Dünya Ülkeleri > Boleyn Adası

Göklere Uzanan Altın Kuleler

(1/3) > >>

Victoria Sanchez:
Victoria uyandığında kendini normalin aksine dinç hissediyordu. Nasıl oluyordu da Çin’de uyandığında tüm kemikleri kırılmış, günlerdir tek bir yudum su içmemiş gibi hissederken Britanya’da yeniden doğmuş gibi hissedebiliyordu? O kadın mı ona yardım etmişti yoksa?

Bayılmadan önce onun bakışını görmüştü. Endişeli gözükmesine rağmen şaşkın değil gibiydi. Nedenini bilmese de aşırı merak ediyor da sayılmazdı. Zira daha önemli mevzular vardı. Şu anda nerede olduğu ve geleceğin ona neler getireceğini bilmek gibi.

Küçük kız yataktan kalkıp zemine güç bela değen ayaklarını sarkıttı. Etrafa göz gezdirdiğinde ilk dikkatini çeken, kapının karşısındaki devasa pencere olmuştu. Okyanusun büyüleyici maviliği gökyüzünün kırık beyaz rengi bulutlarına inanılmaz yakışıyordu. Kuşların seslerini duymasa da çok uzaklarda özgürce süzüldüklerini görmek mümkündü. Yine uzaklardaki gemiler manzarayı bozmak yerine canlandırıyor, tablo değil de gerçek olduğunu kanıtlıyordu.

Tavandaki heykelleri fark edene kadar epeyce bir zaman pencereden dışarıyı izledi. Heykelleri fark ettiğindeyse içi ürperdi. Gerçek gibi gözüken, her an onu izliyormuşçasına canlı gözleri tüylerini diken diken etmişti. Nerede olduğunu o zaman anladı. Boleyn şatosundaydı. Hem tutsak hem de koruma altında olduğu yerde; gözleri okyanus gibi mavi, bakışları heykeller gibi rahatsız edici olan kadının evindeydi. Adını bile hatırlamadığı ancak rütbesini asla unutmayacağı Yüce Boleyn’in evinde.

Victoria bunu fark edince yataktan aşağıya atlayıp odayı incelemeye başladı. Ona bir şey yapacaklarından kuşkuluydu ancak tetikte olması ona zarar vermezdi. Her türlü gizli odayı, ona karşı kullanabilecek şeyi tespit ederken ne kadar aptalca davrandığını fark etmesi zaman aldı. Karşısındaki kadın bir insan ya da onların deyimiyle muggle değildi. Ona saldırmak istese kesici bir nesneye ihtiyacı yoktu. Tıpkı onun kendisini koruması için kesici bir aletin yeterli olmayacağı gibi. Tek bir söz küçük kızın işini bitirmeye yeterdi. Bunu fark edince pencerenin yanındaki, saraylara layık, odanın tamamı gibi altın motiflerle bezenmiş koltuğa zarifçe oturdu.

Artık ne olacağını düşünmeyi kesmeli ve önüne bakmalıydı. Burada kalacağı süre boyunca her adımına dikkat etmeli ancak aldığı her nefesi kontrol etmeye uğraşmamalıydı. Eğer kontrol edemeyeceği şeylerle uğraşmaya devam etse bile kendini yormaktan başka bir işe yaramayacaktı. İlk planına sadık kalmalıydı. Kendisi hakkında öğrenebildiği kadar şeyi öğrenmeli ve Hogwarts’a gitmeliydi. En azından ablası kendi konumunu güvene alıp kardeşini yanına alabileceği zamana kadar burada sakince yaşamalıydı. Ya da gücünü keşfedip ablasına yardıma koşmalıydı.

Bunları düşünürken bir şeyler hatırlar gibi oldu. Annesinin yüzünü, ablasının sıcaklığını… Bir anıydı bu ancak kalbini titremeye kafi gelmişti. Annesinin mırıldanışını anımsayınca birden kalbine bir ağrı girdi, başı çatlayacak gibi ağrımaya başladı. Küçük kız nefes nefese kalıp öne eğildi. Öksürmeye başladı, sonu gelmez öksürüklerinin arasında görüntüler gelmeye devam ediyordu. Yangının sıcaklığını teninde hissedince nefesi kesildi. Aniden ayağa kalkınca oturduğu koltuk geriye kaydı. Çıkan ses Victoria’nın zaten hassas olan kulaklarını tırmaladı.

