Dünya Ülkeleri > Diğer Dünya Ülkeleri

FB - Bindik bir alamete!

(1/3) > >>

Nora Gray:
Yıl: 10.10.1860

Kurgu:Genç ajan Yunanistandan gelen ikinci mektup ile işlerin devam edeceği haberini alır ama bilinmezliklerin arasından kaybolduğunun haberi henüz ulaşmamıştır.

Önceki Rpgler:

1- https://buyucedunya-rpg.com/seherbaz-buro/fb-eyvahlar-olsun!/
2-https://buyucedunya-rpg.com/birlesik-krallik/fb-murekkep/msg3250/?topicseen#msg3250
3-https://buyucedunya-rpg.com/diger-dunya-ulkeleri/fb-dried-rose/msg3282/#msg3282
4-https://buyucedunya-rpg.com/birlesik-krallik/fb-yildiz/msg3340/?topicseen#msg3340


08.09.1860

Genç cadı kapıyı anahtarla açtıktan sonra içeriye girdi. Bu gün ki koşturmadan yorgun düşmüştü ve bir an önce kendisini sıcak suyun kollarına bırakmak istiyordu. İçeri girdiğinde ilk baş kapıyı kontrol etti, kendisi açmasıyla düşen lastiği tekrardan eline alıp kapıya taktı. Bu onun evin içinde ki yöntemlerinden birisiydi eğer evine Muggle usülü kapısı açılıp girilirse kendisi geldiğinde yerde duran küçük lastik ona bu olayı anlatacak görgü tanığı olacaktı. En azından hayatta kalmanın küçük bir yoluydu. Bundan bir kaç sene önce eski evine izinsiz giren birini bunun sayesinde yakalamıştı. Kapıyı kapattıktan sonra elinde ki çantasını az ilerde duran sandalyenin üzerine koydu. Üstünde ki ceketi çıkarıp askılığa astıktan sonra geçip yatağının üzerine oturdu ve ayağında ki bordo renkli ayakkabıları çıkardı. Ayak bileğini sağ eliyle ovalamaya başladı, ayakta fazla durmaktan ayakları şişmişti ve topuklu ayakkabı her adım attığında canını yakmaya başlamıştı. Bizim mesleğin cilvelerinden birisi dedi kendi kendine gülümseyerek. Ayağı kalkıp banyoya yöneldi ve küveti tıkadıktan sonra musluğu açtı. Sıcak su yavaş yavaş dolmaya başlarken içine en sevdiği banyo köpüğünü ekledi. Saçlarını masanın üstünden aldığı ince tokalar ile tutturduktan sonra üzerini çıkarıp küvetin içine girdi. Ayak parmağına değen suyun ilk damlasından itibaren sıcak suyun etkisi onu sarmaya başlamış içinde oluşan küçük ürperti yerini yumuşaklığa bırakmıştı. Arkasına yaslanıp bir kaç dakika öylece uzandı genç cadı. Bütün günü böyle geçiyordu. Büroda ki dosyalar, dışarıya çıkarsa eğer koşturma ve en sonunda eve geldiğinde sıcak suyun kollarında. Yaşlanıyorum diye söylendi genç cadı kendi kendine. Doğum gününe bir aydan az bir zaman kalmıştı ve her günü aynıydı. Yaşlanıp ölmek en iyisi diye geçirdi içinden bu seferde, en  acısız ve zahmetsiz belki de. Aklında kaç zamandır aslında başka bir şey vardı, beklediği bir mektup vardı. Eğer o mektup gelirse onun ölüm mektubu gelmiş olacaktı. Onun öğrendiği fakat kimsenin öğrenemediği bir şey vardı öğrenseydi eğer Balian bunu yapmasına asla izin vermezdi bunu biliyordu ama bazı şeyler için fedakarlıklar gerekirdi.

