İngiltere Büyücedünyası > Okul Müdürünün Ofisi
Çocukları Pistten Alalım
Emma Louise Guendolen:
[justify]Olduğu yerde huzursuzca kımıldanırken ayağının birisini öne doğru uzatmış, kalp çarpıntısıyla eş değer tıkırtıları topuğu ile zemine ulaştırmıştı. İçerisinin sıcaklığı zihnine yoğun bir uyuşukluk hali bırakıyordu. Şimdi, hemen şu ardındaki koltuğa kıvrılsa yarın sabaha dek uyuyabileceğini düşünüyordu. Kendisini her anlamda güvende hissettiği bir odada bulunmanın zihnine ulaştırdığı bir oyundu bu. Çocukluğunu anımsamıştı. Öğrencilik yıllarında da evinden ziyade Hogwarts'ta güvende hissederdi kendini. Asıl evi burasıydı. Gerçekleştirdiği eylemlerin çoğuna güvenmeyi burada geçirdiği yıllarda öğrenmişti.
Kapının açılması ile içeriye cılız fakat pek ala yakışıklı sayılabilecek adamın görüntüsü girdi. Kafasını öne doğru eğip ağzını aralarken "Tanıştığıma memnun oldum Bay-ım." diyerek dudağını yaladı. Kafası karışmıştı. Bay Harold büyücüye dair hiçbir soy ismi ifade etmemişti ki, Emma ne şekilde hitap edecekti? Elini uzatıp avucunu sıktıktan hemen sonra üzerindeki kumaşı düzeltmeye yeltenirken profesörün dedikleri çekmişti dikkatini. Tedbirli oluşundan bahsediyordu. Emma da bir işe adım atmadan, bir sorumluluğu sırtlanmadan önce bir B planı oluşturmak ister; arkasında birilerinin gözü kulağı olmasını beklerdi. "Haklısınız Profesör. Zira karşılıklı olarak birbirimizi kişisel değerler anlamında tam anlamıyla tanıyor değiliz." dedi Melvin yanlarından ayrılırken. "Siz bu okulun ben ise bakanlığın buradaki temsilcisiyim. Lakin yine de sizinle bu konuyu başbaşa konuşmayı yeğlerdim. Fakat söz konusu durum herkes için ne denli hassassa ben de o kadar hassas davranmaya çalışacağım. Endişeniz olsun istemem." diyerek odanın bir kenarına geçti.
Ne çok kısa ne de çok uzun bir süre sonrasında kapı gürültüyle açıldığında kaşlarını çattı. Sarışın bir oğlan dizginlenemez bir haylazlığı ve otoriteye karşı duran tutumuyla fütursuzca içeriye girdiğinde dudağının üstü seğirdi. Bu Eadwig olmalıydı. Babasını ne kadar da çok andırıyordu. Gömleğinin üzerine taktığı kravatı bağlama şekli bile neredeyse aynıydı. Bağırıyor, sorular soruyor, hızlı bir cevap bekliyor, bulunduğu odanın ne anlama geldiğini bilmiyormuşçasına ve daha henüz olanlardan bu denli habersizken kendisine yanlış bir başlangıç ve tutum sergiliyordu. Ardından esmere çalan çocuk da içeriye girdiğinde kapı kapanmıştı. Bu da Samuel olmalıydı. "Zavallı çocuklar." diye geçirdi içinden. Emma için her şey daha titizlik dolu olmalıydı. Bakışlarındaki öfke ile Melvin'e baktı. Yolda gelirken hangi hak ile bu öğrencilere bu denli korkunç olaylar sillesini koridorda verme cüretine erişmişti? "Yazık oldu." diye zihninden geçirdiği cümleler ile kocaman bir nefesi ciğerlerine hapsederken Profesör Harold'ın kontrolü eline almış olmasına minnettardı. İnce bir büyü hareketiyle duvarlara çarpan gürültüleri keserken profesyonelliğini kaybetmeyen bir tutumla ağır adımlar halinde oda çeperinde ilerliyordu. İhtiyar adam cadıyı tanıttığında köşedeki yerinden hayalet bir silüet gibi çıkan Emma "Merhaba Bay Boleyn ve Bay Boleyn." dedi sırasıyla ikisine de bakarak. Onları selamlamak için başını öne doğru hafifçe eğerek yüzünden silinen bir tebessüm ile ciddiyetini korumaya çalıştı. Yalandan bir gülümsemeyenin iç ısıtacağını düşünmüyordu. Her iki çocuğun gözlerinde besledikleri korku gün yüzüne çıkmış, ele avuca sığmayacak bir hale gelmek üzere yola çıkmıştı.
Okul müdürü hiçbir cümleyi süslemeden olanı biteni çocuklara aktarırken Emma içinin ezildiğini hissetti. Acıma duygusu muydu yüreğini sızlatan yoksa bu iki oğlanın ailesine, bencilce tavırlarına karşı duyduğu öfke miydi bu ezilme hissinin çekirdeği? Sevdiği bir adam yoktu. Çocukları yoktu. Fakat tüm bunlara rağmen bir çocuğu olsa böyle düşüncesiz planlar yapmayacağını, korkak bir kedi gibi kaçmayacağını düşünüyordu. Yaptığı işin arkasında durur bilhassa tüm kötü örüntülerden onları koruyup kollamak isterdi. Sırasıyla iki oğlana baktı. Omuzları her bir sözcüğün ağırlığında ezilmiş, bedenlerine bir dünya dolusu yük binmişti. Kendisini onlar yerine koydu; böyle bir haberi alsa ne olurdu? Ailesi ile arası her zaman buz gibiydi. Muhtemelen bu çocuklar için hissettiği üzülmenin eşiğinde kendisine dair duyduğu endişe yatıyordu. Emma böyle bir haberi alsa ancak kariyerinin mahvolacağına dair korku onu olduğu yerde durdururdu. Zira geçmiş geçmişti, şimdi elimizdeydi ancak gelecek şekillendirilebilirdi.
