İngiltere Büyücedünyası > Okul Müdürünün Ofisi
Çocukları Pistten Alalım
Emma Louise Guendolen:
[justify]Parlak bir sisin gölgesi büyücülük dünyasının üzerine düşmüşken eylül ayının getirdiği pek çok çatışma da son günlerinin bir hayli hızlı, yetişmesi zor ve yorucu hale evrilmesine sebep olmuştu. Son zamanlarda kendisini epey yoğun hissediyordu. Çeşitli uluslararası prosedürlerin var olan anlaşmazlıklar yanında sürdürülmesi bir yana dursun, her geçen gün gerçekliğe kavuşan bir başka eylem işine iş eklemeye devam ediyordu. Pek çok kişi görevinden sırasıyla ihraç edilmişti. Son 1 yıldır yapılan yazışmalar ilgili mercilere yollanıyor, cincüceler dahi büyük bir titizlikle sıska kollarına bırakılan dosyaları bakanlık birimleri arasında taşımaya özen gösteriyorlardı. Etrafta yoğun bir sessizlik hakimdi. Okul başlayalı henüz bir hafta dolmamıştı bile. Darbe olarak nitelendirilen zira Emma için büyücedünyanın son zamanlarda süre gelen niteliksiz ve adam kaytarmadan ibaret konumlandırılışının son buluşu pek çok kişinin ağzına kelimeleri tıkamıştı bile. Öyle ki yerel gazeteler dahi gizlice yürütülen bu operasyona dair bilgi eksikliklerini gizleyememişler, halkın meraklı dedikoduları dört duvar arasında ağızlarına sakız etmelerine izin vermişlerdi.
Köstekli saatini krem rengi eteğinin cebine sıkıştırmadan önce göz bebeklerine takılan görüntüler, yaklaşık on dakika içerisinde Hogwarts'ta olması gerektiği konusunda cadıyı acele ettiriyordu. Her yıl kontrolden geçen, uluslararası öğrencilerin aktif öğrenim belgelerinin sorgulandığı evrakları bu yıl da Emma teslim alacak ve kayıt altında tutacaktı. Ancak üzerine atananlar bununla da bitmiyordu. Yaklaşık birkaç gün öncesinde yapılan operasyonda mühim bir rolü olduğunu düşünse de bu denli ön planda kalacağını hesaba katmamıştı. Sihir bakanına sadıktı. Bilincini ve istikrarını destekliyor, adamın çelikten ördüğü duvarlarının ardındaki hakkaniyeti en ufak cümlesinde hissediyordu. İşinin orada biteceğini düşünmek Emma'yı yanıltmıştı. Hogwarts'taki görevlendirmesine yeni birisinin daha eklenmesi omuzlarına bir ağırlık daha bindirmiş olsa da halledebileceğine dair en ufak bir şüphenin kırıntısını bedeninde beslemiyordu.
Avuç içlerini üzerindeki kumaşlarda gezdirdikten sonra şöminenin başına geçti. Elindeki eldiveni parmaklarından çekiştirdi ve bakanlığın köşesinden Hogwarts'a açılan bir anahtara parmağını uzatarak gözlerini kapattı. Öğrencilik yıllarını gözünün önüne getirmesi, bilhassa takdir edildiği okul müdürü odasının kapısını zihninden geçirmesi zor olmadı. Yaklaşık yarım dakika içerisinde okulun giriş kapısına parmak uçları havada süzülerek gelirken eteklerini tuttu. Bu defa sonbahar yapraklarını biraz daha erken dökmeye başlamıştı. Ayakları toprağı örttüğünde yüzünü gri bulutların ardına gizleyen yağmur taneleri ufak birer damlayla açığa çıktı. Aceleyle şapkasını düzeltti ve heybetli okulun kapısına duruşunu bozmayacak dinginlikle ilerlemeye koyuldu.
Kendisini Hogwarts'ın kat görevlisi karşıladı. Pek ala Müdür Harrington'ın ayak işlerini yaptığı aşikar olan bu ufak tefek adamın bir ayağı tökezleyerek kendisine gelirken sırtını dikleştirdi. Ellerindeki eldivenleri düzeltirken karşısındaki ile kendisi arasına koyacağı tensel temasa dair engelin profesyonel bir sınır oluşturacağı düşüncesi Emma'yı bir hayli tatmin etti. Elini uzattı ve kendisini tanıttı. "Emma Louise Guendolen." derken elinde görevlendirmesini gösteren bakanlık damgalı belgeyi uzattı. "Britanya Sihir Bakanlığı çalışanı. Profesör Harrington ile görüşmek üzere bakanlık tarafından gönderildim. Dün ani bir şekilde randevu oluşturulduğunu zannediyorum." diyerek tek kaşını havaya doğru kaldırdı. Etrafı süzdü. Öğrenciliğinden bu yana neler değişmişti? Sanki büyücülük okulunun etrafındaki tüm o şatafat gitmiş, yerini kusursuz ve siyah bir perdeye bırakmış gibiydi. "Buyrun Bayan Guendolen. Profesör Harrington sizi odasında bekliyor. Eşlik edeyim." dediği sırada dikkatini adama çevirmişti. Omuzlarını gevşetti. Asasını ceketinin içerisindeki gizli cebe nazikçe yerleştirdikten sonra küçük topuklarını yere vurarak ilerlemeye koyuldu. Önce birkaç koridor geçti. Ardından da uzunca bir merdiven... Kimi meraklı gözler üzerindeki kıyafetlerde gezinse de duruşunu bozmamaya gayret etti. Bu gayretin ardında kendisiyle duyduğu gurur yatıyordu. Biraz daha ilerledikten sonra iki merdiven daha çıkmaları gerekiyordu. Okulun içerisinde dönüp dolaşırken hareketli merdivenlere adapte olmak zordu. Zihninizde rotanızı yeniden oluşturmanız gerekiyordu. Nihayetinde kulelere ulaştığında yanındaki adamın meraklı ses tonu esmer çehresiyle Emma'nın yüzüne dönmüştü. "Niçin geldim demiştiniz? Dedikodular doğru mu yoksa?" diye soruldu kendisine. Cadı bu sorudan hoşlanmadı. Henüz tam anlamıyla bilgi gizliliği varlığını sürdürüyordu. Üstelik epey hassas bir konuydu bu. Emma'nın öğrenci evrakları için Hogwarts'a gönderilmiş olması belki de bir şeyleri biraz olsun örtbas etmek niyetiyleydi. Dudaklarını birbirine bastırarak önce boğazını temizledi. Ardından sorulan soruya yanıt vermeyi tercih etmeden "Yolu biliyorum. Teşekkür ederim." diyerek arkasına bakmadan ilerledi. "Aynı zamanda dahil olmadığınız konularda bu kadar meraklı olmamanızı rica ederim." derken bu yersiz sorular için homurdandı.
