İngiltere Büyücedünyası > Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersliği

Sihirli Yaratıkların Bakımı Dersi -1866/67

(1/3) > >>

Balian d'Ibelin:
Dersin başlangıç tarihi: 28.03.2023
Derse yazmak için son gün: 10.04.2023

Dersimiz son sınıflar içindir!!!

Sizden beklenenler rol oyununda açıkça belirtilecektir, sorusu olan herkes bana discord üzerinden veyahut site üzerinden özel mesaj yoluyla ulaşabilir.





Bir gün önceden panoya astığı duyurunun yerinde olup olmadığını görmek için, kapının sol yanına ilerledi Balian; oysa ki yol sağ taraftandı ve sırf bu yüzden pek çok öğrencinin duyuruyu kaçıracağını düşünmüştü. Hogwarts'ta pek çok şey göz ardı ediliyordu ve Balian bu konularda sadece mutsuzdu. Kendi zamanından beri bir adım bile ileri atılamamış olması, bugüne kadar ki müdürlerin ayıbıydı, Balian içten içe kendini doldurup sinirlenmekle yetindi ve elinde tuttuğu mendili biraz buruşturmuş bulundu. Aynı mendile hafifçe öksürdükten sonra içe doğru katladı ve ceketinin cebine sıkıştırdı. Siyah pantolonu ve siyah gömleğinin üzerine giydiği pelerini ile gölgeler içindeydi, aslında hep böyle giyindiğinden alışılmışın dışında bir durum söz konusu değildi, en alışılmadık durum içindeki heyecanın kahveyle birleşmesi ve çarpıntıya yol açmasıydı. Sesini de denememişti, eğer düzgün çıkmaz ise sınıfa rezil olacağını düşündü; yeni gelen profesörler asla sevilmez, eskileriyle kıyaslanır. Sihirli yaratıklar, kendisine güvendiği yegane konuydu. Anlatım konusunda ise, eh işte, doğruyu söylediği sürece öğrenciler dikkatlice dinleyip birkaç çıkarım yapmalıydı.
Dersliğe, yaklaşık beş dakika önceden geldi Balian, zira bir gece önceden ateş yakmış ve çevresini büyülü bir fanus aracılığıyla kapatmıştı; böylece, kontrolsüz yanan sihirli alevlerden külbükül oluşacak ve derslik yanmayacaktı.Büyülü fanusu ortadan kaldırıp ateşi söndürdü. Geriye kalan külbükül, bir yılan gibi sürünerek ortaya çıktı. Balian ortamın ışığını azalttı ve külbükül için karanlık noktalar sağladı. Yaratık, yerlerde sürünürken Balian masasına geçti ve öğrencilerin gelmesini bekledi.Siyah pantolonu ve siyah gömleğinin üzerine giydiği pelerini daha rahat oturabilmek için düzeltirken yerleşti sandalyesine. Seherbazlık bürosundan alışkın olduğu şekilde bacaklarını uzatacakken bunun doğru olmadığına karar verdi. Her an bir öğrenci gelebilirdi ve bir profesörün bu şekilde doğru olmazdı herhalde.  Bu sırada, havaya bir saat süreli kum saati sabitledi, öğrenciler geldiğinde bu altın yaldızlı saatin çok az bir kısmı alt tarafa dolmuştu ve saat akmaya devam ediyordu.

Beş dakika içinde öğrenciler, dersliğe kum saati gibi dolduğunda Balian kapıyı, basit bir büyüyle açılabilecek biçimde kilitledi. Yalnızca öğrenciler kaçmasını istemiyordu. "Balian d'Ibelin," diye kendisini tanıtırken, bir yandan asa ile tahtaya ismini yazdı. Hemen altına ise şöyle: Külbükül. "Eski seherbaz ve yeni Sihirli yaratıkların bakımı profesörünüz oluyorum. Buraya gelmek için epey uğraştım." Kendisinden gurur duyarak bahsetmişti, övünülecek tek tanı bu olduğu için, kendisi hakkında pek konuşma gereği duymadı; Balian zamanında böyle bir profesörü olsa belki daha da başarılı olurdu. "İsminizi yazıp, yoklamayı imzalarken bir yandan beni dinleyin," diye buyurdu, boş bir parşömen kağıdını, en öndeki öğrenciye, suratına bakmadan uzatmıştı. Şimdi masanın önüne poposunu dayamış, aklı ise külbükülde. Çoktan karanlık bir yerlere yumurta bırakmış olmalı, kumların çoğu yerinde; ama azalması uzun sürmez. "Dersimizin konusu, geçen senenin de konusu olan ve tahtada ismi yazan Külbükül yaratığı. Eğer geçen sene az da olsa derslerinize dikkat ettiyseniz ya da en azından ders kitabımıza merak edip göz gezdirdiyseniz, alevler arasında doğduğunu bilirsiniz." Sınıfın nabzını yoklayıp tepkilerini gözden geçirdikten sonra devam etti. "Kontrolsüz, sihirli alevler arasından doğan Külbükül'ün doğum için tek yöntemi bu değildir; bütün Külbüküller cinsiyetsiz olup doğurganlık yetisine sahiptir. Öyle ki, bir Külbükül alevlerin arasında doğduktan sonra, bulunduğu yerde hemen karanlık yerler arar ve yumurtalarını oraya bırakır." Kumlar yerinde durmuyor. "Bu Külbükül bir saat içerisinde kendi kendine yok olurken, yumurtalarının saptanması ve acil olarak dondurulması gerekmektir. Şimdi lütfen asalarınız olmadan ellerinizi havaya kaldırınız ve basit bir Z harfi çizerek şu sözleri söyleyin: Duro." Sınıfın bunu yapmasını bekledi, hemen sonra ise devam etti. "Bu büyü taşlaştırma büyüsü, yumurtayı bu şekilde dondurabilirsiniz. Sonrasında ise bu yumurtaları aşk iksirinde kullanabilirsiniz; çok güçlü aşk iksirleri hazırlayabileceğinizden eminim. Yani, bu yumurtaları dondurduktan hemen sonra, İksir profesörünüz Bay Aldrik Solaris' teslim edersiniz, o derste de yararı olacaktır. Ancak şimdi," Ellerini hızlı bir şekilde çırptı ve sınıfı bir deyişle uyandırdı. "Sınıfta bir Külbükül olduğunu söylemek durumundayım. Karanlık noktalara acilen bakın ve gördüğünüz kum saati dolmadan yumurtaları dondurun. Acele edin!" Ellerini tekrar çırptı ve sınıfı kaos ortamında bıraktıktan sonra yerine oturdu, kol saatini kontrol etti. "Kırk beş dakikanız var. Yumurtaların bulunduğu yerler, yani karanlık noktalar buzlu, bu yüzden dikkat edin kaymayın; yumurtaların ise epey sıcak olduğunu biliyoruz. Sıcak soğuk oyunundan bir farkı yok yani. Ancak söylemeliyim ki, eğer zamanında bulamazsanız, hepimiz cayır cayır yanarız." Saatini tekrar kontrol etti, sürenin bitmesine on dakika kala, devreye girecekti.


