Dünya Ülkeleri > Boleyn Adası

Kuzişim gelmiş (Vol IV)

(1/2) > >>

Samuel Raymond Boleyn:
Bir şarkı da benden gelmesin mi?[spoiler][youtube]https://www.youtube.com/watch?v=m6TXPNybrmk[/youtube][/spoiler]


Sonunda ergenliğe girmiş Samu ve Eady düşününüz efenim. no kuziş anymore
Tarih: 4. sınıf yazı

Samuel Raymond Boleyn:
Odamın kapısı tıklandığında alnıma düşen tutamı yukarıya doğru bastırmakla meşguldüm. Mutfak çalışanı Fhatma cevabımı beklemeden kapıyı açıp “Samu, yemeğe geç kalıyorsun!” diye 3. uyarısını yaptığında eğildiğim boy aynasından uzaklaştım ve ona döndüm. Kollarımı açtım kombinimi göstererek. “Nasıl?” dedim ve bir tur attım etrafımda. Gözlerini kaçırarak iyi olduğunu söylediğine göre çok kötü olmuş. “Neee?” dedim uzatarak. “Buna kötü diyen son kişi kör oldu ha.” Aynadan baktım kendime. En şık gömleklerimden birini giymiştim. Bej rengi, keten, kol düğmelerine de özenmiştim oldukça. Babamın pahalı düğmelerini aşırdım odasından dün gece! Pantolon biraz sıkıydı, oturunca yırtılır mı diye de korkmuştum hatta. Geçen seneden kalma kahverengi bir pantolon, boyum uzayınca biraz bileklerimi göstermeye başlamış ama… Kalıbı güzel! Rengi de iyi gibiydi. Kızlar bu tarzı beğeniyorlar bu aralar. “Cidden beğenmedin mi Fhatma? Doğruyu söyle bak yoksa.. rezil olurum! Önemli biliyorsun.”

Fhatma benden birkaç yaş anca büyük, evdeki çalışanlardan birinin kızı. Okula göndermiyorlar, burada ablalarıyla birlikte çalışıyor. Boleyn’lerden sıkıldıkça da sohbete yanıma kaçıyor. En çok onunla sohbet ediyorum bu evde. Neredeyse Eadwig’den bile çok. Okuldaki yaşadıklarımı, Ada’da yaptıklarımı, evdekilerle kavgaları… Hatta arada gidip toplantı odasından amcamları dinlediğimiz bile oluyor. O kadar gizli ne konuşuyorlar merak etmeyen delidir. Evde biraz da gözüm kulağım oldu sayılır yani. Dost biriktirmek çok önemli.

Bu ev son birkaç yıldır değişiyor. Önceden geldiğim o eğlenceli büyük yazlık evi değil de sanki artık… Daha soluk, daha cansız ve biraz da hapishane gibi. Evet hatta tam olarak hapishane! Odalarımızdan çıkmıyoruz, çıktığımızda gardiyan gibi etrafta mutlaka bizi izleyen birileri oluyor ve hatta Eadwig ile görüşmemize bile annesi olacak o kadın saat sınırı koydu. Şaka mı bu ya?

