17 Nisan, 2026 09:39:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

İletileri Göster

Bu özellik size üyenin attığı tüm iletileri gösterme olanağı sağlayacaktır . Not sadece size izin verilen bölümlerdeki iletilerini görebilirsiniz


Mesajlar - Cwénhild Muirghéal

Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8
91
Mag Mell - Bar / Ynt: Scarlet Masquerade
« : 02 Kasım, 2021 00:40:48 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify] Niçin bakışlarını kaçırıyorsun? Burada olduğumu bildiğini biliyorum. Niçin? Gözleri çakmağa kilitlenmiş adamın karşısında dimdik duruyor olmasına rağmen dokunsanız yıkılacak kadar güçsüz hissediyordu. Seth'in gözleri onun gözleriyle buluşmadığı her saniye daha gergin daha huysuz bir ruh hali ele geçiriyordu onu. Milyonlarca zehirli dart karşısında kendini savunmayı tercih ederdi şu an içinde bulunduğu bu duruma. Hoş nasıl bir durumda olduğunu da anlamlandıramıyordu. Aşina olmadığı düşünceler ve hisler bütün bedenini sarmalayan bir ateş çemberi gibiydi adeta. Gergin sessizlik, yanlarına yaklaşan karanlık bir melek tarafından bozulunca iyiden iyiye nevri dönmeye başladı. Bu sefer başka bir duygu karıştı hissettiği curcunaya. Önünde birleştirdiği ellerinin baş parmaklarını ovuşturuyordu gergin bir şekilde. Karışan duygu tanıdık bir duyguydu. Çocukluğundan beri abisine karşı hissettiği bir şeyin biraz daha farklı boyuta bürünmüş biraz daha yoğun bir haliydi. Kıskançlık. O kıskançlık her zaman öfkeye dönüşürdü. Bu sefer de değişmedi bu. Bir dürtü onu etkisi altına almak üzereydi. Kadının saçlarını bileklerine dolayıp kafasını duvarlara vurmak, o kafayı kıvılcımlar çıkana kadar duvarlara sürtmek istiyordu. Fakat... yapmadı. Sessizce izledi olanları. Kadının vahşi bir hayvan gibi Seth'e kur yapmasını izledi. Kadının sigarasındaki tütün alevlenirken saçlarını ateşe vermeyi geçirdi aklından. Derin mi derin bir nefes aldı. Belki de kalkıp gitmeliyim. Benim yüzümden evliliği bitti, onunla ilgilenen birisi var burada durup kafasını karıştırmamalıyım. Sözlerinin doğruluğunu biliyor olsa bile içinde bir şeyler bu sözlere inanmayı reddediyordu. Bir şeyler, onu durduğu salona mıhlamıştı ve gitmesine katiyen izin vermiyordu. Ayakları düşüncelerine itaat etmiyor, ruhu bu mekandan ayrılmayı ihtimaller arasında görmüyordu. İçgüdülerinin boyunduruğu altına girdi Cwénhild. Giydiği elbise gibi karanlık, sessiz bir gece gibi durdu sadece.

Adam kadının elini tutunca kalbinde bir hareketlenme oldu. Bir hançer sağ kapakçığından girip sol kapakçığını paramparça etti sanki. Sonra o el adamın dudaklarıyla buluşunca bütün kalbi cama dönüştü ve dönüştüğü gibi binlerce parçaya ayrılarak tuz buz oldu. Bütün parçalar göğüs kafesine dağıldı ve hepsinin kestiği eti cayır cayır yaktı canını. Yirmi beş yılın acısını mı çıkarıyorsun be adam? Seni yaktığım yangınların cezası mı bu? diye sorguladı adamın hareketlerini. Masaya koyduğu sigarayı, kadına olan bakışlarını ve kondurduğu o öpücüğü. Sorguladığı adamın hareketleri miydi, yoksa içine düştüğü bu dipsiz kuyu muydu onu bilmiyordu. Rahatsız hissediyordu, mutsuz hissediyordu, kıskanmış ve hayal kırıklığına uğramıştı. Bir insan aynı anda bu kadar şeyi nasıl hissedebiliyordu patlamadan? Yada bu yaşadığı bir patlama mıydı? Otuz yıldır bastırılan hisler artık kapatıldıkları mahzenlerden taşmışlar mıydı? Bu sorulara bir cevap bulmak istiyordu. Hepsini cevaplayacak bir cevap bulup bütün bu keşmekeşten kendisini çıkarmak istiyordu. Her zaman öyle olmuştu çünkü. Kendini bir derdin içine sokup, kendini kurtarırdı o durumdan. Fakat bu sefer bu dipsiz kuyuya kendi düşmemişti, atılmıştı ve çıkamıyordu. Seth oturduğu yerden kalktı. Kadının elini bıraktığını görünce içindeki sızı bir miktar dindi. Yavaşça ona yaklaşırken paramparça olan kalbi küt küt atıyordu. Sadece kalbinin sesini duyabiliyordu. İnsanların uğultusu, kızının söylediği şarkı, hepsi silinmişti sanki. Bir boşluğun ortasındaydı ve görebildiği tek şey maskenin ardından ona doğru bakan bir çift gözdü.

Seth'in eli yanaklarına dokunduğunda yanaklarının ısındığını ve utançtan kızardığını hissetti. Haklısın diye düşündü. Döktüğüm göz yaşlarının sebebi bunlar değil. Mira'nın sesini işitti kulakları. Kadife kadar yumuşak narin bir ses. Seçtiği şarkı, seçtiği sözler. Bir bir içine işliyordu. Sanki bu geceyi özetliyordu. Dediği gibi, hiç bir zaman böyle hissetmemişti, kalbi böyle bir şeyin mümkün olmadığını düşünüyordu. Lakin paramparçaydı o kalp, göğüs kafesine sığmıyordu. Ve evet ilk kez bir yerlere aitmiş gibi hissetmişti. Hiç bir zaman giymeyeceğini düşündüğü bir elbisenin içinde, ait olmadığından emin olduğu bir yerde ilk defa kendini bir şeyin parçasıymış gibi hissetmişti bu gece. Bir adamın kollarında. O adamın eli kendi elini buldu ve göğsüne doğru çekti. Bedeni karşı koymayı reddetti. Kendini bir anda adamın kollarının arasında buldu. Göğsünün üzerindeki eli adamın kalp atışlarını hissetti. Kulaklarına fısıldanan sözler içini ısıttı. Sanki herkes yok olmuştu. O, Seth ve kızının kadife gibi sesi. Ona daha önce binlerce kez güzel demişti. Farklı biçimlerde, farklı yerlerde. Lakin ilk kez bu sefer ulaşmıştı sözleri. Başını adamın göğsüne koydu. Kızarmış yanaklarını, ve mutluluktan sırıtan dudaklarını görmesinden utandı. Sessizce fısıldadı. "Olur." Adamın elleri kadının beline doğru inerken o da kollarını Seth'in boynuna sardı. Gözleri gözleriyle buluştu. Bir süre sadece gözlerine baktı adamın. Hiç bir şey söylemeden, hiç bir şey düşünmeden sadece gözlerine baktı. "Bundan yıllar önce, bana bir yangın olduğumu söylemiştin. Ormanlarını yakan bir yangın. Ben defalarca yaktım o ormanları, sense defalarca yeni ağaçlar diktin. Ben yakmaktan bıktım ama sen yanmaktan bıkmadın. 'Sana yaklaşanlar yanacak. Bundan kaçış yok.' Bunlar senin sözlerindi bilmem hatırlar mısın? Yanmaktan korkmuyor musun Seth? Bunca yılın ardından hala yanmaktan korkmuyor musun?

Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 3, total 3
Talih 1d10 : 9, total 9

92
Mag Mell - Bar / Ynt: Scarlet Masquerade
« : 31 Ekim, 2021 23:54:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Ah, evet yuhalayın. Sizi manyak bilim adamlarının deney malzemesi olmaktan, bir ayinde kurban edilmekten kurtardım. Tabiki yuhalayacaksınız. Asasının ucundan fışkıran ışık garip gözlükleri olan korkmuş ve yere yığılmış adama ulaştığında balo salonundaki dikkatler bir anda üzerine çevrildi. Bunun olacağını tahmin ettiğinden mütevellit kimliğini hazır etmişti. Bir ihtimal ortalığı sakinleştirmek, olayın kontrol altında olduğunu belli edebilmek için. Lakin yaptığı hamle bir satranç oyununda görünmeyen bir filin önüne konmuş bir vezir gibi patlamış, her şeyi olduğundan daha da berbat bir hale getirmişti. Bir seherbaz olduğu, görevini yerine getirdiği için halk düşmanı ilan edilmişti resmen. Öfkeli kalabalığın içinden geçerken yumruğunu sıkıyordu. Öfkesi yukarıda yanan alevler kadar canlıydı. Geçen onca yılın ardından bu tür söylemlere alışmış olması gerekiyordu ancak alışamamıştı. Kendini bilmez bir adamın dudaklarından çıkan sözcükler onu hala irite edebiliyordu. Her zaman problemi bu olmamış mıydı zaten? Çabuk sinirlenmesi, çabuk parlaması ve o parlama esnasında etrafındaki her şeyi yakıp kül etmesi değil miydi bütün hayatının bu denli problematik bir arap saçına dönüşmüş olmasının sebebi? Sessizliğini koruyarak kendini yuhalayan kalabalığın içinden geçip gitti. Bu salona girdiğinde hissettiği bütün güzel duygular sanki üzerilerine tuz ruhu dökülmüş gibi eriyip gitti. Buraya ait değilim. Bu düşünce bir kez daha zihninin odalarında yankılandı. Daha güçlü bir şekilde. Zira bu sefer bu bir düşünce olmaktan çıkıp direk gerçeğin ta kendisi haline gelmişti. Bir maskenin ardında gecenin bir parçası olarak, kendinden en uzak canlıyı taklit ederek girdiği zaman uyum sağlayabilmişti. Kendisinden başka birisi olarak toplumun bir parçası olabilmiş ve kabul görebilmişti. Lakin maskesini indirip kendi olmaya çalıştığı ilk an bütün parmaklar üzerine doğrultulmuş ve varlığı tüm dünyaya karşı işlenmiş bir suç olarak tekrar tescillenmişti. Sustu, sadece sustu. Susmaktan başka yapabileceği bir şey yoktu. Geri dönüp yaygara çıkaracak, insanların haksız olduklarını ve yaptığı şeyin onların ve onların soyundan gelenlere karşı yapılmış büyük bir hizmet olduğunu anlatacak enerjisi yoktu. Sustu. Sadece topuklularının çıkardığı sesi duymak istedi.

