17 Nisan, 2026 09:03:37 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Tehlike Çanları Çalıyor  (Okunma sayısı 205 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Xander Warren

  • Cadı Avcısı
  • 6. Seviye
  • İleti: 23
  • 1 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Xander Warren
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: ciseak77
  • Meslek: Kelle Avcısı
  • Cemiyet: Salem Cadı Engizisyonu
  • Tılsım Gücü: -
  • Özel Yetenek: Cadı Görüşü, Seviye 1
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #15 : 22 Ağustos, 2022 03:11:54 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Benim lakabımı duymak istemezsin.” dedi Xander imalı bir ses tonuyla.

Kızın heyecanı ya da acelesini anlıyordu ancak kılıç birkaç dakikada öğrenebilecek bir şey değildi. Kılıç kullanmak bir sanattı ve sanat aceleye gelmezdi. Biraz uyuyup dinlendiği için ne kadar rahat olsa da ağır hareket ediyordu. Savaşmadığı ya da av peşinde olmadığı sürece miskin biriydi Xander. Adımları hep yavaş, konuşması insanın uykusunu getirecek kadar sakindi. Belki insanların bu adamdan bu kadar çok korkmasının nedeni buydu. Günlük hayatta kaplumbağa gibi hareket eden adam savaşmaya başladığı anda kartal kadar keskin bakışları, çitayla kapışabilecek hızıyla insanların ve bilhassa cadıların aklını başından alıyordu. Bu yüzdendi cadıları kolayca avlaması, tabii cadıların büyüsüz hareket etmeye alışkın olmaması da bir sebep olabilirdi.

Atını birkaç ağaç öteye sıkıca bağlayıp cebinden yemesi için handan aldığı birkaç avuç samanı uzattı. Atı onun elinden yerken o da başını okşuyordu. Sabırlı olmayı öğrenmesi gereken küçük kıza en iyi dersi onu bekleterek verebilirdi.  Savaş anında acele etmek işe yarayabileceği gibi onun canına da mâl olabilirdi. Atı tüm samanı yedikten sonra ellerini silkeleyip kıza döndü.

“Öncelikle benim hakkında bir şeyi bilmen gerek. Ben Japonum, dolayısıyla birine bir şey öğreteceksem bazı ritüellere ihtiyacım var. Bunu yapabilir misin?”

Kıza bilmiş bir ifadeyle baktı. Birilerine öğretmekte bir sorunu yoktu. Biraz sert ve katı bir öğretmen olsa da iyi bir öğretmendi. Sonuçta en iyisinden öğrenmişti, annesi gibi usta bir savaşçıdan öğrenip de başarısız bir usta olması beklenemezdi. Kıza kısaca ritüelden bahsetti.

“Ritüel dediğime bakma, kanını falan isteyecek değilim.”

Eğer cadı olsaydı kanı işine yarayabilirdi tabii ancak bir insanın kanına ihtiyaç duymuyordu. Ne de olsa kara büyü yapmak onun değil avladığı büyücülerin işiydi.

“Önümde diz çökecek ve beni, yeni ustanı selamlayacaksın. Aslında bana çay sunman da gerekir ama gerçek öğrencim olmadığın için bu kısmı geçebiliriz. Burada birkaç gün daha kalmayı planlıyorum. Bu süreçte sana kılıç hakkında bir şeyler öğretebilirim, tabii ustalaşmak için yıllarca talim yapman, gerekirse savaşman gerek ama o senin bileceğin iş. Şimdi ne diyorsun deli şimşek, önümde diz çökecek misin yoksa…?”

Gerisini söylemeye gerek duymadı, genç kızın bildiğini düşünüyordu. Şimdi karar vermesi gerekiyordu. Dünyanın en iyi kılıç ustalarında birinin önünde diz çöküp bilgilerinden mi faydalanacaktı yoksa pes edip kaçacak mıydı? Karar elbette ki küçük kıza aitti.
« Son Düzenleme: 22 Ağustos, 2022 03:15:02 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Xander Warren »

Çevrimdışı Diana Destinee

  • Gryffindor
  • 7. Seviye
  • İleti: 31
  • 422 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Diana Destinee
  • Güç Puanı: 61
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: -
  • İksir Kabiliyeti: 13
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #16 : 22 Ağustos, 2022 12:18:49 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Sabırsızlığım zihnimin her bir köşesine nüfuz ederken benim zamanı bir an önce kullanmaya başlama isteğim ile yabancının eylemlerini ağırdan alıyor oluşu bizi zıtlığa düşürüyordu. Doğrusu ya, hızlıca bir şeyleri öğrenebilmek ve arkasından kendimi yapabildiğim konusunda ikna etmek istiyordum. Tabii bunu gözden uzak bir şekilde yapmak daha doğru olacaktı. Tekrardan başarısızlık fikrinin yüzüme vurulmasıyla karşılanmak istemiyordum.