Geçen yaz geldiğimde de eskisi gibi değildik. Yemekler ayrı yeniyor, beraber bahçe yürüyüşleri ve süpürge yarışları yapılmıyordu artık. Ama bu yaz daha fena. Sıkılıyorum ya evde, koskoca köşk ama 4 duvar içine tıkıldık kaldık haftalardır! Zaten ben biliyordum başından böyle olacağını, dedim bizimkilere de. Gitmeyelim yani ne olacak ki? Dip dibe aylarımızı geçirmeye değiyor mu? Victorine ile toplasan günde 2-3 cümle kurduğumuz olmuyor birbirimize. Annemle de geçinemiyorlar, onu eziklediğini görebiliyorum. Kendini burada iyi hissetmiyor, ama sorduğumda aman Victorine hanım da bilmem ne. Yamacından ayrılmıyor, bırakmıyor kadını bir türlü. Diyorum acaba ben mi tanımadan yargılıyorum, yakınındakilerin sevdiği bir insan mı kendisi… Ama yok. Ben tanıyorum malımı arkadaş. Bana böcek gibi bakıyor kadın. Sadece bana değil  anneme de aynı. Hiçbir zaman sevmeyeceğim büyük ihtimalle. Sonuç olarak, babam evdekilerle anlaşan tek insan. Nasıl bir anlaşma tarzları olduğunu anlamıyorum gerçi ama babamın onlara karşı bir hürmeti olduğunu görebiliyorum bu yüzden 3 ay yanlarında kalmak görevimizmiş gibi davranarak devam ediyoruz hayatımıza. Gerçi bu sene 2 ay kalıp Londra’ya dönmekte anlaştık ama göreceğiz.

“Yani… Yakışmış işte dedim ya! Kirletme dikkat et… Zaten…” Fhatma tam konuşmaya başlamışken susunca kaşlarımı kaldırdım.
“Zaten ne?”
Kız geveledi bir şeyler.
“Off var ya seni anlamak için Hogwarts’ta ayrı ders açılması lazım. Yemin ederim ağzını okumaya çalışmaktan bi hal oldum kızım..”
Öksürdü önce. “Kime süslendin ki?”
“Kız mıyım ben süsleneceğim? O nasıl laf?” Cevap veremeyince ve gevelemeye başlayınca yine başladım ben. “Süs derken mesela Eadwig gibi bir süs mü, hani o şık giyiniyor ya. Elitimsi bir süslülük mü yoksa sokakta görüp çakma derisi dökülen şapka takmış fırfırlı gömlek giyen erkek süslülüğü mü? Kalitesiz deme sakın bana!”
Kız oflayarak döndü arkasını çekti gitti. Lönk diye gitti bildiğin evet. Anlamsızca baktım kapıya bir süre, sonra “Hmm, iyidir ya.” diyerek çıktım odamdan ben de ve indim alt kattaki yemek odasına.   

Bugün Pazar akşamıydı, bütün aile yemek için toplanıyorduk her Pazar. Masanın başında Apollo, sağında Victorine, solunda  Apollo’nun misafiri o hafta her kimse, devamında amcalarım, aralarında babam, en sonda da annem ve ben. Eadwig’le iki uçlardaydık denilebilir ama bugün ona bir not ulaştırmam gerekiyordu. Odamda hazırladığım parşömeni iyice katlayıp küçültmüştüm, servis yapan elemanlardan birinin cebine masaya oturmadan hemen önce sıkıştırıp “Eadwig’e!” diye fısıldadım.

Masaya en son gelen bendim. Apollo’nun sert bakışlarıyla karşılaşmış olmama rağmen hiçbir şey söylemeden sessizlik içinde oturdum yerime, onlar da sohbetlerine devam ettiler. Tabağımdakileri yemeye başladım hızla, bir yandan da sohbetlerini dinliyordum. Sanırım Eadwig’in tanışması için Bakanlık’tan önemli birilerini getirmişlerdi ki sohbet ederken dikkatlerinin bozulmasını istemiyorlardı. “Eadwig de Slytherin bina başkanı olmak istiyor.” gibi bir şeyler zırvalıyordu Victorine. Adamlardan biri güldü, “Boleynlerin Slytherin varisleri tükenmiyor tabii ki! Şaşırdık mı?” dedi. Ardından diğeri atıldı söze, “Koskoca ailede Slytherin dışında bir binaya giden söyleseniz Merlin’e yeminim olsun şapkamı çıkarırım burada.”

Eee?