Araba kapıya yanaştığında kapıyı açan adamın yüzündeki şaşkınlık kadının yeşil gözlerinden kaçmadı. Sadece bir çantayla dönmüş olması gerekirken o yanında beklenmedik bir hediye daha getirmişti. Bunun iyi yahut kötü bir hediye olup olmadığını zaman gösterecekti ama eline geçen fırsatı kullanmamış olsaydı kendini iyi hissetmeyeceğini biliyordu. Zira böylesine tehlikeli işlerle uğraşan bir adamın yarın bir gün yine buna benzer bir girişimi olmayacağının garantisi yoktu. Tehlikeyi kökünden kesmek, tehlike ortaya çıkmadan onu yok etmek en mantıklı yoldu ve yaptığı şeyden dolayı pişman değildi. Tılsım Kulübündeki dostlarının bu mucit arkadaş için güzel planları olduğundan emindi. Adam önce çantayı aldı ve koltukların altındaki tılsımlı bir bölmeye dikkatlice yerleştirdi. Asasını tılsımın üzerinde gezdirdi, tılsım yeşil parlak bir ışık yayarak yandı ve anında söndü. Çanta güvene alındıktan sonra deli mucitte dikkatli bir şekilde arabaya taşındı ve uyanması durumunda problem çıkartamaması için bağlanarak sağlama alındı. Artık arabaya binme sırası ona gelmişti ki tanıdık bir ses kulaklarını çınlattı. Seth? bakışları çok hızlı bir şekilde salonun ortasında dikilmiş adama döndü. Kelimelerle dans edişini ve az önce sözcüklerle linç edilmiş kadını aynı öfkeli kalabalığın ortasında nasıl savunduğunu izledi. Şık bir cesurluk örneğiydi bu. Cwénhild'in yaptığı gibi tehlikeye bodoslama atlamıyordu Seth, tehlikeli ortamı kendi girişi için hazırlıyor, her şey yerine oturduktan sonra hamlesini yapıyordu. "Gece, gitmiyor muyuz geç kalacağız?" diye yakındı arabanın içindeki adam. Cwénhild arabanın iki basamaklı merdivenine attığı ayağını geri çekti ve cevapladı. "Ufak bir işim daha var. Siz paketi teslim edin."

At arabası gıcırtılı tekerlerini döndüre döndüre uzaklaşırken kızıl saçlı kadın balo salonuna doğru tekrar giriş yaptı. Öfkeli gözler hala üzerindeydi fakat aldırış etmiyordu. Bakışları dişleri büyüyle uzatılmış bir vampirin üzerindeydi. Sonra o vampir sahneye döndü. Onun dönüşüyle birlikte Cwénhild'te sahnedeki hanım kıza kaydırdı gözlerini. Kızım birden önüne bir duvar çıkmış gibi olduğu yerde dona kaldı. Eteğini tutan elleri daha da sıkılaştı. Göz bebekleri ıslanmaya başladı. Bir kaç damla yaşın akmaması için gösterdiği azmi çok az yerde göstermişti. Sana kızım demeye hakkım var mı? Olduğunu düşünmüyordu. Bir kaç saniye bakışları kızının üzerinde kaldı. Aylardır görmemişti onu. Uğraştığı vakalar, kendi annesinin ölümü, Alannah'ın ülkeyi terk etmesi, Gwyndolin'in yeni işi derken zaman kavramını kaybetmişti. Tıpkı şimdi olduğu gibi. Kızının buklelerini, dudaklarından çıkan tınıları izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı. Sanki bir el sırtından onu itiverdi. Sahneye koşup ona doya doya sarılmak istedi. Olmaz, benim kızım olduğunu öğrenmek ona ne kazandırır?

Cwénhild anca Mira şarkısını bitirdiğinde kendisine gelebildi. Islanmış göz pınarlarını kurutabilmek için göz kapaklarını hızlıca açıp kapattı. Niçin makyaj yapmadığını da bu sırada tekrar anlamış oldu. Gözleri tekrar Seth'i aradı. Bir köşeye geçmiş vampiri gözleri bulduğunda ayakları anında o tarafa doğru taşıdı onu. Cebinden çıkan sigarasını yakışını izledi. Bir sigara istemek için yeltendi ama durdu. Görünüşünün üzerinde eğreti duracağını düşünüyordu. Bu hayatında ilk kez nasıl göründüğü konusunda tedirgin olduğu an olabilirdi. Yavaş adımlarla adama yaklaştı. Kıyafetindeki yıldızlar parlıyor, göz bebekleri adamın gözlerine kilitleniyordu. Parfümünün kokusu hala güçlüydü. Büyülü olmalıydı. Aralarında bir metre kadar bir mesafe kaldığında durdu. "Teşekkür ederim. Beni yalnız bırakmadığın için." Bu, sadece bugünki konuşma için edilmiş bir teşekkür değildi.

Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 3, total 3
Talih 1d10 : 10, total 10

93
Mag Mell - Bar / Ynt: Scarlet Masquerade
« : 31 Ekim, 2021 18:46:00 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Evrak çantası titreyerek içinde bulunduğu çekmeceden güç bela çıkarken çekmeceye sürtündüğü yerlerden çıkan duman korkutucuydu. Ucuz atlattım diye düşündü kadın. Çanta havada bir ok gibi uçup kadının ellerine geldiğinde beraberinde getirdiği yanık kokusu pek keyifsizdi. Eğer elleri bu tuzağa umarsızca girip yansaydı, ellerinin narin görünüp güzel kokması için emek harcayan hizmetçilerin emeklerine büyük yazık olurdu. Çantayı eline aldığında bir anlığına duraksadı. Odanın her metrekaresine ilmek ilmek tuzak işleyen bu adamlar çantayı es geçmiş olabilirler miydi? Bu konu hakkında oturup düşünecek zamanı pek varmış gibi hissetmiyordu. Temkinli ve garip gözlüklü adamın yahut ona çalışan bir adamın buraya gelme ihtimali yüksekti. Zira az önce de düşündüğü gibi bir çok tuzağı buraya düşünmeden koyan birisi, o tuzakları atlatabilecek kadar becerikli birine karşın bir alarm bir uyarı mekanizmasını da akıl edebilirdi. Risk budur. Gözlerini kapatıp elini deri çantanın içine soktuğunda alnından akan boncuk boncuk terleri hissedebiliyordu. Gerginlik ve korku yavaş yavaş bütün kaslarına sokulurken çantanın hiç bir tepki vermeyişi tüm korkusunu temizledi ve kadın derin bir nefes vererek rahatladı. İçi rahatlayınca tekrar odağını topladı ve çantadaki belgeleri incelemeye koyuldu. Bir çok parşömen, not ve iki defter buldu. Bir çok çizim, bir çok yazı. Maalesef okuduğu hiç bir şeyi anlamıyordu ancak çizimler bir takım çıkarımlar yapmasını mümkün kılıyordu. Yedi kişi, yedi hizip, bir de önemli kişi. Carmilla? diye düşündü. Latince öğrenmediği için kendisine kızdı kadın. Bir merak parçası zihninin içine bomba gibi düştü ve büyümeye başladı. Lakin devam edemedi. Zira duyduğu bir ses bütün dikkatini bambaşka bir yöne çevirdi.

“Terbiyesiz herif bir de asa mı çekiyorsun?! Amanın kurtarın!”

Bir serzenişten çok bir uyarı gibiydi tonlaması. Öyle olmasa bile buradan gitmesi gerektiğini düşünüyordu zaten. Aradığı şeyi bulmuştu, burada daha fazla kalıp yakalanma ve belgelerin yanlış ellere geçme riskini alamazdı. Notları, parşömenleri ve defterleri hızlıca çantaya geri tıktı. Çantayı da sol kolunun altına sıkıştırıp iyice sağlama aldı ve odaya geri döndü. Asasını kaldırdı ve büyülü sözleri söyledi. Ceviz ağacı komodine, yatağa ve halıya ulaşan alevler bir anda parladı. Alevler parlayınca kadının yeşil gözleri de parladı. Duman görüş açısını hızlıca kapattı. Bir iki öksürük boğazını temizlemesi için yeterli oldu. Koşar adımlarla odadan dışarı çıktı ve kapıyı arkasından kapattı. Bu odada sadece bu belgelerin olduğunu düşünmüyordu. Adamın üzerinde bile bir dünya parşömen vardı, kim bilir çekmecelerde, dolaplarda ve keşfedemediği bambaşka yerlerde neler gizliyordu. Bu odanın yok edilmesi elzemdi. Aşağıda bir dünya büyücü bulunuyordu otelin duvarlarının yangına karşı tılsımlanmamış olması durumunda o kadar büyücü bu yangını kısa sürede söndürebilirdi. Evrak çantasını aldıktan sonra ne yapacağı ona daha önceden söylenmişti. Onu buraya getiren araba, arka çıkışta bekleyecek, gece elbiseli kadını, partnerini ve çantayı alıp buradan gidecekti. Adımlarını hızlandırarak yangın yerinden uzaklaştı. Asasıyla yüzünde biriken isi sildi. Merdivenlere yaklaştığında, düz, girintisiz beyaz maskeli bir adamı ve mucidi gördü. Adam mucidi düşürmüş, karnına da bir tekmeyi yapıştırmıştı. Ayrıca az önce söylediği sözler sayesinde Cwénhild olaya müdahale edebileceği ve bir taşla iki kuş vurabileceği bir fırsatı gördü ve bunun üzerine oynadı.

Büyük bir adımla merdivenlerin başında belirdikten sonra asasını çekti ve büyülü sözleri haykırdı. "Petrificus Totalus!" Eğer başarılı bir şekilde mucidi etkisiz hale getirebilirse -ki yerde yatan savunmasız bir adamdı bu- maskesini çıkaracak ve seherbaz kimlik kartını havaya kaldırıp lafa girecekti. "Durum kontrol altında, kendisi aranan bir suçlu." daha sonra adamın maskesini çıkartıp herifi arka kapıya kadar taşıyacak çantayı ve mucidi teslim edecekti.

