4 Ağustos 1865[justify]Kalabalığa kalmamak için biraz erken çıkmıştı bakanlıktan. Başıyla ona selam veren insanları selamlamış, ayaküstü bir iki kişiyle kısa kısa sohbetler etmiş ve Diagon Yolu'nda bulunan bir kütüphanede zaman mekan kavramını çoktan unutmuş Alannah'ın yanına gelmişti. Çizmeleriyle ses çıkartıp kitap okuyan yahut bir şeyler için bakınan insanları rahatsız etmemeye özen göstererek ilerledi kitaplardan oluşan koridorlarda. Bir kaç yıl önce bir çatışmada neredeyse yok ettikleri bir kütüphaneye benziyordu. Hoş bütün kütüphaneler birbirinin aynısıydı bir yerde. Bu düşüncesini Alannah'ın yanında dile getirirse yiyeceği zılgıtı düşündü ve adımlarını hızlandırmaya karar kıldı. Bir kaç masada yeğenini göremedikten sonra daha izbe masalara bakmayı akıl etti ve kimsenin olmadığı, masaların bir kısmının kim bilir kaç haftadır üzerilerinde olan tozla kaplandığı bir yere ulaştığında yeğenini görebildi. Kızın saçı başı birbirine girmişti. Önündeki kitap ve parşömen yığınının arasından neredeyse gözükmüyordu kızcağız. Cwenhild'in ona yaklaştığını hissetmesi mümkün olmamıştı. Mavi gözleri el yazması kitaptaki satırlara gömülmüştü. Hiç bir şey yokmuş gibi yanına oturdu kızın. Alannah onu hala fark etmemişti. Kızın sağ kolunun daha sağında kalan çay bardağını kulpundan tuttu ve bir yudum alma isteğiyle ağzına götürdü. Tabi Alannah'ın hiç dokunmadığı çayın kim bilir kaç saattir burada durduğunu hesaba katmadığından buz gibi çayı dudaklarına değdirdiği gibi geri püskürttü dışarı. İşte o zaman, küçük çay damlacıkları kitabın sayfalarının üzerine düştüğünde Alannah'ın kafası da kitaptan kalkıverdi.
"Hadi kalk alışveriş yapalım açım." diyip kızı kaldırmaya çalıştı Cwenhild. Yeğeni pek karşı koymadı ve önündeki kitabı katlayıp koltuk altına aldı. Diğer kitapları da asasının bir hareketiyle aldığı yerlere tek tek geri gönderdi. Kütüphaneden sessizce dışarı çıktılar. Lakin üzerilerine çevirilen pis bakışlar pekte sessiz çıkamadıklarını gösteriyordu. Bir kaç sebze, bir tavuk ve biraz da baharat falan aldıktan sonra eve geçtiler. Gerçekten biraz erken dışarı çıkmanın faydalarını görebilmişti. Eve geldiklerinde Alannah kütüphaneden aldığı kitabı odasındaki kitaplığa koyduktan sonra direk mutfağa geçti. Sebzeleri yıkadı, tavuğuda parçalayarak pişirmeye uygun hale getirdi. Cwenhild ise Alannah içeride sigara içilmesine izin vermediği için çizmelerini çıkarttığı gibi kendisini balkona attı ve paketten bir sigara alıp yaktı. Akşam rüzgarında sigara dumanı uçuşurken bir baykuş süzülerek balkona doğru geldi ve balkon demirine kondu. Gagasında tuttuğu mektubu usulca bıraktı. Cwenhild işaret parmağıyla kuşun başını biraz okşadıktan sonra kuş geldiği yere doğru uçtu gitti. Beyaz zarfın üzerinde Alannah'ın annesinin adı yazıyordu. Abigailé Muirghéal. Sigarayı dudaklarına tutturduktan sonra mektubu yerden alıp içeri geçti. Bunu yaptığı gibi de Alannah'tan pis bir bakışla karşılandı. Gözlerini devirerek daha yeni yaktığı sigarayı söndürüp attı. Birlikte mutfaktaki masaya oturdular ve kızıl saçlı kadın mektubu açtı. Cwenhild mektubu okumaya başladığında, yüzündeki ifadenin değişimini, göz bebeklerinin büyüyüşünü ve yaşadığı bütün kötü anıların kadının çehresini gölgeleyişini fark etti Alannah. Mektuptan başını yavaşça kaldırırken mektubu masanın öbür tarafına, yeğenine doğru fırlattı.
"Büyük annen ölmüş." dedi hafif çatallaşmış sesiyle.