Babamla bakıştık o an. Niye söylemiyor ki? Oğlum Gryffindor desene. Burda bir Boleyn daha var desene. Çevirdi gözlerini onun yerine. Mahcup bir şekilde ona çevrilen bir soruyu yanıtlamaya devam etti. Ben de döndüm, ne yapayım? Kalkıp yaygara mı çıkarayım? Ben de buradayım diye bağırayım mı? Çok yapıyorum düşüncelerimde bunu. Ama sonra neden diyorum. Ne gerek var ki? Gelmişiz yemeklerini yiyoruz, yataklarında yatıyoruz, sorun çıkarmak istemiyorum bir de üzerine. Tam olarak söyledikleri gibi biri olmak istemiyorum. Umrumda değil ne yaptıkları. Eadwig görsün mesajı, kalksın gidelim. Bu yüzden sohbetleri bitene kadar bekleyeceğim.

Dedim. Bekleyecektim. Ama Eady Bey kendini sohbetten alamadı bir türlü! Mektubu ona adam kaç kere, KAÇ KERE uzattı ama bir türlü fark edemedi ki alsın daaa okusun daa kalkmaya hazırlansın. Sonunda içimden küfür ede ede kalktım masadan, bir hışımla da çıktım salondan. Sinirle soluyarak arka kapıdan çıkıp köşk bahçesinin çıkışına doğru yürümeye başladım. Madem ailenle evcilik oynamak istiyorsun, oyna kuzen! İstediğini yap yani bana mı kaldı? Benim planım zaten 1000 basar 1000. Çok pişman olacak gelmediğine.

Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Bakanlıktan babamın arkadaşları ile yemek yiyorduk. Konu ilgimi çektiği için yüzümde bir gülümseme ile katılıyordum sohbete. Her pazar yapılan yemeklerden bir diğeriydi. Sohbetimiz kuzenimin masaya gelmesi ile kesilince herkes gibi dönüp baktım ona. İstediği zaman ne kadar dakik olduğunu biliyorum. Sadece bu olaya karşı olduğu için yapıyor böyle ve bu beni fazlasıyla sinirlendiriyor. Tüm sene Hogwarts'tayız zaten. Eve yazın geliyoruz. 3 ay, 4 haftadan sadece 12 kere yemeğe ineceksin koskoca yaz. Onda bile sorun çıkarıyorsun. Kafamı yaptığını onaylamayan bir şekilde salladıktan sonra tekrar döndüm ve sohbetlerine devam eden büyüklere katıldım. Slytherin konusu açıldığı için memnundum durumdan. Bina başkanlığına oynadığımı söyledi annem. "Olacağım da." dedim kararlılığımı göstermek için. Boleyn'lerden sadece Slytherin çıktığını, başka binadan kimse çıkmadığını söylediğinde aklımda direkt Samuel'in ismi oluştu. Kuzenimi düşündüğüm gibi annem bana döndü ve göz göze geldik. Milim bir kafa hareketi ile bana söylememem gerektiğini belli ettikten sonra tekrar adamlara çevirdi kafasını. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Samuel'in bizi rezil etmek için neden bu kadar uğraştığına anlam veremiyorum hiç. Konu hemen geçiştirilip daha ilgimi çeken şeylere evrilince unuttum olanı. Bakanlık, maaşlar, tanıdıklar, onun bunun eşyaları, bu eşyaların fiyatları ve ne kadar havalı oldukları ile ilgili bayağı yetişkin sohbeti...