Baykuş gagası ile üçüncü vuruşunda genç cadı bornozunu giyip banyodan çıktı daha sonra baykuşa baktı. Camı açıp mektubu eline aldığında artık ölüm mektubu eline ulaşmıştı. Baykuşu camdan geri saldıktan sonra banyoya geri yöneldi. Bornozunu çıkarıp suyun içine geri girdi mektubu açtıktan sonra yazanları okudu. Büyük d'Ibelin onla görüşmek istiyordu demek ki şimdi başlamak istiyordu. Elinde ki mektubu yere bıraktıktan sonra yanda ki kibriti aldı ve hemen yanında ki gül kokulu mumu yaktı. Mumun kokusu tüm banyoyu kaplarken genç cadı derin bir nefes çekti içine daha sonra mektubu tekrardan eline alıp mumun titrek alevine doğru tuttu. Mektup yanmaya başladı ve kısa süre içersin de mektuptan sadece küçük siyah bir duman kalmıştı. Genç cadı dumanın çıkardığı is kokusunu ciğerlerine çekerken arkasında yaslandı tekrardan. Demek ki yaşlanmayacağım diye geçirdi içinden.

10.10.1860

Son dosya ile de işi bittikten sonra onu da yanda ki birikinti yığınının içine bıraktı genç cadı. Bakışlarını kendisine sadece iki masa uzakta olan kardeşinin masasına çevirdi. Boştu, kardeşi Oliver'ı bu gün hiç görmemişti. Keşke gitmeden önce onu görebilseydi diye geçirdi içinden. Ona hiç bir zaman sarılamamıştı en azından büyüdüğünde küçükken didişirlerdi ama ona sarılıp kokusunu içine çektiğinde içine dolan huzur vardı. Şimdi de bunu istiyordu ama kardeşi geldiğinden beri sadece bir birlerine düşmanca bakış atmaktan başka yaptıkları bir şey yoktu. Ahşap masanın neredeyse kırılmak üzere olan çekmecesini çekti ve içinden akşam yazdığı mektubu çıkardı. Çekmeceyi tekrardan kapattıktan sonra askılıkta ki lacivert renkli ceketini aldı. Hemen pencere önünde ki masada bulunan arkadaşı genç cadının çıkmak üzere olduğunu görünce ona selam verip görüşürüz demişti. Cadı yüzüne bir gülümseme kondurup "Umarım" dedi. Kapıdan çıkıp koridora yöneldi ve baş seherbazın odasının önünde durdu. İçeri de olmadığını biliyordu lakin içeri de olsaydı zaten gideceğini söylemek daha zor olacaktı. Yine de kapıyı tıklattı ve içeri girdi. Oda boştu, genç cadı masaya doğru adımladıktan sonra elinde ki mektubu baş seherbazın her zaman açık duran çekmecesine koydu. Balian'ı tanıyordu ve geldiğinde o çekmeceye muhakkak bir şey almak yada koymak için açacaktı ve açtığında da mektubu bulacaktı. Zarfın üzerinde tek bir şey yazıyordu o da kendi ismi. Özür dilerim Balian, keşke sana söyleye bilseydim ama bazı şeyleri feda etmeden bazı şeyler olmuyor. Bana bu isteğini ilk gün söylediğinde neler olacağını anlamıştım zaten. Sende şüpheliydin zaten ama ben... genç cadı çekmeceyi kapattı ve arkasını dönüp kapıdan çıktı. O arada kendisine bakan sarışın cadı ile karşılaştı. "Ah, Merhaba Edith" dedi genç cadı. Sarışın kadın sanki ona o odada ne işin var diye bakıyordu. "Benim Bay d'ıbelin'e vermem gereken önemli bir dosya vardı ama kendisi yerinde olmadığı için masasının üzerine bıraktım" dedi. Kadın inanmış gibi yüzünde ki şüpheyi kaldırmıştı. Kadını yıllardır tanıyordu ve ikisi de iyi dosttu ama şu bir kaç gündür cadının yüzünde anlam veremediği bir ifade vardı. Bir şey olmuştu yada bir şey yaşamıştı her şeye sanki şüphe ile bakıyordu.