Kapının önüne geldiğinde ahşabı nazikçe tıklattı. İçeriden gelen bir hayli neşeli ses tonu cadıyı afallatsa da gıcırdayan sürgüyü yavaşça kenara çekti. İhtiyar sayılabilecek, yılların getirdiği yaş saçlarına düşen profesör kendisini kapıya adeta sürüklerken bu görüntü bir an olsun hoşuna gitmişti. İçeride samimiyetin bir kokusu olsa bu adamı gösterebilirdi belki de. Bu adam kendisine büyük dedesini anımsatmıştı.Aynı dönemlerde Hogwarts'ta okumuş olma ihtimalleri Emma'nın karşısındakine karşı koyduğu sınırın kırılmasını kolaylaştırmıştı. Kapıyı ardından kapattıktan sonra nihayet konuşmaya başladı ve kendisini tekrarlayan tanımlara sığındı. "İsmim Emma Louise Guendolen. Sizinle tanışmak büyük bir zevk Profesör Harrington." dedi dudaklarına ince bir tebessüm koyarak. Yaşıtlarına bilhassa da küçüklere otorite sağlamak için çoğu zaman çelikten bir zırh giyiyor olabilirdi lakin yaşı büyüklere hürmet etmekten de asla kaçınmazdı. Kendisine gösterilen yere yavaşça oturduktan hemen sonra evrak çantasını masanın üzerine koydu. Deriyi örten fermuarı bir kenara sürüklerken adama baktı. Üzerindeki pelerini bir kenara savururken hemen karşısındaki yeri almaya koyulması an meselesiydi. "Ancak bir takım işler ve stajyer atamaları dışında Bakanlık ve Hogwarts bir araya gelemiyor olsa da yeni işiniz için başarılar dilemek isterim Profesör Harrington." dedi elini çantasının içerisinde gezdirirken. Genişletme büyüsünün bir rafı andıran bölümüne gizlediği süslü metal kutuyu parmaklarına kenetleyip müdüre uzatırken derince bir nefes aldı. Dudaklarındaki tebessümü biraz daha artırdı. "Büyükbabam Alexander Guendolen, sizinle birlikte aynı dönemde eğitim görmüş. Yıllığında okumuştum. Bundan dolayı size de yeni görevlendirmenizi kutlamak adına minik bir hediye getirmek istedim. Tekrardan tebrikler." diye dudaklarını bastırdı. Kutu açılırken "Osmanlı mesir macunu. Halkı çok severmiş.Lezzetli bir yöresel şekerleme olduğunu duydum. Umuyorum damak zevkinize uyacaktır." derken küçük şapkasını çıkarttı. Bu kimileri için maskülen bir hareket gibi görünse de saygısında kusur etmek istemediği için öncelikli olarak aralarındaki sınır çizgisini inceltmeye çalışıyordu. Sınır çizgisinin incelmesine ihtiyacı vardı çünkü Emma'nın bugün buraya gelişi, adımı odaya attığı ilk andaki kadar güzel bir süpriz ile sonlanmayacaktı.[/justify]
H. E. Harrington:
[justify]Henüz daha gün ışımamıştı Harold makamında işlere koyulduğunda. Eski müdirenin masasının üzerinde biriktirdiği birden fazla bürokrasi parşömen tomarlarının yanı sıra, hiçbir işin takibini yapmaması da Harold'un gözlerinin seğirmesine sebebiyet vermişti. Neyse ki yanında Melvin vardı ve birçok şey için eli kolu oluyordu yaşlı adamın. Melvin, Harold'a yardımcı olabilmek için bir dosya takibi sistemi dahi oluşturmuştu. Bu oluşum dahi Harold'ı tatmin etmiyordu, ancak; hiç yoktan bir tutam düzen kırıntısı görmek yılların kurduna arada sırada nefes alması için yeterli zamanı sağlayabiliyordu. Bu sistem, biraz sihir biraz da tutarlı bir yöntemle yakın tarihte cevaplanması elzem mektupları, bürokrasi parşömenlerini ve mühim sayılabilecek yazışmaları kendi içerisinde kategoriliyordu. En iyi kısmı ise Melvin'in Harringtonlar'ın Harold'a kolayca ulaşabilmesi için soyada göre evleviyet vermesiydi. Böylelikle hem Harold aradıklarını vakit kaybetmeden bulabiliyordu hem de en mühim verdiği oluşum olan ailesinden kopuk hissetmiyordu. Aynı zamanda bir torununun eğitim öğretim gördüğü okulda yöneticilik yapıyor olmanın ufak ama anlam açısından büyük bir yeri vardı yaşamında. Büyücedünyanın geleceğini emanet edecek oldukları gençlere ve torunlarının yaşamlarında karanlığı aydınlatacak bir meşale görevi görmeyi kendi inançları doğrultusunda topluma karşı her daim vazife bilmişti Harold.