Çocukların gerçekleşenleri hazmedebilmeleri için zaman tanımaya çalışırken kollarını birbirine doladı. Vakit geçiyordu. Normal şartlar dahilinde olsa işi aksadığı için meymenetsiz bir surat takınır, şimdiden aceleyle iki oğlanı kollarından tutarken bakanlığa varmak üzere yola koyulurdu. Olağanüstü hallerde inisiyatif kullanılabilirdi, bu hal Emma'nın ilk inisiyatifi olacaktı. Olduğu yerde kalıp çocukların dalgalanan duygu durumlarını incelerken gözlerini kıstı. Eadwig ve Samuel, yaşamaları gereken ruh hallerinin tam zıtlıklarıyla etrafa sözler savuruyor; kimi an çöküyor kimi an ise yükseliyorlardı. Emma emindi ki birisine zarar gelse diğeri tüm dünyayı karşısına alabilirdi; sanki birbirlerinin sesi olmak için bir araya gelmişlerdi. İçerideki kasvetin kendisini boğduğunu düşünürken derin bir nefes daha almak zorunda kaldı. Samuel bağırıp çağırdı. Eadwig yaşadığı anın şokuyla hiçbir şeyi kabullenmiş gibi görünmüyordu. Etkisiz olarak baş ediyorlardı bir şeylerle. Söz cenaze düzenlenmesine geldiğinde dudaklarını birbirine bastırdı. Bir sigara yakmak istedi. Yakamazdı. Fakat onun yerine her şey bir çorap söküğü gibi gelirken Eadwig'in kararan bakışlarını bir yana doğruldu, Samuel daha da ufaldı. Sarışın çocuğun ağzından çıkan tütünün dumanı odaya dağılırken kuzeniyle konuşmasını bölmemeye çalıştı. Birbirlerine ihtiyaçları vardı.
İki etmişti. Emma mesleğinin başındayken ikinci inisiyatifini kullanmıştı şimdi de. Çocuğu anlayan bir içtenlikle -ki bunu sahiden de içtenlikle yapmıştı- yavaş adımlarla çocuğun çaprazındaki tekli koltuğa oturdu. Dizlerini birbirine bastırıp parmaklarını kenetlerken Samuel'a da oturması için işaret etti. Bir sosyal hizmet uzmanı değildi lakin her iki çocukta da görmüş olduğu cevher Emma'nın profesyonelliğini yitirmesine sebep oluyordu. "Cenaze için... Tüm ayarlamalar yapıldı. Boleyn ismine yaraşır bir uğurlama olacağından şüpheniz olmasın." derken tınısı iyice kısıldı. "Eadwig, eğer anneni görmek istersen gerekli izinleri almaya çalışacağım." Gözlerini kapattı. Dudaklarından çıkan her bir harf daha ağır aksak ilerliyordu artık.
"Her şeyin çok karmaşık geldiğini tahmin edebiliyorum." dedi zihninden geçenleri toparlandığında. Yalnızca tahmin edebilirdi. Asla iki genç büyücünün aklından geçenler gibi hissedemezdi. Sesi gürültüden uzak, yüzündeki tonlamalar sıcaktı. Cümleleri tane tane seçmeye özen gösteriyordu. Bilgi salatası bir açıklama değil, artan yanıtsız sorulardan ibaret olacaktı. Birisine bir ölüm haberi tam anlamıyla nasıl verilirdi, bilmiyordu. Öldü demek çok acıydı. Artık yaşamadığını söylemek kahrediciydi belki de. Ailesinde gerçek bir sevgiyi asıl büyükbabasına karşı hissettiyse de ölüm haberini aldığında henüz küçücüktü. Tatlı masalların yok olduğunu, büyükbabasının anlatılarının hayatındaki gerçek anılardan bir bir silindiği vakitte ancak anlamıştı. "Size baskı altında hissettirilmemesi için elimden geleni yapacağım. Aklınızda bir çok soru olduğunu biliyorum. Hepsi, inanın bana hepsi yanıtlanmaya çalışılacak. Ancak yeri burası değil; bu soruların yanıtlarını doğru şekilde alacağınız yerin okul olmayacağını bilecek yaştasınız. Yasınızı yaşayacağınız yerin burası olmayacağı gibi... Bundan dolayı gerek sizin aklınızdaki soruların yanıtlanması gerek ise yanınızda olmamız için bize müsaade etmelisiniz. Bizim de aklımıza takılan birkaç soru var ve cevabına ulaşmamızda yardımcı olabileceğinizi düşünüyoruz. Ancak hemen değil, merak etmeyin. Size biraz zaman tanıyacağız muhakkak." diyerek üstüne bastırmıştı kelimelerin. Göz ucuyla profesöre ve Melvin'e bakmıştı. İşleri biraz olsun idare edebildiğini düşündü. Sırtını dikleştirip arkasındaki ufak yastığa yaslanmaya çalışırken ufak bir öksürük ile boğazını temizledi. "Hogwarts ve Bakanlık olarak yanınızda olduğumuzu bilmenizi isteriz." diye temenni vermeye çalıştı. Temenni veriyordu vermesine ancak kendisini kandırıyor olabileceği ihtimalinden de bir türlü kaçamıyordu. İki oğlanın hiçbir şeyden haberleri olmamasını dilerken ısrarla kendi yılları gözünün önüne geliyordu. Hırsa bürünmüştü, daha ilk yılından sırtını sağlam bir kapıya yaslamak ve ailesine yaranabilmek için dişini tırnağına takmıştı.