Yetenek 1d10 : 6, total 6
Destek 1d10 : 5, total 5
Talih 1d10 : 8, total 8

94
Avatar & İmza / Ynt: Avatar Kayıtları
« : 28 Ekim, 2021 14:46:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Rebecca Ferguson - Sadie Rosemary Caldecott

95
Merlin Tılsım Kulübü / Ynt: Görev: Deli Mucit
« : 27 Ekim, 2021 12:36:26 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Başımı vuruyorum

96
Birleşik Krallık / Annem ve Kızım
« : 24 Ekim, 2021 01:26:15 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »

[justify]Eve geldiği gibi çizmelerini çıkartıp eskimiş ahşap portmantonun bir yerlerine doğru fırlattı. Bütün vücudu tepeden tırnağa yorgun hissediyordu. Koşuşturma, evrak işleri ve bir takım başka saçmalıklarla geçen, diğerlerinden farklı olmayan bir gün artık diğerlerinden daha fazla yoruyordu onu. Bu yorgunluğu sadece bedeninde değil zihninde ve ruhunda da hissediyordu. Belki biraz biraz ilerlemeye başlamış yaşı, belki son günlerde yaşanan olayların onun bünyesinde bıraktığı yüklerden dolayıydı bu hissettiği bıkkınlık. Paltosunu da çıkarıp bir paçavraymış gibi portmantonun askılıklarından birine öylesine attı. Ağır adımları onu mutfak tezgahına taşıdı. İkinci çekmecede duran çay tabaklarından birini aldı, ıslattı ve eskimiş koltuğa oturdu. Cebinden çıkardığı sigaranın kokusu burnuna bir çırpıda doldu. Aynı cepten çıkarttığı çakmağın ateşiyle tutuşan tütünün nahoş aroması ve duman yavaş yavaş salona dağılmaya başladı. Alannah burada olsa kesinlikle yapamayacağı bir davranıştı bu. Dakikalarca sigara kokusunun perdelere nasıl sindiğinden falan bahsederdi. Lakin o burada yoktu ve Cwénhild sigarasını salonda tüttüre tüttüre içiyor, küllerini de o değerli mi değerli porselen çay bardaklarından birine dolduruyordu. Evin yavaş yavaş pisliğe teslim olacağı çok açıktı. Yıkanmamış bulaşıklar, küllük olarak kullanılan tabaklar çoktan birikmeye başlamıştı. Perdeler doğru düzgün kapatılmamış, kirli atletler ve pantolonlar kirli sepetinde olması gerekirken sandalyelere atılmış yahut direk yere bırakılmıştı. Evi toplayacak gücü kendinde bulamamıştı hiç bir zaman. Şu an bir sebepten ötürü işe çağrılıp saatler sürecek bir kovalamacayı tercih ederdi bulaşık yıkamak yerine. Aslında gidip kendi kendine bulaşık yıkayan büyülü zımbırtılardan alabilirdi ama ona da pek üşeniyordu. Bu kadın, kendine bakma konusunda felaket başarısız ve isteksiz bir kadındı. Şu an karnına ağrılar girecek kadar acıkmış olmasa oturduğu koltuktan kalkmaz ve bir şeyler hazırlamak için uğraşmazdı bile. Sigarayı dudağının kenarına tutturup geçen gün aldığı ekmeği bıçakla kesip kestiği parçayı ortadan ikiye yardı. Biraz peynir, bi iki tane zeytin atıp kapatarak kendine ekmek arası, geceyi idare edecek bir akşam yemeği hazırlamış oldu. Bulaşıkların üstünde duran biraz ıslak ve kenarında azıcık sos kalmış bir tabağı kirlenmiş mutfak beziyle silip kuruttuktan sonra yemeğini koydu. Bir bardak suyla birlikte sandviçini aldı ve balkona çıktı. Güneş batmaya başlamıştı. Ufuk çizgisi güzel bir turuncuyla boyanmıştı ve bulutlardaki yansıması enfes gözüküyordu. Turuncunun bittiği yerde kalan maviliklerin oluşturduğu tezatlık mükemmeldi. Bulutlar da iki renk arasında güzel bir köprü oluşturuyordu. Londra semaları sanki bilerek bu kadar açık ve temizdi. Tatlı bir rüzgar omuzlarından yukarı çıkarak boynunu ve yanaklarını selamlayıp geçti. Geçip giderken kızıl saçlarının ucunu biraz dans ettirmeyi unutmadı. Güzel bir akşamdı bu, arkadaşlarla gezip tozmalık, aileyle vakit geçirmelik, bir sevgiliyle el ele nehir kıyısında oturmalık tatlı ve güzel bir akşamdı. Acaba diye düşündü. Bir düşünce aklının ortasına bir kor gibi düştü ve yanmaya başladı. Acaba, bu güzel akşamda Mirabelle hangisini yapıyordu?

Bir anda iştahının kesildiğini, boğazına bir yumrunun oturduğunu hissetti. Az önce gözlerine güzel gözüken gökyüzü sanki kararmış ve güzelliğini yitirmişti. Sadece gökyüzü değil etrafındaki her şey ona çirkin gelmeye başlamıştı. Elinde tuttuğu tabağı balkondaki masanın üzerine bıraktı ve diğer elindeki suyu daha önce hiç su içmemişçesine içip bitirdi. Sessiz adımları onu yatak odasına götürdü. Aynanın ve kıyafet dolabının arasında duran masanın üzerine konmuş düşünselini aldı ve dikkatlice salona taşıdı. Salondaki ahşap masanın üzerine düşünselini bıraktıktan sonra yatağının baş ucundaki komodinin en alt çekmecesinde duran kahverengi, ahşap küçük bir kutuyu aldı ve düşünselinin başına geçip oturdu. Yakın zamanda ilgilendiği bir davadaki detayları incelemek için ofisten özellikle almıştı düşünselini. Ara sıra bir takım vakalarda yaptığı incelemelerin tekrardan üstünden geçmek için bunu yapardı. Öyle yada böyle atladığı bir detay olmadığından emin olur yada gerçekten atladığı bir şeyi bulur ve araştırmasına ona göre devam ederdi. Pek tabii bugün bir dava yada onun gibi bir şey için başına geçmemişti bu aletin. Biraz daha özel, biraz daha unutulmuş ve sadece kendisi tarafından bilinen hatıralara dalıp gitmek içindi. Saçlarını kulaklarının arkasına attı. Kahverengi kutuyu açtı ve ikinci sıradaki cam tüpü aldı. Üzerine yapıştırılmış kağıdın üzerinde kendi el yazısıyla yazdığı '1849' yazısı bir hayli eskimişti. Tüpü parmaklarının arasında gezdirdi. Kapağını açtığı gibi tedirginlik bütün vücuduna sinsi bir düşman gibi sokuldu. Korkak hareketlerle tüpün içindeki sıvıyı düşünseline döktü. Gümüşi renkteki sıvı düşünseline dökülünce karardı ve döküldüğü yerdeki görüntüyü de bozmaya başladı. Yavaşça yaklaştı Cwénhild. Anısının içine çekilirken bin bir farklı duyguyu aynı anda hissetmeye başlamış olan bedeni çoktan yorgunluğun ibarelerini gösteriyordu. En az cisimlenme kadar rahatsız hissettiren ve hala alışamadığı bir sekanstan sonra kendisini Diagon Yolu'nda bir arka sokakta buldu. Az önce durmuş yağmurun altında, ıslanmış sokak lambalarının arasında yürüyen sırılsıklam kızıl saçlı bir kadını gözleri seçti. Gecenin karanlığında hızlı adımlarla yürüyen  kadının korkmuş bakışları Cwénhild'in bakışlarıyla buluştu ancak kadın, bu anıyı izleyen yaşlı halinin içinden dümdüz yürüyüp geçti. On altı yaş genç hali bir çiçek dükkanının kapısını hiddetli bir şekilde çaldığında peşine takıldı ve kapı açılıp içeri girdiğinde onunla birlikte içeriye süzüldü.

Gwyndolin'in yüzü hiç değişmemişti. Çiçekçi arkadaşı on altı yıl önce nasıl görünüyorsa şimdi de öyle görünüyordu. Bir safir kadar mavi gözleri hala canlılıkla parlıyor, gece gibi siyah saçları hala kar beyazı teninin üzerinde kıvır kıvır dans ediyordu. Yanakları ve dudakları bir elma kadar kırmızıydı. Lakin yüzüne kondurduğu biraz şaşkın biraz korkmuş ifade hiç hoş durmamıştı kadında. Mutsuzluk yakışmıyordu Gwyndolin'e. Elindeki asasının ışığının ardından tedirgin tedirgin bakıyordu. Kadını içeri buyur etti Gwyndolin. Kızıl saçlı kadının çizmeleri çiçekçinin zemininde çamurlu ayak izleri bırakırken duvarlara dayanmış süpürgeler uykularından uyandılar ve o çamurları silip süpürmeye başladılar. Tezgahın arkasından açılan kapıdan geçip Gwnydolin'in kendine yaptığı küçük oturma odası gibi yere girdiler. Duvarın dibine dayanmış kırmızı bir koltuk, koltuğun hemen önünde ahşap bir masa bulunuyordu. Ahşap masanın hemen solundaki sehpanın üstünde Gwnydolin'in ailesiyle, arkadaşlarıyla ve Hogwarts yıllarından kalma fotoğraflarının olduğu fotoğraflar vardı. Hatta bir tanesinde Cwénhild bile vardı. Bu mavi gözlü porsuk kızı okuldaki en yakın arkadaşıydı. Cwénhild kendini kırmızı koltuğa attı, Gwyndolin de duvarda asılı gaz lambasını yaktıktan sonra karşısına oturdu. Odanın aydınlanmasıyla birlikte arkadaşının yüzündeki gergin ifadeyi daha net görebildi Gwyndolin. Lafa ilk giren Cwénhild oldu. Sol ayağını yukarı aşağı sallıyor, durmadan sağa sola bakınıyordu. "Dediğin gibi yaptım. O verdiğin otların üzerine işedim." Sonrasında biraz duraksadı. Sanki birazdan söyleyeceği sözleri hiç söylemezse gerçek olmayacaktı yaşananlar. "Sekiz saat sonra sarı sarı çiçekler baş vermeye başladı. Hamileyim." Bu konuşmayı yaptıkları bu geceyle birlikte tam üç hafta iki gün gecikmişti. Bu gerçek bir tokat gibi yüzüne o zaman nasıl vurduysa şimdi de vurmuştu. O anki utancını, korkusunu tekrar hissetmişti. Mavi gözlü kadının gözleri parladı. Suratına kocaman bir gülümseme kondu. Bir sevinç çığlığı kopardı ama bu neşeli davranışı Cwénhild'in buz gibi bakışlarına çarpıp dağıldı. "Hemen sigarayı ve içkiyi bırakıyorsun. Çocuk için kim bilir ne kadar zararlıdır o şeyler." dedi emir veren bir ses tonuyla. Daha sonra oturduğu yerden kalktı ve odadaki başka bir kapıyı açtı. Bir iki çekmecenin ve dolap kapağının açılma sesinden sonra Gwyndolin tekrar geldi elinde bir sürü ot, şişe ve başka şeylerle. Hepsini özenle masanın üstüne dizdi. Kendi kendine konuşuyor, getirdiklerinin bir kısmını sağ tarafa bir kısmını sol tarafa ayırıyordu. Sağ taraftakileri göstererek "Bunlar senin için, vücudundaki zehri temizleyecek ve ihtiyacın olan vitamini verecek." Sonra aynı parmağıyla sol taraftakileri gösterdi ve ekledi "Bunlar da bebek için, berbat besleniyorsun o yüzden yavrucağın vitamin ihtiyacının karşılanması lazım. Tabi işten de çıkmalısın, o koşuşturma falan bebeğe zararlı. Hatta bence buraya taşın birlikte dükkanı işletelim, serayı büyütmeyi düşünüyordum zaten isabet oldu şuraya bi yatak attık mı-"

"Gwyndolin bu çocuğu doğurmayacağımı biliyorsun değil mi ?"