Omuzlarına yüklendiği misyonun düşüncelerinin ağırlığı ile papatya çayından bir yudum aldı koltuğuna yaslanmadan hemen önce. Kendisine ayrılan koca alanda odalardan birini de Melvin'e ayırmıştı. Melvin, çoğunlukla seslenmeden önce adamın burnunun dibinde bitiverirdi. Elinde aradan sıyrılan bir mektupla odaya girdiğinde samimi bir gülümseme ile karşılık verdi Harold. "Gününüz aydın olsun Bay Harrington. Kahvaltıdan önce sıcak bir şeyler içmenizin iyi olacağını düşündüm. Oldukça yoğun bir gün olacak gibi, efendim. Kahvaltıya geçmeden önce bunu okumanız gerektiğini düşündüm." Melvin, adamın ihtiyaçlarını Harold'dan önce düşünür, yemek saatlerini dahi düzenle takip ederdi. Uzatılan zarfı alırken Harold, yardımcısı ön bilgi aşamasına geçmişti. "Vivienne Bates'in Hogsmeade ve Diagon Yolu sınırları içerisinde bulunan bir iki dükkan sahibi ile görüşmesine dair başka bir dükkan sahibinin şikayet mektubu. Sanırım sizin ilgilenmeniz gerektiği düşünülmüş." Söylenilene karşılık açık buz mavisi göz rengi kararan adam koltuğunda dikleşerek bütün bir ciddiyetiyle mektubu okumaya koyuldu. Her bir satır başında kaşları çatılmaktan fırlatılmaya hazır bir ok kadar gerilmişti. Hiddetle mektubu masaya bıraktı. "Olacak iş değil! Bir Hogwarts müdürünün böyle bir işe kalkışması olacak iş değil! Bates alışıldık mizaca sahip birisi olmamıştır hiçbir zaman Melvin. Dükkanlarla fahiş fiyat konusunda anlaşıp öğrencileri ve aileleri fazladan kazanç elde etmek için yönlendirmiş olamaz. Kârlı bir iş bile değil üstelik! Bu... Bu çok nahoş bir durum!" Ayağa fırladı bir anda. Sızlayan belini perde arkası ederek düşünceli bir tavırla ellerini arkasında birleştirerek oda içerisinde dönmeye başlamıştı.
"Ne düşünüyorsunuz efendim? Ne yapmamı uygun görüyorsunuz?" Birkaç dakika daha izin istercesine bir baş sallama hareketi yaptı Harold. Bulanık düşünceleri arasında uzlaşma sağladığında yanıt vermek için hazırdı: "Büyücedünya eskisi gibi değil, Melvin. Kimseye kolay kolay güvenemeyiz. Hele de altı doldurulmamış ithamları olan birisine. Bir meslektaşımı oldukça çirkin söylemler altında asla ezdirmem. Zira, doğruluk payı varsa da bunu bakanlığın yetkili birimlerine taşımaktan çekinmem. Adaletten ödün veremeyiz. O sebepledir ki vaziyet neyi gerektirir birlikte öğreneceğiz. Olayın gerçekliğini titizlikle araştırmanı istiyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musun? Tedbiri elden bırakma. En ufak bir söylentinin dahi sızmasını istemiyorum." Odayı tavaf etmeyi bırakıp tekrardan masasına dönmüştü. O esnada Melvin çoktan kapı eşiğine ilerlemeye koyulmuştu. "Hemen gidiyorum Bay Harrington. Öğle vakti gelip sizi bilgilendireceğim. Başka bir isteğiniz var mıydı?" Tam bir görev adamıydı Melvin. Her an her şeye hazırlıklıydı. Sormasıyla birlikte aklında şu iki üç günün gündemini zapt eden konunun kendisini ilgilendiren asıl kısmını hatırlamıştı. "Ahh, bir dakika... Nasıl da unutkan oluyorum zaman ilerledikçe, görüyor musun ? Zaman acımasız Melvin. Çok acımasız. Boleyn kuzenleri ne durumda? Herhangi bir bilgi sızdırılmamış, değil mi? Görevlendirdiğin ev cinlerinin her hareketlerini umarım gözlemliyorlardır. Çok değil, yakın bir zamanda onları da çağıracaktır Bakanlık. Belki de bugündür vakti." Her zaman bir bildiği vardı Harold'ın. Lobisi var denilemezdi ancak hatırı sayılır birçok dostu vardı çeşitli mevkilerde. "Daha fazla saklayamazlar. Üzülüyorum gençler için. Zor bir konuşma gerçekleştirmem gerekecek." Cümlelerinin sonuna doğru yüzünü bir hüzün kaplamıştı Harold'ın. Yeni gelmiş olmasına rağmen kişi ve aile ayırt etmeksizin her öğrencisine düşkündü. En çok da öğrencilerinin ruh sağlığı için kaygı duyardı. "Endişelenmeyin Bay Harrington. Boleyn kuzenlerinin hiçbir şeyden haberi yok. En azından henüz. Dönüşte ev cinlerinden son bilgilendirmeleri alıp geleceğim. Şimdi... izninizle çıkıyorum." Harold usulca başını sallayıp çıkması için izni vermişti. Bugün her zamankinden daha yoğun bir gün olacağa benziyordu. İşler kendi kendini bitiremezdi. Kaldığı yerden devam etmesi gerektiğini çok iyi biliyordu Harold. Mürekkebi önüne doğru çekip koltuğuna geri geçti.
...