Bir süre sonra Samuel'in masanın diğer ucundan sinirli bir şekilde kalkmasıyla kafamı çevirip baktım. Kalkmak için müsaade istemeyecek miydi? Arkasını dönüp çekip gitti gerçekten. İnanılmaz birisi ya. Tüm gün evin çalışanları ile takılıyor. Unuttu görgü kurallarını tabi ki. Endişeli bir şekilde arkasından bakarken omzuma dokunan bir elle döndüm. Deminden beri yanımda duran hizmetkar masanın alt tarafından bir kağıt uzatıyordu. Gözlerimle önce kağıda, sonra da masada dönen sohbete baktım. Çaktırmadan aldım kağıdı. Çevreme bakarak, kimseye farkettirmeden açtım ve küçük kağıdın içinde Samuel'in yazısını okudum. Dışarı çıkmak mı? Çok yememek mi? Önümdeki yemeğin yarısını bile yememiştim zaten. Dışarı çıkamazdık ki. Yasaktı yani. Gidip reddedeyim, hem de yeterince sohbete katıldım ona vakit ayırıp odama çıkarım diye plan kurdum kafamda. "Müsaadenizle." dedim sohbette bir boşluk bulunca. Yanımdaki hizmetli sandalyemi arkaya çekince ben de ayağa kalktım. "Afiyet olsun."

Samuel'in söylediği gibi arka kapıya gideceğimi düşünüyorsunuz değil mi? Hayır tabi ki, her yemekten sonra yaptığım gibi ilk önce banyoya gidip elimi yıkadım. 30 saniye boyunca ovalamalı ıvırlı zıvırlı. Şimdi sizi sıkmayayım bununla. Ritüelim bittikten sonra tekrar yemek salonuna gidip bir üzüm salkımı aldım. Yemeğimi bitiremediğim için meyveye zaman kalmamıştı ve benim kalbimi güçlendirmem gerekiyordu. Artık inancım azalmış olsa da huy edinmiştim çoktan. Her gün en az 12 tane yiyordum. Üzümü yanıma alıp yiye yiye arka kapıya, oradan da bahçe kapısına kuzenimin yanına geldim.

Yanına yaklaşırken "Dışarı çıkamayız geç oldu." dedim ifadesiz bir şekilde. Elimde tuttuğum üzümü uzattım ona paylaşmak adına. "Gel balkonda oturalım. 2 saatimiz var zaten. Sonra uyurum." Evet, annem Samuel'in beni kötü etkilediğine oldukça emin olduğu için ikimizin birlikte geçirdiği vakitleri kısıtlamıştı. Pek sorun yoktu, çünkü okulda da böyle bir durumdaydık. Dersler dışında, Samuel ve arkadaşları kuleden indiklerinde görüşüyorduk. Görüştüğümüzde de eğleniyorduk. Yaz tatilinde Samuel ile olan bu 2 saatlik buluşmaların rutinini sevsem de, bazen sadece bu zamanı doldurmak için yan yana duruyorduk. Boşa geçen zaman olduğu için hoşlanmıyordum. Bugün de büyük ihtimalle balkonda oturur yemek sonrası bir şeyler içeriz diye düşünmüştüm. Samuel'in planı ise aşırı farklıydı. Kaşlarımı kaldırıp baştan aşağı süzdüm kuzenimi. "Sen ne giydin böyle?" diye sordum. Normalde giydiği kıyafetler ile alakasız olması dikkatimi çekmişti. Bir iki saniye sonra baktıktan sonra kafamı yukarı aşağı salladım. "Yakışmış." diyerek onayladım kendisini. Bu aralar fazlasıyla yaptığım konuşmalara başladım ardından. "Tabi ki yakışacak zaten Samu. Sen de ben de ayrıcalıklı insanlarız. Biraz bunun bilincinde ol. Hala evdeki hizmetçilerle arkadaşlık kuruyorsun. Şaka gibi. Evet, biz vakit geçiremiyoruz ama onlarla konuşmak zorunda değilsin ki. Hem..." Yüzümü buruşturdum düşününce. "Kanı bozuk onlar." Ağzıma bir üzüm atıp yuttuktan sonra devam ettim. "Yemeğe yine geç geldin. Hiçbir derse geç kaldığın olmuyor okulda sakın bana yalan söylemeye kalkma. Bilerek yapıyorsun ve bu saygısızlık. Misafirler baya önemli insanlar, gereksiz inadın yüzünden bizi rezil etmene gerek yoktu." [/justify]

