İngiltere Büyücedünyası > Okul Müdürünün Ofisi
Çocukları Pistten Alalım
Samuel Raymond Boleyn:
Sabah ortak salondan yükselen seslerle uyandım. Zaten uykum çok derin değildir, uzun süre yatmayı da sevmiyorum. Daha Hogwarts'a geleli birkaç gün olduğu için yatağıma da alışamadım. Çabucak ayaklandım ve göz gezdirdim odanın haline. Dün geceden kalan şekerleme çöpleri yerde duruyordu, Clay'in köyünden getirdiği tütünleri de sarmaya çalışıp beceremediğimiz için yurt zeminine dağılmıştı hep. Harcadığımız tütün kağıtlarından buruşturulmuş bir tepe duruyordu cam kenarında. Clay fosur fosur uyuyordu hala. Edward ise kafasını yorganın altına geçirmiş, yakında uyanacak gibi gözükmüyordu. Esnedim iyice, kollarımı gerdim bir sağa bir sola. O sırada kapımız çalınmış, Clayton homurdanarak kapıdan uzak tarafına dönmüştü. Sakin sakin terliklerimi geçirdim ayağıma, saçımı ellerimle sağa sola atarak dağınıklığını düzeltmeye çalışırken kapıya yürümeye başladım. "Samuel Abi...Uyandınız mı?" diyordu çekingen bir çocuk sesi. Gülümsedim kapı kolunu tutarken. Onun yaşında olduğum zamanları hatırlayınca nostaljik duygulara kapılmıştım. Aklıma Eadwig'le okul koridorlarında koşturduğumuz zamanlar, Mira'nın ödül odasında beni öpmesi, üstüme dökülen iksir kazanları gelmiş ve gülümsememi engelleyemeyeceğim bir hale getirmişti. Mira neler yapıyordu bu aralar acaba. İyi miydi? Uzun süredir görmedim. Eady de iyidir umarım diye düşünmeden edemedim. Sinir ediyordu beni etmesine de, insan düşünmeden de edemiyor. Onun o kapana kısılmış halini gördükçe acıyorum. O evden kurtulmasını ve kendini bulmasını o kadar isterdim ki. Kız işleri bir yana, bu bir yana gerçekten. Keşke benim kadar görebilseydi o da gerçekleri. Beraber çıkardım onunla bu yola. Keşke soyadını bırakabilseydi arkasında. Keşke... "ABİ!" Kapının arkasından gelen endişeli çocuk, ses tonunu korkulu bir tona taşıdığında yüzümdeki sırıtıştan somurtuya dönüşmüş ifadeyi ve düşüncelerimi kesip açtım kapıyı. "Ne var?" dedim önce miniğin gözlerine, sonra da etrafa bakarken. Kapıyı açınca sesler iyice yükselmiş, çatlak erkek sesleri daha net gelmeye başlamıştı. "Kavga ediyorlar da." dedi çocuk çekingence. Elimle yüzümü ovuşturdum sıkıntıyla ve gözlerimi kapattım birkaç saniyeliğine. Devam ediyordu konuşmaya. "Yarım saattir tartışıyorlardı, tehdit etmeye başladılar birbirlerini. Ben de Profesör Barthélemy'den önce sana gelsem... Yani bir şey olursa gel demiştin... Uyandırdım ama..." Gözümü açıp çocuğun omzunu ovuşturdum hızla. "Tamam, iyi yapmışsın. Çıktım odadan, uyurken giydiğim gömleğimin düğmelerini iliklerken merdivenleri inmeye başladım hızla. O sırada çocuktan da neler olduğunu dinlemeye başlamıştım. Bunlar kuzenmiş, Hogwarts'ta ikinci yıllarıymış. Bir şeyi mi paylaşamamışlar neymiş orasını anlamadım açıkçası ama çocuklardan biri yumruk atmış sonunda diğerine. Sonra diğeri ağlamaya başlamış sinirlenip. Sabah saatlerinde olduğumuz için etrafta kimse de uyanık değilmiş daha. Duygulandım sabah sabah ya. Bu aralar her şey bana Eadwig'i hatırlatıyor sanki. Çok kırdık birbirimizi, çok sert yaptık hep. "Merdivenler de... bitmiyor... anasını satayım. Bütün çocukluğuma inip çıkarım şu kuleyi inene kadar." diye söylendim düşüncelerimden sıyrılıp.
Geldim ortak salona, baktım bu ikisi bir koltuğun iki köşesine oturmuş, birbirlerine de sırtlarını dönmüşler. Gözler yaşlı, suratlar düşük. Saçlar dağılmış. "Nabersiniz gençler." dedim ortalarına çökerken. Beni görünce biraz toparlanıp meraklı gözlerini çevirdiler tabi. "Naptınız siz?" dedim anlayışlı ama hayal kırıklığı da dahil bir ses tonuyla. Biri ağzını açacak gibi oldu, ağlamaktan boğazı kurumuş olacak ki sesi çıkmadı ve öksürdü bir iki kere. Bunu fırsat bilip diğeri atıldı konuşmaya. "Ayakkabısını giydim diye yüzümü çizdi bu!" dedi şikayet eder gibi. Baktım suratına, çok fena çizilmişti harbi. Diğerine döndüm, "Açıklaman ne?" dedim. Çocuk iyice bozuldu, kollarını birleştirdi önünde. "İzin almadan eşyalarımı karıştırmış. Çıkar dedim dinlemedi."
"Demedin!"
"Dedim! Onu annem yeni aldı, balolarda giymek için getirdim!"
"Ne olacak sanki?"
"O kız için giyiyorsun işte!"
"YOK ÖYLE BİR ŞEY!"
Diğer çocuk döndü bana, "Judy'nin boyunca yetişmek için benim ayakkabılarımı almış! Judy onu sevmiyor bile. Zorla arkadaş olmaya çalışıyor!"
Derin bir nefes aldım. Sustu ikisi de. "Siz, sabahın köründe, bir kız için dövüştünü mü harbiden? dedim daha büyük bir bıkkınlıkla. Susmaya devam etti ikisi de.
"Kız güzel mi bari?" dedim ilk. Güldüler hafifçe. Baktım kafasını sallıyor biri. Ben de güldüm sinirden. "Oğlum bak, kız seni sevmiyormuş lan. Neyi zorluyorsun? Sen de kendi boyundakilere bakacaksın. Bu denklem bu kadar basit. Zaten birkaç yıla bütün kızların boyunu geçeceksin. Dert etme bu kadar." Diğerine döndüm. "Sen de, derdin ayakkabı falan değil. Kimi yiyorsun? Seviyor musun kızı, sen daha mı iyi anlaşıyorsun. Söy-le-ye-cek-sin. Bu çocuk zihinfend mi? Nerden bilsin senin ne düşündüğünü?" Döndüm diğerine. "Öyle misin lan? Yok? Bak değil. Sen söylemezsen anlamaz tabi. Birbirinizin değerini bilin. Başka kimse bilmez çünkü. Tamam mı? Kardeş gibisi yoktur." Kapıma dayanan miniğe döndüm en son. "Lan beni bunun için niye uyandırıyorsun sen?"