Maskeli Kişi:
Npc Cadı:Edith Spencer

Saatler öğleden önce beşi gösterirken genç cadı boğazına saplanmış berbat bir öksürükle uyandı. Karabasanlar yine uykularını işgal etmeye, düşüncüleri ise beynini kemirmeye başlamıştı. Günün ilk ışıkları Londra'nın üzerine yayılmadan beyaz çarşaflı geniş yataktan çıktı. Sabahın ayazı ve taş zeminin soğukluğu, çıplak ayaklarının üşümesine sebep oluyordu. İyice gerinerek iç çamaşırlarını çekiştirdi. Karanlık odada ışık arayan genişlemiş göz bebekleri yanında boylu boyunca duran yapılı adama baktı. Kim olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. Geceden beri ağzında kalan alkol tadı, birkaç saat sonra oluşacak baş ağrısının habercisiydi. İç çekerek dizlerine kadar uzayan çoraplarını çekiştirdi. Odadaki tek pencereye yöneldi. Londra'nın neresinde olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. Geniş vestiyerin önünden çantasını ve eşyalarını aldı. Adamı uyandırmamaya özen göstererek odadan çıktı. Parmak ucunda attığı adımlarla çıktığı kapıya en yakın odalardan birini seçti. Beyaz renkli kapının ardındaki mavi rengiyle bezenmiş son derece temiz bir banyo vardı. Geniş aynanın önünde durdu. Gözlerinin altı morarmış, sarı saçları birbirine girmişti. Küvetin musluğuna açarak adamın olduğunu tahmin ettiği parfümümsü kokuyu duya boşalttı. Su tamamen dolduğunda, önce ayaklarıyla sıcaklığı test edip kendini sıcak suyun kollarına bıraktı. Birini öldürmek ne kadar zor olabilir, diye sordu kendi kendine. Tek duyabildiği ses musluktan damlayan su sesleriydi. Kendini boğmak istercesine kafasını esanslı suyun içine soktu. Ardından da derin bir çığlık attı. Nefesinin oluşturduğu baloncuklar su yüzüne çıkarken küvetteki suyun yoğunluğu çığlığını yutuyordu. Ölüm, dedi tekrardan. Ciğerlerine dolan su ile bilinci yavaşlamaya başlamıştı. Başkaları için değil, kendim için...

Hızla kendini yüzeye çıkartırken yeterince cesaretinin olmadığını biliyordu. Ağlamaya hazır gözlerini eliyle sildi ardından da küvetten çıktı. Çıplak vücudundan akan su damlalarını kurulamak için ayna önünde duran lavanta kokulu havluyu aldı. Dişlerini parmak ucuna sıktığı bir miktar diş macunu ile temizledi. Akşam giydiği beyaz gömlek ve kalın siyah dar kesim pantolunu üzerine geçirdi. Islak saçlarını da at kuyruğu yaparak çantasından çıkardığı sigarayı ağzına götürdü. Gitme vakti çoktan gelmişti.

Taksiden inerken ağzındaki metalik tat eksilmemişti. Önünde durduğu büyük bakanlık binasına baktı. Eski mermer yapıya doğru adımlarken doğru kararı verdiğinden emin değildi. Annem, dedi içinden bir ses. Masumların ölmesini istemezdi... Hızlıca içeri girdi, kalabalığı aşarak son anda gitmek üzere olan asansöre yetişti. Son derece durgun bir sabah olduğundan elinde kahve taşıyan stajyer çocuk hariç hiç kimse yoktu. Çocuğu başıyla selamlayarak seherbazlık bürosunun olduğu katın düğmesine bastı. Asansör varacağı kata ulaştığında titrek ellerle demir kapıyı itti. Normalde salı günleri saha görevi vardı ve büroda olmaması gerekiyordu. Çok dikkat çekmemeyi umarak koridorda adımladı. Çevresinden geçen insanların yüzüne bakamayacak kadar kahpe hissediyordu kendini. Odasının önüne geldiğinde hızla içeri girdi. Yalnız kalmasından mütevellit gözlerinden düşen iri damlalar yanan boğazı olduğu yere sahiplenmesine sebep olmuştu. Sırtını kapının arkasına vererek yere çömeldi. Yüzünü pencereye dönmüş, dışarıdaki kuşları izliyordu. Güç bela kalkarak kapıyı kilitledi ve masasına oturdu. Çekmecesindeki saman kağıtlarından birini çıkardı ve siyah mürekkepli dolma kalemiyle bir şeyler karaladı.

