[justify]
Odaklanamıyordum. Bir elimi başıma yaslayarak dirseğim ile de masadan destek alıyor, diğer elimle de önümde duran büyülü kalemin azalan mürekkebini parşömenin kenarında bir hiç ediyordum. Hiçbir anlamı olmayan dairelerin çeperinde geziyor, kutular çiziyordum. Çizdiklerimin içlerini karalıyordum ardından, tıpkı zihnimi kurcalayan kargaşanın sonucuna ulaşmak ister gibi. Sıkılıyordum. Farkında olmadan kuvvetli nefesleri alıp dışarıya verirken önümde duran iki öğrenciyi de sık bir biçimde rahatsız ediyordum. Birkaç kez bana dönüp "Destinee... Sıkılıyorsan derse girmemek senin tercihin. Biraz daha sessiz olur musun?" diye terslediklerinde onlara kızmıyordum. Son zamanlarda çevremde olup bitenlere yetişmeye çalışmak, sevdiğim insanların ruhlarına göğüs kanat germeyi neden bilmem, sorumluluğum gibi hissediyordum. Bilhassa onun için, buruşturulmuş mektubu okumamın hemen ardından...
Yaklaşık dört beş gün öncesinde tarafımıza gelen mektuplar süslemişti masanın etrafını. Kimine kızıyordu ailesi, kimine de güzel hediyelikler yollanmıştı dünyanın dört bir yanından. Benim aldığım mektup her zamanki gibi ayaklarımın üzerinde dimdik durmayı öğütlüyordu bana. Boyun eğmemeyi. Zaten on sekiz yılımın yarısında bunun için 'eğitildiğim' söylenebilirdi. Ama o gün bambaşka bir şey olmuştu. Samuel okuduğu mektubu masanın bir köşesine adeta fırlatmıştı. Kucağıma saklanması gereken aile sırrının düştüğünü bilmeden mahremiyetini korumak uğruna kağıdı doğrudan cübbemin cebine atmıştım. Samuel'i bir daha asla göremedim. Eadwig'i de. Ortalıkta mutlak söylentiler vardı fakat dimdik durduğum ayaklarımın üzerinde gocunmadan eğilebileceğim bir çocuktan gerçekleri işitmek ilk tercihim olurdu. Üstelik, öylesine bir çocuk değildi Samuel benim için. Adlandıramadığım, anlamlandıramadığım ve adını bilmediğim birçok şeyin karşılığıydı. Sanki hissedebileceğim güvenin zirve noktasıydı mesela. Yanında durduğumda tenimin aldığı alev, içimi kıpır kıpır eden herşeydi. Fakat bunlara bir anlam yükleyemiyordum işte. İnsan daha öncesinde kokusunu duymadığı bir şeyin nasıl koktuğunu, tadına bakmadığı bir şeyin damakta bıraktığı lezzeti nasıl asla bilemezse Samuel'a karşı duyduğum hissiyatın da bir cevabı yoktu. Onu kaybetmekten korkuyordum. Sanki onu yıllardır tanıyormuş ve hayatımdaymış gibi hissediyordum. Arkadaşlıklarımı tamamı ile seviyordum fakat onda farklı bir şey daha vardı: sevdiğim her anda onu yanımda görmek istiyordum.
Sınıfın ortasındaki saat bir tamı gösterdiğinde dersin bitişine dair profesörün sesi ayaklanmama sebep oldu. Diğerleri kitaplarını ağır aksak bir biçimde hazırlarken sınıftan ilk çıkan ben olmuştum. Dün gece ortak salondayken kafamda oluşturduğum plan tamamıyla olmasa da belliydi. Ufak -tamam belki de o kadar ufak sayılamayacak- eksiklikler elbette vardı ancak bir yola çıktı mı gerisi peşin sıra gelirdi, öyle değil mi?
Acele ile ilerlerken bir yandan eteklerimi tutuyor, diğer yandan kitaplarımı kucaklıyordum. Attığım her bir adım kalbimi sanki heyecandan daha fazla söküyordu. Son yılımda böylesine bencilce bir şeye kalkışmak konusunda endişeler yaşıyordum fakat endişelerim şu an dinlemem gereken yüreğimin yalnızca kıyısında kalıyordu. Orada, yanında olmam gerektiğini biliyordum. Söylenenler doğruysa, ki gerçeklik payı okuduğum mektuba göre çok yüksekti, destek olmalıydım. Hislerime dair anlamlandırdığım tek şey buydu: sadakat. Arkadaşlığımıza veyahut aramızdaki şey her ne ise ona sadık olmalıydım. Yanında durmalıydım. Ayaklarımın, bilhassa da kalbimin rotası o yöne çevriliyordu yalnızca.