Akrep ile yelkovanın yarışında saat göstergesi 11'e vurduğunda yazım işlerini bir çırpıda aradan çıkartan Harold, acil durum bilgilendirmesini Bakanlık kuşları tarafından kulağına ilişen Melvin günün ilk görüşmesi için Harold'ın listesine eklemişti. Sadece kiminle görüşeceğini bilmiyordu. Kapıdan içeri giren misafirini yüzünden eksik etmemeye çalıştığı tebessümle karşıladı ilk olarak. Tanımadığı bir Bakanlık çalışanıydı ancak sima olarak çok yakın gelmişti kendisine. Kadın kendini tanıttığında hafızasında bir ışıldama belirmişti. Söylemlerine karşılık "Öncelikle hoş geldiniz. Beni onore ettiniz Bayan Guandolen. Teşekkür ederim." diyerek koltuklardan birine oturması için buyur etti genç kadını. İşin altından ne çıkacağını az çok biliyor olsa da sözü karşısında yerini alan kadına bırakacaktı elbette. Hiç beklemediği bir şekilde eli boş gelmeyen kadına nazaran bu yaşlı adam hediye almayı sevmezdi, özellikle de iş sebebiyle olanları. Taviz vermek gibi görülmesine karşılık önlem almıştır hep. Yine de kibar bir hareketti görgü kuralları içerisinde ve buna da saygı duyuyordu. Genç nesilden saygı görmeyi seviyordu üstelik Harold. Kutuya uzanırken sıcak gülümsemesi daha da büyümüştü. "Makamımı zarif varlığınızla güzelleştirdiniz zaten Bayan Guandolen, o yüzden buna hiç gerek yoktu. Çok ince düşüncelisiniz. Mesir macununun ilginç bir tercih olduğunu söylemeliyim. Boğazlara çok iyi geldiğini duymuştum ancak deneme fırsatım olmamıştı. Sayenizde sağlığıma sağlık katacağım, ne kadar teşekkür etsem az." Paketindeki Osmanlıca yazıları süzdükten sonra memnun bir biçimde masasında bir yere nazikçe bıraktı."Demek Alexader'ın torunusun. Onun gibi hırslı olmalısınız Bayan Guandolen. Yüz simanızı büyükbabanızdan almışsınız. Hatırlıyorum da çok dişli bir rakipti. Birlikte satranç oynadığımız günler ne çabuk geldi geçti!" Sesinde nostaljiyi anımsamanın tok bir heyecanı vardı. "En yakın zamanda görüşme dileklerimle birlikte lütfen selamımı iletin kendisine."
Cümlesinin bitiminde bir el hareketiyle pencere kenarında duran içecek masasından fincanlar hareketlenmeye başlamıştı. "Size ne ikram edebilirim? Adaçayı veyahut papatya içer misiniz?" Harold, kadının ince gülümsemesinin ardındaki asabiyetle kavrulan genel hayatının gerginlikle geçtiğinin belirtisi olan ince çizgileri yüzünden okuyabiliyordu. "Çaylarımızı içerken burada bulunma durumunuzu konuşabiliriz nihayet. Sizi dinliyorum Bayan Guandolen." Görevlendirme mektubunu okuyamamıştı ancak açık açık durumun izah edildiğini sanmıyordu. Aynı şekilde, konuşmanın gidişatına göre bildiğini de sakınacak değildi aslında Harold. Çalışanı daha fazla bekletmemek adına konuya girme taraftarıydı. Bir yandan imon şekeri kasesinin kapağını açarak Emma'nın önüne doğru yanaştırdı Harold.
Emma Louise Guendolen:
[justify]Yüzünün aniden bir gölgenin soğukluğuna erişmesi ile beş yıl önce evlerinde kara yas ilan edilen günü hatırlaması pek de zor olmamıştı. Okul arkadaşını merak eden profesöre, Alexander Guendolen’ın artık bir hayalet olmak dışında bir anlam ifade etmediğini bir anlığına söyleyecek olsa da kendisini duraksamak zorunda hissetmişti. Zira onu buraya getiren şey gündelik yaşamına ve soy geçmişine dayanan anıları yâd etmek değil, bir ailenin geride bıraktığı parçaları tıpkı bir kirli levha gibi kazımaktı.
Çiçekli porselen bardaklar havada süzülürken yalnızca kuru bir teşekkür ederek solan gülümsemesini gizlemeye çalıştı. Hangi çayı içeceği mühim değildi. Doğrusu ya, bir şey içecek dinginliği de bulamıyordu kendisinde. Emma için böylesine güzel bardaklarda midesine inecek sıcak şeyler ancak zihni dalgasız bir deniz gibi uçsuz bucaksız olduğu vakitlerde keyif verici olurdu. Şimdilerde sıcak bir ekmeğin dahi lezzetini alamıyordu. Yorgunluktan olduğuna kendisini inandırsa da başını yastığa yalnızca birkaç dakikalığına koyduğu zamanlarda bile son günlerdeki çalkalanmaları düşünüyordu.
“İlk olarak…” dedi boğazını temizlemesi gerektiğini fark ederken. Kısaca öksürdü. Hangisinden başlamalıydı? Sansasyonel olana dokunmak istemedi önce. “Uluslararası öğrencilerin takiplerini yapabilmek için aktif olarak Hogwarts’ta öğrenim görenlerin kaçıncı sınıfta olduklarını belirten belgelere ihtiyacımız var.” diyerek çaydan bir yudum aldı. “Bazı muggle kökenliler için takdir edersiniz ki Salem’den geriye kalanlar ile birlikte işler çok daha zor bir hal aldı. Yetim olan öğrenciler de var üstelik. Takiplerini sorunsuz bir şekilde yapabilmeliyiz.” diye açıklarken bir yudum çayı daha midesine indirdi. Esasında kelimeleri arasına dilini tabir-i caizse yakacak nitelikte, tadını sıcaklığından ötürü almakta güçlük çektiği papatyayı birer mola noktası olarak kullanmaya çalışıyordu. Birazdan söz edeceği şeyler her ikisinin de tadını kaçıracaktı.
Bir süre sessiz kaldı. Elinde tuttuğu şapkayı hemen önündeki masaya bırakırken meslek hayatında geçirdiği belki de gerginliğini en yoğun hissettiği saatlerin baskısının altında kalmaya başlamıştı. Genç yaştaki çocukları yanlış politikalar uğruna yakanlara kızgındı. Boleyn ailesinin geride kalanlarını, kendi çıkarları uğruna gözden çıkaranlara öfke duyuyordu. Kendi gözlüğünden baktığında yanlış gelen uygulamaları sevmediği doğruydu ancak büyücedünyanın bakanlığa dair köklerinde büyüyen çocukların genç ve parlak birer diplomat olabileceğine dair tutumu büyücü ve cadıların daha demokratik ve özgür bir biçimde yaşayacağına dair inancı körüklüyordu. Genç zihinlere, taze asalara ihtiyaç vardı.