____

*Her öğrencinin en az bir yumurta bulmasını ve yaptığı Duro büyüsü ile bir Düello zarı atmasını istiyorum.Sihirli günler dilerim.

Diana Destinee:
[justify]
Arkama bakmadan koşarken attığım her bir adımda merdivene tökezlememek için yanımdaki korkulukları tutuyor, ayaklarıma takılmasını engellemek için ise cübbeme sahip çıkmaya çalışıyordum. Çok değil, yaklaşık iki dakika önce Sebastian’ın ayakkabılarını yere yapıştırmıştım ve şimdi küçük bir çocuk gibi ayaklarım kıçımı tekmelerken dersliğe kaçıyordum.

Güzel bir kahvaltıyı mideme indirdikten sonrasında daha dün kütüphaneden almış olduğum kitabı görevliye teslim etmek için rafların yolunu tutmuştum. İksir ve sihir tarihi üzerine okumak istediğim yazınlara ulaşabileceğimi zannetsem de yatakhanede dizginlenemeyen merakımla baş başa kalmıştım. Ulaşamadığım bilgiyi elimde tutmanın manası yoktu, bundandır ki Hogwarts’ın raflarına ait bir kitabı meşgul etmeyecektim ve yeni öğretilere yelken açacaktım. İşlerimi halledip Sihirli Yaratıkların Bakımı dersine kalan vaktimi değerlendirmek üzere Kara Göl’ün bir yanına indim önce. Kalabalığı sevsem de kimi zaman yalnız kalmaya da ihtiyaç duyduğum anlar oluyordu. Arkadaşlarıma dair etrafta kimseler görünmüyordu. Bu şimdilik iyi sayılırdı. Son dönemi yaşıyor olmamın gerçeği yüzüme sıklıkla ağır bir tokat gibi çarpsa da bunu ifade etmekten çekince duyuyordum. Kafa kâğıdıma bakıldığında büyümüştüm. Geçirdiğim altı yıla göz attığımda artık asamı kullanmak konusunda kendimi eksik hissetmiyordum. İyi miydi bilmiyorum ancak akıllanmıştım. En azından küçük, deli yürekliliğinin altında akılsızca bir cesarete kapılan kararlarım yoktu artık. Ancak yine de bu büyümeyi bir türlü kabullenmiyor, kabullenmek istemiyordum. Bir yıldan az bir süre sonra öğrenci olmayacaktım artık. Kendimi temsilen bir meslek sahibi olmak zorundaydım. Başarılı bir simyacı mı yoksa şifacı mı olurdum? Belki de bir seherbaz... Karar veremiyordum. Kimi zaman bu durum aklımı kurcalıyordu zira kararlarına sadık olan boydaşlarım ile kendimi kıyasa sürüklüyor, kendimden emin olamıyordum.

Düşünce salatamın arasında ellerimi çeneme koymuş, dingin göle bakmaya kapılmışken pek de uzakta sayılmayacak bir oğlan sesi duydum. “Seni bizzat Profesör Harrington’a söyleyeceğim!” diyordu ağlamaklı ses. Benden henüz birkaç sınıf küçük olduğu barizdi, sesi yeni yeni kırçıllaşmaya başlamıştı. “Selamımı da söyle!  Sana şu şekerlemelerden ver dedik alt tarafı. Verseydin böyle olmazdı. Amma da ağladın be! Ağabey sözü dinlemen gerektiğini sana hiç mi kimse söylemedi. Vah vah.” diye devam eden gülüşmeleri duyunca yüzümü buruşturdum. Tamam, küçük çocukların acımasız olduğu su götürmez bir gerçekti ancak bu duyduğum ses düpedüz koca insan sesiydi! İki kişilik dev kadronun kahkahalarına eşlik eden ağlama tonlamaları kulaklarımı tırmalarken yerimden kalktım. Tahammül edemeyecektim. Eskiden olsa bu denli acımasızca davranmazdım lakin gözlük takan bir arkadaşıma “dört göz” diyecek kadar aptalca espriler yaptığım zamanlar ne yazık ki olmuştu. Öyle ya da böyle büyüyüp akıllandığımı en somut şekliyle buradan da görebiliyordum. Zorbalığa, yersiz davranışlara ve çocukça tutumlara tahammülüm kalmamıştı.