Sanki odanın içine bir ruh emici girmiş gibi bütün mutluluğun çekildiği hissetti Gwyndolin. Bir ürperti bütün bedeninden bir anlığına geçip gitti ve az önce söylediği bütün sözler boğazına bir bir dizildi. "Buraya zaten o yüzden geldim. Bu işi çözecek otun motun bir şeyin vardır senin. Ver bana kapansın bu mevzu." Gwyndolin oturduğu yerden fırladı. "Saçmalama bir çocuğu öldürmeyeceğim ben!" diye cırladı arkadaşına. "Benden anne manne olmaz Gwyn biliyorsun bunu, ben daha kendime bakamıyorum sen ve Seth olmasanız barın birinde alkol komasına girip ölüp giderim, hem çocuğa hem bana yazık." dediklerinde haklılık payı olduğunu odadaki herkes biliyordu. Şu anki hali bile gençken söylediği bu laflara katılıyordu. "Tamam o zaman sen doğur ben bakarım!" diye çıkıştı Gwyndolin. Yapardı da, hatta pek güzel yapardı. Yeryüzündeki en sevecen en yufka yürekli ve en anaç kişiydi kendisi. Bir anne olmaya çok uygundu. Lakin hiç evlenmemiş, kendisini çiçeklere böceklere ve hayvanlara vermiş, mutluluğu insan oğlunun yok etmeye başladığı doğayı elinden geldiğince korumaya çalışmakta bulmuştu. "İlla kendimi şişleyeceğim yani tamam." söylenerek kalktı yerinden Cwénhild. Gwyndolin onu güç bela yerine oturttu, dediğini yapacağını biliyordu. Ona yardım etmezse çocukla birlikte kendini de öldürmesinden korktu. Yüzünde inanılmaz rahatsız bir ifadeyle az önce gittiği odaya gitti söylene söylene bir şeyler aradı ve bir dakika kadar sonra elinde içinde bembeyaz bir sıvı olan küçük bir şişeyle geri döndü. "Bu karışım istediğin şeyi sağlayacak. Bütün vücudun kasım kasım kasılacak ve buna dayanamayan yavrucak ölüp gidecek." dedi. Konuşurken ağlamaklı olmuştu, doğmamış bir bebek için üzülüyordu. Şişeyi sinirli bir şekilde Cwénhild'in eline koydu ve kadının parmaklarını kapattı. "Fakat sana yalvarıyorum, bunu bir kere daha düşün. Biz kimiz ki doğmamış bir çocuğun hayatını elinden alıyoruz? Bunu gerçekten kaldırabilecek misin hem? Kendi çocuğunu öldürebilecek misin? Her canlı kutsaldır Cwénhild. Sen, ben, senin içindeki o çocuk, şu duvarların arasında gezinen böcekler... hepsi, hepsi kutsaldır, bir düzenin parçasıdır. Bu düzeni insan eliyle bozmak doğaya aykırı. İnsanlığa aykırı. Korktuğunu biliyorum. Eğer o şişeyi içersen hayatın boyunca pişman olacağını biliyorum. Ben her zaman yanındayım verdiğin karar ne olursa olsun yanındayım. Doğru olanı yap." dedi, masadaki sürahiyi aldı ve kocaman bir bardak suyu doldurup kadının önünde koydu. "Eğer içersen bol bol su içmeden kendine gelemezsin." ağır adımlarla odadan çıktı ve Cwénhild'i bir başına bıraktı. Kızıl saçlı kadın titreyen parmaklarıyla şişenin kapağını kavrayıp açtı. Acı acı bir kokusu vardı sıvının. Dudaklarına götürdüğünde aldığı tatta bir o kadar acıydı. Tüm şişeyi dikecek ve bu mevzuyu burada kapatacaktı. Bu sorumluluğun altına giremeyeceğini, kendisi gibi bir çocuğun doğup onun da hayatının mahvolmasına izin vermeyecekti. Doğru olan buydu. Doğru olanı yapmalıydı işte. Lakin eli gitmiyordu, az önceki kararlılığından eser yoktu. Derin bir nefes aldı. Şişenin kapağını kapattı ve gözünden dökülen bir kaç damla yaşı sildi. Bir rahatlama, bir gevşeme geldi üzerine. Az önce kasılan bütün kasları çözülmüştü bir anda. Yorgunluk yavaş yavaş bedenini esir almaya başladı. Biraz uzanmak, biraz gözlerini kapatmak iyi gelecekti. Usulca koydu başını koltuğun kenarına ve oracıkta daldı uykuya. Sağ eli uyanana kadar karnının üzerinden kalkmadı.

97
Madam Puddifoot'un Çay Evi / Ynt: Yediler Konseyi - Ağustos 65' Hogsmeade
« : 22 Ekim, 2021 14:30:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Avucunun içindeki buruşmuş kağıtta yazan notun nereden geldiğini halen çözememiş olsa da notta ne yazdığını anlamıştı. Hogsmeade tarafında bulunan bir çay evinde gerçekleşecek bir olayın davetiyesiydi. Normalde böyle bir durumu bildirmesi falan gerekiyordu ama Seth'in geçen gün bıraktığı dosya yığını onu öyle meşgul ediyordu ki, bu küçük not parçası yüzünden ortaya çıkacak evrak işiyle uğraşamayacak haldeydi. Mesai çıkışı çay evine gidip sıkıntılı bir şeyler var mı yok mu şöyle bir bakmayı aklının bir köşesine not etti ve kağıt parçasını buruşturup çöpe fırlattı. 

Ofisten çıkmadan önce çatıya çıkıp bir sigara yaktı. Seth'in bıraktığı belgeler, bakanlığın ve çalıştığı ofisin pek gözükmeyen kirli tarafının bir özetiydi adeta. Üstünkörü geçilmiş davalar, sadece yazılmış olmak için yazılmış raporlar. "İleride oyunun kurallarını bizim yazmamız için yapmam gereken bir fedakarlık bu."Söylediği sözler aklında yankılandı bir anlığına. Oyunun kurallarını koymak, fedakarlıklar. Cwénhild hayatı boyunca konmuş kurallarla problemi olan, o kuralların çizgilerini sık sık aştığı için problemler yaşayan biriydi. İşte şu an, bu çatıda bu problemleri sorguluyordu. Gerçekten o mu sorunluydu yoksa sistemin çarkları mı paslanmıştı da en ufak gıcırtıda arıza veriyordu? Belki de Seth'in de dediği gibi kuralların değişmesi çarkların yenilenmesi gerekiyordu. Zira bu kadar katı kurallara rağmen bir hiçmiş gibi davranılan insanların olduğunu artık biliyordu. Aslında bunu her zaman biliyordu, her zaman orada burada bir kimsesizin itilip kakıldığını ve hakkının yendiğini biliyordu. Lakin gözlerinin açılması için bir adamın çıkıp gözüne gözüne bir şeyleri itelemesi gerekmişti. Sigarasını söndürdü ve çizmelerinin altında ezdi. Daha sonra kendisini çatıdan aşağıya bıraktı. Gözlerini açtığında Londra'nın kömür kokan sokakları ve kasvetli havasından uzak Hogsmeade de buldu kendini.

Cübbesinin iç cebindeki köstekli saati çıkardı. Eski püskü, camında çizikler olan gümüş bir saatti bu. Saatin beş olmasına on dakikadan biraz daha az kalmıştı. Madam Puddifoot'un nerede olduğunu bilmiyordu. Öğrencilik zamanlarında Hogsmeade tarafına pek gelmemişti. O boş zamanlarında daha çok karanlık ormana girmeye çalışıyor orada kendi kendine talimler yapıp gücünü test etmeye çalışıyordu. Pek tabii bu yüzden de bir çok kez cezaya kaldığı olmuştu. Akranları bu tip mekanlarda çay içerken Cwénhild okulun hademesiyle birlikte tuvalet temizlerdi. Pek güzel günler değildi anlayacağınız. Bir kaç ara sokaktan kıvrıldı, bir iki iki kişiye sordu ve çay evini bulabildi. Kapının önünde dikilmiş izbandut gibi adamla da konuşup davet edildiğini konfirme ettikten sonra içeriye girdi. Mekan, ben bir çay dükkanıyım diye resmen bağırıyordu. Her yerde pembe pembe şeyler, çaydanlıklar, çikolatalar onlar bunlar... Cwénhild izmarit kokan paltosuyla bu mekana ait olmadığını iliklerine kadar hissediyordu. Millete pek bulaşmadan tezgahın yakınında bir yere çöktü. Her ne olacaksa olaysız olmasını ve çabuk olmasını umuyordu.

Beyaz gömlekli bir figür lafa girdi. O lafa girerken pembe pervazlı pencereden içeriye giren baykuşlar üç farklı büyücünün kucağına birer tane gazete bıraktı. Lakin Cwénhild gazetenin ne zamana ait olduğunu göremedi ve üstüne de çok düşmedi. Minik bir dikkat dağınıklığından sonra dokuz kişinin oturduğu masadan konuşmaya devam eden beyaz gömlekliyi dinlemeye devam etti. Abes sesli arkadaşın ağzından çıkan her sözcük kızıl saçlı kadının tepesinin yavaş yavaş atmasına sebep oluyordu. Özellikle bakanlığın onları koruyamadığıyla ilgili söz iyice tepesinin tasını attırmıştı. Bakanlığın bizzat koruduğu güruh buradaydı be! Evsizler, garibanlar bakanlığın korumasından nasibini alamıyordu, lakin bu zengin züppeleri, böyle mekanlarda toplanıp atıp tutan ensesi kalınlar o korumadan paylarını gayette alıyorlardı. Kafasını sağa sola sinirli sinirli çevirirken bir adam gözüne takıldı. Eli ceketinin cebinde olan, şüpheli mi şüpheli bir figür az önce konuşan şahsa karşı asasını doğrultmuş gibi duruyordu. Gözleri hedefine kilitlenmiş bir avcı gibiydi. Kızıl saçlı kadın, bir şeyler yapmazsa o adamın bir şeyler yapacağını hissetti. Ne kadar doğru bir histi emin değildi. O yüzden direk aksiyona girmektense dikkatleri üzerine çekmeyi düşündü. Hem bu şekilde biraz stres atabilirdi. Oturduğu masada ayaklandı ve elini sert bir şekilde vurarak çıkan ses ile dikkatleri üzerine topladı. İlk sözleri ölmeyi unutmuş beyaz saçlı adama karşıydı. Tok, sorgulayıcı ve kesinlikle sinir bozucu bir tonda konuştu. "Sen, kahin misin? Milleti galeyana getirmeyin yok kara gün yok, kıyamet ne diyorsun amcacım sen?!" Her kelimede biraz daha hiddetleniyordu. Hızını alamayıp ilk konuşan kişiye döndü. "Sen de dediklerine dikkat et, bakanlık bizi koruyamıyor falan, hayırdır? Bildiklerinizi böyle mekanlarda anlatmaktansa gelin Seherbaz Büro'ya, verin bize ifadenizi biz çaresine bakalım." En son bakışlarını o şüpheli tipe çevirdi ve son kez konuştu. "Kardeşim o asayı ya yerine sok yada ben başka bir yerine sokacağım!" diye bağırdı herife doğru. Bu sırada da masanın altında asasını her hangi bir saldırıya karşı hazır tutuyordu.