Yerinde kıpırdandıktan biraz sonra derince bir nefesi alıp dışarıya verdi. Başlıyordu. “Profesör…” dedi biraz da çaresiz bir ifadeyle. “Benim buraya asıl geliş sebebim bu değil. Zira bununla kalsaydı, bakanlık mühürlü bir parşömen ile okuldan öğrencilere dair belgeleri postalamanızı isteyebilirdim. Ancak…” derken tereddüt etti. Profesyonelliğini kaybettiğini hissettiği noktada sağ işaret parmağını saçlarının arasına götürdü ve zihin bulanıklığını gizlemeye çalışarak başını kaşıdı. Cümleleri sıraya dizdi. Karşısındakinin yaşından beslediği çekimserlik ile beraber her şeyin bir sır kutusu içerisinde olması zorlaştırıyordu işini. Herkes bir dedikoduyu ağzına sakız edinmeye başlamıştı ancak kimse henüz gerçekleri konuşmaya cesaret edememişti.
“Bay Harrington.” dedi daha ciddi bir ifade ile. Bu şekilde bir hitap Emma’yı sanki hassasiyet tutumundan sıyırıp tekrar o ‘devrilmez’ kimliğine geri döndürmüştü. “Olanları duydunuz mu? Boleynler hakkında olanları?” diye sorarken kaşlarını kaldırdı. “Bugün Eadwig Alger Boleyn ve Samuel Raymond Boleyn için buradayım.” dedi bir çırpıda. “Hiçbir konuyu uzatmayı sevmediğim gibi bu konuda da net davranacağım. Ancak hiçbir şekilde bu konu üçüncü bir kişiye sıçramamalı. Henüz. Zannediyorum ki Sihir Bakanı herkesin sorularını en kısa vakitte yanıtlayacaktır.” derken telkin etmeye, karşısındaki ihtiyar büyücüyü laf kalabalığı ile oyalayarak sakin tutmaya çalışıyordu.
“Son zamanlarda bakanlık içerisinde olanlardan haberdarsınızdır diye tahmin ediyorum. Çok şey sarpa sardı. Gazete kupürlerinde kocaman başlıklarla yer aldı.Görevden alınanlar için usulsüzlük denetlemeleri başlatıldı. En nihayetinde birkaç gün öncesinde, Hogwarts açıldıktan hemen sonrasında, Boleyn’lerin evine bir denetleme düzenlendi. Demem o ki…” dedi ve son bir kez daha büyük bir nefes alıp tüm söylenecekleri dilinin süzgecinden geçirme ihtiyacı hissetmeden söylemeye koyuldu. “Bay Harrington, Victorine Odette Boleyn artık yok. İntihar etmiş.” derken nefesini geri verdi. Vahşice şekilde oluşundan, duvarda kendi kanıyla yazılan yazıdan bahsetmemişti fakat böylesi bile insanı huzursuz etmeye yeterdi. Kıpırdandı. Karşısında bakıp kalan gözleri, göz ardı etmeye koyuldu. “Alexander Apollo Boleyn ise kaçmış. Henüz hiçbir yerde izi bulunamadı.” dedi. Ayaklarını birbirine doladı. İçinde tuttuğu kaosun bir buz parçası gibi erimesinin ardından sırtındaki dikliği azalttı, omuzlarını düşürdü. “Samuel ve Eadwig’i almak için buradayım. Bakanlık bu çocukları da sorguya almak durumunda çünkü hiçbir şey anlattıklarım kadar değil. Kaldı ki gelecekleri konusunda şüphe duyuyorum. Kişisel fikrim, çok başarılı ve parlak iki büyücü oldukları yönünde. Staj yaparken gözlemleme, bilhassa çalıştıkları arkadaşlarımızla değerlendirme fırsatı bulmuştum. Bu çocuklar ailelerinden sorumlu tutulmamalılar. Fakat kan bağı...Bakanlık olarak bunu da gözden çıkartamayız.” dediğinde sesi iyice kaskatı kesilmişti.
Ayağa kalktı. Yanındaki adamın düşünceli ifadesine biraz zaman tanımak istedi. Odanın köşesinde duran kitaplığın önünde dolanmaya başladı. Varlığının rahatsızlık verdiğinden bir an olsun şüphe duydu. Attığı adımda cebindeki köstekli saat bacağına çarptı. Ancak o zaman vaktin ne kadar geçtiğine bakmak aklına gelmişti. İşleri hızlandırmak üzere okul müdürüne dönerken ellerini önünde birleştirdi. “Profesör, çocuklara zarar gelmeyeceğine söz verebilirim. Bunun için buradayım.”