Samuel Raymond Boleyn:
Dışarı çıktıktan sonra temiz havada birkaç tur atınca masadan kalkışımın kabalığını fark etmiş ve sonuçlarını düşündükçe pişman olmaya başlamıştım. Victorine’den, onları misafirleri karşısında soktuğum durum hakkında bir azar yiyeceğim kesindi ama babama ve anneme karşı daha sorumlu hissediyordum kendimi. Onlar, her ne kadar sebebini anlayamıyor olsam da, bu aileyle anlaşmak için varlarını yoklarını ortaya seriyorlardı. Bense planlarını bozmak isteyen bir köstebek gibi hissediyordum kendimi. İstemeden oluyordu çoğu zaman. Sabırsız davranıyorum ve patlıyorum hemen. Ama adamlar ağızlarını açmadılar ya! Babam Gryffindor olduğum için utanıyor, biliyorum. Bir gün alıp başımı çekip gideceğim, yanlış kararlar verip sokaklara düşeceğim sanıyor. Gryffindor olduğumu öğrendikten sonra attıkları mektubu hatırlıyorum da… Sadece “Olay çıkarma.” yazmıştı. Annem ise bu konu hakkında hiçbir şey söylememiş, okulun güzelliğinden yararlanmamı ve kendimi geliştirmek için uğraşmamı, bol bol da yemek yememi öğüt vermişti. Teşekkürler anne. Neyse, en azından benim iyi olmamı istediğini biliyordum. En azından babam gibi gelip bana “Gryffindorlar ailelerine bakmayı bilmezler çünkü düzgün düşünemezler, bu hayatta en önemli şey bir sonraki adımını planlamak. Sakın cahil olma, cesaret hiçbir zaman iyilik getirmez Raymond.” gibi zırvalıklar anlatmıyor yıllardır.

Düşündükçe sinirleniyordum tabi. Zaman da daralıyordu, çekip gitsem daha iyiydi şimdiye kadar ama Eadwig’in evden çıktığını görmüştüm. Yanıma geldiğinde tahmin ettiğim gibi evden çıkamayacağımızı söyleyip bana balkonda bomboş oturma önerisinde bulundu. Göz devirdim. “Var yaa planımı tam da böyle bir şey için iptal etmeyi hayal ediyordum dostum! Yaşlılar gibi üzüm yiyip balkonda oturmak!” Sinirle dalga geçtim kuzenimle. O sırada bana uzattığı üzümleri yiyor olmasam daha da sinirlenebilirdim ama şekerli şekerli yatıştırdılar biraz. “Git de misafirlerinle ilgilen Eady, nasıl fikir? Zaten geç bile kaldık.” Homurdandım. Döndüm gideceğim ama şöyle bir sorunum da var: Bu planda iki kişi olmak zorundayız. Yani ikna etmem gerekiyor. Hem Eadwig'le bir şeyler yapmayalı da uzun zaman oldu, gelsin istiyorum abi!