***
Bu olaylardan sonra döndüm odaya, Clay ve Edward daha yeni kalkıyordu yataktan. Onlar yüzlerini yıkayana kadar ben hazırlanmış ve Büyük Salon'a inmek için kule merdivenlerinin yolunu tutmuştum bile. Onları beklememeye alışmıştım artık, benim hızıma yetişemiyorlardı genelde. Olmam gereken çok yer var, yurt odasında zamanımı öldüremem. Büyük Salon'a girdiğimde ilk olarak profesör masasına göz attım, yeni profesörümüz Bay Parfait'yi görünce dikleştim farkında olmadan. Kendimden emin adımlarla Diana'nın yanına yürüdüm bu şekidle. Birkaç kişiye selam verdikten sonra oturdum yanına. "Bugün dünya için ne yaptın? Ben bir aile dramasını engelledim." diye sohbete daldım.O sırada Slytherin masasına da göz gezdiriyordum. Eadwig'le de biraz konuşmak istiyordum aslında. Ne diyeceğimi bilmesem de, aramızdaki bu mesafe çok uzamıştı. İki olgun kişi olarak konuşabilirdik. "Sabah iki çocuğun bir kız için kavga etmesini dinledim. Komikler ya. Başka dert mi kalmadı dünyada? Bulursunuz başka kız geçer yani." dedim gülerek. "Önemli olan sana değer veren birini bulmak yani. Keşke hep farkında olsaymışım bunu." Bir hareketlenme oldu o sırada, posta saati gelmiş. Baykuşum Geronimo'nun heyecanlı kanat çırpışını 50 metre öteden tanırım. Bir bomba bırakacakmışçasına hızla ve heyecanla beni bulmaya çalışıyordu. Önce ağır bir şey mi anlayamadığım için ayağa kalkıp yakalamak için uzandım, bir elimle de Diana'nın suratına küçük çaplı bir kalkan oluşturmaya çalışmıştım. Yazık güzelim kıza bir şey olmasın durduk yere. Ama sadece küçük bir zarftan ibaret olduğunu görünce oturdum gerisin geri. Mektubu aldığımda önce arkasına baktım, üzerinde adres ve kişi bilgisi yoktu. Etrafa baktım merakla, kimsenin ilgisi üzerimde değildi. Diana da kendi mektupları ile ilgileniyordu. Tanıdık mührü bozarak açtım zarfı.
[spoiler]Oğlum,
Takip edilmemek için farklı bir adresten ve isimsiz bir şekilde bu mektubu göndermeye karar verdim. Annenin dahi sana yazdıklarımdan haberi yok, ki senden de ricam önümüzdeki günlerde onunla bu konuları asla yazılı konuşmamandır. Merak etme, yakında görüşeceksinizdir mutlaka. Hiçbir şekilde kendinizi tehlikeye atmanızı istemiyorum; bu yüzden bugüne kadar yaptığım işlere dahil olarak annenin huzurunu, senin de geleceğini karartmaya göz yumamazdım. Bunun yerine kendiminkini kararttım.
Oğlum, kardeşim Apollo ve eşi Bayan Victorine ile beraber yıllardır süregelen bir iş sözleşmemiz vardı. Bizim bu refaha ulaşmamızda ve şimdiye kadarki konumumuza gelmemizde çok yardımcı oldular. Fakat bunu yaparken en doğru adımların atıldığını söylersem sana yalan söylemiş, kendimi de kandırmış olurum. Bundan sonra yalan söylemeyeceğim. Bir, bilemedin birkaç gün sonra sadece sen değil herkes öğrenecek yaptıklarımızı. Fakat bilmeni istiyorum ki ne sana ne de annene bir şey olmasına izin vermeyeceğim. Kaçmak ve saklanacak delik aramak benim karakterime uymuyor, aynı bütün bu olanlar gibi. Bu yüzden yakında teslim olacağım. Öncesinde sana ve annene bırakacağım güvence altına almam gereken bazı mal varlıklarımızı ayarlamakla uğraşıyorum. Ancak sana bu mektup ulaştığında büyük ihtimalle uğraşlarım sona ermiş, belki de seherbazların koluna dahi girmiş olacağım.
Bu bilgileri sana önceden iletmek istememin sebebi, birkaç gün içinde karşılaşmak durumunda kalacağın olaylara önceden hazırlıklı olman. Korkma, endişeye kapılmana sebebiyet vermek değil amacım. Her zamanki gibi güçlü durmanı, hazır olmanı istiyorum. Önümüzdeki günlerde kimseyle gereksiz boş muhabbete girme. Yaramazlık yapma. Ailemiz büyük bir sınavdan geçiyor; bu konuda her bir Boleyn üyesinin aynı özeni göstermesi, güçlü kalmamız için ehemmiyetli olması gerekiyor. Sen de bu ailenin bir veliahtı olarak sorumluluklarını farkında olmalısın. Daha önemlisi, güveneceğin kişilerden emin olmalısın. Kuzenin Eadwig senin yıllardır yanında olan bir kardeşten farksızdır, geçirilen zamanlara haksızlık etme. Yakında onun da sana çok ihtiyacı olabilir.
En önemlisi, sorarlarsa sakın bir şey bildiğini söyleme. Gözleri üzerine çekmeni ve yeni düşmanlar edinmeni istemiyorum. Dikkatli ol.
Sevgiler,
Baban.[/spoiler]
Baban. İlk önce bu kelimeyi okumuştum. Sonra başa dönmüş, sindirmeye çalışmıştım yazanları. Kalkıp başka bir yerde okumak veya gizlemek gelmemişti aklıma. Babamdan 7 yıllık Hogwarts hayatımda aldığım sayılı mektuplardan birisiydi bu. Evet bu gelmişti aklıma. Niye bana bunu söylediğini düşünmüştüm. Ne istiyordu benden? Eadwig'le... İyi anlaşmamı mı? Bu mu? Utanç verici sırlarını sürdürmemi mi istiyordu yoksa? Onun yıllarca abisinin gölgesinde sömürü hayatı yaşadığı gibi, şimdi benim de Eadwig'e yaranmak için dört döndüğüm bir hayat kurmamı mı bekliyordu? Ne? Bu mu gerçekten? Anlamıyorum hiçbir şey.
Kafamı mektuptan kaldırıp kağıdı buruşturduğumda otomatik olarak gözlerim de Eadwig'e kaymıştı. Ona da bir mektup gelmiş miydi kontrol etmek istemiştim. Hayır. Müdürün yardımcısıyla konuşuyordu. İkisi de ayaklanmışlardı. Genç adamın da bu tarafa doğru yürüdüğünü gördüğümde gözlerimi kapadım birkaç saniyeliğine. Gözlerim dolmuş farkında olmadan. Hızlı düşünmem lazım. Sakin olacağım, bu mektupta yazanları unutacağım. Niye geliyor ama yanıma? Babamın yazdığı gibi, teslim olmuş olabilir mi? Babam teslim olacağı için Eadwig'in ailesi de tehlikeye girecekti büyük ihtimalle, artık ben istesem de barışamayız zaten. Her şey daha da mahvoldu. Ama babamın istediği gibi, bir şey bilmiyorum. Bu mektubu. almadım. Yok. öyle. bir şey.