Adamın atını bağladıktan sonra bana yanıt vereceğini düşündüğümde yanılmıştım. Sanki ben bir sinek vızıltısından ibarettim ve o da bu sineği tepesinden kovmaya çalışmakla yükümlüydü. Eline sıkıştırdığı samanı atının ağzına doğru uzattı, onun da karnını doyurdu ve nihayet bana dönmeyi başardı. Kendisinin Japon olduğunu, üzerini kalın harflerle bastırarak söylemişti. Dış görünüşüne bakıldığında bu pek ala anlaşılıyordu. Fakat Japon oluşunun konumuzla ne ilgisi vardı? Kültüründen, bir takım ritüellerinden bahsederken dudakları keyifle gerilmişti. Uzak doğu kültürüne dair bilgim yoktu. Çeşitli savaşma stilleri olduğunu bilsem de içerikleri hakkında en ufak fikre sahip değildim. "Ritüel mi?" dedim kaşlarımı çatarak. Bu tür şeyler bana cadı avcılarının kelleleri avlamak, onlara ulaşmak ve cadı görüşlerini kullanabilmek için yaptıkları çeşitli sıralı eylemleri anımsatmıştı. Kanımı almak gibi bir niyeti olmadığını söylese dahi huzursuz olmuştum. Olduğum yerde kıpırdandım. Sanki sırtımdan ince bir ter hafifçe ayaklarıma doğru yol almıştı. Elimin tersiyle alnımda, saç diplerimde oluşan ter damlacıklarını bir kenara iteledim.

Önünde diz çökmem gerektiğini söylediğinde düşündüğüm tüm şeyler aklımdan silinip gitmişti. Bu ona itaat etmek sayılırdı. Bunu elbette kabul edemezdim. Gururumu birisine, hele de yeni tanıdığım birisine bu şekilde sunacak kadar beceriksizlikle bezenmiş birisi olduğumu düşünmüyordum. Öfkelendim. Vücudumdaki kan yavaşça suratıma doğru ilerlerken sakinliğimi sürdürebilmek için derin bir nefes aldım. Ses tonundaki tiye alış sinirlerimi uçtan uça geriyordu. "Hayır!" dedim sertçe. "Asla. Söylediğin gibi 'tam anlamıyla' senin öğrencin sayılmam. Ritüeli yarım olarak tamamlayabiliyorsan, hiçbir şeyi yapmamıza gerek yok." diyerek bir adım geri attım. "Üstelik şu an Britanya'dayız, Japonya'da değil. Bu şekilde öğretmek istemiyorsan, senin bileceğin iş. Fakat ben bir yabancının önünde diz çökmeyeceğim." derken kaşlarımı çatmıştım. Önünde diz çökmemekte elbette inatçı davranacaktım.

Hayal kırıklığının zerreleri vücuduma tane tane işlemeye başladığında başımı iki yana salladım. Ne beklemiştim ki? Boğazıma daha ilk tanışmamızda kılıç dayayan bir adamın içtenlik ve dost canlılığı ile gelip bana yıllarını harcadığı becerilerini, taktiklerini öğreteceğini mi? Bazen hakikaten beş yaşındaki Diana gibi davranabiliyordum. "Teşekkürler." derken kontrolsüzce adeta kustuğum öfkemi dindirmeye başlamıştım. Kılıcı tekrar belimdeki yerine kondurabilmek için harekete geçmiştim. Geçmiştim geçmesine de yine beklenmedik bir durumla karşılaştım. Bu defa yalnızca ben değil, yabancının da bu durumdan bir haber olduğu surat ifadesi ve eğlenmiş suratındaki değişimlerle ayırt edilebiliyordu. Keskin olmayan demir parçasının kabzasını parmaklarıma sararak kendimi -oldukça acemi bir biçimde- korumak için pozisyon aldığımda "Sen de duydun mu?" dedim gergince. Hızlıca etrafa bakınmaya, ikimizin dışında gelen o yırtıcı hayvan sesini biraz daha çevredeki sessizlikten koparmaya çalıştım. Bir ayı mıydı yoksa bir yaban domuzu mu, emin olamıyordum. Yalnızca kaba, çalılıkları ezen bir ses bize doğru gittikçe yaklaşıyordu.
[/justify]


Çevrimdışı Xander Warren

  • Cadı Avcısı
  • 6. Seviye
  • İleti: 23
  • 1 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Xander Warren
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: ciseak77
  • Meslek: Kelle Avcısı
  • Cemiyet: Salem Cadı Engizisyonu
  • Tılsım Gücü: -
  • Özel Yetenek: Cadı Görüşü, Seviye 1
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #17 : 22 Ağustos, 2022 13:02:09 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Küçük kızın böyle bir şey kabul etmeyeceğini biliyordu. Ancak etseydi hayatı nispeten daha kolay olurdu. En azından Xander’in varlığını sezdiği ayıyla karşılaşırken onu koruyabilirdi, daha da iyisi yönlendirebilirdi. Pek çok ustanın elinden geçmişti yıllar boyunca. Kimilerine itaat etmeyi reddetmişti, özellikle annesinin vahşice katledilmesinden sonra. Hem her şeyi bildiği yanılgısına kapılmıştı hem de annesinden başka birinin onu eğitmesini istemiyordu. Ustaları ise Xander’in anlayacağı dilden konuşmuş, onu güçleriyle diz çöktürmüştü. Kaç kez savaşırken ölümden dönmüştü, kaç kez yaraları yüzünden geceleri ateşlenmişti de tek bir ruh bile ona merhamet göstermemişti! Çünkü kılıcın, savaş sanatlarının yolu kanlı ve acılıydı. Dünya üzerinde yaşamak için kılıç sallayan kimse bunu bir meşgale olarak göremezdi, görmemeliydi.