“Uyku vaktin geldi.”

Bu cümleyi ne kadar çok duyduğunu düşündükçe kalbinin ağrısı şiddetleniyordu. Dizlerinin üstüne çöküp öksürmeye devam etti. Boğazı parçalanıyormuş gibi hissediyor, teri ve salyası her daim düzgün olan kıyafetlerini kirletiyordu. Ne zaman düştüğünü bilmediği saç tokasının tutmadığı saçlar yüzünü sarmış, onu boğmaya çalışıyor gibiydi. Victoria panik halinde bile tek bir şey düşünebiliyordu. Annesi ve ablasının ondan neleri sakladığını. Yalnızca büyücü olduklarını değil, çok daha fazlasını.

Sonunda öksürükleri kesilip kalbindeki ağrı dinmeye başlarken ne kadar süre bir hayali yaşadığını düşündü. Babasının ani gidişi, annesinin beklenmedik vefatı, amcalarının yoktan var olan evlilik teklifi, ablasının onu daha önce hiç duymadığı insanlarla olan arkadaşlığı… Daha bilmediği neler vardı, kim bilir? Bunları bulmak için gerekirse dağları aşmaya hazırdı, bir büyücüyle de baş edebilirdi. Edebilir miydi?

Henüz kendini toparlamamışken kapı birden açıldı. Victoria sertçe gelene baktı. Gelen kişinin şaşkınlığını görmemek için kör olmak gerekiyordu. Ancak Victoria kendi dilinde onu kovmak dışında bir şey yapmadı. Gelen kişi bir an anlamadıysa da Victoria’nın bakışlarını görünce aceleyle dışarı çıktı.

“Britanya’da adabı muaşeret kuralları bile yok mu?” diye söylendi yerden kalkarken.

Ayağa kalkıp yatağın karşısındaki makyaj masasına gidip kendisine baktı. Öfkeli gözleri ve sırılsıklam olmuş yüzü bir leydiye hiç yakışmıyordu. Oradaki malzemelerle kendini olabildiğince topladı. Çekmeceleri karıştırırken saç tokasını gördü. Hemen saçını toplasa da kendisi yapmaya alışık olmadığı için epeyce oyalandı. Uzun uğraşlar sonucunda yüzünü ve saçını düzeltmeyi başarmış olsa da kıyafetinin durumu vahimdi. Victoria iç çekip yatağına oturdu. Durum ne olursa olsun her daim kimliğine göre davranmak onun için nefes almak kadar doğaldı. Bunu fark ettiğinde neşeden yoksun bir şekilde güldü. Belki de Çin’den ayrıldıktan sonra güldüğü tek andı, en azından içinde duygu olan bir gülüştü.

Kapısı çalındığında kıyafetlerini olabildiğince düzeltip “Girebilirsin.” dedi.

Regina Alexandrovna Romanovna:
[justify]Çoğunluğun tuhaf bulacağı ama Regina’nın rutini haline gelmiş bir yaz günüydü yine. Herkesten olabildiğince uzakta geçirmek için gününü her şeyini yapmıştı yine. Erkenden uyanmış odasına kimse gelemeden giyinip çıkmıştı. Tek tek insanların pek uğramadığı yerlerde birisi alana giriş yapana kadar durmuş sonra konumunu değiştirmişti. Ama sadece ada için geçerli değildi elbette bu çabası. Hiçbir zaman öyle olmamıştı.

Annesinden kaçmak için sürekli yer değiştirdiği günlerdeydi yine. Bir hafta önce arkadaşının evinde annesinden mektup almasıyla adaya kaçmıştı. Buradaki günleri de büyük ihtimalle sayılıydı. Ablası Tanya’nın mektupları içinde ufak da olsa biraz Rusya’ya geri dönme isteği açığa çıkarıyordu. Fakat annesinin varlığı bu isteğin üzerine çok çabuk kapatıyordu. Bundan sonra burada da annesinden o beklenen mektubu aldığında nereye kaçacağını düşündüğü sıralarda ilgisini çeken bir şeyler olduğunu fark etmişti adada.