"Merhaba. Profesör Harrington mı? Hmm. Sebep?" Babam olmasın. Lütfen olmasın. "Anladım... Tamamdır geleyim." Kalktım, Diana'ya bir şey söylemek aklımın kenarından köşesinden geçti ve sıyrılıp yok oldu. Yürümeye başladım dümdüz. Eadwig'in bizi yarı gülümser halde beklediğini görünce sırtımdan soğuk terler akmaya başladı. Neden gülüyor bu? Espri yaptı, belki de bilmiyor neler olduğunu. Gülmeye zorladım kendimi. "Ben yapmadım. Seni bilemem." dedim sorusuna karşılık. Babamla nasıl bir işe bulaşmışlardı da teslim olacaktı ki? Azkaban'a mı düşecekti? Benim kariyerimi zedeleyecek bir dava mı olacaktı bu? Aileden mi dışlayacaklardı hepimizi? Annemle bana zarar gelmesini istemiyormuşmuş. Öyle bir şey mümkün mü baba ya? Mümkün mü sence? Umarım bu aptalca fikrinden bana yazdıktan hemen sonra vazgeçmiştir ve ikinci bir mektup ulaşır elime yakında. Engel olamadığım bir duygu kabarmıştı içimde: Eadwig'den Boleynlere yakışmadığımızla ilgili bir cümle geleceği korkusu.
Hiçbir şey söylemedim yol boyunca, Eadwig zaten bir anda sus diye bağırıp koşmaya başladı deli gibi. Kime diyor niye diyor anlamayarak ikilinin peşinden koşmaya başladım ben de. Melvin'e yaklaştığımda "Neyden bahsettiğini biliyor musun?" diye sormuş ama düzgün bir cevap da alamamıştım. Müdürün odasına çıkana kadar bu hali devam etti. Girdiğimizde ise direkt olarak ailemize neler olduğunu sormuştu. İyice suratım düştü bu soruya ve kapıya yakın bir duvara yaslandım nefes nefese. Bildiklerimden başka bir cevap gelmesini umarak dinleyecektim sadece.
H. E. Harrington:
[justify]Melvin için her zamankinden daha yoğun bir gün oluyordu bu gün. Gün ışıdığında kendisi için bir baba figürü olan Bay Harrington’a yardımcı olmak için ellerindeki mektubun söylediklerinden yola çıkarak aksiyona geçmesi gerekmiş, birden fazla kişi ile görüşmüş; ne yazık ki, nihayetinde de istediği biçimde somut delillere henüz ulaşamadan dönmüş olmanın verdiği hayal kırıklığı ile Boleyn davasının tam teşeküllü bir sorgulanma ihtiyacına yanıt verebilmek adına dava ilgililerinin Hogwarts ayağındaki öğrencileri izni olduğu kadar bilgilendirip müdürün odasına götürmeye koyulmuştu. Normal bir gününe nazaran, Melvin’i yoran sadece on dakikalık yürüme mesafesinde yaşananlardı. Onun dışında şikayet belirtisi göstermez veya yorulmazdı. Bay Harrington’ın yanında hem öğreniyor hem de bir ailenin parçası oluyordu. Minnettarlığını tarif etmesi gerekse bu konuda söyleyeceği hiçbir şey hissettiklerinin karşılığını veremezdi. İçten içe ufak bir hayıflanmaya hapsolduğu söylenebilirdi yalnızca o an için. Çocuklarla uğraşmanın zorluğunun her daim bilincinde olsa da ergenlik döneminin en tehlikelisi olduğunu yeni yeni keşfediyordu. Melvin de bir zamanlar gençti. Ancak, kanı şimdikiler kadar hiçbir zaman bu kadar hızlı akmamıştı. Bu sebeple, Bay Harrington için daha çok edişeleniyordu. Yaşı gereğiyle duygu durumlarına eskisinden daha çok dikkat etmeli ve adamın işlerini onun için elinden geldiğince kolaylaştırmalıydı. Bu noktada; soğukkanlılığını korumaya çalışırken bıçkın bir oğlan çocuğu olduğunu düşündüğü Eadwig Boleyn’in olan bitenden haberdarmışcasına gerçekleştirdiği fevri çıkışları bir yana dursun, yaşananları ve bilgi sızıntısınının hesabını ne şekilde verecekti Bay Harrington’a? Kızacağını düşünmüyordu, ancak mutlaka bunun bir geri dönüşü olacağını biliyordu. Yaşlı adamın gür sesi kulaklarında yankılandı kaçınılmaz bir halde: “Seni her durum için daha kalifiye yetiştirdiğimi düşünüyordum Melvin.” Ve gözlerinde belirecek olan o hayal kırıklığı ibaresi… Melvin’in hayatında görmek istemeyeceği tek şeydi belli ki. Öte yandan, Slytherin formalı çocuğun ailesine ne olduğu ile ilgili sorular sormaya devam etmesi Melvin’in hiç yararına olmuyor, aksine; kısıtlı da olsa aklından düşünceler geçiriyordu. “Müdürün sizi bilgilendireceğini söyledim. Biraz sonr-“. Henüz cümlesini tamamlayamamıştı ki sinir krizine girmeye yaklaşan çocuğun koşturmaya başlamasıyla koşar olmayan adımlarıyla oyalanmadan peşine takıldı. Bir an zararsız bir şekilde durdurmak için asasına yeltenecek gibi olduğunda Bay Harrington’ın bundan hoşlanmayacağını düşünerek vazgeçmişti. Hele de hassas durumu olan bir çocuğa büyü uygulanmasına ne tepki vereceğini düşünmek Melvin’i fersah fersah itmişti bu seçenekten. Nasıl olabilirdi ki bu? Konunun ailesi ile alakalı olduğunu nereden öğrenecekti? Ev cinleri böyle şeylere karışmazdı. Karışamazlardı. Diğer öğrencilerin de durumdan haberleri yoktu.