Alannah mektubu okurken göz yaşları yavaş yavaş düşmeye başlamıştı yanaklarına. Kızıl saçlı kadın tek bir kelime etmeden kalktı oturduğu sandalyeden. Balkona tekrar çıktı ve bu sefer kapıyı arkasından kapattı. Yavaş yavaş kararan hava sebebiyle güneş gökteki görevini mehtaba devrediyordu. Mehtaba karşı oturdu ve tekrar bir sigara yaktı. Zehirli duman yavaş yavaş ciğerlerini yaktı. Abigaile onu cenazeye çağırmıştı. Gelmeyeceğini biliyordu, muhtemelen kocasının, Cwenhild'in kardeşi, baskısı sonucu böyle bir çağrıda bulunmuştu. Kim bilir nasıl ağlıyordu Darragh. Biricik annesi ölmüştü! Evlat ayrımı yapan, birini el bebek gül bebek büyütürken öbüründen kurtulmak istediğini ağzından çıkan her sözünde belli eden bir kadının arkasından ağlıyor olmalıydı. Tıpkı içerideki yeğeni gibi bütün tanıdıkları tarafından güzel sözlerle anılan, gidişinin arkasından göz yaşı dökülen bir kadın olarak göçüp gidecekti bu dünyadan annesi. Kızına yaptıkları için, kızının bir canavar olduğuna inanmasına sebep olduğu için bedel ödemeden göçüp gidecekti. Cwenhild'in kanına dokunmuştu bu. Bu kadar kolay kurtulmuş olamazdı. Yirmi yıldan biraz daha fazla olmuştu annesini görmeyeli. Bir gün göreceğini biliyordu, bir gün görecekti ve ağzının payını verecek, ona yaptığı her şeyin hesabını soracaktı. Belki de kadından duymak istediği o sözleri, o özrü ilk kez duyduktan sonra içinde bir şeyler yerine oturacak ve rahatlayacaktı. Lakin şimdi o gün hiç gelmeyecekti. Huzurlu bir şekilde ölmüştü ve huzurlu bir şekilde yatacaktı onun için yaptırılacak süslü mezarlığında. Yaktığı sigara bittiği gibi izmariti küllüğe bastırdı ve ikinci bir sigarayı yaktı. O sigarayı yakarken balkonun kapısı tıklatıldı ve ardından açıldı. Alannah gözyaşlarını sildi ve teyzesinin yanına, demirlere yaslandı.
"Birlikte gideceğiz değil mi?" diye sordu çekinerek. Cwenhild gözlerini kaçırdı ve başını hayır anlamında iki yana salladı.
"O orospunun mezarına asla gitmem." sigarasından derin bir nefes aldı ve yarısı içilmiş sigarayı balkondan aşağı fırlattı.
"Eğer benim yerime mezarına tükürürsen çok sevinirim."6 Ağustos 1865 İrlanda havasını özlemişti. Londra bacalarının kirlettiği kömür kokulu şeye kıyasla cennet gibi geliyordu burası. Yemyeşil düzlüklerin, yaprakların ve toprağın kokusu insanın içini rahatlatıyor, adeta gençleştiriyordu. Cisimlendiği yer, aile mezarlığının yüz metre kadar ilerisinden başlayan ormanlık alanın hemen sınırıydı. Buraya en son babasını gömdükleri zaman gelmişti. Ağaçların arasından mezarlığa gelmiş insanları kesiyordu. Alannah, annesi ve babasıyla birlikte en önde duruyordu. Hepsinin gözleri ağlamaktan kızarmıştı. Cenazedeki çoğu insanı tanımıyordu, tanıdığı bir kaç kişi de neredeyse tanıyamayacağı kadar yaşlanmış ve değişmişti. İnsanların tek tek çiçek bırakışını, bir şeyler söyleyişini izledi. İzlerken kaç tane sigara yaktığını hatırlamıyordu. Yavaş yavaş dağılan insan kalabalığıyla birlikte gitmeyi düşündü. Her şeyi arkada bırakıp mezarlığa adım bile atmadan Londra'ya geri dönmeyi. Muhtemelen mantıklı olan şey bu olurdu. Geçmişin ölmesine izin vermek, zorunda kalırsa direk öldürmek. Bu şekilde geçmişin onda açtığı yaraları da kapatabilirdi. Lakin Cwenhild bunu yapamayacak kadar vahşi biriydi. Hayatı boyunca mantıklı olanı yapmış olsaydı çok farklı yerlerde olabilirdi. O her zaman duyguları ve öfkesiyle çizdi yolunu. Herkes gittikten sonra Alannah ve ailesi biraz daha kaldı mezarlıkta. Abisi kadının toprağından bir avuç aldı ve yanında getirdiği kavanoza koydu. Birbirlerine sarılarak, acılarını paylaşarak mezarlıktan çıktılar ve bir süre sonra gözden kayboldular. Kimse kalmayınca derin bir nefes aldı kızıl saçlı kadın ve annesinin kabrine cisimlendi. Mezar taşının üzerindeki yazıyı okudu gözleri.
"Meabh Muirghéal, sevgi dolu anne ve eş." Bir süre bakıştı mezar taşıyla. Esen rüzgar, çiçeklerin kokusunu burnuna taşıyor, paltosunu ve saçlarını dans ettiriyordu.
"Umarım, rahat ölmemişsindir, umarım can çekişmişsindir. Benim çocukluğumu, gençliğimi çaldın. O kadar rahat gitmiş olamazsın." sözlerini bitirdikten sonra bir an duraksadı. Söyleyecek onlarca şeyi vardı, edeceği küfürler okuyacağı lanetler sabaha kadar sürebilirdi. Fakat ne anlamı vardı ki? Bir mezar taşı onu duyamazdı. Bir tabuta konmuş, çürüyen bir ceset bu sözleri duyamazdı. Duysa bile kızının dediklerinin bir anlamı olmazdı. Buraya gelmek bir hataydı. Hem zaten ne için geldiğini bile bilmiyordu. Bir anlık boşluk ve öfke onu buraya kadar getirmişti. Belki de kadının mezarına bağırıp çağırınca bir şeylerin düzeleceğine, içinin biraz soğuyacağına inanmıştı. Cebindeki paketten bir sigara çıkardı. Çıkardığı dalı yakmadı, onun yerine kadının mezar taşının dibine bıraktı. Gözlerini kapattı ve hiç bir şey düşünmemeye çalıştı. Ne zor geçen çocukluğunu, ne ölümle defalarca burun buruna getiren mesleğini ne de kendisini. Zira bütün bunların kaynağı işte tam önündeydi, ayaklarının altında, bir tabutun içindeydi. Bir tabutun içinde...
~Son~