Yerimden kalkıp çaprazıma döndüğümde gördüğüm sahneye şaşırmamıştım. Okul başladığından beri nerede uyumsuz bir eylem olsa bu çocuğu orada bitmiş olarak görüyordum. Sebastian’ı; Büyük Salon’da ilk karşılaşmamızda rahatsız edici tavrını ve salyalarını üzerime yapıştıran çocuğu… Derin bir nefesi dışarıya verip “Yine mi ya?” diye üzerimi düzelttim. Başımı yana yatırıp ağır adımlarımı ikiliye yöneltirken suratım gitgide asılıyordu. Küçük Hufflepuff’lı öğrencinin elinden şekerlemesini alıp yemeleri yetmiyor gibi bir de sevimsiz bir troll gibi gülüşmelerine devam ediyorlardı. Yanlarına vardığımda henüz arkalarında duruyordum. Asamı çıkartıp Sebastian’ın eline hedef alırken “Herbifors” diye seslendim. Büyücünün elindeki şekerleme bir çiçeğe dönüşmeye başlamışken kıkırdadım. “Hah şöyle. Prensesler gibi oldun.” dedim yapay bir gülümsemeyi takındığım sırada. Beni görmeleri için yanlarına doğru ilerlerken küçüğün de yanımızdan ayrılarak derse gitmesini rica ettim. Sebastian elindeki çiçeği kenara fırlatırken “Güzel bir başlangıç yapmış olmayı dilerdim Diana.” dedi çenesini yukarıya kaldırarak. O kadar ıslak bir başlangıcı ancak bir sirenle yapabilirdi. Suratındaki o liyakatsizlikten hoşnut olmayan bir ifadeyle yüzümü buruştururken “Kalsın.” dedim bir çırpıda. “Burasının misafirperver bir yer olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Lakin hiç kimsenin, içimizden birisini üzmesine tahammülümüz yoktur. Hele ki kendinden küçük birisini…” diye yalancı gülümsememi de yüzümden sildim. Öfke doluydum. Kolaylıkla kin tutmazdım fakat beyefendilikten uzak her bir eylemin vücut bulan hali karşımdayken kendimi kontrol edemiyordum.

“Ne olacak ki?” diye üzerime bir adım yürüdüğünde ben de bir adım geriledim. “Yavaş gel.” dedim sinirli sinirli. Ne mi olacaktı? Bir adım daha yaklaşırsa hayalarına tekmeyi basacaktım. Sessiz kaldım. “Sizden birisini üzersem ne olabilir ki? Ne sanıyorsunuz siz kendinizi ya? Ne bu afra tafra kızım?” diye kaşlarını bana çattığı ve yüzüyle suratıma eğildiği sırada geriye savurduğum adımımı parmak ucumda bıraktım. Asamı bedenine doğrulturken “Locomotor Mortis” dedim bir çırpıda. Sebastian’ın ayakları kilitlenip olduğu zeminle bütünleşirken zafer dolu bir ifade ile sırtımı dikleştirdim. Zaferin altında haz etmediğim birisini bir anlığına alt etmenin gururu yatıyordu muhakkak. Hayalarına tekme atma fikri aklımdan bir anlığına geçse de yapmadım. Bu onun için yeterli olurdu. Keyfim yerine gelmişti. Doğrusu ya, birkaç gündür sınırlarımı ihlal etmeye çalıştığından ötürü bunu ona yapmayı çok istiyordum.

Kara Göl’ün bir kenarında kendi kendime böbürleniyordum ancak acele etmezsem dersi kaçıracaktım. Geri attığım adımlar hızlarıyla birlikte arttığında büyücünün sesi uyarmıştı beni. Arkadaşına bu hainlik(!) dolu hareketimden mustarip bir şekilde seslenirken dizlerini tutmuş bir betonun içinden sökmeye çalışır gibi uzuvlarını çekiştiriyor, küfürler savuruyordu. “Dan… Tut şunu! Diana, göstereceğim sana!” diye bağırırken dişlerini sıkıyordu. “Aç da önce aynaya göster!” dedim koşmaya başlarken. Onu en son orada, kendisi ile cebelleşirken gördüm. Ardından arkama bakmadan koşarken Daniel’in çimenleri döven topuk sesleri ilişti kulağıma. O beni yakalamaya çalıştı, ben de kaçtım. Sanki derse gelmeyeceklermiş ve hiç karşılaşmayacakmışız gibi…

Son öğrenci de içeriye girip kapıyı kapatırken yakalamıştım dersi. Nefes nefese kalmıştım. Sorsanız ciğerlerimin bir kısmını yolda bıraktığımı bile söyleyebilirdim. Yorulmuştum. Dersi dinleyecek enerjim kalmamıştı ve bacaklarım titremeye başlamıştı. Sınıf öyle kalabalık öyle karanlıktı ki en arkadan profesörün görüntüsünü zorlukla seçiyordum. Uzun ve ince boylara sahipti. Yüzünün hatları karanlığın gölgesinde pek ala belirgindi. İçeride sisli bir hava ve yanmış kömür kokusu hâkimdi üstelik. Burnumu sızlattı. Saçlarımı örüp dikkatimi profesörün sesine odaklamaya çalıştığımda ciğerlerim acıyordu artık. Bu kadar koşmaya antrenmanlı değildim elbet. Kulaklarım ortam değişikliği yüzünden ara ara uğuldarken “Külbükül mü?” diye sordum yanımdaki Ravenclawlu kıza. Başını salladı evet anlamında. Demek bir külbüküldü bu ağır kokunun kaynağı. İstemsizce başımı öne eğerek yerlere bakındım. Bir sürüngenin ayaklarıma dolanabilme ihtimaline karşı duyduğum çekinceyle kımıldandım.

Külbükülün yumurtalarını bulup ardından dondurabileceğimizi söylüyordu Profesör d’lbelin. Dondurulduktan sonra aşk iksirinde kullanıldığını söylediğinde gözüm istemsizce Samuel’i aramıştı. Göremiyordum onu. Önümdeki bu kalabalıkta da görmem bir hayli zordu. Bir aşk iksiri ile onu kendime âşık edebilir miyim acaba diye düşündüm birkaç saniyeliğine. Aşk iksiri adil bir dövüş olmazdı esasında ama merak etmiyor da değildim. Yine de… Bunu ona yapamazdım. O aralıkta ben bunları düşünürken profesörün söylemiş olduğu buzlanma tehlikesini işitmekten koptuğumu biraz sonra ortalığı karıştırınca anlayacaktım.