Derin bir nefes aldım ve kuzenime döndüm sakince. "Bak kuzen, günlerdir bu evden adımımızı atmıyoruz dışarı. Şu surların..." Bahçenin çevresini gösterdim. "...dışına çıkmak istemiyor musun? Ne var merak etmiyor musun? Okula dönünce anlatacak bir şeylerimiz olsun istemez misin!" İkna etmeye çalışarak yaklaşmıştım ona doğru ama çocuk üzerimi süzüyordu. Ne giydiğimi sorunca rahatsızca pantolonumu aşağı çektim bacaklarımdan. Bir yerlerim belli olmuyordur diye umuyordum. "Niye garipsiyorsun ki?" dedim savunmaya geçerek ve onu işaret ettim. "Seninkiler gibi bir şey işte. Her zaman giyindiğin gibi." Evet Eadwig her zaman resmiydi, sanki her an bir devlet başkanı misafirliğe gelebilecekmiş gibi düzgün giyiniliyordu bu evde. Bana yakışmamıştı ama sanırım, alışık da değilim, üzerime de oturmuyor bu tarz. "Yakışmamış değil mi? Gidip değişiyorum ya-" derken susturdu beni.  İyi başladı aslında biliyor musunuz? İltifat edecek sandım. Ama sonra hizmetçilerle arkadaşlığa çevirdi konuyu. Rahatsız olduklarını bildiğim için gizlice konuşuyordum zaten ya. Demek ki hala batıyordu gözlerine. Ama dedikleri bildiğin yalnız kal daha iyi gibi bir şeydi. Kafayı yerim ben tek başıma, anlamıyor herhalde bunu. "Kanı bozuk diye diye çevrende kimse bırakmayacaksın. Git evlen çocuk yap diyen mi var sana onlarla? Kanından sana ne oğlum?" Gerçekten öyle değil mi ama? Yani soyunu devam ettirmek amacıyla bakmıyorsan herkesle arkadaş olabilirsin. Neyseki Clayton burada değil ve kavga çıkmıyor diye düşünmeden edemedim. Arkadaş grubumuzda melez olan tek kişiydi. Eadwig'le de pek anlaşabildiklerini söyleyemeyeceğim zaten. Daha çok Cyneric ile birlikte espri yaptıkları için bağlanabilmişti gruba. Ama bu sene aramızı buz kestiği çok olmuştu.

Eadwig yemeğe geç kaldığımı söyleyince oflamaya başladım. Arkadaşım olması gerekmiyor muydu bu çocuğun? "Bak yürüyorsan yürü gidelim. Kızlara söz verdim kuzenimi de getireceğim diye ama çekemeyeceğim bu muhabbeti." Hala bana gelmiş rezil diyor ya. Önceden bana hiç böyle bir şey söylemezdi. Hakkımda böyle düşünmeye başlamış demek ki artık. Rezil bir çocuğum sadece. Yürümeye başladım bahçe çıkışına doğru. İçimden de gelecek mi diye bir şüphe vardı o yüzden son bir laf atmadan duramadım ve arkamı döndüm gülerek. "Sen artık annişinle içersin akşam çayını. Zaten çok kızar öğrense değil mi? Senin gelebileceğini söyleyen bende hata!" Güldüm yüksek sesle ve döndüm geri arkamı. Bu da onu motive etmiyorsa ben artık kendime eğlenecek başka bir arkadaş bulmalıyım demektir.

Düşündüğüm gibi o da başladı yürümeye. "Ohhh beee! Şimdi oldu işte." Zıplayıp kolumu attım omzuna ve "İşte maceraların adamı ya! Ortağımsın sen oğlum! Çok eğleneceğiz bak çok!" dedim keyifle. Ardından çıkışa yürürken olayı anlatmaya başladım. "Şimdi şöyle ki dostum, ben arada sırada... Kaçmış olabilirim buradan. Kızma hemen bak çok sıkıldım. Hatta senle anlaşalım önce. Kurallardan bahsetme bana bugün, günlerdir kaç kere tekrar tekrar tekrar tekrarrrr duydum şunları anlatamam. Biliyorum hepsini, ama kuralları bazen yıkman gerekir ki kendi hayatını yaşa! Adada pazara falan indim, dükkanlarda gezdim biraz. Sonra daaa bu kızlarla tanıştım. Aslında ikisiyle de tanışmışım ama onu anlamadım ilk... Neyse gözlerinle gör daha iyi. Ben bunlara kendimi farklı tanıttım tabii ki. Kuzenimle birkaç haftalığına geldik dedim. Bir motelde kalıyoruz ve yaşımız da 17 sanıyorlar! Dün cebime bir not sıkıştırmışlar Eady! İskeleye çağırdılar, eliniz boş da gelmeyin demişler." Bu sırada akrabalarımız Lancaster ve Godwinson'ların kulelerini de geçmiş ve çıkışa ulaşmıştık. Ayna şeklinde bir geçitti burası. Şehre açılan, Boleyn hanedanı dışındaki insanların arasına karışabileceğimiz yol buradan geçiyordu. Döndüm kuzenime, "Özgürlük kadar güzeli yok. Göreceksin." dedim ve sırtını sıvazladıktan sonra geçide girdim.