[/justify]
H. E. Harrington:
[justify]Bittabi, artık yaşlanmanın kaçınılmaz gerçeğiyle her an yüzleşiyordu Harold. Devirdiği çamı anlamaması işten bile değildi soğuk yüz hatlarına sahip genç kadının konuşmakla konuşmamak arasında kalan duraksaması karşısında, ne yazık ki; bu durum konusunda şu an için harekete geçemezdi, ancak mahcubiyetini Bayan Guandolen gittikten önce bir konuşma dilimine iliştirebilirse iliştirecek, aksi halde de telafisini sonraya saklayacaktı. Porselen fincanlara çaylar dökülmeye başlarken pür dikkat bakışlarını sakin bir yüz ifadesiyle karşısındakine kilitledi. Bayan Guandolen uluslararası öğrenciler ile ilgili belgeleri istediğinde yandan bir gülüş belirdi adamın yüzünde. Sadece bunun için gelmiş olamayacağını biliyordu. En azından Bakanlık gibi bir kurumun işinde oldukça yetkin olduğu her halinden belli olan birini belgeleri istemek için yollamayacağı aşikardı. Usulca asıl konuya gelinmesini beklemekten yanaydı Harold, ağzını açmadan önce her zaman bekleme taraftarıydı ihtiyar. "Takipsiz iş yapılmaz, elbette. İstediğiniz belgeleri en kısa zamanda temin edebiliriz Bayan Guandolen. Yeni dönem listesi bu akşamüstü veya yarın sabah masanıza bizzat şahsi yardımcım tarafından iletilecektir." Hemen halledilebilecek bir istekti bu. Omuzlarının dikliğini bozmadan çayına uzandı cadıya eşlik edebilmek adına. Adam sadece oyalanmaya çalışıyordu. Başka bir şey olup olmadığını sormak durumunda olduğundan bir es daha verdi. Uzun sayılabilecek çay yudumunu masaya konan şapkayla birlikte bitirerek fincanı tabağına sessizce bıraktı.
Ağzındaki baklayı nihayetinde çıkarmayı başarabilmiş olan kadının Boleyn olayını bilip bilmediğini sorgulaması üzerine söylemler devam ederken renk vermeden aynı tepkisizlikle ilerliyordu Harold. Gizlilik konusunda hassasiyet gösteren yaşlı adam Emma'nın söylemlerine başını sallayarak eşlik ediyordu. Bu konuda fazla yorum yapmayacaktı. Bakanlık işi üstüne vazife değildi adamın. O an Harold için bir ailenin yok oluşunu anlatıyordu Bayan Guandolen sadece. Aileler ve çocukları. Harold, her daim ailenin en ufak hareketinin dahi gelecek nesilleri etkileyeceğini kendi aile büyüklerinden öğrenmişti. İyisiyle ve kötüsüyle. Bakanlık tanıdıklarından aldığı haberin doğru olmamasını birçok kez ummuş olsa da bu noktada her şey netti. Düşüncelerine daldı bir süre. İki elinin parmaklarını gürgen masasında birleştirmişti. Kaşları çatıldıkça çatıldı. Okula geldiği ilk andan beri çoğu öğrencinin profilini incelemeyi bitirmişti Boleynler de dahil olmak üzere. Tıpkı Emma'nın söyledikleri gibi geleceklerinin aydan ve güneşten daha parlak olduğu kanısındaydı. Geleceklerine giden her şeyden bihaber adımlarında önlerine mutlaka engel çıkacaktı, lakin bu kadar ağır bir sınav olmamalıydı. Kadının ayağa kalkışıyla Harold parmaklarını çözdü. Bir gözünü önce kapıya dikti. Melvin, neredeyse gelecek olmalıydı. Söze tekrardan girip Harold'ın içini rahatlatmak isteyen kadına bir gülümseme verse de yüzünden rahatsızlığı kolaylıkla okunabiliyordu. Ondan önce düşüncelerini açıklığa kavuşturmak için kadını yanıtlamalıydı: "Yaşananlar için bir hayli üzgünüm Bayan Guandolen. Bilhassa çocuklar için. Henüz kendileriyle birebir sohbet edip tanıma şansı edinememiş olsam da onlar benim öğrencilerim. Bakanlığın prosedürünü ve görevlerinizi çok iyi biliyorum. Mutlaka ifade vermeleri gerekli. Bu onları ne kadar parçalayacak olsa da olanlar karşısında dik durabilmeyi öğreneceklerdir. Öğrenmeleri için yanlarında olacağım. Geliş amacım buydu: destek olabilmek ve yol gösterebilmek." Babacan ve sahiplenici bir adamdı Harold. Her eğitimcinin olmasının icap ettiğinden daha fazla. Sakin duruşunun ardında çok fazla görüş vardı haddizatında bu koca yılları devirmiş adamın.
Duygusallığa kapılmadan hemen önce kapının açılışıyla duraksadı müdür bir anlığına. Her zaman vaktinde gelen Melvin idi, yine. Kapıyı ne zaman çalıp ne zaman çalmayacağını bilirdi bu adam. Mahcup bir ifadeyle odanın ortasına kadar ilerlerken Melvin, Harold düşüncelerinin dudaklarının arasından salınmasına izin verdi. "Seth Carter'ı tanırım. Sevdiğim bir öğrencimdi. Yöntemlerine ve vicdanına güvenirim. Aynı şekilde, verdiğiniz sözün benim için anlamı çok büyük. Sizinle yeni tanışıyor olsak da güven veren bir izlenim oluşturdunuz bende. Akıllı bir genç hanıma benziyorsunuz, iki çocuğun ailesi ölü veya kaçak olsun ya da olmasın, o çocuklar bize emanet edildiler. Çocukların güvenliğinin bizim için ne anlama geldiğini iyi biliyorsunuzdur diye düşünüyorum. Güven karşılıklı olur. O sebepledir ki; Boleynler'i çağırdığımda bilgilendirmelerin bazılarını birlikte yapmamızı rica edeceğim." Gözünün bir kısmı saatinde olduğunu yakalayan Harold tok ve isteğinde net bir şekilde "Umarım bunun için vaktiniz vardır Bayan Guandolen. Süreci güzelce yöneteceğinize inancım tam." diye eklemeyi de unutmamıştı. Tehditkar değildi aslında, yalnızca inandığı tutumu sergiliyordu. Bakanlık ile Hogwarts'ın arasını açmak gibi bir niyeti yoktu. Olamazdı da. Lakin, tepki vermekten ve tasvip etmediği tavırlara karşı eyleme geçmekten kaçınmazdı. Katı gözüken ses tonuna eşlik eden bir ayaklanması oldu masadan.