98
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi / Ynt: Cadı Çekici
« : 21 Ekim, 2021 15:29:21 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Pek rahatsız bir uykudan kalktığında kemikleri sızım sızım sızlıyordu. Balkonun kapısını ve yatak odasının camını açık unuttuğundan olsa gerek her tarafı tutulmuştu. Yatağından kalkıp Alannah'a zılgıt atmak için hareketlendi ama kızın bavulunu toplayıp iki gün kadar önce Belçika ile başlayacak yolculuğuna gittiğini hatırlayıp durdu. Onun yokluğu evin her köşesinde yavaş yavaş hissedilmeye başlanıyordu. Açık unutulan pencereler, birikmeye başlamış bulaşık düzensiz kırlentler... Yalnızlığı tekrar hazmetmek zor gelmişti Cwénhild'e. Kendi kendini hapsettiği bu yalnızlık kalesini kurarken pek hevesliydi. Lakin yıllar, yavaş yavaş o kalenin duvarlarını aşındırmış, yalnız kadının korunaklı kalbinin korumalarını mutsuzluğun askerlerine karşı koruyamaz olmuştu. Annesinin ölümü, yeğeninin kendini bulma yolculuğuna çıkışı onu belkide başladığı yere tekrar getirmişti. Hayattaki seçimlerini sorguluyor, gömdüğü gerçekler tabutlardan birer birer çıkıp karşısına dikiliyordu. Pek tabi hiç gömemediği bir gerçek, kanayan ve ilk günkü gibi acıtan başka bir yarası daha vardı. Bir şarkı kadar güzel, bir çiçek kadar narin, minik, terk edilmiş bir yara.

Siyaha kaçan yeşil renkteki paltosunu üstüne geçirip çizmelerinin tozunu da üstün körü aldıktan sonra yola çıktı. Dudaklarındaki sigarayı bakanlığın girişine gelene kadar tüttürdü tüttürebildiği kadar. Kalanını da çizmesinin altında söndürdü ve içeriye daldı. Son günlerde düşen haberler neticesinde bakanlık pek bir hareketliydi. Bir isim koca bir güruhu böyle harekete geçirebiliyor, korkunun soğuk nefesini enselerinde hissettirebiliyordu. İnsan kalabalığını yara yara merdivenlere, oradan da Seherbaz Büro'ya yollandı. İçeriye girdiğinde hissettiği gergin havayı bir bıçakla ortadan ikiye kesmek mümkündü. Bir şeylerin kopacağı belliydi ama Cwénhild henüz neyin ne olduğunu anlayacak kadar uyanık değildi. İnsanların yüzlerindeki yorgun ifade, ortamdaki sessizlik masasına oturduğu anda suratına çarptı. Bunun ardından Baş Seherbaz küfürlerle birlikte içeriye girdiğinde poposu daha sandalyesine adam gibi yerleşmemişti. Twinkle gazeteyi üzerilerine doğru fırlattığında mevzunun ne olduğunu sonunda anlamıştı. Söylenmemesi gereken bir isim, söylenmişti. Bu da bir takım insanları kızdırmış olmalıydı, işte onlardan biri de kısa boylu huysuz bir adamdı.

O huysuz adam bir çok şeyden hayıflandı. Ağzından tükürükler ve küfürler çıktı. Lakin en son söylediği kelimeler Cwénhild'e istediği şeyi altın bir tepside verdi. Kızıl saçlı kadının yüzüne güzel bir gülümseme oturdu. Diğer meslektaşları korkuyla büyüyen göz bebeklerini saklayamazken masasından bir anda fırlayan Cwénhild kaynayan kanını durduramıyordu adeta. Bu vakaya tek başına gitmek isterdi ancak Twinkle yanına çoktan iki kişiyi sıkıştırmıştı. Bir tanesi Hufflepuff mezunu yeni yetme sayılabilecek güzel, parlak yüzlü bir çocukcağızdı. Edward olan ismini hatırlıyor ancak soy ismini katiyen hatırlamıyordu. Meslekteki ilk yılı, Londradaki üçüncü haftasıydı bu çocuğun. Bir diğeri ise Edward'a kıyasla daha tecrübeli olan yirmi yedi yaşındaki Nathaniel idi. Kendisi ile bir iki kere çalışmış olsa da pek muhabbetleri yoktu. Zira adamın fazlasıyla kıskanç bir karısı vardı ve adamın karşı cinsten olan meslektaşlarına karşı pek düşmancıldı. Cwénhild ile çalışacağını duyduğunda adamın yüzüne düşen keyifsiz ifade her şeyi özetliyordu aslında.

Pek oyalanmadan partnerleriyle buluştu ve hızlıca durumun bir özetini geçtiler tekrardan. Cadı Çekici hakkında bildikleri şeyleri ortaya koydular ve yola çıkmaya hazırlandılar. Şayet bu işin arkasında bahsi varsa eğer ve günün sonunda onunla yüzleşirlerse, Cadı Çekici bitmeyen bir yangından sağ çıkabilecek kadar sağlam mı değil mi herkes görecekti.

99
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi / Ynt: Bağlantılı
« : 11 Ekim, 2021 02:02:24 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Erken kalkmak hiç bir zaman sevdiği bir iş olmamıştı. Vücudu yıllar boyu süren alkoliklik sağolsun gece oturmaya o kadar çok alışmıştı ki en yorgun olduğu akşam bile saat ikiyi üçü görmeden uyuyamıyordu. Bu da sabah erken kalktığı zamanlarda aşırı huysuz, yorgun ve keyifsiz olmasına sebep oluyordu. Üstüne üstlük Alannah'ın evden ayrılmak için hazırlanıyor oluşu canını iyiden iyiye sıkıyordu. Üç dört yıl önce yanına taşındığından beri hayatı bir düzene girmiş, ilk kez yalnız hissetmemiş ve alkolü bırakabilmişti. Şimdi kızın gidiyor oluşu onu korkutuyor evdeki sessizliğin içini yiyip bitirdiği günlerin geri gelmesinden çekiniyordu. Yine de kızın gidişini engelleyecek bir şey yapmadı, aksine destekledi ve biriktirdiği paranın bir kısmını kızın bavuluna çaktırmadan koydu geceden. Bir iki gün sonra gidecekti. Bu bir iki günü güzel geçirdiklerinden emin olacaktı. Akşama bir şeyler planlamıştı ancak önce işe gitmesi lazımdı.

Bakanlığın önünde tüttürdüğü sigarasını söndürdükten sonra içeri girdi. Sıkışık asansörleri ve dar koridorları geçtikten sonra neredeyse kıçının izinin çıktığı sandalyesine oturdu. Bir iki yeni seherbaz yanına uğrayıp bir şeyler sordu, ayak üstü sohbet ettiler. Lakin günü çoğunlukla evrak işi halletmekle geçiyordu. Son bir iki haftadır ortalık sakindi. Pek aksiyon olmamıştı. Aksiyon olmayınca masasına zincirlenmiş bir biçimde bitmek bilmeyen kağıtların arasında kaybolmuştu. Neyse ki dün işinin büyük bir kısmını bitirdiğinden bugüne çok bir şey kalmamıştı. Derken, Seth içeriye girdi. Neşe saçan aurası ofisin her yerine saçıldı ve adam neredeyse herkesle selamlaştı. Sımsıcak gülüşü, kendinden emin duruşuyla herkesi büyülüyordu adam adeta. Cwenhild adamın arkasındaki dosya yığınını görünce kaçmak için hareketlendi ama geç kaldı. Seth onu takip eden dosya yığınını şak diye önüne koyunca adamın suratına pis, lanet bir ifadeyle bakmaya başladı. O kadar seherbazın arasında niçin onu seçmişti, güya arkadaş olacaklardı! İtiraz etmeye fırsat bulamadan adam lafa girdi. Bir anlığına bir his düştü içine, bir şeylerin ters gittiğine dair minik bir ürperti. Pek sorgulamadan adamı çatıya doğru takip etti.

Seth, yıllar içinde ne kadar da gelişmişti. Bir boşanma ve Cwenhild'in yıkımını atlatmış bekar bir babaydı. Buna rağmen hiç sarsılmamış gibi duruyordu. Küllerinden yeniden doğmuş, herkese kendisini sevdirmiş, iş ahlakı ve çalışkanlığıyla öne çıkmış örnek bir insandı. Neredeyse aynı zamanlarda girdikleri bakanlıkta birisi terfiye çok yakınken birisi, milletin kıçını tekmelemediği günlerde mesaiyi öldürüp eve gitmenin derdindeydi. Eh, seherbazlığa giriş sebebi kağıtlarla oynamak değildi, gerçek suçluları bulup onları adalete teslim etmekti. Bu da bazen yorucu oluyordu. Hayatının sürekli tehlikede olması, neredeyse her hafta revire yada hastahaneye yapılan ziyaretler, vücudun çeşitli yerlerinde deformasyonlar yaralar...

Çatıya çıktıklarında her zaman oturdukları yağmurdan korunaklı yere çöktüler. Seth cebinden sigarayı çıkardı ve bir tanesini uzattı Cwenhild'e. Kadın sigarayı dudaklarına götürmeden önce hızlıca kokladı, tütün gerçekten kaliteliydi. Sonrasında Seth'in dudaklarına yerleştirdiği sigarayı yakmasına izin verdi. Sigarayı güzelce tüttürdükten sonra da adama döndü ve sordu. "Hayırdır, ne ayak bu kadar dosya?"

100
Diagon Yolu / Bugün Benim Doğum Günüm Hem Sarhoşum Hem Yastayım
« : 11 Ekim, 2021 01:41:03 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
17 Haziran 1849
Seth Carter & Cwenhild Muirghéal

[justify]Kimselere söylemeden bir gece öncesinden izin almıştı Başseherbazdan. Bugün doğum günüydü ve kimsenin onun doğum gününü kutlamasını yada öyle bir şey yapmasını istemiyordu. Abigail'in gönderdiği pasta ve üzüm kokulu mektup ona ulaşmıştı. İçkiyi azaltmasını, sigarayı bırakmasını ve daha temiz giyinmesini tembihleyen bir mektuptu bu. Bu mektubu okurken elinde ucuz yarısı içilmiş bir şarap şişesi vardı. Abigail'in yaptığı pastayla çok güzel gidiyordu. Onun dışında bir hediye yada bir şey gönderen olmamıştı, olmasını da beklemiyordu zaten. Gwyndolin zaten iki gün önceden kutlamış, çiçeklerini bırakmış ve Edinburgh'a doğru yola çıkmıştı. Geriye bir tek Seth kalmıştı. Bir şeyler yapacağını adı gibi biliyordu. Muhtemelen ofise elinde pasta ve çiçeklerle gelmiş ancak Cwenhild'i orada göremeyince hayal kırıklığına uğramıştı. Mesai bitiminde evine uğrayacağından emin olduğu için kendini sokaklara attı kızıl saçlı kadın iş çıkışı saatine yakın. Kafası biraz güzeldi ama yarım şişe şarap onu sarhoş etmeye yeterli değildi. Her zaman gittiği hana gidip biraz daha içip biraz canlı müzik dinleyip evin yolunu bulmayı ümit ediyordu.

