[spoiler][youtube]
https://youtu.be/vdPTUSrNF9U[/youtube] [/spoiler]
iki şarkı ekliyorum dayanamayıp
[spoiler][youtube]
https://youtu.be/6vNHHKmhZo0[/youtube] [/spoiler]
Okula girdiğimizde üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi hissediyordum. Eadwig ile birlikte Büyük Salon’a doğru yürümeye başlamıştık. Alıştığım ortama geri dönmüş olmak, dışarıda var olan hayatı göz ucuyla görmüş ancak yeniden yıllardır devam ettiğim hayatıma giriş yapmak bir yandan içimi rahatlatırken bir yandan da kafamı daha çok karıştırıyordu. Burada yaşadığımı sandığım o büyük, önemli hayatın dışında aslında koskocaman bir dünya vardı. Bugün gidip gördüğüm şeyler bana bunu çok güzel göstermişti. Aslında attığım adımların orayı ne kadar da ilgilendirdiğini görmek hoşuma gitmişti ama Bayan Barthélemy beni çok zorlamıştı. Öyle ki tişörtümün sırılsıklam olduğunu hissediyordum odadan geri çıkarken. Neyseki buraya geri dönmeden önce bir süre daha beklemem gerekmişti, Eadwig’in sorgusu benden çok daha uzun sürmüştü. Öncesinde kapıları tekmelediğini anlattıkları için de konuşmak için direndiğin tahmin ediyordum.
Beklerken de Cornelia ile uzun uzun sohbet etmiştik, hatta bu yaz yanına staja gelebileceğimi söylemişti. Sonuna da “yazın orada olursa” diye eklemişti. Bu kadar belirsiz miydi işte kalma durumları yoksa kendisiyle alakalı kişisel bir durum muydu anlamamıştım. O olmazsa da staj için Seth Carter ile konuşmayı düşünüyordum. Tamam, adamın işi başından aşkındır tahmin edebiliyorum ama yine de hazır tanışıklığımız varken kullanmazsam ayıp ederim kendime. Yengem vasıtası ile girmek istemiyorum, kendi bağlantılarım ile çözeceğim bu işi.
Büyük Salon’a girdiğimizde Gryffindor masasına doğru ilerlemeyi planlıyordum ama bir anda yükselen uğultu ve bize doğru dönen kafalar ile durdurdum kendimi. Masalardan büyük gruplar halinde ayaklanarak yanımıza gelmeye başlamışlardı. Yemeklerini sükut içinde yemekte olan Profesörlerin de bakışlarının bize çevrildiğini görüyordum. İlk önce Edward ulaştı yanıma ve bana sarılarak sırtıma vurdu iki kere. “Samu, döneceğini biliyordum kardeşim.” dedi. Bu aralar çok şımardı Edward, kim yaptı merak ediyorum. “Döneceğim tabi oğlum.” dedim gülerek. Tutuklayacak değillerdi ya, bir şey yaptım sanar duyan da. Etrafımızda Mira’nın ve Eadwig’in de arkadaşlarıyla geniş bir çember oluşmaya başlamışken tek tek yaklaşanlara sarılıyor, iyi olduğumu söylüyordum. Alice, Margeret’ın arkasından çekingen adımlarla yanıma kadar gelmiş ve iyi olup olmadığımı bile sormuştu. Şaşırmıştım bu adımına, bir süre daha bana sinirli kalmasını bekliyordum. “Biraz zorladılar ama- Hop!” Üzerime atlayan Charlotte ile sözlerim yarıda kesilmişti. O kadar güçlü atlamıştı ki birkaç adım geriye gitmek ve sağ elimle arkamdaki duvara tutunmak zorunda kalmıştım. Neler olduğunu anlayamamıştım ilk başta. Bana kollarını boğacakmışçasına dolamış Charlotte, ikimizi ilk defa yan yana gören neredeyse bütün arkadaşlarım ve garipseyen gözlerle ikimize bakıp kendi arasında fısıldaşan birkaç kız grubu. Alice’in yanaklarının sinirden kızardığını görebiliyordum, Sadece üç-dört adım önümde bizi izliyordu. Etrafımı incelemekten ne Charlotte’un buna cesaret etmesini ne de yaşadığım anın güzelliğini düşünebilmiştim. Kız bana sardığı kollarını ayırmak istediğinde aptallığıma söverek kendime doğru geri çektim ve bu sefer kollarımı beline dolayarak sarıldım sıkıca. “Şimdi daha iyiyim.” dedim başımı da sağ taraftan omzuna doğru eğerken. Algılayamıyordum bu anlık duygu yoğunluğunu. Geri çekildim sonunda yavaşça. “Fazla zorladılar herhalde seni. Yine sarılırsın, bir yere gitmiyorum.” dediğinde 32 diş gülümsemiştim. Çok cesurdu ve beklenmedikti cevabı. Sarılırdım tabi, madem öyle ben hep sarılırdım.