Bu küçük kız bilgeliği seçmek yerine gururu seçmişti. Başka bir deyişle yaşam yerine ölümü. Her seçimin sonuçları vardı, ne kadar küçük, cahil olursa olsun bir insan bu bedeli ödemekle yükümlüydü. Şimdi çark dönmüş ve sıra bu küçük kıza gelmişti. Daha doğru düzgün tutamadığı kılıcıyla bir avcıya karşı gelmiş, avcı da beraberinde avını getirmişti. Kaderin şakalarından biri olan bu duruma ise yalnızca hayatta kalacak olanlar gülecekti.

Xander kılıca değmedi bile. Küçük kızın kıvrandığını, yardım için yalvardığı görmek istiyordu. Kendi ustalarının yaptığı gibi onu diz çöktürecekti. Olur ki reddederse ya ölecek ya da yaralanacaktı. Bu da onun kaderiydi. Bunu görmeyi dört gözle bekleyen Xander bir ağaca sırtını yaslanıp kibirle gülümsedi.

“Şimdi beni eğlendirebilirsin ufaklık. Beklediğin fırsat geldi.”

Sesi alayla doluydu. Ayı onlara epeyce yaklaştı, görüş mesafelerine girdi. Xander küçük kızın ne yapacağını görmek için sabırsızlanıyordu.

Çevrimdışı Diana Destinee

  • Gryffindor
  • 7. Seviye
  • İleti: 31
  • 422 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Diana Destinee
  • Güç Puanı: 61
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: -
  • İksir Kabiliyeti: 13
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #18 : 22 Ağustos, 2022 16:22:55 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Görüş açımdaki hayvan bize doğru yaklaşıp netlik kazandığında bir ayı olduğunu belli etmişti. Kremden beyaza çalan kürkü yer yer ıslaktı, cılızlığı uzun süredir yemek arayıp açlıkla mücadele ettiğini açıkça gösteriyordu. Buralarda ayıya pek rastlanmazdı doğrusu. Ara ara sıcaklardan bunalan ve besin bulamayan yaban domuzları ancak yerleşim alanlarını işgal etmeye koyulurlardı. Hancının etrafındaki birkaç kişi onları bir tüfekle avlayıp hiçbir şey olmamış gibi bu kasabanın sükunetini sağlamaya çalışsalar da etraftaki panik hali birkaç gün devam ederdi. İnsanlar ellerindeki yemekleri bir köşeye depolar, tarlalarındaki ekinleri erkenden toplar, işin sonunda her türlü zarara girerlerdi.

Nefesim sıklaşıyordu. Ne yapacağımı bilemeden yalnızca bulunduğum yerde tıpkı bir çiviye takılmış gibi hareket ediyordum. Ayaklarım bir öne bir geri gidiyor fakat kılıcım avuçlarındaki istikrarını korumaya devam ediyordu. Yalnız olmadığımı ve bunun bir ekip çalışması haline gelmesi gerektiğini kendime hatırlatmak istiyordum fakat usta bey efendi kılını dahi kıpırdatmıyordu. Madem hayvanları avlıyordu o halde niçin bir şeyleri kolaylaştırmak yerine kendisine kin gütmeme sebep oluyordu? Ona karşı dolmamın onun vurdumduymazlığının yanından dahi geçmeyeceğinden emin olarak "Sirke geldiğini düşünmüyorum!" dedim bağırarak. "Biliyor musun? Şu an gerçekten de sağlam bir usta olduğunu göstermenin tam zamanı yabancı!" diye çemkirdiğim sırada dikkatine yerleştiğim ayıdan kaçabilecek bir hamle yapmaya çalıştım. Hemen arkamdaki ağacın arkasına geçtim ve dalların bu görüşü engellemesine fayda sağlamaya çalıştım. Yanımda şimdi oklarım olsaydı her şeyin daha kolay olacağını düşünüyordum. Hızlıca çıkaracak, oku yaya yerleştirecek ve ayıyı yalnızca bacağından vurarak kendimi güvenli bir alana postalayacaktım.

Yabancı sanki bir şov izliyor gibi sırtını yanda kalan ağaca yasladığında daha da kuvvetli bağırdım. "OLDUĞUN YERDEN HAREKET ETSENE BE ADAM!" dedim dişlerimin arasından. Ayı neredeyse yanıma varmıştı. Derin birkaç nefesi ciğerlerime doldurdum. Sağa ve sola hareket ederek geniş ağaç gövdesinin ardından hayvanı şaşırtmaya çalıştım. Büyü yapamazdım. Zira asam, kimliğimi gizlemek zorunda olduğum için yanımda değildi. Üstelik niçin fiziksel bir antreman sırasında asamı yanımda taşımalıydım ki? İşte bu yüzden!

Kafama doğru sıçrayan ayıya karşılık bir çığlık attığımda önce kılıcımı çekiştirmeye çalıştım. DIANA! Neden kılıcı çekiştirdim ki? Dudaklarımdan bir çığlık koptuğunda bu defa beklenmeyecek bir çeviklikle tekrardan üzerime atılmaya çalışan bu hayvanın bakışlarını karıştırmak adına ağacın arkasına geçerek hareket etmeye çalıştım. Ağaç dallarını parmaklarımla çekiştirdim. En sonunda tüm bundan yorularak dövülmüş demiri ayının koluna doğru beceriksizce itekledim. Elim titremişti fakat kılıcın ucunun sert bir engeli ezip geçmeye çalıştığını rahatlıkla hissetmiştim. Yüzümü ekşittim. Ben gerçekten yakın temastan hoşlanmıyordum. Dudaklarım aralanıp gözlerimi bir fal taşı gibi büyüttüğümde kılıcın ucundaki kanı gördüm. Midem bulandı. Öfke ve acıyla bağırıp bükülen ayıyı sanırım kızdırmıştım. Sarı bir arıdan bahsetmiyorum. Bahsettiğim şey bir ayı! Acının oluşturduğu anlık boşluktan faydalanarak yabancının yanına koşmaya çalıştım. Belindeki kılıç bir hayli parlak duruyordu, almayı düşündüm. Bunu yaptıysam daha fazlasını yapabilirdim. Ancak önceliğim saldırmak değil, savunmak olmalıydı. Bu yüzden adamın yanına varır varmaz onu bir kenara itekleyerek bağırmaya devam ettim. "Kalkıp yardım etme zamanı! Yoksa eninde sonunda ikimiz de birer yem olacağız."
[/justify]