Sokaklar bir yaz akşamı için fazla boştu. Bu boşluk hoşuna gitmişti. O yüzden dışarıda biraz yürümeyi tercih etti hana girmeden önce. Sonuçta bugün doğum günüydü ve istediği her şeyi yapabilirdi. Geç saatte oyun oynayan çocukları izledi, kendisine sağlıksız yiyecekler aldı ve en sonunda hana düştü yolu. Girişteki korumalar, garsonlar, hancı ve tabiki kendisi gibi mekanın müdavimleri onu selamladı. Oda selamlarını havada bırakmadı ve karşılık verdi. Hızlı adımlarla mekandaki en sevdiği yere gitti. Işığın az geldiği, insan kalabalığından uzak ve müziğin kulakları tırmalamayacak, arkada hoş bir tını şeklinde geldiği güzel bir yerdi burası. O oturur oturmaz abartılı dekoltesi ve kirli önlüğüyle garson kızlardan biri yanına geldi. "Sek viski, biraz da kuru yemiş getir." dedi. Normalde günü birayla açardı. Önden içilen iki bira mideyi sonrasında gelecek alkol bombardımanına hazırlar böylelikle kusmaktır, aniden sarhoş olmaktır o tarz durumların önüne geçerdi. Lakin kendisi zaten içmeye yaklaşık bir saat önce başladığından cilaya ihtiyacı yoktu. Kadın şişeyle geldi, önce bardağı masaya koydu daha sonra çeşitli kuru yemişlerin olduğu tabağı. Bardağı viskiyle doldurduktan sonra gitmek için hareketlendi fakat Cwenhild onu durdurdu ve şişeyi masaya koymasını söyledi. Kadın saniyelik bir tereddütün ardından şişeyi masaya koydu ve uzaklaştı.

Üç yahut dört bardak viskiden sonra başı iyiden iyiye dönmeye başlamıştı. Çenesi normalden daha gevşek hissettiriyor, vücudu ısındıkça ısınıyordu. Paltosunu çoktan çıkarmıştı. Bembeyaz kısa kollu bir atlet ile oturuyordu. Etraftaki adamlar kadının göğüs dekoltesini kaçamak gözle kesiyor, fakat kendisinin kötü ünü sebebiyle yakalanmamaya çalışıyordu. Zira bir keresinde adamın birinin kafasında bir viski şişesini kırmıştı. Şişedeki alkol miktarı azaldıkça Cwenhild'in anıları daha da canlı bir hal alıyordu. Hatırladığı ilk doğum günü pek yavan geçmişti. Babasının zoruyla kutlandığı çok barizdi. Annesi bir pasta yapma zahmetinde girişmediğinden adamcağız ateş pahasına bir pasta almıştı. Abisi de sağolsun annesinin ona bir pasta bile yapmadığını hatırlatmaktan geri kalmamıştı. O da zaten kutlanan son doğum günüydü aile evinde. Uzun bir süre üzülmüştü bu duruma. Abisinin her doğum günüsünde ortalık bayram yerine dönerken kendi doğum gününün sıradan bir gün olarak nitelendirilmesi ve kuru bir iyi ki doğdun ile geçiştirilmesi kalbini kırıyordu. Bir de annesinin dudaklarından çıkan iyi ki doğdun lafının büyük bir yalandan ibaret olduğunu bildiğinden daha da kahroluyordu bu duruma. Tabii zamanla bütün bunlar geldi geçti. Cwenhild annesinden bir mektup yada başka bir şey beklemeyi yıllar önce bırakmıştı. Yine de insanın kalbi kırılıyordu. Umut, her zaman oradaydı. Camdan içeriye süzülmüş ikinci bir mektubu aramıyordu belki ama ara sıra o mektubu göremeyince minik bir hayal kırıklığı hissediyordu. Bu hissiyat pek yabancı değildi zaten kendisine. Bütün hayatı böyle geçmişti, bir hayal kırıklığı olarak.

Gece ilerledikçe alkolün getirdiği yorgunluk hissi güçlenmeye başlamıştı. Artık gözlerini kapattığında karanlık dünya dönüyor, dudaklarındaki susuzluk kendini iyiden iyiye hissettiriyordu. Ayağa kalkamayacak haldeydi. Hatta sol elinden destek almadığı zaman kafasını yukarıda tutmak bile zor geliyordu. Yanına gelen garsona sataşıyor, masasına oturmak isteyen insanlara küfredip kaçırıyordu. Beğenmediği bir şarkı çalarsa burun kıvırıyor kendi kendine söyleniyor ve bugünün doğum günü olduğunu niçin başka bir şarkı çalmadıklarını garsona anlatmaya çalışıyordu. Kızcağız elindeki boşları düşürmeden kadına laf anlatmaya çalışıyor ve başarısız oluyordu. Cwenhild kızın önlüğüne yapışıp, "Ne demek daha fazla viski getiremezsin? Ben, ben param var. Parayı ver viskiyi ver. Şimdi ben sana viskiyi vercen sen bana parayı vercen, tamam mı fıstık?" önlüğü biraz fazla çekti ve kızın elindeki tepsi yere düştü. Bütün bardaklar tuzbuz oldu. Çıkan gürültü müziğin ve kalabalığın sesiyle bastırılmış olsa da kapıcılardan birinin görüşünden kaçmadı. Adam kimsenin eğlencesini bozmadan kalabalığın içinden süzülerek olay yerine geldi. "Seherbaz hanım, sizi çıkarma vaktimiz geldi. Eğer koluma girerseniz..." dedi ve kadının kolunu kavramaya çalıştı. Cwenhild zil zurna sarhoştu ama refleksleri biraz da olsa çalışıyordu. "Dokunma lan bana! Viski getir, şarap getir! Doğum günüm bugün benim!" diye cırladı ve asasını adamın yüzüne doğrulttu. Fitil ateşlenmiş ve patlamak üzereydi, Seth'in her zaman bahsettiği yangın yanmaya başlamıştı.

101
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Satın Alım Talepleri
« : 11 Ekim, 2021 00:49:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Hizip Puanları Katılmadan Güncel Yatkınlık Seviyelerim

Tılsım : 18
Lanet : 17
İksir : 1

2 Güç Puanımı; 2 Lanet Yatkınlığı şeklinde dağıtmak istiyorum. Dağıtım sonrası;

Tılsım : 18
Lanet : 19
İksir : 1

Hizipler Eklenince;

Tılsım : 20
Lanet : 20
İksir : 1

Güç Puanının Talebi yapılmıştır.

102
Güç Puanı Dükkanı / Ynt: Güç Puanı Dükkanı - Güç Puanı Talepleri
« : 11 Ekim, 2021 00:47:18 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Seviye 3 ---> Seviye 4 = 1 Güç Puanı

24 Saat Karakter Online Süresi = 1 Güç Puanı

Toplam : 2 Güç Puanı

103
Diğer Dünya Ülkeleri / "Sevgi Dolu Bir Anne ve Bir Eş"
« : 10 Ekim, 2021 20:56:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
4 Ağustos 1865

[justify]Kalabalığa kalmamak için biraz erken çıkmıştı bakanlıktan. Başıyla ona selam veren insanları selamlamış, ayaküstü bir iki kişiyle kısa kısa sohbetler etmiş ve Diagon Yolu'nda bulunan bir kütüphanede zaman mekan kavramını çoktan unutmuş Alannah'ın yanına gelmişti. Çizmeleriyle ses çıkartıp kitap okuyan yahut bir şeyler için bakınan insanları rahatsız etmemeye özen göstererek ilerledi kitaplardan oluşan koridorlarda. Bir kaç yıl önce bir çatışmada neredeyse yok ettikleri bir kütüphaneye benziyordu. Hoş bütün kütüphaneler birbirinin aynısıydı bir yerde. Bu düşüncesini Alannah'ın yanında dile getirirse yiyeceği zılgıtı düşündü ve adımlarını hızlandırmaya karar kıldı. Bir kaç masada yeğenini göremedikten sonra daha izbe masalara bakmayı akıl etti ve kimsenin olmadığı, masaların bir kısmının kim bilir kaç haftadır üzerilerinde olan tozla kaplandığı bir yere ulaştığında yeğenini görebildi. Kızın saçı başı birbirine girmişti. Önündeki kitap ve parşömen yığınının arasından neredeyse gözükmüyordu kızcağız. Cwenhild'in ona yaklaştığını hissetmesi mümkün olmamıştı. Mavi gözleri el yazması kitaptaki satırlara gömülmüştü. Hiç bir şey yokmuş gibi yanına oturdu kızın. Alannah onu hala fark etmemişti. Kızın sağ kolunun daha sağında kalan çay bardağını kulpundan tuttu ve bir yudum alma isteğiyle ağzına götürdü. Tabi Alannah'ın hiç dokunmadığı çayın kim bilir kaç saattir burada durduğunu hesaba katmadığından buz gibi çayı dudaklarına değdirdiği gibi geri püskürttü dışarı. İşte o zaman, küçük çay damlacıkları kitabın sayfalarının üzerine düştüğünde Alannah'ın kafası da kitaptan kalkıverdi. "Hadi kalk alışveriş yapalım açım." diyip kızı kaldırmaya çalıştı Cwenhild. Yeğeni pek karşı koymadı ve önündeki kitabı katlayıp koltuk altına aldı. Diğer kitapları da asasının bir hareketiyle aldığı yerlere tek tek geri gönderdi. Kütüphaneden sessizce dışarı çıktılar. Lakin üzerilerine çevirilen pis bakışlar pekte sessiz çıkamadıklarını gösteriyordu. Bir kaç sebze, bir tavuk ve biraz da baharat falan aldıktan sonra eve geçtiler. Gerçekten biraz erken dışarı çıkmanın faydalarını görebilmişti. Eve geldiklerinde Alannah kütüphaneden aldığı kitabı odasındaki kitaplığa koyduktan sonra direk mutfağa geçti. Sebzeleri yıkadı, tavuğuda parçalayarak pişirmeye uygun hale getirdi. Cwenhild ise Alannah içeride sigara içilmesine izin vermediği için çizmelerini çıkarttığı gibi kendisini balkona attı ve paketten bir sigara alıp yaktı. Akşam rüzgarında sigara dumanı uçuşurken bir baykuş süzülerek balkona doğru geldi ve balkon demirine kondu. Gagasında tuttuğu mektubu usulca bıraktı. Cwenhild işaret parmağıyla kuşun başını biraz okşadıktan sonra kuş geldiği yere doğru uçtu gitti. Beyaz zarfın üzerinde Alannah'ın annesinin adı yazıyordu. Abigailé Muirghéal. Sigarayı dudaklarına tutturduktan sonra mektubu yerden alıp içeri geçti. Bunu yaptığı gibi de Alannah'tan pis bir bakışla karşılandı. Gözlerini devirerek daha yeni yaktığı sigarayı söndürüp attı.  Birlikte mutfaktaki masaya oturdular ve kızıl saçlı kadın mektubu açtı. Cwenhild mektubu okumaya başladığında, yüzündeki ifadenin değişimini, göz bebeklerinin büyüyüşünü ve yaşadığı bütün kötü anıların kadının çehresini gölgeleyişini fark etti Alannah. Mektuptan başını yavaşça kaldırırken mektubu masanın öbür tarafına, yeğenine doğru fırlattı. "Büyük annen ölmüş." dedi hafif çatallaşmış sesiyle.