Aklına takılan binbir düşünce ile koşarak onlara yetişen Gryffindorlu çocuğu yanıtsız bırakmamaya çalıştı istediği bilgiyi vermeyecek olsa da. “Beklemeniz gerek. Az sonra öğreneceksiniz.” Kuleye girişe varabildiklerinde mecburen duracağını bildiklerinden daha rahat bir tavırla hareket etmiş olan Melvin, kulaktan dolma bilgilerin Eadwig’e ulaşmış olma seçeneğini çoktan elemişti artık zihninde. Geriye tek bir şey kalıyordu aslında. O da zihninin bir köşesini erişime kapatmaktı. Düşük bir ihtimal olduğunu bilse de aklından geçirdiklerinden faydalanıldığına şahitlik etmişti Melvin. Erişim sağlayabilmek için günlük değişen parolayı bilmesi gerekiyordu sarışın soluk tenli çocuğun. Fırsat kucağına düşmüştü Melvin’in. Şifreyi sadece kendisi, kat görevlisi -ki çalışan özenle sadık birisi olarak seçilmişti-, ve tabi ki Bay Harrington biliyordu. Çocuğun savurduğu tekmenin arasında parolayı usulca izin verdiği şekilde aklından geçirdi Melvin. “Limon şekeri kovalar vesveseyi.” Parola Eadwig’in dilinden döküldüğü an Melvin’in yüzünde çözüme ulaşmış olmanın verdiği tatminkar bir ifade vardı ince bir gülümseme ile. Sırrı buydu demek. Yakalamıştı. Melvin’e göre daha dikkatli kullanması gerekliydi gücünü bu çocuğun. Bunu kesinlikle Bay Harrington’a bildirmeliydi. Önlem almalıydı. Koşmasına müsamaha göstererek arkasından odaya girdi. Olanı biteni kontrol altında tutmaya çalışmak yerine elinden geldiği kadar akışa bırakacaktı biraz sonra yaşanacak tatsız olaylar bağlamında.
…
Bedenlerden önce gürültünün kulaklarına ulaşması ile Harold kapıya biraz daha yaklaşmıştı. Bir sorun çıkmış olmalıydı mutlaka ki bunca patırtı kopuyordu ortalıkta. Özel durum nedeniyle göz yumacaktı Harold olan bitene. Melvin, Slytherinli çocuğun hemen ardında odanın girişinde gözüktüğünde yere kitlenmiş olan bakışlarından olan bitenin içeriğini bilmese dahi bir noktada suçluluk duyduğunu eş zamanlı olarak anlamıştı Harold. Harold’ın sıcak bakışları yüz ifadesine giderek yansısa da arkasında bağladığı eller çözülmüştü ilk anda. Hızlı ve sakin bir tavırla cübbesinin cebindeki asasına erişip “Quietus” sözcüğünü söyleyerek asasının ucunu Eadwig’e doğrultmuştu. “Evlat!” dedi gür bir sesle. Sıcakkanlı bir görünümle ona doğru yaklaştı. “Ben yaşlı bir adamım. Bu gürültü de neyin nesi böyle? Sağır edeceksiniz beni. Aceleci ve fevri davranmanın kimseye yararı olduğu görülmemiştir. Biraz sükunet, lütfen. Rica ediyorum.” Sesi kısıklaşan çocuğun omzuna elini koydu sevecen bir tavırla. Bir köşede bekleyen çocuğa da bakarak “Sizden de daha sakin bir tavır görmeyi umut ediyorum Bay Boleyn.” diye eklemeyi ihmal etmemişti. Sızlayan belini tutararak duruşunu dikleştirip eliyle kahverengi kadife koltukları gösterdi. “Buyrun, lütfen geçin.” Adamın aklında olan tek şey öğrencilerini iyi bir şekilde ağırlamak ve durumu kontrol altında tutabilmekti.
Melvin ise kapıyı kapatmıştı odanın içerisinde iyice yer edinmeden önce. Harold’un yanına doğru ilerlerken “Ben güne zihnen yorgun başladığını düşündüğüm öğrencilerimize çay ikram edeyim izninizle Profesör.” demesiyle Harold’ın bütün ilgisini üzerine çekmişti kısa bir anlığına. Yaşlı kurdun kıvrak zekasının Melvin’in oda görevlisi gibi böyle bir cümle söylemesinin anlamsız olacağını fark edeceğini biliyordu. Harold, Melvin ile o kadar çok zaman geçirmişti ki nerede ne demek istediğini her bir şekilde anlardı, hiç değilse asıl mesajın çevresinde dolaşmasına olanak sağlardı. Harold, boğazını temizleyip rahat edeceği bir tonla daha fazla gecikmek istemeyerek konuşmaya başladı: “Giriş şeklinizi es geçerek hoş geldiğinizi belirtmek istiyorum. Eadwig Alger ve Samuel Raymond Boleyn, öncelikle size Bakanlık’tan gelen misafirimizi tanıtayım; bu güzide hanım Emma Louise Guendolen. Sizinle birebir konuşmak için burada.” Asasına davrandı es verdiği anda. Hızlı bir efsun bozmayla öğrencisinin ses tonunu eski haline getirdi sakin olacağına inanarak. En azından ona bir şans vermek istiyordu soğukkanlılığını koruması için. Ortamın basıklığını göz ardı ederek çocukların yanı başlarında bekleyerek onları bunaltmak istemediğinden aralarındaki mesafeyi biraz daha açarak konuşmasını sürdürdü. Doğrudan vücut dili Eadwig’e dönük şekilde başlayacaktı sözlerine.
“Bakanlık sizinle mühim bir konuda istişare etmek istiyor. Elbette, Bakanlık ile ilgili konuda Bayan Guendolen sizi daha iyi bilgilendirecektir birazdan ancak girizgahı ben devraldım. Lafı dolandırmanın ya da konuyu uzatmanın bir manası yok. Sizler çocuk değilsiniz. Anlatacaklarımı sizler için ne kadar kolaya indirgemek istesem de bunu yapmam mümkün değil. O yüzden... Geçtiğimiz günlerde birtakım olumsuz olaylar yaşandı. Heyhat, anlaşılacağı üzere bu konu sizi ve ailenizi yakınen ilgilendiriyor. Bazı sebeplerle Boleyn adasına düzenlenen bir baskın sonucunda zayiatlar yaşandı. Maatteessüf, anneni kaybettik. Babanın ise nerede olduğu henüz bilinmiyor. Samuel’in ebeveynlerine de hala ulaşılamamış. Kızgın ve üzgün hissetmeye hakkınız var. Kendinizi tutmak zorunda değilsiniz, söz konusu aileniz. Kimse duygularınızı yaşamanızı engellemeyecek. Yetişkin bir insanın dahi kolayca kaldırabileceği bir yük bu, gayet anlaşılabilir. Zamana ihtiyacınız olduğunuzu biliyorum. Lütfen, sizin için burada olduğumuzu unutmayın. Sizlerle ilgileneceğime söz veriyorum. Bizimle konuşmaya çalışın ki yükünüzü birlikte sırtlanalım, susmak istiyorsanız susun ki sizinle birlikte acınızı yaşayalım, kızmak istiyorsanız birlikte öfkenizi de paylaşalım. İletişim kurmaktan kaçınmayın, ne olursa olsun.”