Çevrimdışı Xander Warren

  • Cadı Avcısı
  • 6. Seviye
  • İleti: 23
  • 1 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Xander Warren
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: ciseak77
  • Meslek: Kelle Avcısı
  • Cemiyet: Salem Cadı Engizisyonu
  • Tılsım Gücü: -
  • Özel Yetenek: Cadı Görüşü, Seviye 1
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #19 : 23 Ağustos, 2022 00:02:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Haklıymışsın, bu gerçekten eğlenceli.” dedi Xander gülerken.

Nasıl oluyordu da dili bir türlü susmak kılıcını sallamakta bu kadar çekingen olabiliyordu? Yaptığı her bir hareket hayatını tehlikeye atıyordu. Eğer ayı bu kadar aç ve yorgun olmasaydı küçük kız onun pençelerinden kaçamazdı. Ayrıca, öldürmeyi göze almamış biri kılıçla oynamamalıydı. Sorumluluğunu almadığı bir şey yapmak ona yalnızca zarar verecekti ama bu neden Xander’in umurunda olsundu ki?

Kız hala ona sesleniyor, yardım etmesini istiyor; yardım etmesi için adeta onu kışkırtmaya çalışıyordu. Şimdiye kadar söylediklerine sinirlenip küçük kız narin boynunu kırmamıştı, şimdi sinirleneceğini nereden çıkarıyordu? Kız ayıyı yaralamayı başardıysa da bu onun için hayırlı bir haber değildi. Canı yanan ayı her zamankinden daha şiddetli ve kararlı bir şekilde saldırmaya başlamıştı. Bunu kız da fark etmiş olacak ki onu bu durumdan kurtarabilecek tek kişinin, Xander’in, yanına gelmişti.

Xander kızın gözlerinin kılıcında olduğunu fark edince tebessüm etti. Kılıcını alması küçük kıza faydalı olmayacaktı, ne de olsa onun minik bedeni böylesine ağır bir kılıcı kaldırmaya kafi gelmezdi. Üstüne onun dengesini bozar, ayıya kendini ikram etmiş olurdu. Ayrıca ikisinin de yem olacağı saçmalığı da nereden çıkmıştı? Xander ilk ayısını annesinin de yönlendirmeleriyle 10 yaşında bir çocukken öldürmüştü. Ve o ayı karşılarındaki gibi zayıf değildi ve amacı yemek de değil de evlatlarını korumaktı. Şimdiki onun için çocuk oyuncağıydı.

“Sana neden yardım edeyim? Bundan ne kazanacağım? Birbirimizi tanımıyoruz bile, istersen öl istersen yaşa. Ben bir şövalye değilim. Beni ilgilendirmiyor. Sonuçta benim sorumluluğum değilsin.”

Sözleri ne kadar sert ve acımasız olsa da doğruydu. Kızı şimdi kurtarsa bile teşekkür edeceğini sanmıyordu, aksine neden bu kadar oyalandığını sorup söylenecekti. Zira insanlar, hele ki ingilizler, böyleydi. Her daim korunması gerektiğini düşünürler ve onları vazifeleri olmasa bile koruyanlara minnet dahi duymazlardı. Daha önce pek çok böyle olayla karşılaşmıştı. Şimdi neden farklı olsundu ki?

Xander kızın yanında iri bedeninden beklenmeyecek bir hızla ayrılıp karşıya geçti. Öyle hızlıydı ayı bile bunu fark edemedi. İşte Xander’in en büyük silahlarından biri buydu. Hız ve dinginlik, buna sahip olan herkes rahat bir hayat yaşardı. En kötü ihtimalle rahat olmasa da yaşardı.

“Hadi, bana iyi bir şov sun ufaklık. Sivri dilinin bir ayının midesinde olmasını istemem. Tabii yardım istersen buradayım, ustan olsaydım buradaydım.”

Ardından kızın ayıyla mücadelesini izlemeye koyuldu. Tek bir şey bekliyordu ayının kafasını gövdesinden ayırmak için. Özür ve yalvarma. Başka bir şey ihtiyacı yoktu şövalye olmak için. İki kelime kafiydi. Tabii kız gururunu bir kenara bırakmayı başarabilirse, aksi takdirde karşısından parçalara ayrılsa bile kılını oynatmazdı. Onun öğrendiği ve takip ettiği yol buydu. Kimse için istisna yapmaya da niyeti yoktu. Hele ki ona minnet bile duymayacak bir çocuk için.