Penceresinden gelen güneşin son ışık hüzmeleri yüzüne vururken sabahtan beri yazmaya çalıştığı mektubu yeni bitirmişti. Çekmecesini açarak bir zarf ve ağrı kesici kutusunu çıkardı. Önce kağıdı ince zarfa yerleştirdi sonra da turuncu kutunun kapağını açtı. Sabahtan beri içtiği üçüncü ilaç olacaktı. Beyaz renkli hapı ağzına atıp susuz yuttu. Ardından eski kapıya doğru yönelip odadan çıktı. Baş seherbazın odası çok uzakta sayılmazdı. Boğazındaki yumrunun hissettirdiği acıyla hafifçe inledi. Dişlerini o kadar çok sıkmıştı ki çenesinin acıdığını tanıdık bir yüz ile farketti. Nora Gray... "Ah, Merhaba Edith" dedi genç cadı. Genç cadı surat ifadesini hissetmeden değiştirdi. Gecenin bu saatinde? "Benim Bay d'ıbelin'e vermem gereken önemli bir dosya vardı ama kendisi yerinde olmadığı için masasının üzerine bıraktım" diye düzeltti kendini seherbaz. "Ah, üzgünüm Nora, istemeden birazcık ters bakışlar attım sanırım. Kafam çok dolu. Dün gece içkiyi biraz fazla kaçırmışım. Şu raporları verir vermez eve gideceğim." Yüzüne yapmacık bir gülümseme takınarak kadını atlattı ve odaya girdi. Binada belki de küf kokusunun en yoğun olduğu kısım son derece lüks döşenmişti. Orkideler, ceviz ağacından yapılma bir masa ve büyük bir Britanya bayrağı... Deri koltukları geride bırakarak çekmecelerden birini açtı. Aceleyle mektubu bırakarak odadan çıktı. Kimseye görülmediğini umuyordu. Koridoru geçerken özenle seçtiği kelimeler aklında yankılanıyordu. Birini öldürmemi istedi Balian. Kendi için. Annemi kullanarak. Ne yapacağımı bilmiyorum. Bir daha masum birini öldürmek istemiyorum. Öldürmek istemiyorum...

Nora Gray:
Balian,
İki gündür sana ulaşmaya çalışıyorum ama bir türlü seni ya bulamıyorum yada yalnız değildin. Adras bana beklediğimiz mektubu gönderdi. Tekrardan çiftliğe gideceğim, sena ulaşamadığım için mektup bırakıyorum umarım bunu görürsün. Bu gün Yunanistan da ki çiftliğe gidip Adras ile konuşacağım. Umarım işe yarar bilgiler ile dönerim.


Nora Gray

Karşısında ki sarışın kadının sözlerini duyan genç cadı bakışlarını kadına çevirdi. "O hepimizin sorunu tatlım bu aralar çok yoğunuz ve bazen özel görevlerde geliyor anlarsın ya" deyip göz kırptı. Sarışın kadın baş seherbazın odasına girerken genç cadı büronun kapısından çıktı. Mermer zeminde topuklu ayakkabılarının çıkardığı ses bakanlıkta ki uğultulara karışıp giderken genç cadı rutubet kokan ve gıcırdayan asansöre bindi. Bu eski yapının herhalde en nefret ettiği yerdi burası, gıcırtı sesleri dişlerinin kamaşmasına neden oluyordu ve asansörde ki cin cücesinin bakışlarından da nefret ediyordu. Giriş katta indikten sonra kısa bir yürümenin ardından bakanlıktan çıktı. Solgun güneşin ışıkları vücuduna vurmaya başlamış havanın soğuk olmasına rağmen genç cadıyı yavaş yavaş ısıtıyordu. Kumral cadı hızlı adımlar ile bir ara sokağa girdi ve evinin salonuna cisimlendi. Kendisine her seferinde bunu yapmaması için uyarsa da yine de aldırış etmiyordu. Bazı şeyler için direk evinin içine cisimleniyordu. Şimdi ise Yunanistana gitmeden önce bürüneceği kimlik içine hazırlanması gerekiyordu.