Reşitliğe yaklaşan iki deli yüreği bastırmak, böylesine duygu değişiklikleri ile birlikte zor olabilirdi. Kaçabilirlerdi, buna göz yumamazdı. Emma'nın hem sosyal hayatındaki vicdanı buna el vermez hem de yapacağı işi başarısızlıkla sonuçlandırmayı göze alamazdı. Kendilerine zarar verebilirlerdi. Kavga edebilirlerdi. Her ikisine de eşit muamele ve koruyuculuğu göstermek durumundaydı. Gözlerini okul müdürüne çevirdiğinde "Profesör!" diye seslendi. "Sizden rica etsem, Samuel ve Eadwig ile bakanlığa giderken bir kişi bize eşlik edebilir mi?" diye sordu. "Güvenlikleri için." diye yineleme gereksiniminde bulunurken baş ucuyla iki çocuğu işaret etmişti. Birbirinden beter, yeteri kadar derbeder görünen iki buğulu çocuğu...
[/justify]
H. E. Harrington:
[justify]Eadwig Alger Boleyn, zengin bir ailenin her fırsatta üstüne titrenmiş tek oğlu. Hareketleri doğrudan veya dolaylı olarak daima kontrol edilmiş. Dış görünüşünden dahi anlaşılabileceği üzere, düzene ve kurallara sıkı sıkıya bağlı. Karmaşık. Gerçeklerden kaçma eğilimi var. Yaşayamadığı duyguların çürük kokusu vücudunun her bir zerresine yapışmış. Yine de, aile kavramını önemsiyor. Değer verdikleri için her şeyi yapabilecek bir potansiyelde. Zeki. Onca karmaşasına ek zihnin kilitlerini açma gücüyle kutsanmış; ancak onun için bir ödül mü yoksa bir lanet mi bilinmez. Başına buyruk. Kontrol mekanizmasının güçlü oluşu: ruhuna yük.
Samuel Raymond Boleyn, geniş ailede dışlanan aile bireylerinin tek oğlu. Doğal olarak, payına düşeni almış. Agresif. Öfke kontrolü konusunda zorlanma potansiyeli yüksek. Kuzeni gibi zeki. Doğru ellerde çok iyi bir büyücü olacağı kesin. Godric Gryffindor’un binası için biçilmiş kaftan. Duygular arası keskin geçişleri göze çarpıyor. Bildiklerini saklama konusunda yeterince usta değil, içi dışı bir. Gerçekçi olmasının aksine duygularıyla hareket edişinin başına bela getirme ihtimali oldukça fazla. Aile bağlarına verdiği değeri yanlış ifade biçimiyle sunma.
Emma Louise Guendolen, aristokrat ailenin aristokrat kızı. Burjuvanın temsili. Kolay anlaşılabilir birisi gibi durmuyor, eli çoğunlukla kapalı. Güvenilir mizacını sert gözüken karakteristiği destekliyor. Ailesinin beklentilerini karşılamaya adanmış bir çocukluk, bir hayat… Duygularını yansıtma konusunda ne kadar başarılı olduğu tartışmaya açık. Soğuk bir yüz. Olanı biteni sorgular ancak kitabın kuralları dışına çıkmama eğilimi baskın gelebilir. Yakınlarından çok yabancılarla iletişim kurmanın daha kolay olmasından mütevellit çalıştığı departmana sorgusuz sualsiz bir uygunluk.
Harold ile Melvin hemen hemen aynı düşüncelerdeydiler. Ancak, genç veya yetişkin fark etmez, birini tanımak şüphesiz ki zamanı da işin içine katardı. İlk gözlenimde ellerine geçen bilgiler buydu. Birçok düşünce tekrar tekrar teyit edilmeli ve yanlış kanıya varılmamalıydı Harold için. Başlangıçta istemsiz bir şekilde inkar psikolojisi ile hareket eden Eadwig Boleyn’in durumu içler acısıydı. O noktada Harold bi ara elini sızlayan böğrüne doğru çıkarmıştı refleksle, lakin bir eğitimci ve yaşam tecrübesi daha fazla olan bir ihtiyar olarak durumu kötüleştirmek yerine daha kontrollü bir tavır göstermenin gerekliliği ile anında geri indirmişti elini. Öfke patlamasını Eadwig’den beklerken Samuel’in gerçekleştirmesi Melvin ile Harold’ı bir tık şaşırtmış ve üzerine düşünmeye itmişti. Agresif tavırlarıyla sorgulayan çocuğun istediği cevapları ne Harold ne de Melvin biliyordu. Bayan Guendolen’in yanıtlaması gereken sorular bunlardı. Bu minvaldeki önemli konuları Hogwarts sınırları içerisinde konuşmak bir Bakanlık görevlisi için uygun düşmeyebilirdi. O konuda daha çok üstelenirse Bayan Guendolen’e destek vermek amaçlı beklemede sayılırdı Harold. Keza Melvin de aynı şekilde. Çocukların arasında çıkan atışmada dahi birkaç telkinde bulunsa da baskın ve otoriter yanını göstermekten ziyade daha sevgi dolu yanını göstermek istiyordu. Olaylar karşısında ne yaparsa yapsın hiçbir zaman iki aile üyesinin birbiriyle olan etkileşimi kadar geçerli olmayacaktı.
Sessizliğine tekrar bürünürken Samuel’in Eadwig’i pembe rüyalarından uyandırmasıyla hiç beklemediği bir şeye tanıklık etmişlerdi. Melvin’in bakışları Harold ile kesişti. Çok kısa bir an. Eadwig’in özel yeteneğini sergilediği bir an. Gözlerden kaçabilirdi de kaçmayabilirdi de. Her şey o kadar karambole ilerliyordu ki Eadwig’in iç dünyasını anlamak mümkün değildi. Şu an müdürün odasında anılarda kaybolmuş küçük bir çocuktu o. Sözlü bir büyü kullanmaksızın dalıp gidişinin başka izahı yoktu ki Melvin’in uyarısı asıl şimdi anlam kazanıyordu. Böyle bir ana tanıklık etmek Harold’u gururlandırmıştı. Yetenekli gençler görmeyeli uzun zaman olmuştu. Bu konu ileride mutlaka değerlendirilmeliydi. Bilhassa Harold, üzerine düşecekti. Ne yazık ki şu an ne yeri ne de zamanı sayılırdı.