"Melvin ile tanışın Bayan Guandolen. Kendisi oğlum gibidir. Her zaman yanımda olan evlatlarımdan ayırmadığım ve değerli vaktini benim gibi bir ihtiyarın yanında geçiren yardımcım, Melvin. Bundan sonra Bakanlık ile ilgili bütün gereksinimlerinizde benimle birlikte Melvin ile de iletişim içinde olacaksınız. " Genç adam kibar bir şekilde kendimi takdim etmeye girişmişti hemen. "Merhaba Bayan Guandolen, tanıştığımıza memnun oldum. Uyum içinde çalışmamız temennisiyle." Soyadını ne Harold ne de Melvin söylerdi. Özel bir sebebi var mı yok mu bilinmez lakin alışageldikleri bu idi bir yaşlı ile bir gencin ortaklığında. Melvin, Harold'un keskin mavi bakışlarından aldığı pay ile "Hiçbir bilgi sızdırılmamış Bay Harrington, istediğiniz gibi. Samuel ve Eadwig Boleyn'i gidip getiriyorum." Konunun ne kadar hassas olduğunu bilen Melvin, öğrencilerin kendilerinin bile bilmediği şeyleri gözletirdi çoğu zaman. Kişiyi rahatsız etmezdi ancak önlem alma huyunu Harold'dan kapmıştı. Eadwig ve Samuel gibi yetenekli büyücülerin kanının kaynadığının gayet farkındaydı. Şu iki günde birçok kez onları gözetlemek zorunda kalmıştı. Her ihtimale karşı hazırlıyordu kendisini. Tek gayesi; sorunsuz bir şekilde öğrencileri müdürün odasına kadar getirebilmekti. O, kapıya doğru yönelirken Harold, Emma'nın yanına kadar adımlamıştı. "Çocuklar gelmeden önce bilmenizi isterim: tedbirli oluşum lütfen şahsınızı gücendirmesin. İki tarafında ortak değerlere sahip çıkmak istediği oldukça açık." Ellerini arkasında bağlayarak ayakta sorguya götürülecek çocukları beklemeye koyuldu genç hanımın tepkisi görmek üzere hazırlanırken. Günün neler getireceğini öngörmeye çalışan zihni birçok ihtimali kafasında ölçüp tartmaya uzunca bir süredir başlamıştı.
Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Yeşil dekorasyonlu, soğuk taş odada tüm oda arkadaşlarımdan önce kalkıp dün akşamdan hazırladığım kıyafetleri üst üste koydum. Eskiden jilet gibi olmalarına dikkat ederdim ama şuan umursamadım. Baş ucumdaki el yapımı altın sarısı anatomik olarak doğru kalbin yanından kişisel bakım eşyalarımı da bunların üstüne koyduktan sonra odadan çıktım. Kara göle bakan pencerelerden anlaşılacağı üzere daha hava aydınlanmamış olmalıydı dışarıda ama bizim ortak salon mumlarla aydınlatılmış olduğundan hafif loş bir ortamı vardı. Ortak Salondan çıktıktan sonra Hogwarts’ın labirent gibi koridorlarında sakin sakin yürümeye başladım. Sınıf başkanlarının banyosuna giderken okulun dışa açılan kapılarından geçip asma bir köprüden falan geçmek gerekiyor. Pijamalarımın üstüne sadece Slytherin cübbemi geçirdiğim için Eylül soğuğu hafiften titretti. Eskiden bu yollarda yürümek eziyetti. Özellikle böyle erken kalktığımda… Şu kalp yiyen cadıdan senelerde korkmuştum. Kara gölün altında bağıran canavardan da… Sınıf başkanları banyosuna gelince soyundum. Eşyaları kenara koyduktan sonra 3-4 tane çeşmeyi açtım ses çıkması ve suyun baloncuklarla dolması için. Suya girince tüm gün yüzümde taşıdığım umursamaz maske bir anda kayboldu. Ellerimi yüzüme kapattım ve iki büklüm olup hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Bir türlü bitmiyor. Kafayı yiyeceğim. Kalbimdeki acı o kadar büyük ki çıkarıp atmazsam düzelmeyecek gibi. Charlotte’u her gördüğümde iğneler batıyor gibi geliyor göğsüme. Bakmamak için zorluyorum kendimi ama gözlerim hep onun güzelliğini arıyor. Tüm gün onu düşünüyor. Bir yandan da pişman oluyorum düşündüğüm için. Bu kadar duygusal olduğum için tiksiniyorum kendimden. Kes sesini ve ailenin sana bulacağı doğru kişi ile birlikte ol Eadwig diyorum. Sık dişini, verilen görevleri yap ve bitir şu okulu diyorum. Aptal Samuel! Her istediğini yapabiliyor ben burada böyle eziyet çekerken. Umrunda değil ne olduğu. Dünya yansa, ailemiz parçalansa o yine gider canının istediğini yapar. Geçen dönemler gibi özen de göstermiyorum kendime. Aptal gibi geçirdim tüm yaz tatilimi. Bizimkiler eve çok gelmedi. Ben de kendi kendimi parçaladım. Dışarı çıkıp gezdim unutmak için. Onda da Charlotte ile karşılaşınca iyice sakallara yan bastık. Geçen sene yaptığım sorumsuzluğu düşününce daha ne kadar aptallaşabilirim acaba diye düşünüyorum. Kuzenimi, arkadaşlarımın canını düşünmedim. Ölseydim orada keşke. Babam geldiğinde nasıl baktı yüzüme. Artık bitsin istiyorum. Charlotte ile konuşsam olmuyor. İstemediğimi söylesem asla olmuyor. Sonra bir şekilde tekrar birbirimizi buluyoruz. Verdiğim kararlar sürekli yanlış çıkıyor. Daha kötü yapıyorum her şeyi. Ben ileride nasıl adanın ve ailenin başına geçerim? İnsanların saygı duyacağı biri olamam ki… Yaşamam hata…
Kendimi suda boğmaya çalışma çabalarımın, ölürsem annemin üzüleceği gerçeği ile durdurulmasından sonra çıktım banyodan.Giyindikten sonra pijamalarımı tekrar Slytherin Ortak Salonuna götürmek zorunda olduğum için aynı yolu tekrar yürüdüm. Profesörlerin odalarının önünden geçerken yeni profesörlerden biri yarı çıplak karşıma çıkıp sabah sabah koşu yapmak için dışarı çıkacağını, katılmamı falan söyledi. Asla havam yok. Hem ne o öyle deli dana gibi koşturacağım dışarıda… Herifin vücudu da iyiydi ama. Samuel de bu aralar öyle kas yapmaya başladı. Bu profesör Gryffindor Bina Sorumlusu mu yoksa? Samuel ile spor falan mı yapıyorlar? İyice dağıldım tabi. Charlotte büyük ihtimalle Samuel’in kaslarını hissetmek için geçen sene öyle sarıldı diye düşünüp durdum ortak salona dönene kadar. Her sabah böyle tek başıma gidip banyoda ağlayıp geri dönüyorum yıkık gibi. Millete de yok bir şeyim, iyiyim ben yalanlarını savuruyorum.