Yumurtaları aramaya koyulduğumuzda etraf zifiri karanlıktı. Asamı çıkartıp “Lumos” diye seslendiğimde ancak kendi önümü aydınlatabiliyordum. İlerlemeye çalışırken sağımdan solumdan sürekli birileri bana çarpıyor, beni itekliyor ve dengemi kaybetmeme neden oluyorlardı. Karanlıktan daha karanlık ve sıcak bir yer bulmanın ümidiyle kendimi toparlıyordum. Net ve gittikçe yoğunlaşan bir sıcaklık hissettiğimde öne doğru adım atmaya acele davrandım. Attığım adım yerdeki buz yüzünden ayağımı kaydırırken yanımda parıltısını gördüğüm cübbeye tutunarak kumaşı çekiştirdim. Düşüyor olmama bağlı ufak ve cılız bir ses çıktı dudaklarımdan. Ve işte o an! Asanın ucundaki ufak ışık yansıması sönerken külbükül yumurtasının havada takla attığı görüntü ilişti gözüme. Korku ve panikle ne yapacağımı bilemeyip kalçam buzlu zemini öperken “Duro” diye salladım asamı yumurtaya doğru. Gözlerimi sıkıca, üzerime devrilen cadının ağırlığının bir kısmıyla kapattım. Tek temennim yumurtanın yere düşmemesi, kırılmaması, zarar görmemesi ve donup kucağıma yumuşak bir iniş yapmasıydı.
[/justify]

Yetenek 1d8 : 8, total 8
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 5, total 5

Charlotte Vera Rillian:
[justify]Yeni ve son döneme hiç olmadığım kadar hazır hissediyordum. Bunun sebebinin ise bir daha doya doya öğrencilik yaşayamayacak oluşumdu. Yaz tatili boyunca her zaman yaptığım işlere koşuşturmuş, birçok aktiviteye katılarak protesto edilmesi gereken her şeyin ön saflarında yer tutmuştum. Geçen sene hala nasıl olduğunu anlamadığım bir şekilde birincilik kazanmamın sonucunda ailemin çıtasını istemeyerek yükseltince bir noktada onların hevesini kırmak istememekle daha çalışkan bir öğrenci olabileceğime dair söz bile vermiştim. Tutabileceğimden pek emin olmasam da denememiş olmak istemezdim. O yüzden dönemin açılan ilk dersi için erkenden kalkmıştım. Tıka basa karnımı doyurup arkadaşlarımdan kimseye takılmadan bir başıma koridorlar arasında turluyordum. Üniformamı eksiksiz üstüme geçirmiştim. Bu bile değişimdi benim için. Saçlarımı da duştan sonra annemin gösterdiği basit bir yöntemle kıvırcıklaştırmıştım. Doğallığı tercih ettiğimden süs püs işine hala pek girişmiyordum, tek yaptığım daha düzenli gözükmekti. Sınıfa doğru gitmeye çalışırken gördüğüm kişilerden bir ikisine güler yüzümle baş selamı veriyordum. Ilvermorny'den gelen birkaç öğrenci ile tanışsam da henüz hiçbiriyle uzun uzadıya sohbet edebilme şansı bulamamıştım. Ancak onları tanımak için sabırsızlanıyordum. En azından mezun olduktan sonra Amerika'dan bir mektup arkadaşımın olmasını çok isterdim. Yapılacak listemde o arkadaşı bulmak vardı. Herkes benim için arkadaş sayılırdı ama olması gerektiği gibi az dostum vardı. Ve arkadaş olmadıklarım da... Samuel ile Eadwig idi. Samuel ile eskisi gibi arkadaş olamıyor oluşumuz beni sinirlendiriyordu. Evet, sinirden deliye dönüyordum. Sebebini anlayamadığım olaylardan kaynaklı ne yapacağımı bilememenin de bir yardımı dokunmuyordu maalesef ki. Sırf bu sebeple arkadaşlığımızı akışına bırakmıştım. En son sataşmalarına karşılık vermem hoş olmasa da artık daha da sakin bir tavır benimsemeye çalışacaktım. Eadwig ise... İşte, o apayrı bir mevzu idi. En son okul alışverişinde görmüştüm onu. Hep yaptığım gibi konuşmak istemiştim. Konuşabileceğimizi düşünmek benim yanılgımdı, artık çok iyi anlıyordum bunu. Balkabağı suyu satan kız ile konuşmasını gördükten sonra bir hayli yıkılmıştım. O kısacık anda süpürgemi kafasında kırmak ve çekip gitmek arasında savaş vermiş ve nihayetinde yapacağım hiçbir eylemin sonucu değiştirmeyeceği kararına varmıştım. Hala üzüldüğüm gerçeği bir yana, onu hala özlüyor oluşumun bana hissettirdiği suçluluk duygusu içinde tam bir buhran yaşıyordum. Keşke bunları paylaşabileceğim bir kız arkadaşım olsaydı. Güvenebileceğim birisi. Belki içimi dökebilmek beni rahatlatabilirdi veya bana destek olmak için fikirler verebilirdi. Bunun için hala ümitliydim. Ümitsiz olduğum konu ise hep Eadwig idi. Hogwarts çatısı altında yeniden bulunmanın bize ne gibi sürprizler getireceğini kestiremiyordum. Ümit edebileceğim hiçbir şeyi yaşayamıyordum bu çocuk konusunda. Göz pınarlarım ağlamaktan kuruduğundan artık sürekli olarak gözlerimi ovuşturmak zorunda kalıyordum. Stresten kendimi yemek yemeye vermiştim. Neyse ki kilo almıyordum. Ona gönderemediğim mektuplar yazıyordum ve sonra da uykuyla kendimi uyuşturmaya çalışıyordum. Dışarıya yansıyan hiçbir belirti yoktu halbuki. Daha canlı gözüküyordum aksine. Kimsenin bunu fark edeceğini de sanmıyordum. Derince bir iç çektim. Uzaktan dahi olsa onu görmek beni mutlu hissettirecekti. Düşüncelerimin ağırlığı altında ezilerek yavaşça sınıfa varmıştım bile.