Clayton gelip “Samu, niye almışlar seni? Ne sordular, bir daha alacaklar mı?” dediğinde herkesin de meraklı bakışlarının bize döndüğünü fark etmiştim. Düşünceli bir şekilde başımı kaşıdım. “Biliyorsunuz, Carmilla ile karşılaştığımız için yeni terör olayları hakkında önceden savunma yapabilmek istiyorlar. Bizim de vereceğimiz her bilgi çok önemliydi. Eğer gelişme yaşanırsa, tekrar gitmemiz gerekebilir evet.” dedim sorgularla alakalı.
Bu sırada bir kızın bağırması ile sohbetimiz kesilmişti yine. “Yaaa, iyi ki sizi suçlamamışlar!” diyordu Barbara. Gülümsedim ona da olabildiğince samimi kalmaya çalışarak.
Bu şekilde bir süre daha sürdü konuşmamız, abartısız 30 kişilik bir kalabalık oluşturmuştuk ve profesörlerin de rahatsız olmaya başladığını görebiliyordum. Sonunda ben de bu konuyu böyle bir kalabalıkla konuşmaktan sıkılmış ve bunalmıştım. Charlotte da yanımda sessiz sakin bekliyordu, ona karşı sorumlu hissediyordum. “Arkadaşlar, yemekten sonra konuşalım tekrar. Bütün gün Bakanlık’taydık, acıkmışız.” dedim ve herkes dağılmaya başladığında Charlotte’un koluna dokundum bana bakması için. Heyecanlıydım, en kısa zamanda onunla uzun uzun konuşmak istiyordum ama şu an gerçekten yemek yemem gerekiyordu, sonrasında da büyük ihtimalle Gryffindor Ortak Salonunda biraz sohbet ederdik ve ben çok yorulduğum için erken uyurdum. “Yarın öğlen konuşalım mı? Tam bu kapıda buluşuruz, görmemek imkansız.” dedim. Onayladıktan sonra da masama yola koyuldum.
—-
Gece yatağımda bir sağa dönüyorum, bir sola. Hayatımda bazı önemli anlar olduğunu düşünüyorum, veya bugünkü noktada önemli günler. Nasıl bir gün yaşadığımı düşüne düşüne heyecandan gözüme uyku girmiyor. Seth Carter ile tanıştım, adam bildiğin Sihirsel Yaptırım Daire BAŞKANI! Konuşmasını düşünüyorum, bana verdiği öğütleri… Soyadımdan bahsetmişti; gurur duymamı, en azından kendimi kabullenmem gerektiğini söylüyordu. Haklı mıydı emin değilim, Boleyn dediğim anda üzerime çevrilen bakışlardan ve akıllarından geçtiğini ezbere bildiğim düşüncelerden kaçmak istiyordum. Beni tanımaları gerekiyordu, asıl benliğimi. Abi beni Boleynler bile aralarına almıyorken ben neden onları kabullenmekle uğraşıyordum ki? Bu kaderi hak etmemiştim. Yine de haklıydı Bay Carter, sonuçta ne olursa olsun bu benim yazılmış kaderimdi. Yazılanı silmek yerine kalemi elime alıp devamını getirmem gerekiyordu. Peki bunu yapabilir miyim? Hem de nasıl! Bayan Barthelemy bile kabul etti kuzenim gibi olmadığımı. Benden beklemediği şekilde davranmıştım, etkilendiğini çaktırmasa da %100 emindim beni sevdiğine. Ha, sorgu sırasında üzerime geldi mi geldi. Orası ayrı konu. Stresten alnımda, çenemde ve bıyıklarımda hissettiğim ter boncukları hala yerinde gibi geliyor. Bir suçum olmadığını bilmeme rağmen, o an bana yüklenebilme ihtimali olan bütün iftiraların yükünü hissetmiştim omuzlarımda. Hayal gücümün çok ucunda, ayrı bir dünya gibiydi yaşananlar. Bir parçası olmak da inanılmaz hoşuma gidiyordu. Şu an bütün Büyücedünya bu gelişmeleri takip ediyordu ve ben, bu konuda yardımcı olacak insanlardan biriydim. Tarif edilemez bir duygu. Okula girdiğimde, Büyük Salon’da etrafıma toplanıp neler olduğuyla ilgili biraz olsun laf almak için ağzımın içine bakan onca Hogwartslı... Onlarla aynı yollardan geçmiş olmamıza rağmen hiçbiri bu konumda değildi. Küçüklükten beri hayalini kurduğum üst noktaya doğru ilerliyor gibi hissediyordum. Kendimi gaza getirmek gibi de olmasın ama amacıma ulaştığımı her gördüğümde biraz daha egom tatmin oluyordu.