Yemekhaneye ulaştığımızda saçlarım kurumuş, birbirine karışmış bir şekildeydi. Kıyafetim de darmadağın sanki kavga etmişim de hırpalanmışım görüntüsündeydim. Tabi bu benim o kadar umrumda değildi ki. Böyle leş bir adamın, daha duygularını kontrol edemeyen bir adamın güzel görünüp görünmemesi önemli değildi. Birinci sınıflar yerlerine oturana kadar ölü gibi dikildim yanlarında. Sonra da gidip Cyneric ve Gage’in yanına oturdum. Neyden bahsettiklerini bilmiyorum ama konuşuyorlardı. Bense, önümdeki tabağa koyulmuş olan üzüm sapını alıp kendimden uzak bir yere bıraktım. Hiç aç hissetmiyordum. Bu yüzden uzun bir süre tabağımdaki kaşar peyniri ile bakıştım. İnsanlar bomboş şeyler düşünüyor ve bu boşlukları ile mutlular. Bense o kadar rahat olmak istiyorum sadece. Kafamı kaldırıp en uzaktaki masaya bakıyorum arada. Charlotte’un saçının telini bile görürüm belki diye. Gryffindor ve Ravenclaw’lılardan başka bir şey gözükmüyor oturduğum yerden. Peynirimi çatalımla dürtüp tabaktaki yerini elli beş kere değiştirdikten sonra tam arkama gelip durmuş, adımı üçüncü kez söylediği için bir de omzuma dokunması gerekmiş adam yüzünden kafamı kaldırdım. Arkamı döndüğümde gördüğüm hafif pis sakallı, açık tenli siyah saçlı adam müdürün beni çağırdığını söylediğinde kaşlarımı çattım. “Tüm sınıf başkanlarını mı, beni özel mi?” diye sordum boğuk bir sesle. Cevap veremeyeceğini söyledi. Ancak beni ve Samuel’i çağırdığını adam düşündüğü gibi duydum. Slytherin ve Gryffindor öğrencileri birbirlerine mi girdiler acaba? Soleil ve Destinee neden çağırmıyor o zaman? Erkekler sapık bir şeyler falan mı yaptılar? Güzel. Kafa dağıtacak bir dramaya ihtiyacım vardı. Kendi düşüncelerimde boğulmaktan kurtulacağım belli ki. Ayağa kalktım bizimkileri orada bırakıp. Adam Samuel’i almak için gitti Gryffindor masasına. Bir şeyler konuştular. Ben de çıkıp kapının önünde bekledim gelmelerini. Kuzenimle birlikte geldiklerinde hafiften gülümsedim Samuel’e her şey normal tavrı vermek adına. Neden çağırıldığımızı anlamak adına “Müdürlük olacak ne yapmışız ki?” diye sordum adamın arkasından ilerlerken. Yan gözle de Samuel’e bakıyor, sanki onunla birlikte çözüyormuşuz gibi davranıyordum. Adamın ağzı müdürün bizi bilgilendireceğini söylerken, beyni bana ailem ile alakalı bir durum olduğunu söylüyordu. Bunu duyduğum gibi yüzümdeki sırıtma gitti. Buz kesip olduğum yerde kaldım. “Ne oldu onlara?” dedim ilk. Adamın konu hakkında düşünceleri bana haberin baya kötü olduğunu söylerken. Ellerimi kafama koyup “Sus sus sus!” dedim. Duymak istemiyordum cevabını. Çok mu kötü? Ne kadar kötü? Nasıl kötü? Sikerim ben bu herifin arkasından mal mal yürürken öğrenirim ki haberi. Daha yetkili biri, tüm olayı bilen birinin söylemesi gerekiyor. Köylü herif yalan yanlış biliyordur. Başladım koşmaya tabi müdürün orasında doğru. Koşmamı engellemek için hamle yaptığında da bir kenara ittirdim herifi. Arkamdan koşmak zorunda kaldı tabi. Sürekli kendi kendime yapma diyorum. Okuma aklını. Çalışmıştık bunu Charlotte ile… Müdürün odasının önündeki heykelin önüne geldim ama şifreyi bilmiyorum. Bir tekme salladım heykele. “Açıl!” diyerek “SANA AÇIL DİYORUM!” O rastgele herif ve Samuel koşarak yanıma gelince adam şifreyi düşündüğü gibi “Limon şekeri kovalar vesveseyi!” dedim. Neyse ki adamın düşüncelerini söylemeye falan başlayınca ailem hakkında düşünmek yerine benim bu yaptıklarımı düşünür olmuştu. Heykel yavaş yavaş merdiven çıkarırken “Hadi be HIZLI OLSANA!” diye delirdim yerimde zıplayarak. Tamamlandığı gibi koşturup kapıyı çalmadan falan girdim odaya.
“Ne oldu aileme?” diye sordum odada duran kişilerin şaşkın bakışları karşısında. “Annem iyi mi!?”[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git