Kapısından girer girmez üç beş kişinin bana dönüp bakmasıyla duraksamak zorunda kalmıştım. Şaşkın bakışlarla karşılık verirken aklım başıma gelmişti. Başımı ayaklarıma doğru eğip gülümsedim. "Ayakkabılar, tabi ki de ayakkabılar. Giymeyi unutmamışım." Ben de sabahtan beri niye toprağın dibine çekiliyormuşum gibi hissediyorum diye sorguluyordum ama aklım çok yerinde değildi. Kişisel ilişkilerimi bırakıp derse odaklanmak istiyorum, evet. Hemen bir yere geçtim. Derse önden gelebilmiş olmam mucize niteliğindeydi benim için. Hala umut vaat ediyordum, başarılı bir dönem geçirebilirdim. Profesörün gelişiyle tüm odağını ona vermeye çalıştım. Fransız mıydı bu adam? Soyadının çağrışımı bu olsa da üstünde durmayacaktım. Önüme gelen yoklama kağıdını eciş bücüş bir yazıyla doldurup yan tarafımdaki öğrenciye geçirdim bir çırpıda. Bugünün konusu Külbükül imiş. Tadım şimdiden kaçmıştı. Yumurtaları sırf aptal bir aşk iksiri yapmak için mi donduracaktık? Hayır, sorgulamamalıyım ve Profesör'e bela olmamalıyım, hiç değilse ilk ders için olay çıkartmayabilirdim. Söyleneni yapacaktım ama kendi kitabıma uygun şekilde. Gösterdiği büyüyü sözsüz şekilde denerken Profesör d'Ibelin'in çıkardığı sesle kendime güvenmeyen bir tavırla doğruldum ben de. Sınıfta bir yılan varmış. Ne harika ama! Yumurtalara zarar vermemizi istemezdi ki. Profesör ise bir köşeden kıvranmamızı izleyecekti. Yine de Profesör'ü iddialı giriş yapıp dersi daha cezbedici hale getirdiği için ilk izlenimde benim üzerimde memnuniyet bıraktığını söyleyebilirdim. Tek sorun derse odaklanmak isterken profesörün söylediklerine fazla odaklanarak vermek istediği ana mesajları kaçırmıştım. Tam benlik hareket olduğu için sorun edeceğim bir şey yoktu. Hem kendi bildiğimi okuyacağım zaten her türlü. Karanlık içerisinde birkaç adım attım.

Adımlarımı da sağlam atmaya çalışıyorum. Asamı sıkı sıkı tutuyordum ama yolumu aydınlatmak için bir uğraşım yoktu. Tek temennim birilerine çarpmamaktı veya yanlışlıkla bir yumurtaya basıp Külbükül'ü kızdırmamaktı. Bir süre daha bulunduğum alanda kontrollü şekilde içgüdülerimin beni yönlendirdiği şekilde sağ uca doğru ilerlemeye başlamıştım. Henüz özel bir yetenek geliştirememiş olsam da uğultuların azalmasıyla sesimi Külbükül'e ulaştırmak istiyordum. Deneye deneye eninde sonunda yaratıklarla ve hayvanlara konuşacağıma inancım hiç eksilmemişti. Asamı her ihtimale karşı önüme doğru tutup konuşmaya başladım: "Ihhm... Merhaba sevgili Külbükül. Kendini rahatsız hissediyor olmalısın. Sana saygısızlık etmek istemiyorum ama bu dersi geçmeye de çok ihtiyacımız var. Profesörümüz çok fazla yumurtladığınızı söyledi. Öyle hatırlıyorum en azından... Yani pıtı pıtı neredeyse her alana bırakıyor  olmalısın. Bu söylediklerim seni kızdırıyorsa... Haklısın." Ne diyebilirdim ki başka? Ses tonumu toparlamaya çabaladım. "Zaten çok fazla çocuğunuz olacak. Hepsiyle ilgilenmeniz de zor olur. Ben diyorum ki; birazını bize verseniz? Bunu izninizle yapmak çok daha doğru geliyor bana. Çoğunluğun iyiliği için iki üç tane yumurtanızı bizimle paylaşıp diğer çocuklarınızı koruyabilirsiniz. Eğer aileme karşı sorumluluklarım olmasa inanın bana sizin yanınızda olup yumurtalarınızı korumanızda yardımcı olurdum gözümü bile kırpmadan. İhtiyacım olmasa bunu asla yapmak istemezdim. Sana zarar vermek isteyebilirler. Diğer çocuklarını da düşünmelisin. Azıcık yumurta karşılığında maksimum kazançla bu dersi bitirebiliriz... Iı..Iıh...  Orada olan var mı? Külbükül? Beni duyabiliyor musun? Neredesin?" Elimde asayla ilerliyordum hala nereye gittiğimi bilmeden. Külbükülü konuşarak ikna edeceğimi düşünmek oldukça saf bir davranıştı ama yapmam gerekliydi. Sihirli bir yaratıktan zarar görmek veya ona zarar vermek istemiyordum. Önce anlaşmayı denemeliydim. Sihirli yaratıkların niyeti sezdiğini düşünmüşümdür hep. Eğer denk gelirsek bana kızamayacağı kadar temiz duygularla hareket etmeye çalışıyordum. Bir yandan da koruma büyümelerini her ihtimale karşı aklımdan geçiriyordum. Saldıramazdım ama defans yapabilirdim herhangi bir aksilikte.