Dolabına yaklaşıp alt çekmeceyi çekti. Gizli bölmeyi yokladıktan sonra küçük tahta zemini kaldırdı. İçinden küçük kapalı bir kutu aldı onu açtığında bir sürü kimlik vardı. İçerisinden daha önce de kullandığı bakanlık kimliğini aldı ve hemen yanda bulunan boynuna takmak için tutturaca tutturdu. Bazı alması gereken şeyleri de çantasına attı genç cadı gelişi güzel bir şekilde daha sonra derin bir nefes aldı. Bu sefer gideceği yeri biliyor olması en azından hava alanında zaman kaybetmeyeceğinin göstergesiydi. Dolabına karşılıklı duran masanın hemen üzerinde duran aynaya yöneldi. Kendisine küçük bir bakış attı daha sonra saçlarını düzeltti ve pantolonunun üzerine çıkan açık mavi gömleğini içeriye soktu. Üzerinde ki pantolonu ile ilgili aynı renk olan ceketini çekiştirdi ve düğmesini ilikledi. Basın kartını da boynuna astıktan sonra gömleğinin yakalarının içine yerleştirdi. Şimdi daha iyi görünüyordu, asasını masanın üzerinden aldıktan sonra cisimlendi genç cadı. İlk baş Avrupa topraklarına cisimlendi. Almanyanın Saksonya bölgesine cisimlenmişti. Hava çok çabuk değişmişti ve güneş kaybolup onun yerine kara bulutlar sarmıştı etrafını. Bir kaç adım attıktan sonra tekrardan cisimlendi genç cadı ve bu sefer Romanya'ya gelmişti. Git gide daha da yaklaşıyordu gideceği yere. Bir anda Yunanistana cisimlenmek istememişti. Ara sokaktan çıkıp küçük bir cadde geçti genç cadı daha sonra başka bir ara sokağa saptığında tekrardan cisimlendi ve bu sefer gideceği yere gelmişti. Yunanistanda bulmuştu kendisini, havanın yağmurlu olmasına aldırış etmedi çünkü ilk geldiğinde de yağmur yağıyordu ve ülkeye yaklaştıkça kararan bulutlar bunun göstergesiydi. Çantasından çıkardığı katlana bilir şemsiyeyi açtı genç cadı ve yürümeye devam etti. d'Ibelin toprakları sınırları içerisine girdiğinde etrafına bakındı daha sonra malikanenin bulunduğu kısma yürüdü. Onu karşılamaya gelen genç adamı gördü. İlk geldiğinde de genç adam onu hava alanından almış ve büyük d'Ibeline kadar o götürmüştü şimdi ise yine onu karşılamaya gelmişti. Genç cadı adama gülümseyip ilerlemeye devam etti. Malikanenin merdivenlerinden çıktıktan sonra büyük kapıdan içeri girdi. Genç adam onu misafirlerin beklediği odaya kadar eşlik etti ve cadıya burada beklemesi gerektiğini söyledi. Kumral cadı etrafına bakınırken "Tabi" dedi küçük bir fısıltı ile.

Maskeli Kişi:
Npc:Adras d'Ibelin

Güzel bir kış günü geçiriyordu çiftlik. Yazın satılmak üzere besiye çekilen büyükbaş hayvanların sesleri, sütünden ve kürklerinden yararlanmak için beslenen küçük baş hayvanların seslerine karışıyordu. Huzurluydu Zagora şehrinin bir türlü karla buluşamayan toprakları, sadece Pelion Dağı'nın yüksek tepelerinde vardı beyaz örtü. Çobanlar için en sevilmeyen soğukları taşıdığından, Aralık ve Ocak aylarında tembellik yapmayı seçerlerdi. d'Ibelin Çiftliği birçok çalışanı konuk ediyordu bünyesinde yılın bu zamanlarında. Tabi çiftliğin demirbaşları ise kendi işleriyle uğraşıyordu; yönetmek ve kazanmak.