İlgiyle gözlerini Eadwig Boleyn’e kilitledi Harold. Ölümün kaçınılmaz olduğu bu dünyada iki çocuğun arasında gerçekliğin soğuk ve acımasız kollarını dolayıp boğacağı ilk kişi o idi. Harold, ılımlı ve sakin bir ses tonu hakimiyetinde giriştiği sözlerin ne kadar can yakıcı olabileceğini biliyor, üzüntülerini derinden hissediyordu genç çocukların. Bunca acının ağızdan çıkan üç beş cümleyle anlatılabilir veyahut tarif edilebilir bir yanı olmadığını gayet net biliyordu yaşlı adam da. Sağlıklı bir iletişim kurabilmek için tepkisini görmek istiyordu çocukların. Ancak o şekilde daha sağlamcı bir yöntemle ilerleyebilirdi. Herkesin acıya verdiği tepki farklı olurdu nihayetinde. Konuşmaları ilk tercih edeceği seçenek iken öfke ile acılarını yaşamalarını hiç mi hiç istemezdi Harold. Halihazırda kırılgan olan çocuklara ulaşmaları elzemdi. En ufak komünikasyon parçasına dahi ihtiyaç vardı. İçten gelen herhangi bir tepki gidişatı belirleyecekti. Her şeye ek olarak, tedbirli tavrını takınıyordu Harold çocukları gözlemlerken. Onları okumaya çalışıyordu. “Hazır olduğunuzda Bakanlık yolunda size Bayan Guendolen eşlik edecek. O da size yardımcı olmak ve sorularınızı cevaplandırmak için burada. Kat'i surette güvenliğiniz Hogwarts ve Bakanlık tarafından sağlanacaktır, o konuda ve prosedürler hakkında endişe etmenize mahal yok. Bekleyeceğim, bizzat benimle etkileşim içinde olmak istediğinizde de sizi dinleyeceğim. ” dediğinde Bayan Guondolen’e bir bakış attı. Vaktinin olmadığını bildiği genç kadının böyle bir durumda daha anlayışlı davranacağını umut ediyordu. Konuşmanın sürekliliğini sağlayacaktı Harold ilk tepkileri alır almaz. Yüz ifadelerinden çıkarım yapmak için şok etkisinin geçmesini beklemeye koyulmuştu. Yine de biliyordu ki fıtrat aynı fıtrat idi. İnsanoğlu zehrini ya içe ya da dışa doğru akıtacaktı.
Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Odaya bir hırşımla girdiğimde yüzüme sessizleşme büyüsünü yedim iki saniye içinde. “Ne oldu?” diye devamını getirdiğimde bu soru ağzımdan öncekilerden çok daha az bir desibelle çıktığında aklım başıma geldi. Şu uyuz olduğum bağırıp çağıran Gryffindor’lar gibi davranıyordum gerçekten. Gözlerimi kırpıştırdım yaptığımı fark edince. Evde de yüksek sesle konuşulmadığından sanki aşırı bir terbiyesizlik yapmış gibi hissettim. Müdür karşımda bana haklı bir kızgınlıkla bağırdı. Sanki bir şey söyleyecekmişim de, bir türlü kelimeler ağzıma gelmiyormuş gibi ağzımı açıp kapattım ilk. Sonra da derin bir nefes alıp duruşumu düzelttim. Minicik bir sesle “Özür dilerim.” dedim ama pek duyulduğunu sanmıyorum. Yeni müdür yaşını başını almış bir adamdı ve onunla hiç konuşmamıştım. İlk izlenimimin böyle olmasını istemezdim ancak, bu günlerde hayatta önemsediğim şeyler hep ikinci plana atılmış gibiydi zaten. Profesörün daveti ile bir sürü kere oturmuş olduğum koltuklara doğru yürüdüm. Harrington kendisi için dekore edemeyecek kadar meşgul olmalıydı. Bu sırada odaya bakıyor, herhangi bir ipucu arıyordum. Koltuğa oturunca adama diktim gözlerimi. Kaşlarımı çattım adamdaki garipliği fark edince. Normalde geçen sene fark ettiğim bu düşünce okuma şeyleri, herkesin en yüzeyindeki düşünceleri farketmemi sağlıyordu. Duymak gibi değil de, biliyorum sanki gibi. Müdürde ise… Hiçbir şey yoktu.
Adam konuşmaya başladı. Kaşlarımı çatıp ayağımı yukarı aşağı hızlı hızlı hareket ettirmeye başladım stressten. Hadi hadi hadi hadi… Ne uzattı girişi. Neyse anlat artık be adam! Öyle kelimeler kullanıyor ki, anlamadığım için yüzümü buruşturuyor göz ucuyla Samuel’e bakıyorum onun bu kelimelere tepkisini görmek için. Bakanlıktan neden buraya birini yollamışlar? Annem bakanlıkta çalışıyor sayılıyor mu? Büyüceşura’da. Babam ile alakalı olmalı. O direkt Bakanlık çalışanı. Geçen sene yaptığımızla mı ilgili? Carmilla’yı koruduğum için çok sinirlenmişti ama ona kendi fikirlerimi söyledim. Yaz tatilinde bunu aştığımızı sanıyordum. Yani, bir baba ile oğlu ne kadar bir anlaşmazlığı aşabilirse o kadar. Daha çok yemek masasında birbirimize bakmadan laflar söyleyip durduk. Yine de… Daha önceki tartışmalarımızı bu şekilde çözmüştük. Bu sefer neden okula birini yollamıştı ki? Müdür yaşanılan bir takım olumsuz olaylar yaşandığını söyledi. Ne olumsuzluğu? Cadı avcıları mı? Boleyn adasına, baskın, zayiat… “Zayiat ne demek?” dedim fısıltı gibi çıkan bir sesle. Adaya… Adamıza baskın? Neden? Kim? Hala sadece kafamda cadı avcıları vardı. Daha zayiat ne demek anlamadan müdür annemi kaybettiklerini söyledi. Hemen arkasından da babamın nerede olduğunu bilmediğini… “Ne?” dedim. “Annemi nerede kaybettiniz?” Samuel’in ailesine ulaşılamadığını söylediğinde hemen kafamı çevirip kuzenime baktım olayı bana özetlemesini isteyen bir şekilde. Onun ailesi nasıl baskında zarar görüyor ki? Onlar bizim adada bile değil. Tekrar müdüre baktım. Ailemizin söz konusu olduğunu, duygularımızı tutmamızın gerekmediğini, bizim için burada olduğunu falan söylüyordu.
“Ben…” dedim sadece. Adam tüm konuşmasında bana dönük durmuştu. Şimdi de dümdüz bana bakıyordu. “Anlamadım profesör.” Tek tek konuşmaya başladım müdürün verdiği tepkilere bakarak. “Annemi… Nasıl… Kaybettiniz? Ne konuda? Yani…” Sesimdeki duygu ve ağlamaklılık hafiften belirginleşmeye başladı. “Siz diyorsunuz ki, o…?” Öldü mü? Profesörün neyi kast ettiğimi anladığına emindim aslında ama karşılığında olumsuz bir ifade alamadığım için anlamadığını düşündüm. Çünkü olamazdı böyle bir şey. “Profesör.” dedim yalvarır gibi. Hala sakinliğimi koruyordum. Hadi… Aç ağzını ve yanlış düşündüğümü söyle. Neden öyle bakıyorsun ki? “Profesör!” Tekrar ettim. Kafamı sağa sola yavaşça sallamaya başladım. “Samu?” Samuel’e döndüm hızla. “B-bir şey söyle."