Sırf bu yaşadıklarım da değil, bugün deneyimlediğim yeni bir şey daha vardı. Charlotte’ın beni merak ettiğini görmek, ona sarılmak, kokusunu hissetmek ve endişesini fark etmek… Varlığından haberdar olmadığım farklı bir şeyler uyanmıştı o an. Tam bana koşarak sarıldığında, etraftaki gürültü ile Charlotte’un sesinin arasındaki git geli yaşamıştım ve sonunda sadece onu dinlemek istediğimi fark etmiştim. Bu hissi, belki de daha fazlasını çok hayal etmiştim şimdiye kadar. Ama hayal ettiğim bunun yanından bile geçemezdi. Kokusu, teninin sıcaklığı, göğsünün heyecanı… Hepsini yakından hissedebiliyor olmak o kadar ayrıydı ki. Ben şimdiye kadar kimseye, sarılmayı bırakacağım için üzülmemiştim.
Sanki bıraksalar o sırada bütün dünya durabilirdi benim için. Bir anda yaşadığım her şeyi başka kimseye değil, sadece Charlotte’a anlatma isteğiyle dolmuştum. Yaşadıklarımı bilsin, fikir üretsin, daha çok sarılsın, elimi tutsun… Hayal etmediğim kadar çok şey istemeye başlamıştım bir anda. Şu an yanımda olsa, bu hırbolar yerine odada sadece ikimiz olsak, sabaha kadar tek isteyeceğim şey konuşmak olacaktı. Ona günümü anlatmak, Seth Carter’ın dediklerini söyleyip fikrini almak, sorgudaki bütün ayrıntıları sadece onunla paylaşmak… Sonra da onun gününü sormak istiyordum. Çok mu merak etmişti, ne kadar endişeliydi, neler duymuştu ve ne yaşamıştı? İnanılmaz merak ediyordum hem de. Normal mi? Acaba şimdiye kadar hissetmem gereken şeyler bunlardı da ben mi sorunluydum? Bilmiyorum. Bence farklı olan Charlotte. Beni değiştirebilecek kadar kuvvetli bir enerjisi var. Değişmek istiyorum, onu bilmek, hissetmek, onun da beni duymasını istiyorum. Ve bana bugün bu karşılığı vermişti. Bana attığı bu adıma karşılık olarak ona koşabilecek kadar coşkuluydum şu an.
Aptal gibi gidip öğlen konuşalım dedim; neden bu akşam değil, yarın sabah değil de ÖĞLEN?
Biraz döndüm yatakta, doğruldum ve komidinin üzerindeki bardağı tutup su içtim. Uyku yok gibiydi bu gece. Bazı geceler ayağa kalkıp odayı turladığım olur, hatta uykum gelsin diye spor bile yaparım ama odadakiler o kadar küfrediyorlar ki olabildiğinde tutmaya çalışıyorum kendimi. Kalkıp Ortak Salon’a inmek de istemiyorum, tek başıma kafa dinlemem lazım. O yüzden sıkıştım kaldım burada. Horlama sesleri de kulağımı tırmalıyor ama Charlotte’u düşünmeye devam. Bir plan yapmam gerekiyor. Öğlene kadar güzel bir incelik ayarlasam… Artık resmi olarak da aramızda bir şey olduğunu söyleyebilir miyiz? Hala beraber avluda yürüyüşe çıkmadık veya onu Hogsmeade’de bir cafeye götürmedim ama çok daha fazlasını yaşadık bence. Üzerine bugün bütün okulun önünde üzerime atlaması bence ona bahsettiğim riski göze aldığını gösteriyor. Daha Gryffindor masasına oturamamışken bile birilerinin gelip Rillian ile aranızda ne var şeklinde sorularına maruz kalmaya başlamıştım. Onu düşünemiyordum bile. Alice’in üzerine denk gelmesi hiç iyi olmadı. Neyse, bunlar çözülür. Ama Charlotte ile resmi bir randevuya ihtiyacımız var. Yataktan kalktım hızlı bir şekilde ve terliklerimi giyerek odada tur atmaya başladım. Dedim ya, bu gece uyku yok. Çözeceğim bunu.