Beklenilen günün geldiğini habercisi olan kapı tıklatması duyuldu Adras'ın dinlediği çalışma odasında. Matthew, gazeteci konuğun gelmek üzere olduğunu bildirecekti ihtiyara. Plana göre, kendini akıllı zanneden sahte gazeteci öldürülmeden önce, ona anlatmak istediği birkaç konu vardı. Aslında giriştiği bu cesaret ve delilik isteyen göreve bakınca, kendi tarafında istedi bu genç cadıyı. Ama yanlış tarafı seçmişti işte, bunun sonucunda bile ölmek ona biçilen hafif bir cezaydı. Ömrünü, üç öğün yemekten sonra tatlı niyetine, süslü tabaklarda sunulan 'Crucio' laneti ile geçiren düşmanları olmuştu. Ölmek için yalvarmakla başlıyordu her şey, sonra ne konuşacak kelimeleri kalıyordu ne de hayal kurabilecek bir bilince sahip oluyorlardı. Birisini koyabileceğiniz en güzel hapishane; kelimelerinin olmadığı, hayallerinin elinden alındığı bir bedendi. Ya da en güzel anılarını yok edip, yerine en karanlık ve pis olanları yerleştiriyordu. Hayatları boyunca asılsız bir gerçeğin peşinde sürükleniyor yada var olmayan bir cinayetin suçlusu olduklarını sanarak geçiyordu hayatları.  Adras, onu öldürmekle zahmetsiz ve kibar bir iyilik yaptığını düşünüyordu.

"Her şey hazır, bahsettiğiniz gibi tabloların olduğu odada siz ona anlatmak istediklerinizi anlatırken dokunacağı bir tablo anahtar haline getirildi. Dokunduğu anda kendisini arkadaşının onu öldürmek için beklediği yerde bulacak." ama sanki anlatamadığı bir şeyler vardı genç adamın, sancılı bir bekleyiş içerisinde olduğunu görebiliyordu Adras. Oturduğu koltuktan diktiği bakışlarını Matthew'den çekmedi, kendini açıklaması için şans tanıyordu. Yoksa aksilik yüzünden doğacak bir sorun olduğunda ölecek kişi Matthew olurdu, başkası değil. Birkaç saniye öylece bekledi, gözlerindeki açıklama bekleyen ifade ile birlikte. "Küçük bir sorun var efendim." sonunda ağzındaki baklayı çıkartmıştı genç müdür. "Dinliyorum, çözülmeyecek hiç bir sorun olamaz benim için." dedi. "Şu Stravos kızı bana pek güvenilir gelmiyor, olası bir vazgeçme durumu yaşayabiliriz." dedikleri zaten olabilecek gerçeklerdi, Adras bile tahmin edebiliyordu ama bu önemsiz bir sorundu "Evet çok önemli bir sorun değil, basit bir lanet ile aşılır. Asıl sorun yeğeninizle irtibata geçmiş olabileceği." Adras emin gibiydi ona söylenen bu durumun gerçekleşmeyeceğine. Karşısında mahçup şekilde fikrini söyleyen Matthew'e "Merak etme, bayan Stravos annesini tehlikeye atmak istemez, o kadar cesur değil." diyerek bu seçeneğin varlığını yok etmişti. Kendinden oldukça emindi yaşlı kurt, yanılabileceğini düşünmüyordu.

"Hoşgeldiniz genç bayan." dedi onu girişteki salonda bekleyen gazeteciyi karşılamak için. Yüzünden o bilge ihtiyar gülümsemesini eksik etmiyordu. "Umarım yolculuğunuz iyi geçmiştir." dediğinde daha önce yapmadığı inceliği göstererek elini uzattı, düşmanına saygısını sunuyordu ölümünü izlemeden önce. Gerçi ölümü bambaşka bir yerde olacaktı, çiftliğini böyle gereksiz ölümler için kullanıp tehlikeye atamazdı. "Sorularınıza başlamadan önce sizi ağırlamak istediğim başka bir odam var. Bugün özel hayattan konuşacağız, size kimseye açıklamadığım bir sırrımı açıklayacağım." cadının şaşkınlık ve heyecan karışımı bir ifadeye büründüğünü görebiliyordu, sözde yeni yetme gazeteciydi ve konsey üyesi sırrını açıklayacaktı. Büyük bir haber demekti bu. Yeniden gösterdiği performansı takdir etti içinden. Kolunu uzattı ve "Yaşlandıktan sonra evin içinde gezinirken bile cisimlenir oldum, kusura bakmayın." dedi. Cadının bakışlarında beliren tereddütü sezmişti, aklından nelerin geçtiğini merak etti. Saniyeler sonunda, giydiği takımın koluna değen cılız parmakları hissedince üst kattaki gizli odasına cisimlendiler.