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 1, total 1
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 6, total 6

Samuel Raymond Boleyn:
Daha ilk haftada olduğumuz göz önünde bulundurulduğunda, diğer günlere nazaran sakin bir sabaha uyanmıştım. Oda arkadaşlarım Clayton ve Edward'ın ruh halinden de okunabileceği üzere bugünkü derslerimiz fazla sıkıcıydı. Sihirli Yaratıkların Bakımı dersine yürürken Clay oflayıp pufluyor, bu dersin en fazla 4. sınıflara verilmesi gerektiği hakkında yakınıyordu. Hakkı da vardı, birkaç ay sonra belki Bakanlık'ta, beki de başka bir kurumsal kimlikle çalışmaya başlayacak olan bizler için bir sihirli yaratık hakkında şu ana kadar her şeyi öğrenmiş olmak bir mecburiyetti bana kalırsa. Farklı noktalardan aynı sonucu savunuyorduk. "Var ya annemler için sihirli yaratıkmış bilmem ne fark etmez, ya evde besliyorlar ya da kesip yiyorlar. Hayvan değil mi işte? Arada gerçekten şaşırıyorum bu evrene." diyordu melez arkadaşım. "Ya kanka..." diyerek yüzümü buruşturdum. "Başlayacak mısın yine? Gerçekten?" Söze Edward atlamış ve Clayton'ın en son Mugglelarla yaşayacağı ve bir esnaf işleteceği fikrimizi hatırlatarak hepimizi kahkahaya boğmuştu. Böyle yüksek seslerle konuşarak sınıfa vardığımızda dersin başlamasına 1-2 dakika varla yok arasıydı. Sınıfa girince gördüğüm birkaç kişiyle şakalaşmış, geçen yıldan beri görüşmediğim kişilerle kısa ama samimi bir şekilde selamlaşmayı es geçmemiştim. Bu sırada bilinçsiz bir şekilde etrafı tarıyor ama kimi aradığımı bilmiyordum. Sınıfın kapısından giren dağınık ve yüksek bir enerjiyle karşılaşınca kilitli kaldım o tarafa. Charlotte'u görmemek benim için refleks olmuştu şu ana kadar. Onu kafamda "görürsen kafanı çevir ve düşünme" olarak kodlamıştım. Zorunda kalmadıkça aklımda yer etmesine izin vermiyordum çok uzun süredir. Fakat şu anda istemsizce dikkatimi başka yöne çekemedim. Beynimi durdurmaya çalışsam da onun hakkında kafamda oturttuğum bilgiler çok kolay bir şekilde gün yüzüne çıkmayı başarmış, neden bu kadar mutlu ve canlı gözüktüğünü düşündürtmüştü. Yüzünde oluşan şaşkın ifadeyi izlemiş ve tepkilerine anlam vermeye çalışmıştım istemsizce. Fakat benim için uzun gelen, büyük ihtimalle 15-20 saniyeyi geçmeyen bu anlamsız süre sonrasında Edwardı'ın kolumu çekiştirmesi ve "Anaa, Charlotte'un saçlarına nolmuş öyle Samu?" demesiyle kendimi toparlayarak arkadaşlarıma döndüm. Ne bileyim ben nolmuş ağzına tükürdüğüm bana ne ya. "Kanka niye öyle tepki veriyorsun ya..." dediğinde ise ona bomboş bir bakış atmayı yeterli görerek Clayton'a dönük bir şekilde "Diana nerde ya?" dedim. Bu cevabını beklediğim bir sorudan çok sohbet dağıtma yöntemimdi. Aklıma direkt olaran Diana'nın gelmesinin bir diğer sebebi ise, bir süredir Charlotte veya herhangi biri hakkında düşüncelere kapıldığım zaman kendimi otomatik olarak sorumlu hissetmeye başlamıştım. Sanki Diana'ya yalan söylemiş, arkasından iş çevirmiş veya ne bileyim, aldatmış gibi hissediyordum. Duyan da aramızda bir şey var sanır. O kadar yok ki. Normalde başka bir kızla böyle bir samimiyetim olsa, çoktan sevgili olmuştum. Hatta şu ana kadar sevgili olduğum bir iki kız olmuştur, onlarla bile bu kadar samimi değildim. Kendime güvenmediğimden mi? Aklım başkasında diye mi? Hayır, hiçbiri değil. Bilmiyorum neden. Çok iyi arkadaş olduk işte kızla, nasıl bozarım bunu bilmiyorum. Hem ben kendimi de biliyorum, onun o özgür kendine has tavırları... Ne bileyim kafamda oturmuyor işte. Hoşlanmıyor muyum, sonuna kadar. Düşünmüyor muyum... Tabi ki ama işte...

Profesör konuşmaya başlamış.
Hemen dalmışım ya, Charlotte'un etkisi bu işte. Beni gerçek hayattan koparıyor anında. Uzak tutmamın bir sebebi vardı.
"Kaçırdım biraz, ne söyledi?" dedim Clay'e doğru sessizce. Adamın asıl mesleğinin seherbazlık olduğunu duyduğumda etkilenmiş şekilde başımı salladım. Neden bırakıp buraya gelmişti orasını da ayrıca merak etmiştim; ben seherbaz olsam gelip de çocuklara sihirli yaratıkların bakımı hakkında ders vermek kesinlikle ilk kariyer tercihim olmazdı. Doğruya doğru yani bu adam neden Karanlık Sanatlara Karşı Savunma profesörü olarak gelmemiş? Ama anlattıklarını dinlediğim kadarıyla büyü kullanmadan geçen teorik bir ders olmayacaktı bu. Uygulamalı dersleri oldum olası sevmişimdir.

Önümüze doğru bir parşömen uzatılınca yanımdaki Ravenclaw'dan yakın arkadaşlarımdan biri olan Delilah uzanarak kaptı. Ben de kafamı uzatarak ne yapacağına baktım, tüylü kalemini çıkarıp ismini yazmaya başlayınca "Bizim isimleri de ateşleyiversene oraya." dedim göz kırparak. Şimdi mürekkep çıkarmakla falan uğraşamazdım. Profesör d'Ibelin'i gösterdiği hareketi tekrar ediyordum o sırada.