Alannah mektubu okurken göz yaşları yavaş yavaş düşmeye başlamıştı yanaklarına. Kızıl saçlı kadın tek bir kelime etmeden kalktı oturduğu sandalyeden. Balkona tekrar çıktı ve bu sefer kapıyı arkasından kapattı. Yavaş yavaş kararan hava sebebiyle güneş gökteki görevini mehtaba devrediyordu. Mehtaba karşı oturdu ve tekrar bir sigara yaktı. Zehirli duman yavaş yavaş ciğerlerini yaktı. Abigaile onu cenazeye çağırmıştı. Gelmeyeceğini biliyordu, muhtemelen kocasının, Cwenhild'in kardeşi, baskısı sonucu böyle bir çağrıda bulunmuştu. Kim bilir nasıl ağlıyordu Darragh. Biricik annesi ölmüştü! Evlat ayrımı yapan, birini el bebek gül bebek büyütürken öbüründen kurtulmak istediğini ağzından çıkan her sözünde belli eden bir kadının arkasından ağlıyor olmalıydı. Tıpkı içerideki yeğeni gibi bütün tanıdıkları tarafından güzel sözlerle anılan, gidişinin arkasından göz yaşı dökülen bir kadın olarak göçüp gidecekti bu dünyadan annesi. Kızına yaptıkları için, kızının bir canavar olduğuna inanmasına sebep olduğu için bedel ödemeden göçüp gidecekti. Cwenhild'in kanına dokunmuştu bu. Bu kadar kolay kurtulmuş olamazdı. Yirmi yıldan biraz daha fazla olmuştu annesini görmeyeli. Bir gün göreceğini biliyordu, bir gün görecekti ve ağzının payını verecek, ona yaptığı her şeyin hesabını soracaktı. Belki de kadından duymak istediği o sözleri, o özrü ilk kez duyduktan sonra içinde bir şeyler yerine oturacak ve rahatlayacaktı. Lakin şimdi o gün hiç gelmeyecekti. Huzurlu bir şekilde ölmüştü ve huzurlu bir şekilde yatacaktı onun için yaptırılacak süslü mezarlığında. Yaktığı sigara bittiği gibi izmariti küllüğe bastırdı ve ikinci bir sigarayı yaktı. O sigarayı yakarken balkonun kapısı tıklatıldı ve ardından açıldı. Alannah gözyaşlarını sildi ve teyzesinin yanına, demirlere yaslandı. "Birlikte gideceğiz değil mi?" diye sordu çekinerek. Cwenhild gözlerini kaçırdı ve başını hayır anlamında iki yana salladı. "O orospunun mezarına asla gitmem." sigarasından derin bir nefes aldı ve yarısı içilmiş sigarayı balkondan aşağı fırlattı. "Eğer benim yerime mezarına tükürürsen çok sevinirim."

6 Ağustos 1865

İrlanda havasını özlemişti. Londra bacalarının kirlettiği kömür kokulu şeye kıyasla cennet gibi geliyordu burası. Yemyeşil düzlüklerin, yaprakların ve toprağın kokusu insanın içini rahatlatıyor, adeta gençleştiriyordu. Cisimlendiği yer, aile mezarlığının yüz metre kadar ilerisinden başlayan ormanlık alanın hemen sınırıydı. Buraya en son babasını gömdükleri zaman gelmişti. Ağaçların arasından mezarlığa gelmiş insanları kesiyordu. Alannah, annesi ve babasıyla birlikte en önde duruyordu. Hepsinin gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Cenazedeki çoğu insanı tanımıyordu, tanıdığı bir kaç kişi de neredeyse tanıyamayacağı kadar yaşlanmış ve değişmişti. İnsanların tek tek çiçek bırakışını, bir şeyler söyleyişini izledi. İzlerken kaç tane sigara yaktığını hatırlamıyordu. Yavaş yavaş dağılan insan kalabalığıyla birlikte gitmeyi düşündü. Her şeyi arkada bırakıp mezarlığa adım bile atmadan Londra'ya geri dönmeyi. Muhtemelen mantıklı olan şey bu olurdu. Geçmişin ölmesine izin vermek, zorunda kalırsa direk öldürmek. Bu şekilde geçmişin onda açtığı yaraları da kapatabilirdi. Lakin Cwenhild bunu yapamayacak kadar vahşi biriydi. Hayatı boyunca mantıklı olanı yapmış olsaydı çok farklı yerlerde olabilirdi. O her zaman duyguları ve öfkesiyle çizdi yolunu. Herkes gittikten sonra Alannah ve ailesi biraz daha kaldı mezarlıkta. Abisi kadının toprağından bir avuç aldı ve yanında getirdiği kavanoza koydu. Birbirlerine sarılarak, acılarını paylaşarak mezarlıktan çıktılar ve bir süre sonra gözden kayboldular. Kimse kalmayınca derin bir nefes aldı kızıl saçlı kadın ve annesinin kabrine cisimlendi. Mezar taşının üzerindeki yazıyı okudu gözleri. "Meabh Muirghéal, sevgi dolu anne ve eş." Bir süre bakıştı mezar taşıyla. Esen rüzgar, çiçeklerin kokusunu burnuna taşıyor, paltosunu ve saçlarını dans ettiriyordu. "Umarım, rahat ölmemişsindir, umarım can çekişmişsindir. Benim çocukluğumu, gençliğimi çaldın. O kadar rahat gitmiş olamazsın." sözlerini bitirdikten sonra bir an duraksadı. Söyleyecek onlarca şeyi vardı, edeceği küfürler okuyacağı lanetler sabaha kadar sürebilirdi. Fakat ne anlamı vardı ki? Bir mezar taşı onu duyamazdı. Bir tabuta konmuş, çürüyen bir ceset bu sözleri duyamazdı. Duysa bile kızının dediklerinin bir anlamı olmazdı. Buraya gelmek bir hataydı. Hem zaten ne için geldiğini bile bilmiyordu. Bir anlık boşluk ve öfke onu buraya kadar getirmişti. Belki de kadının mezarına bağırıp çağırınca bir şeylerin düzeleceğine, içinin biraz soğuyacağına inanmıştı. Cebindeki paketten bir sigara çıkardı. Çıkardığı dalı yakmadı, onun yerine kadının mezar taşının dibine bıraktı. Gözlerini kapattı ve hiç bir şey düşünmemeye çalıştı. Ne zor geçen çocukluğunu, ne ölümle defalarca burun buruna getiren mesleğini ne de kendisini. Zira bütün bunların kaynağı işte tam önündeydi, ayaklarının altında, bir tabutun içindeydi. Bir tabutun içinde...

~Son~

104
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi / Ynt: Ruhun Bölünüşü
« : 06 Ekim, 2021 21:21:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]"Elbette, Abigaile ve sen tek arkadaşlarımsınız." dedi, çocuğun yüreğine su serpmek için. Söylediği yalan değildi ama. Sonrasında ona uzatılan eli sıktı ve belirsiz, ondan pek görülemeyen bir gülümseme kısa bir anlığına yüzünde beliriverdi. Gerçekten tek arkadaşı o ikisiydi. Ha birde geçen gün ona teşekkür amacıyla çiçek veren şu kız vardı koca mavi gözleriyle. Neydi adı? Gwyn bir şey. Konu aralarındaki yaşanmamışlaklardan çıkıp başka bir yere geldiği için sevinmişti. Geldiği yer rahatsız edici bir yerdi yine fakat az önceki konuya kıyasla bu konuyu konuşmak daha kolaydı. Konuşmaya başlamadan önce birazcık yardıma ihtiyacı vardı. O yüzden paltosunun cebinden bir kendi bir de Seth için sigara çıkardı. Çocuğa sigarayı uzattı ve çocuk sigarayı aldıktan sonra kendi ağzına koyduğu sigarayı yaktı. Daha sonra çakmağı kapatmadan Seth'in dudaklarındaki sigaranın ucunu da ateşle buluşturdu.

"Çok hızlı oldu, bölgeden cisimlenmesini engellemek için tılsımlar kullandığımızdan dibime cisimlenmesini hiç beklemiyordum. Bunu yaptığı gibi de üstünlük kurdu zaten. O çok iyi saldırıyor bense çok iyi savunuyordum. Düşün bak, beni savunmaya geçmeye zorladı adam. Tabi savunmamı büyüyle kıramayınca kaslarını kullandı." bu sırada kafasını çevirip yüzündeki ve boynundaki morlukları gösterdi. "Bir yerden sonra beni boğmaya çalıştı. Asama uzanıp boynunu kesmeseydim... mefta olacaktım." dedi. Anlık bir duraklama anlık bir flaş patlaması, anlık görüntüler. Sigaradan büyükçe bir duman aldı ve dumanını Seth'ten uzak tarafa üfürdü. "Tam bir kaostu. En son... en son ne zaman böyle korktuğumu hatırlamıyorum Seth." Yavaşça titremesi durdu. Gözlerinin üzerine inmiş o karanlık perde yavaşça kalktı. Korktuğunu kendisine itiraf edebildiği o anda kalp atışı sessizce normale dönmeye başladı. Bunu dile getirmek kızı ciddi anlamda rahatlatmıştı. Nefes alışverişleri düzelmiş, rahatsız ve her an tetikte olan oturuşu bozulmuştu. Fakat söyleyemediği, adamın orada ölmesine izin verdiği gerçeği hala vicdanını kemirmeye devam ediyordu. Bunu Seth'e söyleyemezdi. Hakkında birazcık iyi düşünen birini daha kaybedemez, birinin daha annesine hak vermesine tahammül edemezdi. O yüzden olanları unutmaya çabalayacaktı. Adamın bir katil olduğu gerçeğine, eğer onu öldürmeseydi kendisinin hayatının son bulacağı gerçeğine sımsıkı sarılacaktı. Bir şeye yeteri kadar inanırsa o şey gerçek olurdu ve bu durumun da öyle olmasını sağlamaktan başka çaresi yoktu.