Eadwig Alger Boleyn:
[justify]Samuel gidip misafirlerimle ilgilenmemi söylediğinde attığı tribi anlamayıp "Zaten onlarla konuştum yemekte ya. Görmedin mi?" diye sordum. Samuel ise iç çekip bana düzgün bir açıklamada bulunma çabasına girdi. Çok hafiften çatılmış kaşlarımla dinledim söylediklerini. Günlerdir dışarıya çıkmıyormuşuz. Şuan bahçedeyiz ama? Amaç temiz hava almaksa şuan burada da alıyoruz. Samuel'in isteği dışarı çıkalım değil işte. Bahçenin çevresindeki duvarları göstererek buranın dışına çıkıp dışarıyı merak ettiğini söylüyordu. Bir sürü saçma sapan insanlar vardı dışarıda. Zamanıma değmeyecek insanlar. Aynı hizmetliler gibi. Samuel onlarla evlenip çocuk yapmak gibi şeyler söylediğinde "Iyy Samu ne diyorsun?" dedim tiksinerek. Öylesine söylemişti ama cümle içinde kurması bile rahatsız etmeye yetmişti beni. Daha fazla bir şey söyleyemeden Samuel bu muhabbetten sıkıldığını kızlara söz verdiğini söyledi. "Kızlar mı?" diye sordum ilgimi çektiği için bu durum. Biraz fazla belli ettiğim için boğazımı temizlemek zorunda kaldım. "Demek istediğim... Birileri ile buluşmayı mı planlıyorsun?" Samuel beni umursamadan ilerlemeye başladığında adını söylemek için açtım ağzımı. O ise evde oturup annem ile çay içebileceğimi söyleyerek iğneledi beni. Arkama baktım... Samuel'in sürekli beni ana kuzusu olarak nitelendirmesine sinir oluyorum. Bir of çekip eve sırtımı döndüm. Samuel'e doğru yürümeye başladım hızlı adımlarla.

Geldiğimi fark ettiği gibi sesi mutlulukla bezendi kuzenimin. Macera adamı diyerek göğsüme şöyle bir vurduğumda acı acı gülümsedim. Samuel ile birlikte fazla maceraya çıkardık eskiden ama artık eğer olay boşsa pek yanaşmıyorum. Çok eğleneceğiz diyor. Hiç emin değilim bundan. Kızlar falan ilgi çekici kesinlikle ama kimler tanıyor muyuz ki? Rastgele saçma insanlar olabilirler. Umarım güzellerdir. Güzel olsalar da, Charlotte'tan güzeller midir? Hufflepuff'lı o garip kız işte. Bir türlü gözümü alamadığım. Daha geçen sene cezaya kaldığımda salak gibi öpüp kaçtığım. Ahhh! Aklıma geldiği gibi rahatsız oldum kendimden. Onun da ne olduğu belli değil ki. Bizimkiler onunla yakınlaşmama hiç sıcak bakmazlar. Hatta annemin kanı bozuk biriyle birlikte olursam ciddi önlemler alıp beni sadece ailemin saygınlığı için kullanmaya çalışan cadılardan koruyacağını söylediğini de kaç kere duydum. Charlotte beni bunun için kullanacak birine benzemiyor ama ona zarar verirse kendimi asla affetmem.