İki çocuğun birbirleriyle paylaşımları arasında duygusal bir buhrana sürüklenen Eadwig’in son hareketiyle Harold’un eli titremişti. Melvin, Harold’un bu konuda rahatsızlığına birinci elden tanıklık eden birisi olarak Harold’un yanına yaklaşmıştı. Derin bir nefes aldı Harold. Yoğun bir rahatsızlık hissine rağmen kendisini ne olursa olsun tutmalıydı. Doğrusu buydu. Hemen yanıbaşında biten Melvin’e kısık bir tonda “Anlayışlı olmalıyız.” dediğinde üzgünlüğü ses tonundan dahi anlaşılıyordu. Yorgun düşmüştü o da. Melvin, usulca başını sallayıp bir iki adım geri çekilerek Bayan Guendolen’in yanında saf tutmuştu. Cenaze ve diğer sorular hakkında kısıtlayıcı bilgiler edinimlendikten sonra önce kadını cevaplamak uygun düşmüştü Harold’a. “Muhakkak bir profesörümüzü görevlendireceğim. Bizlerin de Bakanlık ve profesör tarafından bilgilendirilmesi icap eder.” dediğinde Harold, Melvin “Kimi çağırmamı istersiniz Bay Harrington?” diye sormuştu sormasına ancak Harold’un aklından geçen ismi biliyordu. Yalnızca onay almak istemişti.“Balian d’Ibelin. Sihirli Yaratıkların Bakımı dersimizin profesörü bu iş için makul bir isim olarak gözüküyor.” Melvin, spesifik olarak profesörleri yakından tanımakla da görevliydi aynı zamanda. Profesörlerin dikkat çeken davranışlarını da Bay Harrington’a ulaştırmakla yükümlüydü. Okulda yeni oldukları için her profesörle aralıklı aralıklı durum görüşmeleri ayarlamayı düşünüyordu Harold. Okulunda kontrolsüz bir güç olmasını istemiyor, her durumdan haberdar olmayı tercih ediyor ve bir aile ortamı oluşturmayı arzu ediyordu yaşlı adam. Okulun Ilvermorny profesörleri ile birlikte eğitimci nüfusu ikiye katlanmıştı. Büyücedünya’nın gri zamanlardan geçiyor olması nedeniyle eskisinden da fazla dikkatli olmak icap ederdi. Harold’un bu düşüncelerini daha önce paylaştığı Melvin de tedbirli olmaya çalışıyordu. Bir nevi her profesörü sınamak da bu işin içine dahildi. O sebeple; Melvin, Bayan Guendolen’i de bekletmek istemeyerek odadan sessizce ayrılmıştı.
Harold bu konuşmalar arasında göz ucuyla Eadwig Boleyn’e bakıyor, çatılan kaşlarını yumuşatıyordu aralıklı olarak. Masasının üzerinden bir tabaka alarak çocuğun önündeki masaya bıraktı. Soğuk tonda sayılmayan ama monoton bir ses tonunun hakimiyetiyle “Yalnızca bir kerelik müsamaha göstereceğim.” dedikten sonra karşısındaki koltuğa yöneldi. Tütün ürünleri konusunda inceleme ve gözleme aldıracağı pek öğrencilerin arasında yer alacaktı Eadwig Boleyn de. Okulda geçirdiği ilk günden beri tütün ürünlerinin okula ulaşımını engellemeyi aklına koymuştu Harold. Bir yolunu bulacaktı ve tütünün kökünü okuldan kazıyacaktı. Hepsi onların iyiliği içindi.
İki öğrencisine de bakarak konuşmaya başladı: “Umuyorum ki vaziyetin lüzum ettiklerini iyice anlamışsınızdır. Daha önce de belirttiğim gibi, sizlere her açıdan destek olacağız. Bayan Guendolen ve diğer Bakanlık çalışanları sizinle ilgilenecekler ve ihtiyacınızda biz de yanınızda olacağız. İlk olarak, okuldan idari izinli sayılacaksınız. Evde birkaç gün vakit geçirmek isterseniz bunu anlayışla karşılayacağız, elbette. Kaçıracağınız dersler gözünüzde şu an önemsiz olsa da geleceğinizi yabana atmamak adına ders parşömenleri size düzenli olarak posta edilecektir. Bakanlık dönüşünde ister bir yetkili ile isterseniz Melvin ile evlerinize dönebilirsiniz. Yine de unutmayın ki sizleri en yakın sürede tekrardan aramızda görmek isteriz. Arayı açmamanızı ve bir an önce toparlanmanızı umut ederek yanınızda olmak için ziyarete geleceğim.” Yetişkinliğin acı yüzüyle karşılaşan gençler için bu sözlerin uygunluğu tartışılabilirdi lakin hayat devam edecekti. Eninde sonunda bunu da anlayacaklardı.
İçine sinmeyerek devam etti: “Hazır hissettiğinizde söyleyin lütfen. İçinizden kızdığınızı ve kırıldığınızı biliyorum. Nasıl kızgın olunmaz, değil mi? Hayat… hayata bir anlam veremeyiz. Çarklarını bir şekilde döndürmeli; ne yapsak engelleyemeyiz bazı şeyleri. Başımıza gelenleri metanetle göğüslemeli ve güzel anılarımıza tutunmalıyız. Olumsuzlukları yakanıza astığınız anda karanlığın sizi zincire vurmasına izin verirsiniz. Dilerim ki bu ihtiyara kulak verip acınızı bir sürece yayarak sağlıklı bir şekilde yaşarsınız ve zamanla acıları yenecek kadar güçlü olursunuz. Her daim güçlü olmanız beklenilemez. O zamanlarda da birbirinize siz sahip çıkacaksınız, az önce gördüğüm kadarıyla çok fazla dışarıya yansıtmayı tercih etmeseniz de birbirinize derinden bağlısınız. Bu çok güzel, bağlılığınızı hiç yitirmeyin ve her şeyle birlikte yüzleşin.” Harold, kendini tutamayıp saatlerce konuşabilirdi. Bir noktada durması gerekliydi. Aniden ayaklandı. Sızlayan beli için bir şifacıya gözükmeme lüksü kalmamıştı artık. “Birazdan Melvin ile Profesör d’Ibelin burada olur.”