Müdür bizim bakanlığa gitmemiz gerektiğini söylüyor, prosedürlerden falan bahsediyordu. Normalde çok severim bu tarz şeyleri ama şuan dönmüş Samuel’e bakıyordum sadece. Babandan haber alınmıyor ne demek? Samuel’in ailesi neden kayıp? Çok mantıksız. Samuel’in ailesi adada değil. Yoksa sadece bakanlığa gelmemiz için mi yapılıyor bu? Tabi ya… Samuel’in doğum günü yakın zamanda değil mi? Bakanlık’a çağırtıp ona doğum günü kutlayacaklar! Ağzımı açtım bir şey söylemek için ama bu fikirle geri kapattım. Kesin babamın fikri bu. Sadece ondan çıkabilir bu kadar gaddarca bir parti fikri. Dönüp profesöre baktım. Aklından neler geçtiğini bilmiyordum. Diğer kişilere kesin söylememişlerdir. Gittiğimizde pasta keseceğiz. Tamam da bizi neden korkutuyorsunuz ya? Bayılacaktım şimdi şuraya.
“Tamam profesör.” dedim kendimi sakinleştirmek için derin derin nefes alırken. Yüreğime iniyordu az kalsın. Zaten kötü zaman geçiriyorum. Elimle gözümü ovuşturdum kaşlarımı sakinleştirmek adına. Gözüm yanmaya başlamıştı hemen zaten. Gözümü ovuştururken oluşmuş olan yaşlar sıcak sıcak yanağımdan aktılar tatlılıkla. Düşününce bile elim ayağım tutmaz oldu. Bunun şakasını nasıl yapabiliyorlar? Onlara ne kadar değer verdiğimin farkında değiller herhalde.
“Bağırarak girdiğim için özür dilerim Profesör Harrington..” dedim. “Siz ne zaman uygun görürseniz yola çıkabiliriz.”
Hemen yola çıkalım da, dışarı çıkıp bir sigara yakabileyim... [/justify]
Samuel Raymond Boleyn:
*italik cümleler telepatik yolla karşıdakinin aklına geçiyor as you know artık*
Mektubu elime aldığım andan itibaren aldığım her bir nefeste daha fazla zorlanmaya başlamış, bakışlarım daha bir donuklaşmış ve söylemlerim normale oranla kat be kat azalmıştı. Odanın bir köşesinden ettikleri sohbeti izliyor ama normalde yapacağım gibi kontrolü ele alıp da yeni müdürümüze kendimi tanıtma, bu kargaşayı durdurmak için bir girişimde bulunma veya gerilimi azaltacak bir espri yapmayı gerekli bulmuyordum. Tam tersi o sırada aklıma dahi gelmiyordu hiçbiri. Sanki iki dakikaya kalmadan şu odanın kapısından eli zincirlerle bağlanmış babam girecekmiş gibi saçma bir illüzyon dolaşıyordu kafamda. Geçip müdürün karşısına oturduğumuzda bizi inceleyen, resmi kıyafetlerle donatılmış genç kadını selamlamak dahi istemedim. Öyle ki, bana sanki babamın bir sahtekar olduğunu bilirmiş gibi bakıyordu. Gözlerimdeki yaşları gizlemeyi beceremiyordum, müdürle yardımcısı aralarında bize verecekleri ikramlarla ilgili bir şeyler konuşurken iki dirseğimi de dizlerime yerleştirdim ve yüzümü eğerek gözlerime bastırdım olabildiğince.
Ne yapmam gerekiyor şu an? Üzülmekten daha fazlası. Şu anda hiçbir şey bilmeden ağlıyor olmam hiç inandırıcı değil. Tutmam lazım kendimi. Hiçbir şey bilmediğime inandırmam lazım. Zaten bilmiyorum da. Şu ana kadar hiçbir fikrim yoktu bu durumdan. Benim bir suçum yok...
Müdür konuşmaya başladığında sadece yorgun olduğumu düşünmelerini umarak geri kaldırdım kendimi. Az önceye nazaran çok daha iyiydim. Bacaklarımdan birini sallamaya devam ederken rahatsızca öne doğru eğildim geri ve dizlerime yaslandım. "Siz de hoş geldiniz." diyerek başımı salladım konuşmasına devam ederken. Ardından kadının ismini söylediğinde bir şey demeden sadece gözlerine bakmış ve şüpheci bakışlarla kafamı sallamıştım öne doğru. Bizimle konuşmak istediğini duyduğumda aklımdan geçen endişeli düşünceleri bastırmaya çalışarak müdüre çevirdim bakışlarımı geri. "Ne-" Boğazımı temizleyerek arındırdım boğuk sesimi. "Ne konuda tam olarak?"
Anlatmaya başladığında uzatmayacağını söylese de ağzından baklayı çıkarana kadar dört dönmüştü bana kalırsa. Bir yandan kendimi babamla ilgili bir felaket senaryosuna hazırlıyor, bir yandan Eadwiig'in bana babam hakkında savuracağı aşağılayıcı sözleri tahmin edip kendimi hazırlamaya çalışıyordum. Fakat sonunda Profesör Harrington "Boleyn adası" sözünü dile aldığında bir çorap söküğü gibi gelmişti hikayenin devamı. Baskın lafını duymamla dikleşmiş, Eadwig'in annesinin ölümünü işittiğimde ayağa kalkmıştım. "Nasıl? Neden..?" Önce şaşkınlıkla ortaya bu soruları sorup sonra hızla Eadwig'e döndüm kontrol etmek için. Fakat ardından benimkilere ulaşamadıklarını söylediği için gözlerimi fal taşı gibi açmış ve müdür masasına doğru yürümüştüm farkında olmadan. Ardından bu bilgiler bana da fazla gelmiş olacak, yakınımdaki tekli koltuğa çöktüm gerisin geri. Bayan Boleyn hayatını kaybetmiş, amcam kaçak, annemle babam ortalıkta yok... Yaşadığım şoktan dolayı ne tepki vereceğimi bilemiyordum. Apollo'yla Victorine'e günahımı bile vermem. Hayatımı mahvettiler, ama daha kötüsü Eadwig'in hayatına yaptıkları. Onun için çok değerliydiler. Kendilerine bağlı bir fanusta büyüttüler Eady'yi yıllarca, ve şimdi kendi kirliliklerini kuzenimin temiz sayfalarına bulaştırıyorlar. Ölümleri bile temiz değil. Lanet olsun. Babama olan sinirim de düşündükçe çoğalıyordu. Nasıl görememişti düştüğü bu rezil durumu? Nasıl? Kendini nasıl sevebilir bir insan bu şekilde? Kaç yıl onlara bağlı yaşadı, hürmeti eksik etmemeye uğraştı kaç yıl...