Büyük bahçeye çıktığımda önce tatlı bir rüzgar karşıladı beni. Hava soğumaya başlamıştı. Gözlerim bir kenara oturmuş, yine yazdan kalan çiçeklerin bir yanına geçip yapraklarını okşamaya çalışan Charlotte'a çevrildi hızlıca. Şanslıydım ki onu aramak zorunda kalmayacaktım. Düşüncesizce mi hareket ediyordum, emin olamıyordum. Samuel'i Charlotte'tan hala kıskanıyordum. Samu'nun bu kıza bir zamanlar abayı yaktığını elbette biliyordum. Kafasında bitirmiş gibi hareket etse de bazen yine de geçmişte var olan hislerin üzerime yıkılmasından korkuyordum. Sanırım içten içe kabullenmekte zorlandığım bu sevginin oluşturduğum bu güçlü duruşu kolaylıkla ezip geçmesi fikrinden de çekiniyordum. Fakat bir yandan Charlotte ve Eadwig'i sıklıkla yanyana gördüğüm olmuştu. Aralarında var olan çekim bir benden yana mı kendini kabul ettiriyordu, bundan emin değildim. İçimi rahatlatmak adına böyle bir çekimin varlığına inanıyordum belki de.
Yanına vardığımda kısaca boğazımı temizledim beni fark etmesi için yardımcı olarak. "Selam." dedim kısaca. Charlotte ile belki de geçmiş yıllarda pek parlak değildi aramızdaki yıldızlar. Geçmişimdeki ben ile asla gurur duymuyordum. Cadının belki de birçok kişiye halen tuhaf gelen davranışları ergenliğe adımını yeni atmış beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. İlgi çekmeye çalıştığını düşünüyordum. Bu yüzden de hareketleri komik geliyor, onunla alay ediyordum. Ancak büyüdüm. Charlotte hiç değişmediyse, her zamanki o cıvıl cıvıl kız çocuğu olarak nasıl kaldıysa ben de akıllanmıştım artık. Kimseyi sevdiği ve ilgilendiği şeyler için yargılamıyordum.
Bize uzaktan baksanız yanyana en son gelecek iki kişi olarak duruyor olabilirdik o an. Belki birkaç büyücü kenara geçmiş saç başa kavga etmemizi bekliyor, belki bir kısmı asalarımızı çıkarıp düelloya tutuşmamızı kolluyordu. İkisi de olmayacaktı. Aklımdaki şey bu değildi. "Konuşmamız lazım. Çok önemli." diyerek etrafı kolaçan ettim önce. Saçlarıma dokunup yüzüme değen saçları bir kenara çekerken göz ucuyla etrafa bakındım. Dinlenmek istemezdim. Bu konuda Charlotte'a nasıl güvenebileceğimi hala bilmiyordum fakat yüreğim bir şekilde onun da Eadwig'i benim Samuel'i merak ettiğim kadar merak ettiğine inanıyordu. "Birkaç gündür Samuel'a ulaşamıyorum. Ulaşamıyorum dediğim, okulda yok. En son beş gün önce bakanlıktan bir kadın ile okuldan ayrılmış ve Eadwig de yanındaymış. Demek istediğim, senin bildiğin herhangi bir şey var mı?" diye sordum. Ben konuşmaya başladıkça cadının yüzündeki gülümseme eksilmişti. Yerini rahatsız eden endişeli bakışlar kaplamıştı. "Charlotte, biliyorsun. O benim çok sevdiğim bir..." Bir ne? Arkadaşım mı? Hayır. "Birisi. Yani benim için gerçekten önemli." diyerek toparlamaya çalıştım. Neden karşımdakinden hissettiğim şeyleri saklamaya çalışıyordum? Geçmişte yaptığım zorbalığın karşılığını araladığım perdedeki sırlarla alabileceğim fikrinden ürküyordum. "Seninle hiçbir zaman iyi bir başlangıç yapmadığımızı biliyorum. Gerçekten, geçmişi değiştiremeyeceğimi biliyorum fakat kusura bakma." diye omuz silktim.
"Charlotte..." dedim sesimi daha net bir şekilde sunarken. Tonlamamı kıstım, cadının kulağına doğru yanaştım. "İyi olduğundan... olduklarından emin olmalıyız. Kulağa hoş bir fikir gelmeyebilir, biliyorum. Ama okuldan uygun bir boşlukta ayrılıp yanlarına gitmeliyiz." derken yutkundum. Uygun bir boşlukta ayrılmak demek müstehcen sessizliklerin yaşandığı saatlerde okuldan kaçmak demekti. "Ben gideceğim. En kısa vakitte. Nasıl olacağını bilmiyorum fakat sana da sormak istedim zira Eadwig ile aranızda geçen şey her ne ise ona nasıl baktığını gördüm. Üstelik siz büyük salonda..." diye söylerken pot kırmışçasına dudağımı ısırdım. Sanırım yanıma bir suç ortağı arıyordıum. "Neyse. Ne düşünüyorsun?" diyerek başımı sallandım. Ayaklarımı birbirine dolayıp bacaklarımın üzerine kitaplarımı çekerken anın stresini geçiştirmek için yerdeki çimenlerle oynamaya başladım.
[/justify]