Xander’in umurunda değildi tanrılar ve onların öğütleri. Cadıları böylesine bağnaz, sığ bir sebep için avlamıyordu. Hayır! Onları bir insan gibi düşünerek avlıyordu. Tıpkı savaşa girmiş iki ülkenin askerlerinin birbirlerini delicesine, durmaksızın katletmesi gibi öldürüyordu. Yoksa umurunda değildi tanrılar ve onların bitmek bilmeyen öğütleri.
Karşısındaki kadına bakınca ne nefret hissediyordu ne de sempati. Asasını çıkartmadığı, ağzından lanetleri kelimeler dökülmediği sürece kayıtsızdı. Eğer ismi dünyaya yayılmasaydı belki bir gün daha yaşayabilirdi. Ya da Xander’le karşılaşmasaydı. En başında büyüsünü reddetseydi başına böyle şeyler gelmezdi belki de.
Teni delik deşik, kanı yeri süsleyen cadı ne kadar savunmasız gözüküyordu. Öyle olmaması bir teselliydi yaşını almaya başlamış kelle avcısı için. Gerçi tehlikeli gözükseydi de pek bir şey değişmezdi ya. Ne de olsa o tüm duygularını annesini bir büyücünün eline kurban verdiği gün, 12 yaşında bir çocukken öldürmüştü. O yüzdendi göçebe gibi yaşayıp kimsenin almayacağı görevleri korkusuz bir şekilde kabul etmesi. Ne de olsa kaybedecek tek bir şeyi kalmıştı, canı. Karşısındaki cadıdan farkı da buydu. Onun kaybedecek çok şeyi vardı. Kaybedeceği kesin olan şeyler.
Cadının baygın ifadesi uzun bir süre izledi. Bunu yaparken acıkmıştı. Kendi elleriyle kuruttuğu eti keskin dişleriyle parçalıyor, bir yandan da şarabını yudumluyordu. Karnını doyurmuş, güneş yerini aya bırakmıştı ki cadı kıpırdanmaya başladı.
Xander onu uyandırmamıştı bilerek, nedeni ise açıktı. Onların zavallı, acınası halini izlerken ne kadar da zayıf olduklarını düşünüyor, annesini kurtarmasının yollarını düşünüyordu. O yüzdendi durmaksızın kılıcı sallamasının, tüm dünyayı atla karışlamasının.
Cadı acıyı hissedince yüzünü buruşturmuş, inim inim inlemeye başlamıştı. Tıpkı onun öldürdüğü insanlar gibi.
“Kendine geldin mi cadı?”
Cadıya yabancı, bir o kadar da tanıdık gelen sesi duyunca gözlerini zorlukla açtı. Gözleri dehşet ve korku doluydu. Normalde herkese açık yapılan işkencelerin aksine yapayalnızlardı. Bir şansı olduğunu düşünürken Xander başını iki yana salladı onaylamazca.
“Hiç düşünme cadı. Buradan kurtuluşun yok. Diğer cadılar gibi öleceksin. Ancak sana karşı merhametli olacağım. Eğer sorularımı dürüstlükle cevaplarsan sana acısız bir ölüm bahşedeceğim.”
Teni paramparça olan cadı gülmek istedi. Onu bu hale soktuktan sonra ne merhametinden bahsediyordu? Adama sert bir şekilde baktı. Bunun üzerine cadı avcısı onaylamaz sesler çıkarttı. Kılıcını eline alıp cadıya yaklaştı. Cadı geriye gitmek istese de bir milim kıpırdayamıyordu. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı.
“Bakışlarını sevmedim cadı. Belki yerinden çıkarırsam kendine gelirsin. Ne dersin?”
Ardından şeytani bir şekilde gülümsedi. Bu gülümseme cadının kanını dondurmuştu. Korkudan canını vermesine çok az kalmıştı. Pek çok cadı avcısı görmüş, hepsinden de kaçmayı başarmıştı ancak bu adamda bir terslik vardı. Nefret dolu değildi, aksine sevinç doluydu. Amacı ondan bilgi almak değil de canını yakmak gibiydi. Kimdi bu insan görünümlü şeytan?
Cadı bunları düşünürken Xander cadıyı iyice yaklaşıp kılıcının korkuyla titreyen kadının gözüne soktu. Gözünü çıkarmayı başaramamış, aksine patlatmıştı. Kadının gözünün parçaları suratına gelince iç çekti. Bu büyücüler neden bu kadar hassastı?
“Yoksa ben mi beceriksizim?” diye mırıldandı cadı çığlıklar atarken.
Şimdiye kadar kaç kez denese de gözlerini yuvalarından sağlam çıkarmayı başaramıyordu. Neyi yanlış yapıyor olabilirdi? Belki fazla güç uyguluyordu, belki de yanlış açıdan çıkartmaya çalışıyordu. Belki de yanlış aleti kullanıyordu. Daha küçük, kontrol etmesi kolay bir şey kullanması daha doğru olurdu.
Cadı avcısı bunları düşünürken kurbanı acılar içinde kıvranıyor, göz yuvasından akan kan zaten kan gölüne dönmüş yere akıyordu. Kadın aklını kaybetmek üzereydi. Bu kaçıncı bayılışıydı. Daha ne kadar sürecekti bu işkence?
Cadının bayıldığı gören Xander gidip bir bezle yüzünü temizledi. İyi ki sakallarını tıraş etmişti, yoksa bu parçaları temizlemek sinir bozucu olabilirdi. Ağzına girmiş birkaç parçayı da tükürüp üstüne şarap içmişti. Cadının uyanmasını beklemek istemedi bu sefer. Yanında su olmadığı için yüzüne çok sevdiği şarabını döktü. Cadı uyandığındaysa sorularını sıralamadan önce uyardı.
“İlk konuşmamızı hatırlıyorsun, değil mi? Sana ölümden kötü şeyler olduğunu söylemiştim. Bu yaptıklarım yalnızca başlangıç. Senin o kirli ağzını açmak için ne kadar gerekirse o kadar işkence ederim. Seni iyileştiririm gerekirse, ardından tekrar. Tekrar ve tekrar bundan bin kat kötü acılara maruz kalırsın.”
Cadının tek gözündeki korkuyu görmek mümkündü. Tüm bedeni minik bir serçe gibi titriyordu. Dudakları kanlanmış ve kupkuru cadı ağzını açamıyordu.
“Şimdi tekrar soruyorum. Bana cadılar hakkında bildiğin her şeyi anlatacak mısın yoksa devam mı edelim?”