Balian d'Ibelin:
"Mistle camları açmalı. Burası sigara ve umutsuzluk kokuyor. Skittle, masanın üzerindeki şişelerin tozunu al. Flake, kıyafet dolabının altında duran ayakkabıların yerlerini... Neyse sadece üç çift varmış." Pervaza sürtünen perdenin sesi düşlerin tatlı karanlığını tek bir pençe hareketi ile yarıp geçmişti. Ne kadar çabuk sabah olmuştu? Son zamanlarda herhangi bir çekidüzen kaygısı olmayan uykusunun bu deliksiz geceyi neye borçlu olduğunu sorgularken sağ göz kapağının kötü şekillendirilmiş plastik gibi sert ve soğuk bir obje tarafından yukarı çekildiğini hissetti. "Bay d'Ibelin kalkın, yatağınızı toplamamız gerekiyor." Gözkapaklarını açmaya çalışan patlak gözlü cincücenin tacizinden rahatsız olan Balian, yaratığı savuşturduktan sonra ellerini pencereye karşı siper ederek olduğu yerde doğruldu. Güneş ışınlarının parçalanmış uykusundan içeri sızmasını engellemek istemiş olsa da gecenin bir yarısı engelleyebileceği herhangi bir güneş ibaresi olmadığını anlaması uzun sürmemişti. "Scaramouche'nin dili aşkına... Bu da ne şimdi? Yatağımı toplamak için beni kaldırmanız değil kalkmamı beklemeniz gerekmiyor mu? Saat kaç?" dedi uyurken sönmeye terk ettiği tütününü yanı başında duran küllükten almaya çalışırken. El yordamıyla yaktığı kibritle tütünü ateşe verdi. Uyanmasına vesile olan aynı soğuk pençeler bu defa elindeki sigaraya müdahale etme ihtiyacı duymuşlardı. "Saat tam olarak 01:00 ve Baş yönetici tüm odaların temizlenmesini emret.. Ah! Görüyor musunuz sakar Mistle'ın yaptığını." Eline geçirdiği tütünü çarşafa düşüren Mistle, Balian'ın sırtının arkasındaki yastığı çekip deli gibi çarşaflara vurarak açılan deliğin genişlemesini engelledi. "Odanızda sigara içeceğiniz zaman camı açmalısınız Bay d'Ibelin. Kalkın ve yüzünüzü yıkayın. İksir Profesörünün odasında bulunan yıllıktaki halinize benziyorsunuz." Balian, kalın kapaklı defterdeki o garip fotoğraf gözlerinin önüne gelince gülümsedi. Dövülmekten ağzı yüzü eğrilmiş yorganını üzerinden attıktan sonra Flake'in getirdiği terlikleri giyip, gömleğini üzerine geçirdi. "Harrington hala ayakta mı?" Aynalı masasının üzerindeki ahşap at kılı tarağı aldı ve gecenin soğuğunu buyur eden pencereye doğru ilerlerken dağınık saçlarını fırçalamaya koyuldu. "Ah Profesör Harrington çok çalışıyor. Mistle, açılış yüzünden kendine biraz fazla yüklendiğini düşünüyor. Eğer bir süre daha başını evraklardan kaldırmazsa gözlerinin altı Profesör Golovanov'unkiler gibi mosmor olacak. Bay d'ıbelin! Henüz pencereleri silmedik, gömleğiniz leke olacak!" Kalçasını yerleştirmiş olduğu pervazdan aşağı sarkan Balian durmadan mırıldanmakta olan evcinini kendisini bacaklarından çekmeye çalışana kadar umursamadı. Odasının bulunduğu cepheden kuleleri görmek mümkün değildi bu sebeple baş yöneticinin uyanık olup olmadığını anlamak için bakışlarını müdürün odasının karşısındaki duvara çevirdi. Duvar aydınlıktı ve Harrington'ın silüeti az çok seçilebiliyordu. "...ve işte! Derdi de dermanı da işkoliklik denen güdüyle valtz yapıyor." Büyücünün uyanık olduğundan emin olduktan sonra kendini Mistle'ın ufak pençelerine bırakıp bedenini içeri çekmesine izin verdi. Balian elindeki tarağı masanın üzerine bıraktıktan sonra aynadaki yansımasını kontrol etti ve masada duran gaz lambasını eline aldı. Bu sırada koridorun öbür ucundan yatağın içindeyken yatağını kapatmaya çalışan cincücelerin istilasına uğrayan bir profesörün daha sesini duyunca gözlerini devirip odasını düzenlemekte olan yaratıklara baktı. İnsanın işini sevmesi güzel şeydi fakat bu yaratıklar bazen biraz fazla abartmıyorlar mıydı?