Aşk iksiri için kullanabileceği söylenince bir anda fısıltılar başladı sınıfta tabi. Sırıttım duyunca hemen. "İhtiyacımız mı var sanki." dedim gülerek. Sonra aklıma bir sürü düşünce doldu. Ya biri üzerimde kullanmaya çalışırsa? Ya biri Diana'yı kendine aşık etmek için kullanırsa? "Çok tehlikeli bir iksir bu abi ya!" diye yükseldim kendimi tutamayıp. Birkaç gün ne yiyip içtiğime dikkat edeyim ben en iyisi... Şimdi iksiri kazanmak şart da oldu. Başkasına gideceğine arkamı sağlama alayım ben.

En son etrafta yumurta aramamız için bizi kendi halimize bıraktığını söylediğinde, boğuk bir gürültü hakimiyeti ele aldı. Bir anda herkes olduğu yerden telaşla etrafa dağılmaya ve sebepsiz yere sağa sola koşturmaya başlamıştı. Kimse nerede ne araması gerektiğini bilmiyor ama eğlenceye kendini kaptırıp yuvarlanıp gidiyor gibiydi. Bir noktadan sonra bu kalabalık karanlıkla birleşince nerede olduğumu tamamen şaşırdım. Önce goy goy yaparken iyiydi ama sonra ayağıma bir şeyler sürtündüğünü hissettikçe iyice rahatsız olmuş ve işin ciddiyetini kavrayacak seviyeye gelmiştim. Hiçbir sihirli yaratığın bana dilini uzatmasını veya dişlerini saplamasını tercih etmiyordum. İksirin sonuçlarına katlanmayı ise hiç. Bu eğlenceli ekipten sıyrılarak sınıfın köşelerine doğru ilerlemeye başladım. Asamı çıkararak ]"Lumos." demiş ve önümü aydınlatarak ilerlemeye başlamıştım. ]"Hadi bakiyim pisi pisi... Külbükülcük nerelerde geziyorsun söyle bakalım... Yumurtalarını nereye gizlemiş olabilirsin..." Kendi kendime fısıldayarak ilerlerken, görüş açıma kızıla dönen saçlar girmişti. Kendimi Duro büyüsünü yapmaya fazla hazırlamıştım ama ani karar vermem gerektiğini beni tutan bir el ile fark etmem uzun sürmedi. Büyük bir kuvvetle yere doğru çekilirken bir kız sesinin, ki bunun Diana'nın sesi olduğuna neredeyse eminim, kafamın üzerinden geçtiğini tahmin ettiğim yumurtaya Duro büyüsü attığını anlamıştım. Yumurtanın kırılmaması lazım değil mi? Bir yumurtadan beklenen maksimum performans budur. Yere düşerken düşünebildiğim için belki de Merlin'e şükretmem gerekirken asamı havalanan yumurtaya doğrultmaya çalışarak "Lux Pluma!" diye haykırmıştım. Bir kuş tüyü gibi salına salına in aşağı yumurtacık.

Yetenek 1d10 : 8, total 8
Destek 1d10 : 2, total 2
Talih 1d10 : 2, total 2


Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Yemekten sonra bizimkilerden önce çıkıp kara gölün etrafında gizli saklı bir yerde sigara içmiş, hemen sonra da şu kokusu ve tadı büyülü sakızlardan birini çiğnemiştim. Eh, sakız çiğneyince de her zamanki ritüelim olan üzüm yemek derse aksamıştı. Sigara içerken gölü izleyip kendimi gölün ortalarına doğru yüzerken hayal etmiştim. Suyun altındaki canavarlardan birinin bacağımdan tutup çekmesiyle biraz çırpınma sonucunda rahata ulaşabileceğimin hayali… Kaybolduğumda insanların belki biraz endişeleneceği, bulunamayınca kayıp sayılacağım, bir süre neden olduğu hakkında dedikodular… Sonra da unutulurdu. Hayat devam ederdi. Ancak… Annem üzülürdü. Zaten babamla da çok yakın değiller. Bana ihtiyacı var. Var mı ki? Benim ona var sanırım. Kimsenin bana ihtiyacı falan yok ya. Ben ailemizin en büyük çocuğuyum. Samuel’e sorun olur kaybolsam. O üzülür mü acaba? Ona bir şey olsa ben üzülürüm. Bana bir şey olduğunda onun üzülmesini ise hiç istemem.

Bu ve bundan daha da karanlık düşünceler ile geçen günlerimden birinde, arkadaşlarımın geyiği sırasında boş boş SYB dersliğine yürüyordum işte. Winton’un gömleğimin yakasının düzgün durmadığı, saçımı her zaman olduğu gibi düzgün taramadığım için bende bir sorun olup olmadığını sormasına da “Ne alaka?” dedim tersleyerek. “İşine bak Wint.” Arkadaşım kaşlarını çatıp baktı yüzüme bir süre. Sonra da önüne döndü ve sessizce yanımda yürümeye devam etti dersliğe. Winton kendi sorunlarını bize yansıtmaz, hatta kendisi hakkında pek bir şey de anlatmazdı. Fakat benim hayatıma fazlasıyla karışıyordu. Sanki yeterince karışan yokmuş gibi. Şu sıralar o kadar istemiyorum ki göz önünde olmak.

