar, devam etmişti; Büyüceşura üyelerinin hatırı sayılır bir kısmı, olağanüstü hal durumunun getirilmesinin gerekli olduğunu düşünüyordu. Bunlar için birkaç temel gerekçeleri vardı.

İlki, dört bir yana dağılmış büyücü halkının kontrol edilebilmesinin tek yolunun onları bastırmaktan geçtiğine inanmalarıydı. Tek bir doğru varken, çok fazla ses yalnızca kafa karışıklığı yaratırdı. Bu da sorunların ardı arkasının kesilmeyecek oluşu demek oluyordu.

İkincisi, otoritenin kimde olduğunu ve kime bel bağlamaları gerektiğinin hatırlatılması gerektiğiydi. Bakanlık daima halkın refahı ve kalkınması için çalışan bir kurum olmuştu nihayetinde, yaptığı her şey halk içindi ve bu karşı gelinemez bir gerçekti.

Üçüncüsü, bu daha çok Victorine’in görüşüydü, kimsenin durumu nasıl kontrol altına alacağına dair hiçbir fikri yoktu, fosilleşmiş zihinlerinin halkın refahını önemsediği falan da yoktu. Dolayısıyla ortaya atılan bütün önermeler yasaları olduklarından daha komplike bir hale getirmekten başka bir işe yaramayacaktı. Asil kadın, bu toplantı sonunda alınan kararların nasıl bir kaosa yol açacağını şimdiden hayal edebiliyordu. Kış başlıyordu.

Son bir tokmak sesi yankılandı. “Oylama bitmiştir,” dedi Bay Hawkins. “Yirmi dokuz oy ile olağanüstü hal durumuna geçiş yapılacağının kararı alınmıştır.”[/justify]



23 Aralık 1865 Yılı, Büyüceşura’dan geçen yeni yasa düzenlemesi aşağıdaki gibi halka duyurulacaktır.

Alıntı
1- Saat 5'ten sonra hiçbir cadı ve büyücü, Büyü Bakanlığı'na bağlı yerleşkelerde hayati bir mesele olmadığı sürece dolaşmayacak
2- Her yerleşkeye bir grup Seherbaz atanacak ve düzenli olarak devriye gezecek
3- Saat 12 den sonra sokakta müzik çalınması, ışıklı büyü yapılması, herhangi bir büyü yapılması yasak
5- Yasaklı kelimeler ve o kelimelerle bağlantılı konulara sahip tüm kitaplar toplanılacak, yakılacaktır
6- 10 değil, 5'ten fazla büyücünün bir araya geldiği her türden etkinlik yasaktır, eğer bu kişilerin kimliği tespit edilirse asalarına el koyulacaktır
7- Bütün büyücüler ve Bakanlık çalışanları 2 haftada bir asalarını kontrol için bakanlığa teslim edecek ve gün sonunda geri alacaklardır.
8- Büyüye şahit olan Muggle sokak ortasında çubuğa bağlanarak yakılacaktır, onun şahit olduğu büyüyü yapan kişi ise daha temiz bir şekilde idam edilecektir
9- Muggle Doğumlular'ın aileleriyle görüşmeleri yasaklanmıştır
10- Bir Muggle ile ilişkisi tespit edilen herkes ifade vermek durumunda kalacaktır
11- Belirli süreler arası yapılacak olan bilgilendirme toplantılarına katılım zorunludur (detayları daha sonra açıklanacaktır)
12- 7 Kuşak safkan aileden gelmeyen bütün büyücülerin özel Büyü Bakanlığı broşlarını takması zorunlu ve çıkarmaları ise katiyen yasaktır
13- En fazla haftada bir duş almayan kişiler anında kınama cezası alacaktır

10
Yetişkin Postası / Victorine Odette Boleyn | Baykuşhane
« : 01 Şubat, 2022 01:42:58 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

ლ

Victorine Odette Boleyn'in posta alanıdır.

11
Yetişkin Karakter Başvuruları / Victorine Odette Boleyn
« : 28 Ocak, 2022 17:12:53 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Karakterin Adı ve Soyadı: Victorine Odette Boleyn

Karakterin Yaşı: 40

Karakterin Temel Kişilik Özellikleri: 1. Adım: Gül’ün karakter stereotyp’larını tek bir kazanda birleştirin. 2. Adım: Bolca Boleyn geni ekleyin. Tebrikler artık elinizde bir adet Victorine bulunmaktadır.

Karakterin Kısaca Geçmişi: Victorine’in hikâyesini anlatmadan önce biraz Boleyn’lerden bahsetmek gerekmekte. Pek Soylu ve Köklü Boleyn Ailesi, kökenleri Britanya’daki ilk aristokrat büyücü ailelerine dayanan, ticari alanlardaki kurnaz faaliyetleri ile daima adını geçirmiş bir ailedir. Geniş bir akraba ağına sahiptirler ve neredeyse tamamının arasında bir kan davası bulunmaktadır. Para, şan, şöhret temelli bu davalar yüzünden pek çok kez aralarında bir çatışma çıkmış ve birbirlerini gözlerini kırpmadan katletmişlerdir. Victorine’de oldukça kaotik bir dönemde gözlerini dünyaya açmış olmasına rağmen şanslıdır. Aldığı eğitim, gözlem yeteneği ve zekası sayesinde zamanla ailenin hiyerarşi basamaklarını bir bir tırmanmış, kurduğu nokta atışı bağlantılar sayesinde otoriteyi kalıcı olarak ellerine almıştır. Erkekler ne zaman güzel bir kadının cazibesine dayanabilmişti ki zaman?

İstediğiniz Meslek: Yüce Boleyn xd

Mekan Adı: Boleyn Adası (Eski adı Lyonesse)

Mekan Bilgisi: Lyonesse, Arthur efsanesine göre, Cornwall ve Scilly Adaları arasında Kelt Denizi'nde bulunan kara parçasından oluşan; Kelt mitolojisine göre 140'tan fazla kilisenin bulunduğu ve verimli, alçak ovalardan oluşan bir krallıkken bir gecede okyanus tarafından yutulmuştu. Ortaçağ’dan beri Muggle’ların arasında bu hikâye dolaşıyor olsa da işin doğrusu 11 Kasım 1089 Tarihi’nde Boleyn’lerce fethedilmiş olduğuydu. Başta yalnızca büyücülerin erişimi olduğu bir büyü ile koca bir ada ülkesi Muggle’lardan gizlenmiş şimdilerde ise yalnızca aile mensuplarının giriş çıkış yapma izninin olduğu özel bir büyüyle korunmaktadır. En azından Boleynler'ce anlatılan hikaye budur.

Mekan Açıklaması: Şimdilerde Boleyn Adası eski adıyla Lyonesse, zalimlerin elinde batmış krallık, bir gecede küllerinden yeniden doğmuş ve Boleyn Hanedanı’nın ışığının altında adeta bir cennete dönüşmüştür.

Karakterinizin Mensubu Olduğu Hizip: -

Büyü Yatkınlıkları:
Biçim Değiştirme Gücü: 3
Lanet Gücü: 20
Tılsım Gücü: 8
İksir Gücü: 2

Örnek RP: Ares, Isolde, Meredith RP’lerine bakılabilir

Sayfa: [1]