***
Ateşin gaz lambasının çatlak camından süzülen rüzgarla imtihanı Balian kulelere varana kadar sürmüş, taş duvarlara yansıyan titrek ışığın gözlerini yormasına sebep olmuştu.Melvin baş yöneticinin kendisini hemen görmek istediğini söyleyip kayıp olmuştu. Balian da bugün bir şekilde kendisi ile görüşmek istiyordu.Ancak Melvin'in simasından anladığına göre pek iç açıcı bir şey için davet edildiğini zannetmiyordu. Koridora hakim olan süküneti bozan nevcihan kapının sağ köşesine konuşlanmış Gargoyle'nin tok sesi oldu. "Bugün ne çok telaşlı büyücü ve cadılar var ama buna üzüleceğini pek sanmıyorum. Sanırım senin bir sokak kedisi olduğuna dem vurmaktan garip bir haz alıyor. Aristoteles'in Büyük İskender'e yazdığına göre kalın dudaklar aptallığı gösterirlermiş. Merlin, Tudor'un diline düşürmesin. Bir bakalım... Siyah gömlek,saçlar özenle taranmış, siyah cübbe ve... O ayakkabılar Fransız yapımı falan mı? En son 1800 yılında Nottingham'da bir katedralin dış cephesinde yer almıştım. Görmeyeli moda ne kadar da değişmiş." Genç adamın bir saraylı edasıyla reverans verdiğini gören taş yaratığın kahkahası dişlerinin arasından süzülen soğuk nefesine karıştı. "Bu akıma 'Cincüceler Okuldaki Profesörleri Yataklarından Kovup Odalarını Temizliyorlar Modası' adını verdim. En azından bu gece, bahsi geçen moda anlayışına mensup birçok kişi ile karşılaşabilirsin." Balian, bir gorili andıran portatif vücudu, upuzun kepçe kulakları, gözlerini gölgeleyen çatık kaşları ve buz gibi gırtlağından süzülen gür sesi ile canayakın bir imajdan çok daha uzakta bir yerde duran bu yaratığı şu kraliyet zırvası hayaletin aksine çok severdi. Gargoyle ürkütücü mizacı ile teşrif edenlere gözdağı vermek üzere müdürün kapısını gözlese de adının önüne Sir ünvanı getirilen hayalet bozmasından hatrı sayılır derecede daha kibardı. Genç adam asasını Gargoyle'nin ağzına yerleştirmek üzere elini cübbesinin cebine attı fakat parmakları herhangi bir ahşap obje ile buluşamadı. Mahcup bir ifadeyle yaratığın da görebilmesi için cübbenin ceplerini ters çevirdi. "Lütfen bana gerisin geri aşağıya inip asamı almam gerektiğini söyleme." Gargoyle'nin kahkahaları gürül gürül akıp boşlukta birbirlerine girdiler. "O halde dileğin sessiz kalmam yönünde. Bir yatakhane tılsımı olmak için neler vermezdim. Okulun en tenha yeri olan kulelerde tabloların kulaktan dolma dedikodularını dinleyerek günler geçmiyor. Nottingham'da taş zihnim suret çöplüğüne dönmüşken burada gördüğüm tek şey yaşlı Harrington'ın nursuz cemali. Yapabileceğim tek şey kapıda olduğunu söyledikten sonra izin geldikten sonra odaya çıkman olacaktır. Belki bu esnada bana bir şeyler söylersin ha?" Yaratığın odada yankılanan sesi boğuk bir şekilde kulağına ilişse de ne dudaklarının oynadığını görmüş ne de tam olarak ne dediğini anlayabilmişti. Bu yalnız yaratığın kalbine elindeki gaz lambasından daha büyük bir sıcaklık yayacağını umarak gülümsedi ve eli ile Gargoyle'nin çenesini okşadı. Bir süre düşündükten sonra zihninde beliren ilk cümleleri rastgele bir ritme diziverdi.
"Clarence nehrinin deryasında yaşayan bir kral mı?
Ya da kalesinden çıkmayan bir titiz bir prens?
Yüreğimin dehlizlerinde, tüm yeşil ispinoz ve keten kuşlarına yetecek binbir odalı bir kafes var.
Çıplak ayakları "yaban" mersinlerini çiğnemeye cüret ettiğinde, duyacak aşkın sesini en derinde."
"Hmmm demek Clarence nehri ve yaban mersini. Metafor konusunda bir ustasınız genç Balian. Meteliksizler Kralına başarılarınızı iletirdim... Tabi eğer Notre Dame'ın tepesinde olsaydım. Eğer nihayet kadrodan çıkarılmayı becerirsen, şarkılarını gidip Paris'in idrar kokan sokaklarında icra edebilirsin. Böylece Meteliksizler Kralı, asi Çöl Faresi'ni birinci ağızdan dinlemiş olur. Hem gitmişken tayininin büyücedünyaya çıkmasını iple çeken dostum Victor'a selamımı da söylersin. Katedralin kuzey cephesinde, şu uzun boylu ve biraz düşünceli duran. Ah, Notre Dame'ın tepesinde olmak için neler vermezdim. Yine de bir Nottingham değil..." Balian, Gargoyle'nin taş bedeninin kaç yılında yapıldığını bilmiyordu. Neden kendisine cins isimle hitap edildiğini de. Belki de çivisini oyuklarına batıran zanaatkâr yarattığı esere o kadar önem vermemişti. Tıpkı Balian'ın ebeveynleri gibi. Bakanlık isimsiz bireylerin varlığını kabul etmiyordu. Ne garip! İsimsiz olmak yasaktı ve Balian ismini taşımasının belki de tek sebebi buydu. Arkadaşı Jonathon ile kütüphaneye girdikleri bir gece, yaklaşık 14 yaşındalardı ve içinde bebek isimleri olan bir sözlük bulmuşlardı. Kapağı açık pembeydi ve toplumun tüm paternal yasalarını benimsemiş gibi duruyordu. Balian'ın anlamının "soylu" olduğunu öğrendiklerinde genç Balian'ın güldüğünü gören Jonathon ona asaletin kağıt üzerinde olsaydı büyücü karteli Guzmán'ın eşinin kulaklarından incilerin eksik olmayacağını söylemişti. Yine de ailesi, her kimlerse, oğullarına ve onu terk etmek üzere oldukları kadere daha uygun bir isim seçmişlerdi. Zira Jonathon'ın adının tek başına bir anlamı bile yoktu. 32 kilometrelik upuzun bir nehir ile Kuzey Yarımkürede yetişen bir dağ bitkisinin arasında ne gibi bir bağlantı olabilirdi de bu iki kelimeden bir isim türemişti? Kim bilir, belki de Jonathon herhangi bir isim ile sınıflandırılamayacak kadar derin bir büyücüydü. Ya da ailesi Black adını verip Jonathon ismini pek de önemli olmayan bir akrabalarının hatrına koymuşlardı. Bilemiyordu. Belki de ona kendi kaderini yaratma yetisi verilirken Balian ironik bir isim ve yaşam ile cezalandırılmıştı.Çok da inanmadığı dini kitaplardan birinde (sanırım İncil'di) yeni doğan bebeklerin ailelerinin günahları yüzünden cezalandırılabileceklerini duymuştu.