“Samu? B-bir şey söyle." Sanki biri tokat atmışcasına kafamı çevirmiştim Eadwig'e doğru. Benim ne yapmamı istiyordu şu anda? Olaylar düşündüğümden çok daha büyükmüş, çok... Anneme bir şey olduğu düşüncesi beni delirtiyor gibi hissediyorum. Eadwig'in yaşadıklarını anlayamam bile. Uyanmak istiyorum bu kabustan. Dikmiş gözlerini bana bakıyordu. Yıllar önce okul koridorlarında nasıl bahsettiğimiz dedikoduları anlamayınca benden açıklama bekliyorsa, babası tarafından hastaneye kaldıracak kadar kötü hırpalandığım ve bundan haberi olmadığında başıma ne geldiğini sorarken nasıl bakıyorsa; o küçük kuzenim vardı sanki içinde şu anda. "Üzgünüm." diyebildim sadece. Ona bakarken gözlerimden yaşlar süzülmeye başlamıştı ben tutamadan. Korkuyordum ve bu korkuyla ne yapacağımı bilmiyordum.
Kuzenim ise benimle aynı duyguları yaşamıyor gibiydi. Hala güçlü duruyor, o yıkılmaz asaletinden ödün verip de gözlerinden dökülecek yaşlara izin vermiyor, kaybetmiyordu kontrolünü. Ne demek özür dilerim ses çıkardığım için? Ehh sikerim öyle işi. Gitmeye hazır olduğunu söylediğinde zıpladım yerimden ve elimle herkese durmalarını işaret ettim. "Hop hop, n'oluyoruz ya? Pardon da, siz..." Profesör Harrington'a döndüm kırmızı gözlerimle önce. Fakat karşımdakinin Hogwarts müdürü olduğunun farkındalığına hâlâ sahip olduğum için bakışlarımı ondan Bayan Guondolen'e çevirdim. "Yani biz... Bu olay ne zaman yaşandı tam olarak bize bunu söyler misiniz? Niye şimdi haberimiz oldu? Birkaç gün önce demediniz mi Profesör... Evet siz dediniz! Biz zaten niye Bakanlık'a getiriliyoruz ki! Madem bulamadınız, bizi ne yapacaksınız?" İyice hiddetlenmiştim konuşurken. Neye bağırdığımı da bilmiyordum ama bir yandan söylediklerim mantıklı geliyordu kulağıma. "Baskın oldu tamam da, yani... Niye öldüler! Kim yaptı bakıyor musunuz?" Kadına doğru ilerlemiştim bu sefer de biraz. Ardından çekilip odanın ortasında sağa sola turlamaya başladım. "Yani dediklerinizin arkası dolu değil. Oldu bitti gibi... Kolay mı ya bu kadar? Kim yaptı kim!" Hala sakinliğini korumaya devam eden kuzenimle karşı karşıya kalınca iyice oynadı vidalar yerinden. "YA SEN BAKIRDAN MI ÇELİKTEN Mİ YAPILDIN, NİYE DURUYORSUN SORSANA KUZEN! Kim dokunur anneme desene! YENGEM ÖLMÜŞ EADWİG! FARKINDA MISIN?" Tuttum gözlerinin içine baktım. Kızarmıştı, ama yüz ifadesi aynı donukluktaydı. Ya bu çocuk depresyonda, ya önceden haberi vardı, ya da... Aslında ikinci düşündüğüm çok mantıklı anasını satayımmmmm. Bir anda duruldum. Onunla böyle dip dibe bakışıyorken iyice anlamaya çalıştım ifadelerinden ne olup bittiğini. Yoksa Victorine de mi kaçtı babamlarla? Ne biliyorsun Eadwig? Babamın teslim olacağını öğrenince beraber kaçmayı mı teklif ettiler? Yoksa babam mı öldürdü annesini? Bir şey söylesene. Gerçekten öldüğüne eminler mi, cesedini bulmuşlar mıydı? Eğer bulamadılarsa kesinlikle bir plan kurmuştu Boleynler yine. Benim adım Boleynse ben de bunların kanını bilirim.
Kuzenimi bırakıp geri döndüm müdüre. "Herhangi bir... Mmm... Cenaze planlaması.. yapıldı mı?" Gerçekten ölüp ölmediğini anlamanın kısa bir yoluydu bu. Eadwig'in önünde bunu sormanın ne kadar düşüncesizce olduğunu sonradan fark etsem de kendimi o an için tutamamıştım.
Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Samuel’in yanımdan sinirli bir şekilde kalkması ile olaylar deminki gerçeklik dışı durumundan çıktı. Gerçekten sorulması gereken soruları sormaya başladı kuzenim. Benim veremediğim, vermek istediğimde engellendiğim tepkileri ortaya bir bir çaktığında içim o kadar rahatladı ki. Ancak içten içe gerek yok diyordum. Yani… Zaten bunlar bir şakaydı. “Sakin ol.” diyerek ayağa kalkacaktım ki kuzenim bir hırşımla bana dönüp benim bu tepkisizliğime çıkıştı. Soru sormam, olaylara karşı onunla birlikte sitem etmem için bağırdı. “B-ben…” diye kekeledim karşısında ne diyeceğimi bilemeyerek. Annemin öldüğünü dile getirmesi daha da dilsizleştirdi beni. Düşünmesi bile korkunçtu. Duymak daha da kötüydü. Beni omuzlarımdan yakalayıp direkt yüzüme baktı. Sanki düşündüklerimi duymam için uğraşıyor gibiydi. Biliyor muydu? Charlotte mu söylemişti? Samuel’in düşünceleri benim kafamda oluşurken bir yandan kuzenimin direkt olarak benimle iletişim kurmaya çalıştığını da fark ettim. O kadar değişikti ki bu. Normalde insanların düşüncelerini direkt kafamda konuşurlarmış gibi duymazdım. Samuel ile yakın olduğumuz için mi böyle oluyordu? Önceden haberimim vardı tabi ki… Aşağıdan gelirken köylüden öğrenmiştim kötü bir haber alacağımızı ama Samuel’in bundan bahsettiğini sanmıyorum. Annemin babası ile kaçtığını babasının teslim olmasını falan… Ne? Ne teslim olması Samuel? Baban mı annemi öldürdü? Anlamamış bir şekilde bakmaya devam ettim kuzenimin yüzüne. Bir şey söylememi istedi direkt bana bakarak. Ağzı oynamıyor, ancak direkt beynimin içine konuşuyor gibiydi. Daha önce Charlotte ile çalışmalarımızda kız bana konuştuğunda bu şekilde olmuyordu. Sadece düşündüğü şeyi biliyordum yani. Burada ise, kuzenim sanki beynimin içinde bana söylüyordu bunu. Boleyn’lerin plan yaptığını düşündüğünü biliyordum mesela. Bana doğru konuşması… Zihinfendarlığımla alakalı bir şey değildi. Samuel bir şeyler biliyordu ama şuanki düşünceleri ile bunu asla öğrenemezdim. Ciddi ciddi bir şeyler mi dönüyor yoksa burada? Benim asla bilmediğim bir olayı biliyor Samuel. Bunun için Charlotte ile çalıştığımız gibi daha odaklanmam gerekiyordu. Fakat ben daha odaklanamamışken Samuel beni bırakıp arkasını döndü. Profesöre cenaze planlaması ile ilgili bir soru yönelttiğinde ayağa kalktım koltuktan destek alarak. Bu sefer Samuel’in omzuna ben koydum elimi ve bana dönmesi için 90 derece çevirirken ben de yana doğru hareket edip karşısına geçtim. Boylarımız birbirine eşitti kuzenimle. İkimiz de eskiden salak, bir şey bilmeyen bebelerdik. Sürekli kavga eder, tartışır, başımızı derde sokardık ama hep yan yanaydık. Git gide uzaklaştık. Eskisi kadar yakın değiliz. Bambaşka hayatlardayız ama bak… Yine yan yanayız. Samuel’e bunu asla söylemeyecek olsam da ona hayatımı emanet edecek kadar güveniyorum. Gözlerinin içine baktım kuzenimin. Sonra da odaklandım.