Yeni Slytherin bina sorumlusunun dersiydi SYB. Sihirli yaratıklarla ilgilenen bir Slytherin’li nasıl oluyor ya? Tabi o varlıkların etinden sütünden yararlanmak da lazım gerçekten. Dersliğe girdiğimizde çevremi asla umursamadan bizimkileri takip edip en arka köşe sıralardan birine kuruldum. Son mu gelmişiz ne yapmışız geldiğimiz gibi Profesör adını söyledi. Yani dersini seviyormuş gibi davranmaya çalışmayacağım. Bayan Urswick için kehaneti seviyor gibi davranmadığım gibi aynen. Adam adını yazdı. Altına da Külbükül yazdı. O sırada ağzıma atmış olduğum üzümü çiğnemeyi bırakıp “Külbükül müymüş yani?” dedim. Winton “Külbükül sihirli hayvanın ismi.” diye bilgilendirdi. Ravenclaw kankam, asla ihtiyacım olmayan bilgileri bana sağlıyordu. Böyle bir arkadaşınız varsa neden kitap okuyasınız ki? “Adam sihirli hayvan mıymış?” dedim buna karşılık olarak. Profesör konuşmaya devam ettiği için soruma cevap alamadım. Eskiden seherbazmış. Benim babam da seherbaz. Hatta Baş seherbaz. Tanışıyorlar zaten söylemişti okulun açılışında. Başladı ders anlatmaya. Dedi külbüküller alevlerden doğuyorlarmış. Hoop, ben koptum. Ateşi düşünürken bir üzümü koparıp dudaklarıma götürdüm. Üzümün dış kabuğunda minicik bir delik açtım ön dişlerimle. Gözlerim boşluğa düşerken duygular ile alevleri birbirlerine benzettim. Şuan içimde yanan bir alevin olmadığını düşündüm. O kadar sönmüştü ki alevim sanki durgun göldüm. İçinde karanlık yaratıkların olduğu… Kafamı hafif çevirip ön taraflarda duran kuzenime baktım. Tipe bak. Nasıl yanındakiler konuşmaya ulaşmaya çalışıyorlar buna. Sürekli gözü kızlarda. Şu uzun saçlı kıza bakıp duruyor. Şimdi bu kızla takılıyor geçen de görmüştüm. Naparsa yapsın kendini tutmuyor. İşte onun içinde var alev. Benim içimde alev olmaması daha iyi değil mi peki? Şu zamana kadar atarlanıp giderlendiğim zamanlarda sadece çevremdekilere zarar verdim. Charlotte olsun, Samuel olsun… Alevin dışarı taşması yangından başka bir işe yaramıyor. Üzümün suyunu emmeye başladım açtığım delikten. Alev olursa sarı kanatlı kelebekleri yakar. Yakarsa çok pişman olurum. Kendi kendine vuran bir şelale olmayı yeğlerim. Gözlerimi kuzenimden ayırıp kelebeği aradım derslikte. Sarısına ulaştığımda kaşlarımı çattım. Saçlarını bukle bukle mi yapmış? Neden? Bayadır karşılaşmıyoruz. Normalden fazla bakmış kendine. Kesin biriyle görüşüyor. Birine güzel gözükmeye çalışıyor olmalı. Kim ulan o dallama? André mi? Ulan André! Bana bunu yapacak adam mısın sen? Tek yumrukta öldürürüm ki oğlum seni. Tabi böyle kızın yanında geze geze düşürdün değil mi? Utangacım, sevimliyim, sessizim numaralarına da düşme be Charlotte. Bu kız neden bu kadar saf ya. Benim için bu kadar süslenmezdi. André’yi daha çok mu sevdin lan? Şerefsiz karı. Ben sana özelimi açtım özelimi.  Seni çok sevdim lan ben.

Anam babam… Ben neden yaşıyorum?

Ağlıycam çok zor tutuyorum kendimi. André’ye çok bilendim. Bir yandan da, iyi çocuk Charlotte’a iyi davranır diyorum. Daha da acıtıyor kalbimi. Tut kendini Eadwig… TUT!

Hoca başlatma şimdi yumurtana ya! Ne anlatıyor bu adam? Yumurtalar sıcakta ama buzun içindeler falan bir şeyler diyor. Hadi kalkın yumurta arayın diyip ışıkları azalttığı gibi kalktım bizimkilerin yanından uzaklaştım. Ağlayacağım çünkü. Önüme gelen öğrencilere omuz, tekme, tokat… Hepsine böyle, Charlotte’un yumuşacık yanağıcığından öpücük almak isteyen André’lermişcesine vura vura, önümü de görmeden sınıfın bir başka köşesine doğru yürüdüm. Profesör 45 dakikamız olduğunu söylemişti. İç cebimden saatimi çıkarıp zamanı kafamda ayarlayıp tekrar yerine koydum. Bir kaç adım sonra kör göze parmak gibi karşımdaydı yumurtalar. Ben mi şanslıyım?  Yılan mı yeterince saklamamış bilmiyorum. Gittim yumurtaların yanına bağdaş kurarak oturdum. Oturmadan önce de cübbemin eteklerini altımda topladım. Buza dümdüz oturmayalım şimdi. Daha kırk beş dakikam var. Etraf da karanlık. Kim görecek, kim umursayacak? Çıkardım bir sigara yaktım. Yumurtalara baka baka ağlamaya başladım yalnız başıma. Doğmayın anasını satayım. Ben doğdum da ne oldu? Doğmayın böyle yaşamın içine. İnsanlar leş gibi, hayat leş gibi, kurallar leş gibi. Karşımda 3 tane yumurta var. Bir tanesi tüm sorumlulukları yüklenecek, diğer ikisi Samuel gibi keyfine bakacak. Onlar için hayat kolay olacak tabi. Diğerini sadece sıkıcı olmakla suçlayacaklar. Ya o zorla bu rolü üstlenmiş olan aşık olursa? Onun da duyguları var değil mi? Doğru olan ile kalbin istediği neden böyle ters ki? Bir de Samuel yılanlar, Eadwig yılanın sevdiği Charlotte yılanı çalmaya falan çalışacak! Şeref yoksunu, piç kurusu Samuel yılanlar! Vurucam omlet yapıcam şimdi önümdeki yumurtaları! Doğmasın lan bu yılanlar. Alevle gelsinler, alevle gitsinler. Karanlıkta gözükmesin diye sigaranın ucunu diğer elimle saklaya saklaya tüttürdüm bir süre ağlayarak. Kafamda da karar verdim. Bu yumurtaları dondurmayacaktım. Doğmasınlar yok olsunlar. Derslik de yansın. Şanslıysam ben de yanar ölürüm. Biter her şey.

Rahatlarım belki.[/justify]

[spoiler][/spoiler]

Yetenek 1d8 : 3, total 3
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 4, total 4

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git