Çevrimdışı Diana Destinee

  • Gryffindor
  • 7. Seviye
  • İleti: 31
  • 422 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Diana Destinee
  • Güç Puanı: 61
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: -
  • İksir Kabiliyeti: 13
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #20 : 23 Ağustos, 2022 01:11:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Ben bağırıyordum bağırmasına da, boşuna. Adam kılını dahi kıpırdatmıyordu. Ayı benim üzerime saldırmak için acılar eşliğinde gelirken ara ara yalpalıyordu. Güçsüzleşmişti fakat öfkesiyle bir incir ağacını devirebilirdi. Yabancı yanımdan kalkıp bir göz kırpmalık zaman farkıyla hemen karşıdaki yerini aldı. Bir quidditch maçını takip eden hakem gibi oradan oraya savruluyordu. Yetmezmiş gibi hala benimle alay etmeye çalışıyor, eğleniyor, gerçekten de bir sirke en ön sırada davetiye kazanmışçasına keyifli bir ifade ile sırıtıyordu. Benim canım burnumdayken o hala uzun cümleleri sarf etmekten geri kalmıyordu üstelik. Onun sorumluluğunda olmadığımı söylüyordu. Bunu ben de biliyordum. Yalnızca kendi sorumluluğumdaydım. "Sana..." dedim ayının attığı pençeden kurtulmaya çalışırken, sesi gittikçe hiddetleniyor ve etrafımızı dolduruyordu. Cümlem yarım kalmış, kurulacak kelimeler dağılmıştı. "İnanılmazsın!" diye kükredim. Ayının sesi çıktıkça ben daha çok savruluyor, senkronize bir biçimde nefesimi tutup sonunda güçlü bir patlama ile hareket ediyordum.

"Sana şimdi bir şov sunacağım." dedim tersçe, havaya doğru savurduğum kılıç ince bir ağaç dalını keserek ayının kafasının üzerine düşüverdi. Ne kadar kaba bir adamdı bu? Kabalıktan da ziyade, bambaşka bir şeydi. Bana hiçbir şey göstermek zorunda değildi, bunu kabul de etmeyebilirdi. Yine de kendisinin güzel bir akşam geçirmesine yardımcı olduğum için bir teşekkürü bu şekilde etmek fazla da zor olmamalıydı.

Bana artık bir av olarak değil de yenebilecek bir böcek tanesiymişim gibi koşturan ayıyı engellerinden kurtulurken gördüğümde dengesizlikle baş etmeye çalışıyordum. Zira ayağımın altındaki kalıplaşan toprak, parçalanmıştı. Nereye kadar kaçacaktım? Nereye kadar direnecek ya da kendimi korumak konusunda bedenimi geri plana atacaktım? Artık bir yetişkin sayılırdım. Mezun olacaktım. Uzun bir süredir -her ne kadar yakın mesafe saldırı sanatı üzerine olmasa da- bu konuda eğitiliyor, emek ve zaman harcıyordum.

Yabancıyı görmezden geldim. Belki de benim dikkatimi dağıtan şey buydu: bir başkası tarafından izlenme düşüncesi. Saniyelik bir vakit için gözlerimi kapatıp derince nefesi diyaframıma hapsettim. Böylelikle bedenimi daha kontrollü bir biçimde kullanacak, nefesimi verdiğim noktada duruşumu daha minimal düzeyde bozmak zorunda kalacaktım.

Yırtıcı engellerinden kurtuldu, aramızdaki mesafe gittikçe azaldı. Sol ayağımı öne getirerek bacak mesafemi araladığımda omuzuma düşen saçı geri savurdum. Ayı bana yaklaştı fakat ben yerimde durdum. Aramızdaki mesafe minik bir çadır mesafesi haline geldi; ayı pençeleriyle üzerime süzüldü. Kılıcımı yukarıya doğru kaldırarak ucunun vücudundaki yumuşak deriye girmesine izin verirken doğru noktayı yakalayabileceğimi kestiremiyordum. Şiddetli bir çığlık koparttım. Elimdeki kılıç ağırlaştı, üzerinin kuvvetli bir ağırlıkla kaplandığını hissedebiliyordum. Avucum yoğun bir sıcaklıkla yıkanırken sesim kesildi, ayının altında kaldım. Sanırım ölmüş ya da öldürmüştüm çünkü iki kişilik bir nefesi hissetmiyordum. Panikledim. Saldırıya açık olduğumu düşünerek kendimi bir köşeye çekmeye, altından kurtarmaya çalıştım. Kalçamı toprağın üzerinde sürüklerken "Ne?" dedim kendi kendime inanamayarak. Aslında bu soruyu kendime soruyordum. Bilincim bulanmış gibiydi. Cüssenin bir tomar gibi üzerime saçılışı yüzünden hayal mi görüyordum? Zavallı hayvanı öldürmüştüm.

Kolumda hissettiğim bir acıyla yüzümü ekşittim. Bir pençeden kalan sıyrık tenime dökülüyor, kan cildimi boyuyordu. Elimi kolumun üzerine koyarken şaşkınlıkla dudaklarımı araladım. Oklarla uzun mesafeden birkaç kuşu hedef haline getirmiştim. Ancak yakın mesafeden hiçbir canlıya zarar verebileceğimi düşünmemiştim. En nihayetinde niyetim de hiçbir zaman bu olmamıştı.  İlk planım her zaman korunmaya çalışmaktı. [/justify]
« Son Düzenleme: 23 Ağustos, 2022 01:20:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Diana Destinee »