Oda ahşap duvarlara asılmış tablolar ve onları aydınlatan mumlar haricinde boş görünüyordu. Koridorlarda ki d'Ibelin kanını taşıyanların sıralandığı portrelerden farklı olarak çoğu birden fazla kişiyi ve bir eylemi anlatıyordu. Birinde masa başında toplanan insanlar, diğerinde düello ettikleri anlaşılan iki genç resmedilmişti. "Anılar." diyerek açıkladı manzarayı "d'Ibelin ailesini bilirsiniz, kardeşe izin verilmez." eliyle düello eden iki genci anlatan resmi işaret etti "Bu resimde ben ve kardeşimi görmek mümkün, ikiz kardeşim Andas'ı yani. Başka türlü bu resimde bulunması imkansızdı zaten, ölmüş olurdu. Berabere biten bir düelloydu, ikimizde genç ve yetenekliydik." sesi ve duygusuzdu, ilerledi ve masa başı resmini işaret etti "Bu benim ilk başarım, kardeşimi bir yangında kaybettikten sonra kazanılan büyük bir iş ortaklığını anlatıyor bu resimde." bu kadarı yeterli diye düşünüp asıl konuya geçmek üzere, en uzakta duran iki tablonun yanına geldi. "Bu kızıl saçlar sana da ilginç gelmiştir, ailemizde kimse de yok. Zaten aileden biri değil." kollarını birbirine bağladı ve bakışlarını tabloların üzerinden çekmeden anlatmaya devam etti. "Ben çok daha gençken, 18-19 yaşlarındayken ilk kez aşık oldum. Adı Sofia idi." şaşıran gazeteciye dönerek "Evet doğru duydun, çoğu ailede olduğu gibi istediğim kişiyle sırf statüsü düşük diye evlenemedim." diye açıkladı kendini "Sonuçta aile işlerine yardımı dokunacak bir evlilik yaptım, ama yine de aşkımdan vazgeçemedim. Gizli gizli buluşuyorduk, sevişiyorduk. İkimizden kimsenin haberi yoktu tabi kardeşim Andas haricinde. Bu sırada diğer evliliğimden bir oğlum oldu. Ben yine Sofia'dan başkasını düşünemedim, bencildim ve gençtim. Kararlarım hem onu hemde onun karnındaki doğmamış ikinci çocuğumu ölüme sürükledi. Ben bir gecede hem aşkımı hem çocuğumu hemde kardeşimi kaybettim." sözlerini bitirdiğinde son cümlesinde kardeşiyle kurduğu bağlantıyı anlamamıştı cadı ve meraklı bakışlarını tablolardan, Adras'a çevirdi. [Color==green]"O gece Sofia kendini vurmuştu, ben bir anlık öfkeyle suçu Andas'a attım. Kavga ettik ve sonuçta çıkan yangında beni kurtarmak için kendini feda etti."[/color] genç cadı duyduklarını not almayı sürdürürken bir yandan da bu kadar karmaşık bir geçmiş beklemiyor gibi şaşkın bir hali vardı. "Ölüm kabullenmesi zor genç bayan, arkada bırakılanlar daha çok acı çekiyor. Bunu bir tür ceza olarak gördüm ve şikayet etmeden bu yükü sırtlandım. " aslında birazdan yaşanacaklara gönderme yapmıştı. Bu genç bayan ölümü başka birisi için ceza olacaktı, Balian d'Ibelin ölümden daha beter bir cezayı hak etmişti. Adras için tek yapması gereken merakına yenik düşen bu sahtekarın tabloya dokunmasını beklemekti. "Anılara dokunamazsınız ama resimlere dokunun, hissedin." diyerek yönlendirdi onu.

Saniyeler sonrasında, anılarla dolu o odada yalnızdı artık, genç cadının son dokunuşu da bir anı olarak asılmıştı duvara. Zaferle gülümsedi yaşlı kurt.   