Oturduğu yerden kalktı. Betonun paltosunda bıraktığı tozu sirkeledi ve yağmurun altına adımını attı. Çatının kenarına geldiği zaman arkasını döndü. "Kendini daha çok düşünmelisin, kendin için daha çok şey istemelisin. Bunu benim için yapmaya çalış olur mu?" dedi ve kendisini çatıdan aşağıya bıraktı. Yağmur damlalarıyla birlikte aşağıya doğru düşüyordu. Rüzgar parmaklarının arasından geçip gidiyor, saçları ıslanarak dans ediyordu. Gözlerini tekrar kapattı, bütün günün bitmesini sağlayacak bir uykuya ihtiyacı vardı. Bir kaç saniye sonra evinde tekrar cisimlendi. Hiç açılmamış bir viski şişesini çıkardı dolaptan, Abigaile kızın doğum gününü kutlamaya geldiğinde getirmişti. Şişeyi açtı ve bardağa doldurdu. Uzun bir gece olacaktı.

Son

105
Knockturn Yolu / Ynt: Kan Kırmızısı Gülden Nehirler
« : 06 Ekim, 2021 14:21:31 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]11 Kasım 1854 - 09:41

Ev cini ağlamasını kesip olay yeri incelemeye ve Cwenhild'e yardım etmeyi en sonunda kabul etmişti. Bir ev cininin düşünceleri çok önemli değildi ancak bu durumda biraz daha yumuşak davranmak bir takım kapıları açabilirdi. Zira düşünceleri ne kadar önemsiz ise şu an için bildikleri bir o kadar önemliydi. "Adın ne?" diye sordu cine, bir parça mendil uzatırken. Cin mendili aldı ve ağlamaktan kızarmış kocaman gözlerinden dökülen yaşları sildi. Bir iki kere iç çektikten sonra cılız bir ses tonuyla "Hubert hanımım." diye cevapladı seherbaz kadının sorusunu. Konuşurken bir gözü efendisinin cesedine kayıyor, bir iki damla göz yaşı tekrar süzülüyordu gözlerinden. Bu görüntüye dayanamadı, hem sağlıklı bir iletişim kurmayı da zorlaştırıyordu. Cinin kolundan tuttuğu gibi onu evin mutfağına doğru sürükledi. Efendisinin başından ayrılmak istemeyen cin biraz zorluk çıkartsada çabaları beyhudeydi. Hubert'i kaldırıp tezgahın üzerine koydu. Musluğu açıp avuç içine biraz su doldurup cinin suratına çarptı kendine gelmesi için. Ne olduğunu anlamayan yaratık biraz debelendiyse de sonra kendini saldı ve soğuk suyun yüzünü yıkamasına izin verdi. Biraz daha sakin gözükmeye başlayınca cin, Cwenhild hiç uzatmadan lafa girdi. "Şimdi Hubert, söyle bakalım efendini kim öldürmüş olabilir?" Sorunun ardından direk gözlerini kaçırdı Hubert. Bu hareketi iyiye işaretti. Bir şeyler bilen, yalan söylemeye çalışan ama bunu beceremeyen insanların bilinçsizce yaptıkları bir davranıştı bu. Ev cinlerinin de bir çocuk kadar aptal olduğu hesaba katılınca Hubert az önce kendini ele vermişti. Yaratığın kendini toparlamasına izin vermeden tekrar sordu. "Hubert, bir şeyler bildiğini biliyorum sen bir ev cinisin, bir evde olan biten her şeyi bilirsiniz siz. Ha eğer bana yardımcı olma konusunda gönüllü değilsen kütüphanede olanları arkadaşlarıma söyleyeyim, büyü yapan bir ev cinine neler yapıldığını tahmin bile edemezsin!" Korkuyla titredi Hubert, kadının gözleri önünde küçüldü adeta. Kafasını sağa sola sallıyor içine düştüğü çıkmazdan kendini bir şekilde çıkarmaya çalışıyordu. Efendisinin sırlarına sadık kalıp acı çekmek mi, yoksa o sırlara ihanet edip kendi canını kurtarmak mı? Bir seçim yapması gerekiyordu ve bu seçimin hemen yapılması gerekiyordu. Ürkek bir ses tonuyla döküldü sözcükler ağzından. "Efendim beni evde tutmazdı. Ben hep kitabevini korudum."

11 Kasım 1854 - 09:54

Cinin sözlerinden sonra bir hışımla mutfaktan çıktı cini tekrar kolundan tutmuş bir vaziyette. Az önceki sohbetlerinin kısa bir özetini cinayet mahalindeki görevlilere verdikten sonra koşar adımlarla evden çıktılar ve Knockturn yoluna daldılar. Yağmur daha da şiddetlenmişti, kaldırımların bitiminde küçük küçük göletler, o göletlerde oynamaya çalışan çocuklar vardı. O çocuklar dışında sokaklarda kimsecikler kalmamış, kalanlarda hızlı adımlarla ya evlerine yada en yakınlarındaki bacaya koşturuyordu. Gidecekleri yer çok uzak olmamasına rağmen sırılsıklam ıslanmıştı şimdiden kızıl saçlı kadın. Cinin paçavrası da adeta üzerine yapışmıştı. Zavallı yaratık boştaki eliyle üzerine gelen damlacıklardan korunmaya çalışıyor ama başarılı olamıyordu. Kitabevinin parçalanmış kapısını gördükleri anda adımlarını dahada hızlandırdılar ve Cwenhild'in büyüsü sonucu yere saçılmış camların üstüne basarak içeri girdiler. Thomas yanında bir iki tane daha seherbaz getirmişti ve çoktan işe koyulmuşlardı. Bir iki tane rafın arasında duran bir yerde, tarih kitaplarının olduğu bir bölümdü burası, bir anahtar deliği bulmuşlardı. Kapıyı açmayı denemişler ancak yaptıkları büyüler başarısız olmuştu. O yüzden ortalığı talan etmeye, kapıyı açabilecek bir anahtar yahut herhangi bir şeyi aramaya başlamışlardı. Hubert, kitabevinin bıraktığından daha beter hale geldiğini görünce kendini yerlere attı. "Eyvahlar olsun! Eyvahlar olsun! Bu ne hal ben burayı nasıl temizleyeceğim?!" Cwenhild yere yatmış cinin ıslak paçavrasından tuttu ve ayağa dikti onu. "Evet Hubert bu kapıyı nasıl açıyoruz?" Hubert gene kaçamak bakışlar attı kadına. Yine bir iç hesaplaşma, yine verilmesi gereken kararlar. Lakin bu sefer konuşmadı. Elini paçavrasına soktu, biraz karıştırdı ve altın renkli üzerinde yeşil desenlerin olduğu parlak bir anahtar çıkartıp kadının eline tutuşturdu. "Kapının arkasında ne var bilmiyorum hanımım, ama oraya uzun kapüşonlu adamlarla girip çıkardı efendim ve saatlerce gelmesini beklerdim. O adamlar gelmeden önce beni saklardı. İki gün önce yine o kapıdan bir adamla çıktı, birbirlerine bağırıyorlardı. O gün efendim bana bu kitabevini korumak için büyü yapabileceğimi söyledi. Bende sizi o adamlardan sandığım için size saldırdım ne olur affedin beni ben efendimin isteklerini yerine getiriyordum sadece!" İşaret parmağıyla cini susturdu ve göz kırptı. Hubert'in suratında bir rahatlama ve mutluluk belirdi. Cwenhild'e teşekkür etti ve kapının arkasında duran süpürgelerden birini alıp ortalığı temizlemeye başladı.

Yaratık, boyundan büyük süpürgeyle pek becerikli değildi. Kıymıklar ve camlar, her süpürge darbesiyle daha da çok dağılıyor, fazlasıyla toz kalkıyordu. Anahtarı parmaklarının arasında döndürerek kapıya doğru yollandı Cwenhild. Yüzünde biraz kendini beğenmiş bir ifade vardı haklı olarak. Meslektaşlarının yarım saattir giremediği kapıya elini kolunu sallayarak girecekti. Cinle kapışması yüzünden düşen kitapların arasından geçerken cinden gelen sesin durduğunu fark etti, akabinde kırık kapının gıcırdayarak açıldığını ve bir kaç ayak sesinin içeriye girdiğini duydu. Anahtarı çabucak cebine koydu. Yeşil cübbeler giymiş, sivri şapkaları yağmurdan ıslanmış üç adam içeriye girdi. Yüzlerinde şarmaşık gibi duran maskeler vardı. İçeriye adım attıkları anda ortalık gerilmeye başlamıştı. Cin yavaş adımlarla kapının önünden çekildi ve Cwenhild'in ayaklarının arkasına sığındı. Adamların girişini gören bir başka seherbaz Thomas'ı ve diğer arkadaşını uyandırdı ve onlarda Cwenhild'in etrafında toplandılar. Üç seherbazda parmaklarıyla asalarını kavradılar ve bakışlarını üç yeşil cübbeli adamın üzerine çevirdiler. "Yardımcı olabilir miyiz?" Bir suç mahalindesiniz." dedi Cwenhild. Sesindeki uyarı ve tehditkarlık hat safhadaydı. "Ah...oldunuz zaten." diye cevapladı ortadaki yeşil cübbeli. Bir iki adım attığı gibi Thomas asasını çekti ve durmasını emretti. Adam başıyla onaylayarak olduğu yerde durdu ve devam etti sözlerine. "Seherbaz hanım bize anahtarı verirse bir de çok müteşekkir olacağız." cümlesini bitirir bitirmez elini uzattı kadına doğru. Arkasındaki sessiz kalan adamlar asalarını çekmiş, seherbazlara doğrultmuşlardı. Pek tabii meslektaşları ve kendisi boş durmamış aynı şekilde asalarını çekmişlerdi. "Bunu böyle yapmak zorunda değiliz. Anahtarı verin bizi gördüğünüzü unutun, katil cini de adalete teslim edin, siz işinizi yapmış olun biz de kendi işimizi yapmış olalım." bu sefer ses tonu daha sertti daha tehditkardı. Pek tabii adamın teklifini kabul edemezlerdi. Böyle bir çıkmaza ilk kez girmiyordu, üzerine ilk kez asa doğrultmuyorlardı. Ölüm tehditleri bu işle gelen bir bonustu. Suratına doğrultan her asada boyun eğip suçluların isteklerini yerine getirseydi şimdiye kadar çoktan ölmüş yada işinden atılmış olurdu. Ki zaten boyun eğmek, kuyruğunu kıstırıp kaçmak onun mizacında yoktu. Hayatı boyunca herkesle savaşmıştı. Kimi zaman dayak yemiş kimi zaman dayak atmıştı. Bu savaşta kaçacağı bir savaş değildi. Yüzüne maske geçirmiş gizemli olmaya çalışan bir kaç adam onu korkutmak için pek ama pek yetersizdi. Yanında meslektaşları olmasa bile dimdik durup savaşırdı. Daha önce sayıca dezavantajda olmasına rağmen muvaffak olduğu durumlar da olmuştu. Bu tür açmazlarda seherbazlar basit ama işlevsel bir taktik uyguluyorlardı. Cwenhild söze girdi. "Siktir lan ordan. Cascading!"

Sayfa: 1 ... 5 6 [7] 8