Samuel’in beyninin içinde çok yukarılarda bir anıydı bu konuyla alakalı olan. Bu yüzden zor olmadı. Daha 10 dakika bile geçmemiş, kuzenimin eline bırakılan bir mektubu okuyup tüm moralinin kaybolmasına sebep olmuştu. Amcamın yazısı hızla kuzenimin gözlerinin önünden geçerken her satırda yavaş yavaş daha da endişe ile dolmuştu kalbi. Benim ailem ile onunki birlik olmuş, kanun dışı işler yapmışlardı ve şimdi de başları dertteydi. Babası kuzenimi, bu olayı bildiğini saklaması için uyarıyordu ve ona neyi yapıp yapmayacağını söylüyordu mektupta. Kuzenimin tekrar tekrar okumuştu bu mektubu. En sonunda bana baktığında, köy kaçkını adam ile konuştuğumu görmüştü.
Anının 4-5 dakika kadar sürmesine karşı, saliseler geçmişti sadece. Charlotte, anılarına girdiğimde fark ediyordu. Samuel’in de fark ettiğine emindim. Kafamda bir sürü düşünce vardı aslında. Ailelerimizin bize tembihlediklerini asla yapmamış olmaları mesela. Böyle bir saçmalıkla birbirlerini kötü duruma düşürmüş olmaları iki yüzlülükten başka bir şey değildi. Ne yaptıklarını insanların öğrenmesi ne demekti mesela? Ailemize kara leke olacaktı.
Ama asıl önemli olan…
Bu bir şaka değildi.
“Samuel…” dedim 1-2 saniye bekledikten sonra. Benim bir şeyler bildiğimi düşünüyordu kuzenim ama ondan daha az şey biliyordum işte. Dudaklarım titremeye başladı. Açıklık getirmek için “Bilmiyordum.” dedim. Sesim o kadar ağlamaklı çıkmıştı ki bu sefer. Annem… Gördüğüm tek ölüm geldi aklıma. Carmilla’nın soğukkanlılıkla boğazını kestiği cadı avcısı. Yerdeki parçalanmış leşler. Hayal ile karıştı anılar. Annemin yerde yatan cansız bedeni. “Samuel.” dedim yine kuzenimin gözlerine bakarak. Artık iyice kızarmış, yaşarmıştı gözlerim. Çok içten bir nefes aldım ancak boğazımdan aşağıya inmiyor gibiydi hava. Dizlerim güçsüzleşti. Düşecek gibi hissettiğimde kuzenimin Gryffindor formasına tutunmak zorunda kaldım. Bu olay usülsüzten dolayı olduğu için baskını bakanlık yapıyor olmalıydı. Babam Başseherbaz olduğu için bu konuda bilgi sahibi olmalıydı. Bu yüzden kaçmıştır ama… Annemi neden almadı yanına? Bu tarz bir usülsüzlükte baskın yapılıp o kişi öldürülmez ki! Olayın çok başka bir boyutu olmasa olmaz. Annem yetkililere karşı asla gelmez. Babam mı sattı acaba ailemizi? Düşünceler daha da ağırlaşınca iyice ayakta duramaz hale geldim. Şuan kafamı Samuel’in omzuna gömüp hüngür hüngür ağlamak istesem de hem onun karşısında zayıf gözükmek istemiyordum, hem de bazı şeyleri çaktırmamam gerektiğini düşündüğüm için tuttum kendimi. Her zamanki gibi bastırdım tüm duygularımı. Samuel’i tekrar omzundan müdüre doğru ittirdim. Ben de gerisin geri koltuğa attım kendimi. Müdürü es geçen gözlerim bomboş duvara bakıyor. Başım zonkluyor. Gözlerim acıyor. Bir anda uyuyormuşum gibi hafifliyor vücudum. Ruhum çıkıyor sanki. Ancak tutuyorum kendimi bayılmamak için. Kesik kesik nefes alıyorum. Ellerim titreyerek Slytherin formamın iç cebine gitti. Cebi ilk seferde ıskalalayıp ikincisinde sigara kutusunu tutup çıkardım. Dışarı çıkmayı bekleyemeyeceğim. Önümde açıp gözlerimi ona çevirdim sonunda. İçinden sarılmış tütün dalından en soldakini alıp elimin titremesini engellemeye çalışarak dudaklarıma yerleştirdim. Büyülü sigara kutusunun çakmak olan kısmı ile tutuşturup dumanı içime çektim. Koltukta öne doğru iki büklüm bir pozisyona büründüm bir kolumu kendime sararak. İstemsizce ileri geri hafiften sallanıyordum. Sigara dumanı gözüme gözüme girerken ağlamaya başladım hiç ses çıkarmadan. Hogwarts’a geleceğim gün annemin işi var diye benden önce kalkmıştı. O gün görememiştim… En son ne zaman görmüştüm? Her zamanki gibi sessiz bir şekilde yediğimiz akşam yemeği olmalıydı. Keşke orada söyleseydim ona. Onu ne kadar sevdiğimi… En son ne zaman dedim? Neden bu kadar beklettim ki? Artık göremeyecek miyim? Konuşamayacak mıyım? Olan biten her şeyi bilmek istiyorum ama korkuyorum da. Öğrenmekten korkuyorum dayanamam diye. Şuan müdür ve Samuel ne konuşuyor bilmiyorum. Samuel yanımda olur. Babası ikimizin birbirimizi kollayacağımızı yazmıştı mektubunda. Kafamı kaldırdım bir nefes daha alırken sigaramdan. Hıçkırmamak için zorluyordum kendimi. Samuel’e bakmaya başladım. Ben ne gerizekalı adamım ya. Ben nasıl bir aptalım! Aynı onların birbirlerini kötü etkilediği gibi Samuel’i alıp Yasak Ormana götürdüm. Ya bir şey olsaydı orada? Ya ailelerimizin yaşadığını yaşatsaydım ona? Ne yaptıklarının farkındaydı ailelerimiz. Bu yüzden yeterince ceza almadım bu hareketimden sonra. Bu yüzden yaptığım yanıma kaldı. Çünkü onlar da birbirlerini çukura çektiler. “Özür dilerim.” dedim kısık çıkan bir sesle. Beni duyup duymadığını bilmiyordum bile. “Bir daha asla olmayacak Samu. Asla.”[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git