Çevrimdışı Xander Warren

  • Cadı Avcısı
  • 6. Seviye
  • İleti: 23
  • 1 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Xander Warren
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: ciseak77
  • Meslek: Kelle Avcısı
  • Cemiyet: Salem Cadı Engizisyonu
  • Tılsım Gücü: -
  • Özel Yetenek: Cadı Görüşü, Seviye 1
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #21 : 23 Ağustos, 2022 01:57:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İşte böyle, diye düşündü kelle avcısı. Birini öldürmek böyle bir his. İlk kez birini öldürdüğü zamanı hatırladığında yüzünde buruk bir gülümseme oluştu. Bu küçük kızın aksine ona saldıran bir hayvan değildi öldürdüğü, öyle olsaydı fazla kolay olurdu. Hayır, o kadar şanslı değildi. Öldürdüğü bir insandı, üstelik en masumundan. Daha yetimhane kılıklı kelle avcısı eğiten yere yeni gelmiş, çelimsiz bir çocuktu. Emirlere itaat etmeyi reddetmişti, üstelik Xander gibi yetenekli de değildi. Bu yüzden kolayca gözden çıkarılmış, kendi ellerini kirletmek istemediklerinden küçük bir çocuğunki kirletmeyi uygun görmüşlerdi. Hep böyleydi, o bir katil olmuş ve onlar da onun sırtını sıvazlamıştı. O çocukla geçirdiği her saniyeyi düşünürken yaşlı gözlerine bakıyordu. Eğer öldürmeseydi ne olurdu kim bilir? En azından ona merhametli bir ölüm vermişti. Buna inanmak istiyordu.

Küçük kız şok içinde öldürdüğü hayvana bakarken Xander yanına yürüdü. Küçük kız geldiğini fark etmedi bile. Önce ayıya dokundu, ölmüştü ancak küçük kız bunu bilmek zorunda değildi. Ona merhamet göstermek istedi, kendi elde edemediği merhameti ona vermek istedi. Kılıcını çıkarıp ayının ensesine sapladı. Çıkan kan kıza gelmişti ancak onun öldürmediğini düşünmesi için bunu yapmalıydı.

“İyi iş küçük kız. Ayıyı yaralamayı başardın, ben de son hamleyi yaptım. Artık tehlikede değilsin.”

Kızın onu duyup duymadığından emin değildi ama bir önemi de yoktu. Kızın yanında geçip ürkmüş atına yaklaştı. Kulağına bir şeyler fısıldayınca at sakinleşti. Bohçasından birtakım bitkiler çıkarttı. Ağzına atıp çiğnedi, sonra kızın yanına geldi. Kız hala şok içindeydi. Ağzından çıkarttığı bitkileri yarasına sürdü, ardından yeni aldığı kıyafeti bir parçasını kesip kızın kolunu sardı. En iyi çözüm değildi ama en azından ateşlenmesini engelleyecekti.

Ardından ağacın kenara çöküp onu izledi. Her şeyi idrak etmesini, kendine gelip keskin diliyle ona laf etmesini bekledi. Öfke her daim korkuyu yenerdi. Bunu ilk elden tecrübe etmişti Xander. Şimdi sıra kızdaydı. Toparlanması ve her zamankinden güçlü olması gerekiyordu. Yaşamanın laneti ve sırrı buydu.
« Son Düzenleme: 23 Ağustos, 2022 20:37:45 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Xander Warren »

Çevrimdışı Diana Destinee

  • Gryffindor
  • 7. Seviye
  • İleti: 31
  • 422 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Diana Destinee
  • Güç Puanı: 61
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: A.
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Gryffindor
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 10
  • Tılsım Gücü: -
  • İksir Kabiliyeti: 13
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #22 : 24 Ağustos, 2022 01:23:39 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]
Ellerimi şakaklarıma götürdüm. Parmak uçlarıma değen her bir ter bana canlılığımı hatırlatıyordu. Saç tellerim yanaklarıma yapışmıştı ve tükenirmişçesine ciğerlerimi zorlayan nefesim dudaklarımdan dışarıya taşıyordu. İnanamıyordum. Kulaklarımın içinde kafamı ağırlaştıran bir çınlama işitiliyordu. Hayır bir çınlama sesi de değildi bu. Gürültülü bir patlamaydı. Sanki top mermisi kulaklarımın dibinde patlamış gibiydi. Ayak uçlarımdan başıma dek ince bir yol halinde damarlarımın karıncalandığını hissettiğimde yüzümün alev alacak kadar ısındığının farkına ancak varmıştım. Bu hissiyat kulaklarımın ucuna ulaşıp varlığını sonlandırdığında midem kasılmaya başlamıştı. Uzuvlarımdaki tüm yorgunluk ağrılarını dindirmek için ise kolumu sıkıyordum. Bu şekilde tutmanın hiçbir işe yaramadığını, belki de avuçlarıma yapışan pisliklerin yarayı enfekte edebilecek şekilde oraya nüfuz ettiğini biliyordum. Biliyordum fakat onu düşünecek bilinçte değildim.

Yabancı yerinden kalktı. Ağır bir adımla kaşlarını çattı. Ona bakmıyordum. Yüzüm hala yanımdaki hayvanın üzerinde geziniyordu. Adamın gölgesi göz çerçevemin içerisinden usulca girerken belindeki kınından kılıcının sesini işitiyordum. Başımı kaldırdım. Keskin parçanın tekrardan ayının kürküne girdiği anı gördüğüm sırada yüzümü ekşittim. Zira suratıma kütleli bir kan sıçramıştı ve tarif edilmesi zor bir pası andıran kokuyla ciğerlerime işliyordu. Kolumdaki elimi suratıma götürdüm. Ben silmeye çalıştıkça sanki daha rezalet bir hal alıyordu. Elime bulaşan kendi kanıma bir de hayvanın kanı eklenince kendimden tiksinir olmuştum.