______
Bir sonraki gün, öğle yemeği vaktinde
—
Yerimde duramıyordum, sabaha kadar oturmuş olmama rağmen sanki içimde tükenmeyen bir enerji vardı. Büyük Salon’un kapısının önünde koridorda Charlotte’u bekliyordum. Arada geçen hayaletlere selam veriyor, yemeğe gelen alt dönemlere de laf atıyordum ama gözüm merdivenlerdeydi. Yemeği o kadar hızlı yemiştim ki kız daha buraya gelemeden kapıda dikilmeye başlamıştım bile. Merdivenlerden indiğini gördüğümde ona doğru hızlı adımlar atmaya başlayarak aramızdaki mesafeyi tamamladım. “Nasılsın? Ben süperim. Aç mısın?” Aç olmasını umuyordum. “Bugün hava çok güzelmiş, acilen dışarı çıkmamız lazım. Görmen gereken şeyler var.” dedim ve sağına geçip yolu bir hizmetkarmış gibi gösterdikten sonra onunla beraber yürümeye başladım. Bahçeye doğru ilerlerken ne söyleyeceğimi bilemeyerek ağzımı açıp kapıyordum. Onun bir şey söylemesini bekliyor, niyeyse yanlış bir laf etmekten çok korkuyordum. Sonunda konuşmak için bir sürü cümle sıralamaya başladım. “Günün nasıl geçiyor? Derslere girdin mi? Benimki şu ana kadar çok doluydu. Bir sürü şey plan- Neyse zaten konuşuruz. Sen anlat. Ben dün pek uyuyamadım, önemli değil ama!” O konuşurken de bahçeye varmıştık. Bu saatlerde herkes yemekte olduğundan genelde birkaç kişi olsa da şimdilik yalnız kalabileceğimiz ağaçlar altında gizlenmiş bir yere ilerletiyordum onu yanından. Bir çalılığın önüne geldiğimizde ellerimle ayırarak geçmesini söyledim. İkimiz de girdiğimizde onu ortaya doğru çektim. “Samuel Raymond Boleyn ile hızlandırılmış bir güne hoşgeldiniz.” dedim ve önünde reverans yaptım. Soyadımı kullandığım için anlamlı bir şekilde biraz daha gülümsemiştim eğilirken. Elimi yana savurdum işaretimi bekleyen çocuğu çağırmak için. Ağaçların arasından çıkarak yanımıza koşup bir örtü serdikten sonra az önce olduğu yere tekrar koşmuş ve bir sepet çıkarıp piknik örtüsünün üzerine bırakmıştı. “Oturalım mı?” dedim önden geçmesi için, arından ben de yanına geçtim. Sepetin kapağını açarak içinden hazırlattığım minik atıştırmalıkları çıkarmaya başladım. Bu sırada da tanıtıyordum elimdekileri. “Başlangıç olarak menümüzde kraker kulaklı, kuru üzümlü ve kakao kaplamalı hamamböceği şekilli özel yapım atıştırmalıklarımız var. Şekilleri…” Ev cinlerinden yaratıcı bir şey istediğim için beni pişman etmişlerdi ancak yine de sanki planlıymış gibi devam edecektim. “Sarı kadar sempatik olmasalar da bir giderli var bence. Ana yemek olarak balkabaklı mantı. Denemiş miydin hiç? Değişik bir tarif. Vejetaryen usulü…” dedim gülümseyerek. “Bunları yerken de susamamak adına seveceğini düşündüğüm Lahana Suyu.” Cam şişeyi ve karton bardakları çıkarıp ikimizin önüne koydum. “Tatlısız da olmaz diyerek: Şekerli Ananas. Pudra şekeri ve ananasın kızartışmış hali, bir de özel malzemesi ile. Orası saklı kalsın, en sevdiğim basit tatlılardandır.” Ve her şeye karşılık gülümsedim. Tepkisini ölçmem gerekiyordu. Ne düşünüyordu? Hoşuna gitmiş miydi? Menü bana kalırsa pek de iç açıcı değildi. Zaten ben bu yüzden yemek yemiştim o gelmeden. Ama onun beğenmesi için özel olarak sabahtan beri mutfakta ev cinleriyle beraber mesai yapıyordum. Sabah ilk dersten önce Charlotte’un en yakın arkadaşı Eleanor’u yakalayıp en sevdiği yiyecekleri öğrenmiş ve ona göre gidip bir şeyler hazırlatmıştım. Karşılığında Başkanlar Banyosunu bir saatliğine ev cinlerine kapatma sözü vermiştim ama bunun beni ne kadar zorlayacağını o sırada umursamıyordum. “Nasıl?”