Samuel evden kaçtığını, kuralları boşvermek gerektiğini, adada insanların arasına karıştığını falan gevelerken Charlotte'ın da aklıma gelmesi ile iyice stres olup "Şaka yapıyorsun değil mi?" diye sordum. Resmen adada pazardan rastgele kız bulmuş ya! Bir de yalan söylemiş kızlara. Motelde kalıyoruz falan demiş. Kaşlarımı çattım klasik sinirli halime bürünerek "Soyadımızı sorarlarsa ne diyeceğiz? Motel'e gitmek isterlerse? 17 demişsin ya büyü yapmamızı isterlerse ne yapacağız? Valla tekrardan bir Hogwarts'tan atılma macerası yaşamak istemiyorum Samu. O kadar rezil olmayı kaldıramam bir daha. Bizimkileri öyle üzdüğümü görmektense arı saldırısında ölmeyi tercih ederdim. Düzgün, ayakları yere basan bir plan kur artık."

Birlikte yürüyüp şehre geçmek için geçite ulaştık. Kuzenim özgürlük kadar güzelinin olmadığını söyledikten sonra geçide girdi. Kafamı salladım yine onaylamayan bir şekilde. "Özgürlüğün de sınırları çizilmeli." dedim ve elimdeki üzüm çöpünü bir kenara atıp arkasından girdim geçide.

Pazar gecesi şehre inerken tek tük insanların olduğu bir yoldan yürümek zorunda kalıyorduk. Elimi ceketimin içine atıp iç cebimden metal bir sigaralık, bir de köstekli saat çıkardım. "Şuan saat 8, misafirler iki saat sonra giderler. Herkes onlarla ilgileniyor olur. Bizim de 2 saatlik takılma iznimiz var. 11-12 arası evde olmalıyız. Soyadımız Fennians olsun. İğrenç melezler olduğumuza inanmayacaklarından eminim ama belki aptallardır yutarlar bu yalanı." Saati tekrar cebime koyduktan sonra sigaralığı açıp evde sardığım dal sigaralardan birini ağzıma yerleştirdim. "Eliniz boş gelmeyin demişler, bir yerden tatlı falan alalım." dedim. Sonra da ağzımdaki sigarayı sigaralığın yanındaki büyülü çakmakla yakmak için elimi önüne siper ettim. Kuzenim ilk tatlı değil alkol almamız gerektiğini söyledi. Sonra da sigara içmem ile ilgili bir yorumda bulundu gülerek. Kaşlarımı kaldırdım o konuşurken çektiğim dumanı üfleyerek. "Bildiğini sanıyordum." dedim onun tepkisinin tersine çok sakin bir şekilde. "Ama akşam uyumadan önce bir tane içiyorum sadece. Yaz tatilinin başında abarttım öksürüp duruyordum." Daha demin üzüm uzattığım gibi bu sefer de sigara uzattım kuzenime. "Yalnız olmayı sevmiyorum biliyorsun. Eh, senin gibi gurursuzluk yapıp hizmetçilerle pijama partisi de yapacak kadar düşemediğim için beni suçlayamazsın." Kuzenim sigarayı ağzına koyunca büyülü aletle yaktım sigarasını.

Önce Samuel'in söylediği gibi alkol aldık. Keko gibi kaymakbirası içmeyeceğimi söyleyip onu viski seçmek zorunda bıraktım. Bir kaç da atıştırmalık şey paketleyip iskelenin yolunu tuttuk. Çevreme bakınıyor, kötü kokulara yüz buruşturuyor, yakınıyor, insanları eleştirip duruyordum. Bu kadar zorluk çıkarırken aynı zamanda da Samuel'den acele etmesini bekliyordum sürekli. Ne kadar hızlı olursak o kadar çabuk biterdi çünkü. İskeleye geldiğimizde 4. sigaramı yaktım yalan yok. Samuel'e "Hadi." dedim bilmem kaçıncı kere. "Nerede bahsettiğin 'kızlar'?"[/justify]

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git