Ayıyı öldürdüğümü sanıyordum. Yaklaşık üç dakika öncesinde içten içe duyduğum bir böbürlenme; vücudumu teslim ettiğim bir korkuya hapsolmuştum. Ancak hem benim hapsoluşum yabancının sözleri ile yersizleşmiş hem de sandığım şeyler gerçekliği kanıtlanamayacak bir var sanıya dönüşmüştü. "Ölmemiş mi yani?" dedim kısık bir sesle. Ben onu öldürmemiştim ama yabancı gözünü bile kırpmadan son hamleyi yapıvermişti. Hiçbir şey söylemeden atına doğru hareket etti, kulağına bilindik sesinden biraz daha kısık olacak bir şekilde fısıldadı. Çevremizdeki bu otluğa sessizlik hakimdi: ölüm sessizliği.

Atının eyerinden birkaç yaprağı çıkartıp dudaklarına götürdüğünde kaşlarımı çattım. Bitkiler ve iksirler benim alanımdı ve ne olduğunu bu mesafeden kestirmeye çalışsam da yeteri kadar net bir yorumda bulunamıyordum. "O ne?" diye sordum belli belirsiz. Yanıt vermedi. Dudaklarının arasından tükürük ile harmanlanan yaprakları koluma bastırmak için yanıma geldiğinde görmüştüm çiğnenen şeyi. "Aynısafa." dedim hızlıca ve başımı diğer yana çevirdim. Bu portakal nergis çiçeği dişlerle temas ettiği vakit çıkan yağlarla yarayı hızlıca iyileştirici özelliğe sahipti.

Yabancı hiçbir şey söylemeden yanımdan kalkıp gitti, ben ise yerde oturmaya devam ettim. Yaklaşık on dakika kadar burada oturuyordum. İnanılmaz güçlü bir sarsılma yaşamış, ruhsal bir bunalıma girmiş miydim? Asla. Zira onu ben öldürmemiştim. Fakat ölümüne sebep olmuş muydum, evet. Kendimi korumayı akıl edebilen ve hatta kendini korumayı saldırmaktan çok daha önce öğrenmeyi aklına koyan birisi olsaydım belki de bugün hiç yaşanmamış olacaktı.

Ayaklarım sızlamaya başladığında yerimden kalkıp adama doğru ilerlemeye başladım. Atının üzerine sıçrayan ufak çamurları temizliyor, şaşırtıcı bir nezaketle yoldaşının başını okşuyordu. "Neden yaptın bunu?" dedim dudaklarımı yalayarak. Suçlayıcı konuşmaya çalışmıyordum fakat sesim bir anlığına yadırgayan tınıyla kaplanmıştı. Kendimi düzeltmek isteyerek "Yani..." dedim. "Zaten ölmüştü. Neden ikinci kez kılıcını sapladın ki?"

Gözüme kolumdan irili ufaklı yere düşmeye başlayan yaprak tanelerini gördüğümde sağlam kolumu harekete geçirdim. Belimdeki kahverengi kuşağı söküp bir kenarını ağzıma götürürken olabildiğince dik ve az önce şaşırtıcı şeyler yaşanmamış gibi davranmaya çalışıyordum. Bu bir nevi duygularını gizlemek sayılırdı benim için. Örtüyor, üzerine katlar çıkıyordum. Kuşağı koluma sıkıca bağlayıp yağın etkisini göstermesine fırsat tanırken "Teşekkür ederim." dedim mahcup bir şekilde. Ufacık bir tebrik dahi gururumu okşamıştı. Anlamsızca suratıma baktığında sargılı kolumu havaya kaldırdım. "Bunun için yani." derken buruk bir tebessüm iliştirdim dudağına. Bir cellatı andırıyordu duruşu karşımda fakat yüreğinin derinliklerinden sızan ufak bir çocuğun varlığını işitmiş gibiydim. Bunu ona söylemedim. Belli etmemek için başımı öne eğdim.

Hiçbir şey söylemeden yavaş adımlarla ayının yanına gittiğimde kılıcımı kurtarmaya çalıştım. Bir kez denemiştim, olmamıştı. Kolumdaki fazlalık rahat hareket etmemi engelliyordu. İki kez, üç kez derken nihayetinde koyu kanlı demir usulca hayvanın kabarıklığından kurtulduğunda ayı küçücük kalıverdi. Sanki onu yerdeyken cüsseli gösteren şey bedenindeki gümüşi parçaydı. "İlk işim bunu dövdürmek olacak." diye kabzayı havaya yönlendirirken gözlerimi kısıyordum. Yine yüzüme bir illet gibi kırmızı lekenin ilişmesini istemezdim. Zehirliymiş gibi diğer elime dokunmaya çekinirken belimdeki yerine yerleştirdim. Başımı göğe çevirdim. Gitme vaktiydi artık, hava kararıyordu.