Balian'ı, düşüncelerindeki çok ama çok fazla "belki"nin arasından tutup çıkaran onu ani bir hareketle kendine doğru çeken Gargoyle olmuştu. Bu kaba davranışın sebebi muhtemelen bu esnada kapının açılmasıydı ve Gargoyle dediklerinin üçüncü bir kişi tarafından duyulmasını istemiyordu. Kulağına eğildi. "Bugün Aziz Yuhanna Krisostomos Bayramı. Aziz Yuhanna aşk, bağlılık ve arkadaşlığın koruyucusudur. Sende bu saydıklarımdan bolca var. Umarım anlatabilmişimdir. Aynı hataya iki defa düşme, akıllı davran." Adamın kollarını saran pençelerini gevşetti ve az önceki sözlerini bastırmak adına etrafta rahat bir şekilde de duyabileceği bir şekilde bağırdı. "Çok ama çok güzel bir şarkıydı sevgili Balian. Bir dahaki ziyaretine kadar sana borçlandığım kupleleri düşüneceğim!" Taş yaratığın söyledikleri Balian'ın kaşlarının umutsuzca kalkıp suratının asılmasına sebep olmuştu. Ayakları onu içeriye, o'nun varlığını bildiği yere sürüklerken, bakışları uzun bir süre taş yaratığın olduğu yönde kaldı. Gargoyle en az Müdür Viridian döneminden beri Hogwarts'daydı... Ah bir saniye. O zaman 1700'lerde Nottingham'da olması mümkün değildi. Her neyse... Müdire Mole döneminden beri baş yöneticinin kapısını gözlüyordu. Yöneticiler ve özel hayatları hakkında 1700'den beri biriktirdiği bilgileri ele geçirebilecek olsalar, Gelecek Postası yazarları çıplak ellerle kuleye tırmanıp yaşlı Gargoyle'yi bir balyozla paramparça ederlerdi.
Bedenini, önceden buz gibi kesilmiş odaya doğru çeviren Balian bir süre olduğu yerde kaldı. Medusa'nın kellesi Harrington'ın ellerindeydi ama yılanlar... Yılanlar Balian'ın bedenini sarmışlardı. Adaletin terazisi bir kez daha kırılmıştı, pirinç zincirleri birer iplik gibi havada sallanıyordu.İçerisi düşündüğünden kalabalıktı.Boleyn çocukları ve tanımadığı hoş bir kadın.Acaba bu güzel koku o inkar edilmesi güç güzel teninden mi geliyordu?Gözleri kadının gözleri ile denk geldiği anda ise alelacele kaçırmıştı mavişleri.Boleyn çocuklarının halini gördüğünde ise sıkıntılı bir durumun ortasına düştüğünü anlamakta zorluk çekmemişti.Kulağına çalınan dedikodular doğru muydu?Eğer doğruysa kendisinin de Boleyn ailesi ile olan yakınlığından dolayı mı buraya davet edilmişti? Birden kan basıncı yükselmeye başlamış ve elleri terlemeye başlamıştı.Boğazında ise ufak bir kuruluk hissediyordu.Gözleri bir baş yöneticiye bir de tanımadığı kadına ilişiyordu.Nefesini düzenleyip,boğazını temizledikten sonra başıyla hem baş yöneticiye hem de hoş kadına başıyla selam verip "Saygıdeğer baş yöneticim,beni çağırmışsınız." dedikten sonra düşünceleri onu daha çok rahatsız etmeye başlamıştı.Dolunay vakti yakın değildi öyle değil mi? Daha yeni yeni toparlanmaya başlamıştı.Bir yenisini daha kaldıracak durumda değildi.
Emma Louise Guendolen:
[justify]
Ayaklarını birbirine dolayıp ellerini dizleri üzerinde kenetlerken çocuklardan gözlerini aralıklarla kaçırıyor, küllük üzerinde yanan sigara çöpüne yan gözle bakıyordu. Profesör Harrington kendisinin yanında bir profesörü görevlendireceğini söylediğinde biraz olsun rahatlamıştı, omuzlarındaki kaskatı duruş gevşeyip yerini ince bir sıcaklığa bırakmıştı. İki iri yarı oğlanla bir asa sayesinde baş edebilirdi muhakkak ancak faili meçhul her bir sorunun cevabının genç büyücülerde saklı olduğu gerçeği yüzüne su gibi çarpında tedbiri elden bırakmak istemiyordu. Bu noktada yalnız görevlendirildiği için bir hayli yanlış buluyordu konumunu aslında. Lakin bakanlığın işinin başından aşkın olduğu şu zamanlarda herkesin bir sorumluluğu üstleniyor olması da su götürmez bir gerçekti. İhraç edilen çalışanlar bir yana bir çok mevki değişikliği de su altından konuşulur olmuştu.
Profesör d'Ibelin'i bekleyip okul müdürünün naçizane yakınmaları ve öğütlerini dinlerken ister istemez göz devirmek zorunda kalmıştı. Doğrusu ya saygı duyulacak bir büyücüydü ancak bu öğütlerin sırasının şimdiki zaman olduğunu düşünmüyordu Emma. Sonrasındaydı. Acısı taze olan bu çocukların geride kalanları olmayışı yüzlerine çarptığında hiçbir öğüt kulaklarına küpe olmayacaktı.