Maskeli Kişi:
Npc Cadı:Edith Spencer

Baş ağrısı… Beyninin sağ lobundan sanki bir kazık yemiş gibiydi. Bu seferki ağrının alkolden kaynaklanmadığını biliyordu. Balian lütfen, lütfen mektubu almış ol… Zihnini kemirip duran şüphe ve mektubuyla Adras denen ite yakalanma korkusu, ince bacaklarını titretiyordu. Cesaretinin hiç bu kadar kırıldığını hissetmemişti belki de. Hatta küçükken Hogwarts’ta Profesör Orbinstein’dan azar yediğinde bile… Hogwarts’taki evine layık olmadığını düşünerek büyük bir hırsla yanaklarını ısırdı. Boğazı düğümleniyor, beyaz gömleğinin üzerine geçirdiği ceketin püsküllerini çekiştiriyordu. Ağzındaki metalik tadı silmek adına yere tükürdü kadın. Boz renkli toprak çimlenmiş, Akdeniz iklimine özgü sarı çiçekler tomurcuklanmıştı. İster istemez kan döküldüğünü hayal etti kadın. Masum ve saf toprağa… Kim bilir kaç kişi can vermişti Adras’ın emriyle. Cisimlendiği bölge bir zamanlar çocukluğunu geçirdiği koydan yüzlerce kilometre uzaktaydı. Midesi bulanıyordu zira bulunduğu şehir onun için şeytanın ininden farksızdı. Derin bir nefes aldı. Kafasını sağa sola çevirdi. Baş seherbaza güvenmesi gerekiyordu.

Depo girişine yakın odaya doğru yürürken aklında çalan şarkıyla karşıladı çiftliğin genç müdürünü. Her zamanki donuk suratı ve masum mizacının altında yatan vahşi canavarı kendisi de biliyordu. Adras’ın yanında çalışmak bile akıllı birinin zaten harcı değildi. Sıyırmış olmalı diye düşündü kendi kendine. Ya da d'Ibelinlerin poposunu yalayanlardan biri… “Tekrardan merhaba.” Dedi genç cadı oldukça soğuk bir sesle elini uzatarak.  Görevini çok iyi biliyormuş gibi kendinden son derece emin bir şekilde konuşuyordu. Başlarda işini kabul etmiş gibi yapacak bir süre oyalanacak ve Balian'ın zamanında yetişmesini sağlayacaktı. Basitti. Kolay bir görevdi bu. Her zamanki taktikleri onu çoğu zaman başarıya ulaştırmıştı. “Merhaba Bayan Spencer. Oturun lütfen. Birazdan burada olacağım.” Kendisine gösterilen demir sandalyenin bir ucunda elektrik kablosu olmadığına emin olarak oturdu genç kadın. Zira bu adamlardan beklenmeyecek şey değildi. “Değerli Bay Adras bize katılmayacak sanırım.” Sesinin odada yankılanması yalnız olduğuna bir işaretti. Boğazını temizledi ve ellerini oynatmaya başladı. Gerginlikten dudaklarını kemiriyor, istemsizce ağzının içindeki etleri yiyordu. Doğru olanı yapıyorsun Edith... Doğru olanı... Kendi kendini kandırdığını hissediyordu. Bir süre sonra sıkılmıştı. Beklemek… Özellikle birini öldürmek için beklemek onu zihinsel açıdan yoruyordu. Sinirle arkasına döndü. “Siz benimle dal-” cümlesini tamamlayamadan arkasında beliren adamın asasıyla karşılaştı. Tüm vücudu şoka girmişti. Kıpırdayamıyordu. “İmperio.” Adamın ağzından çıkan sakin sesin ve asasına etkisini izledi. Işık narin vücuduna vardığında muhamekeme yeteneğini çoktan kaybetmişti kadın. “Kim gelirse gelsin karşındakini geberteceksin. Beni anladın mı?” Kendi emri dışında sallanan kafasını durdurmaya çalıştı kadın. Fakat çabaları anlamsızdı.

Kendi zihni içine hapsolmuş ruhu çığlıklar atmasını söylerken gözlerinden akan yaşlar bunu hesaplamadığının göstergesiydi. "Kadın bu odada, tek yapman gereken zamanı geldiğinde itmek." Sözcükler kendinin olduğundan emin olmadığı kulaklarında çınlıyordu. Adımlarını engellemeye çalışırken doğal bir reaksiyon olarak dolan gözleri görüşünü engelliyordu. Lanet üzerinden kalktığında bunların hiçbirini hatırlamayacağına emindi.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git