"Yabancı!" diye seslendim arkamda kalan adama aniden. Gür çıkmıştı sesim. "Tekrar teşekkürler! Bu akşam güzel bir gece geçir." diye başımı öne eğerek hareket edecekken durdum. "Olur da yolun bir gün buralara tekrar düşerse, sıcak bir yemek ve toprağa kıyasla rahat bir şiltenin hazır olduğunu unutma." [/justify]


Çevrimdışı Xander Warren

  • Cadı Avcısı
  • 6. Seviye
  • İleti: 23
  • 1 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Xander Warren
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: ciseak77
  • Meslek: Kelle Avcısı
  • Cemiyet: Salem Cadı Engizisyonu
  • Tılsım Gücü: -
  • Özel Yetenek: Cadı Görüşü, Seviye 1
Ynt: Tehlike Çanları Çalıyor
« Yanıtla #23 : 24 Ağustos, 2022 10:31:57 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Küçük kız şoku tahmin ettiğinden hızlı atlatmıştı. Yaptığı hamle etkili olmuştu demek ki. İlk birini öldürdüğünde yanında ona destek olacak birinin olmasını istemişti Xander. Onu ölümle burun buruna getiren bir yabancı değil. Kendisi için de bunu isterdi. Ölüm hangi yaşta olursan ol acı bir durumdu, yanında sevdiklerin ve seni sevenler varken ancak katlanabilir hale geliyordu. Gerçi yaşını almaya başlamış kelle avcısı bunu deneyimleyecek kadar şanslı değildi fakat bu başkalarına bu şansı sunamayacak demek değildi.

Küçük kız ayıyı Xander’in öldürdüğüne tam emin olamasa da şüphesi yeterdi. Kendisini bu suçluluktan kurtarmak için yalnızca buna ihtiyacı vardı, bir tutam şüpheye. Kızın gözlerinin üzerinde olması ve bitkilerin isimlerini biliyor olması rahatsız ediciydi. Her zaman yolunun üstünde topladığı bitkileri bohçasına atar, gerekirse yer gerekirse bir hekime rastlayıncaya kadar idare etmesi için ilaç yapardı. Bu ufak kız bunu nereden biliyordu? Belki de kasabalarında yetişen bir bitkiydi, kim bilir?

Teşekkür etmesine gerek yoktu. Ne de olsa onu bu duruma kısmen o sokmuştu. Tabii kendi başına da böyle bir durumda karşılaşabilirdi ancak o vakit saldırmak yerine kaçabilirdi. Xander’in varlığı ona saldırmaya teşvik etmişti, sorumluluğunu da o almalıydı. En azından, diye düşündü Xander. En azından minnet duymayı biliyor.

Kız kendini iyice toparlayıp kılıcını biraz zorlanarak da olsa ayının cansız bedeninden çıkartmayı başarmıştı. Kılıcı dövdüreceğini söylemesi de mantıklı bir karardı. Çok önce yapması gerekiyordu ancak geç de olsa doğru yolu bulması onun için iyi bir haberdi. Bir daha vahşi bir hayvanla karşılaştığında bu kadar savunmasız olmazdı en azından.

Kız, Xander’e istediği zaman gelmesini söyleyince kelle avcısı gülümsemeden edemedi. Kimse onun tekrar gelmesini istemezdi. Ne de olsa onun varlığı arkasında ölüm ve vahşet getiriyordu. Gittiği pek çok yer işinin bir parçasıydı, onun varlığı lanetle bir tutuluyordu. Saygı duydukları ve cadılardan daha çok korktukları bir adam. Xander buydu, bu yüzden kızın sözleri onu güldürmüştü.

Kız kan içinde bile masumiyetini koruyabiliyordu. Ne kıskanılası bir özellikti! Kendisi ise kan dökmeden önce kaybetmişti masumiyetini. Bu yüzden kızın bu halini korumak istedi bir an. Kendi ellerini kirletmek pahasına bu ufaklığı korumak istedi. Yapamayacağını biliyordu ama istemesine de engel olamadı. O yüzden de ona kendisini koruma şansını vermeye karar verdi. Hana dönüp temizlenip karnını doyurdu. Bir düzine şarap içti, birkaç şişe de Duncan ailesinden aldığı viskiyi bitirdi. Ardından hancıdan boş bir defter istedi. Tüm gece, sızmadan önce yazdı.

Taktiklerini, dikkat edilmesi gerekenleri, duruşları… Bildiklerini en basit şekilde yazmaya çalıştı. Çizimleri çok iyi olmazsa da anlaşılabilirdi, onun için önemli olan da buydu. Elbette tüm bilgisini bir kitapta anlatması mümkün değildi ancak temellerini yazdı. Kızda eksik olanları da not olarak ekledi. En arka sayfaya da bazı hayvanların zayıf yanlarını, yenilebilecek olanları yazdıktan sonra kitabın üstünde uyuyakaldı.

Güneş kendini gösterip Xander’in gözüne girince uyandı. Beli ağrıyordu, dinlendiğini de tam hissedemiyordu. Son gününü böyle geçirmek istemediği için yatağa geçip orada uyudu biraz da. Öğle vakti olunca uyandı, temizlendi, eşyalarını toplayıp karnını doyurmak için aşağı indi. Sıcak yemekle karnını iyice doyurunca birkaç şişe şarabı da yanına alıp handan çıkmadan önce yazdığı kitabı hancıya uzattı.

“Bunu beni buraya getiren çocuğa verirsin hancı. Bir de mesajımı ilet. Bir sonraki görüşmemizde- eğer görüşürsek- şimdiki gibi olmasın.”

Ardından atına atlayıp kasabayı terk edip memleketine doğru yola çıktı. Dünyada pek çok cadı vardı, onları temizlemek de Xander’e düşmüştü. Yolculuğu daha yeni başlıyordu, tıpkı küçük kızın yeni başladığı gibi.


SON