Kapı yavaşça açıldığında içeriye önce bir profesör ardından da Melvin girmişti. Melvin'in dudakları sımsıkıydı, Emma'nın az önceki öfkeli ve suçlayıcı bakışından nasibini almışçasına birbirine yapışmıştı. Profesör üzerindeki cübbeyi -belki de parka denmeli- düzeltirken sırtını dikleştirip okul müdürüne gözlerini dikmeden hemen öncesinde Emma'nın bakışları adamla karşılaştı. Karşılaştı karşılaşmasına da bu ilk bakış değil gibiydi sanki. Gözünün büyücüyü bir yerden ısırdığına adı kadar emindi. Bakanlıkta mı karşılaşmışlardı; belki bir dükkanda veyahut okulda... Yaşları birbirine uzak sayılmaz, olsa olsa birkaç sınıf farkları olacak kadar yaş farkı kaldırırlardı. Dudaklarını aralayacakken sustu. Merakını elbet giderirdi. Yeri ve zamanı olmayan soruların vakti değildi.
Elindeki görevlendirme belgesini Profesör Harrington'a uzatırken çocuklara ve bilhassa Profesör d'Ibelin'e dönüp "Sihirli Taşımacılık Dairesi'nden bir kere kullanmak üzere özel olarak yaptırdığımız bir anahtar ile gideceğiz. Bundan ötürü ki öğrencileri kesinlikle bırakmamaya özen göstermeliyiz." diyerek büyücülere baktı. Sessizlerdi. Kendisini dinlediklerinden dahi emin değildi. Dalgın iki oğlanı anahtarda sürüklenirken yere çarpıp kaybetmek istemezdi. "Eadwig Boleyn'e ben refakat edebilrim. Sizden de Samuel Boleyn'e refakat etmenizi rica edeceğim." diyerek konuşmasını bitirdi. İlgili imzaları alıp Bay Harrington ile vedalaşırken üslubunu ve tutumunu korumaya özen göstererek yaşlı adamla kısacık tokalaşıp odadan çıktı.
Hogwarts'ın uzun koridorunda boylu boyunca yürürken dışarıdaki diğer öğrencilerin kendilerine karşı bakışlarından rahatsızlık duymuştu. Bu rahatsızlık kendisi için değil, öğrenciler içindi. Yedi yılını harcayıp ezberlediği kestirme çıkışlarla okul bahçesini bulduğunda ardındaki üç büyücünün kendisini takip etmesine izin verdi. Aynı zamanda üzerindeki ceketin iç bölmesine yerleştirdiği tekerleği andıran minik halkayı parmakları ile kavrarken adımlarını yavaşlattı. Etrafa bakındı. Pek de kimsenin peşlerine takılmasını istemezdi. "Bir anahtarla daha önce yolculuk yapmışsınızdır diye tahmin ediyorum ancak yapmadıysanız da... Halkanın etrafını sıkıca tutmanızı rica edeceğim sizlerden. Lütfen bırakmayın, kendinizden olmak istemezsiniz. Gözlerinizi kapatabilirsiniz. Kısa bir süre sonra bakanlığa varmış olacağız." diyerek altın rengi sarmalı öne doğru uzattı. Hepsinin birden yavaş yavaş bu demire dokunmasını izlerken hazır olduklarında gözlerini kapattı. Sıradaki durak Britanya Büyü Bakanlığı idi.
İhtişamlı binanın önüne inerken savrulmaması için Eadwig'in gömleğine doğru uzandı. Oğlanı yakasından tutup yavaşça çekmeye çekerken bir yandan da Profesör d'Ibelin'e ve Samuel'e bakmaya çalışıyordu. Onların da güvenle yanlarına ulaştığından emin olduktan sonra en önden gitmeye başladı. İçerisi her zaman olduğu gibi mahşer günü gibi kalabalıktı. Diğer günlerden tek farkı daha karmaşa dolu, herkesin göze girmek için koşturduğu bir öğleden sonrasıydı. Her zaman bellediği bir duvarın köşesine geçerek asasını çıkarttı. Taşlara çaprazlama bir biçimde vurduğunda gizemli asansör kapısının belirmesine izin verirken bir adım geriledi. Katlar arasında dolaşan asansöre bindiğinde tekrardan Eadwig'in yanına geçti. Refakatçiden çok azılı bir suçlunun kaçmasını gizliden gizliye kaçmasını önleyen bir seherbaz gibi hareket ediyordu.
Sihirsel Yasal Yaptırım Dairesi'ne geldiğinde tanıdığı birkaç simaya yalnızca başı ile eşlik etti. Ardından büyük kapının önüne geldiğinde derin bir soluk alıp iki büyücü oğlana döndü. Solgun yüzleri, ürkek fakat bir o kadar da vahşi ve öfkeli tavırları tüm yüzlerinden, yüzlerine yansıyan duygu karmaşasından rahatlıkla okunabiliyordu. "Sizlere burada birkaç soru soracaklar. Çocuk değilsiniz artık. Sizleri sorgulayacaklar baylar. Kulağa rahatsız edici geldiğinin farkındayım ancak bir peri masalı gibi işitmenizin manası yok. Ancak temin ederim ki iki tarafın da soru işaretleri giderilecek." dediğinde bir adım geriledi. Yanlarına gelen daire çalışanına öğrencileri teslim ettikten hemen sonra Profesör d'Ibelin'e dönerek "İsterseniz sizi odamda misafir edebilirim, bu sayede öğrencilerinizi beklemiş olursunuz." diye nazik bir teklifte bulunmaya çalıştı. Teklifinin ardından öğrenciler çökkün omuzları ile kapıdan içeriye doğru adım adım çekildiler.
Kapı büyük bir karanlık ile peşlerinden kapanmıştı. Sorgu, birazdan başlayacaktı.
-bölüm sonu- [/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git