Adaya uzak doğudan gelen minik bir kız olduğu üzerine birkaç şey duymuştu. İnsanlarla daha çok konuşuyor olsa ya da insanları onlarla konuşurken gerçekten dinliyor olsa belki daha fazla şey de biliyor olabilirdi kız hakkında. Fakat şimdilik sadece kızın odasının neresi olduğunu çalışanlardan duydukları kadarıyla biliyordu. Adadaki günlerinin çoğunu yalnız geçirmeyi tercih eden Regina ufak da olsa bir süresini sosyalleşmeye ayırabileceğini düşündü bunun üzerine. Kız hakkında merakıydı onu bunu yapmaya iten. Fakat bunu elbette itiraf etmezdi.

Kızın odasının yakınında biraz bekledi fakat ondan önce başka biri kızın kapısını çalmadan dalmıştı içeriye. Merakından bu kişiyi durdurma gibi bir şey yapmamış olan Regina olacakları beklemişti. Adanın yeni misafiri bu minik alttan alıp bu kabalık üzerine yorum yapmayacak mıydı?  Yoksa karşısındakini yaptığı bu hata karşısında pişman mı edecekti?  Bu soruları uzun bir süre cevapsız kalmamıştı. Odaya dalan kişinin odadan azarlamaya benzeyen tek bir ses bile duyulmadan apar topar çıkması olanları anlamaya yetiyordu.

Bu miniğin önemli bir minik olduğunu anlamak zor değildi. Yoksa kısa süreli misafirliğe bile gelmenin zor olduğu bu adaya kalmak için minik bir kızın gelebiliyor olmasını açıklayacak başka tek bir şey bile yoktu. Yüce Boleyn’in bu durumdan nasıl bir şey elde ediyor olduğunu merak etmiyor değildi. Ama bunu öğrenecek kadar uzun süreli bir konuşmayı birileri ile yapmaya pek hevesli değildi.

Kapıdan çıkan diğer kişinin sonunda uzaklaşmasıyla kapının önüne doğru ilerledi Regina. Bundan önceki kişinin yaptığı şekilde bir “hata” yapıp kızın tepkisini kendisi görmeyi isterdi. Fakat onunla düzgün bir konuşmada bulunmaya en azından çalışmak ikisi için de daha iyi olurdu.

Kapıya elini getirip melodik bir şekilde tıklattıktan sonra bir onay bekledi. Bunu aldığında da içeri girdi. Küçük kıza doğru bakışlarını çevirdikten sonra kapıyı arkasından kapattı Regina. Bunun ardından da kapının yanındaki duvara yaslandı ve içeriye giren kişi olarak kendisinden bekleneni yaptı. Konuştu.

“Umarım seni rahatsız etmiyorumdur. Fakat Boleyn Adasını kendine mesken edebilen yabancılar pek olmaz. Bu sık karşılaşılmayacak durumun sebebi olan leydiyi selamlamak istedim. Boleyn Adasına hoş geldin. Ben Regina Alexandrovna Romanovna. Bana ismini bahşeder misin?”

Merakına yenik düşen genç, kızı inceledi konuşmasının bitiminden sonra. Yüzünün gözlerine pek ulaşamayan gülümsemesi dışında duyguları belli etmeyecek şekilde donuk durmasına özen gösteriyordu. [/justify]

Victoria Sanchez:
İçeri giren kızın sözleri tuhaf bir şekilde irite etmişti küçük kızı. Kendisinin bile bilmediği nedenleri mi öğrenmek istiyordu? Belli ki Britanya'da gerçekten adabı muaşeret kuralları yoktu. Yüce Boleyn'in onunla gayriresmi konuşmasını anlardı ancak bir hizmetçiden sonra şimdi de bir leydi mi onunla böyle konuşacaktı.  Ancak bir leydi olarak ismi ilginç bir şekilde uzun olan bu genç hanımı selamlamalıydı. Yine de ona ilk kez görüşmelerine karşın ‘sen’ diye hitap etmesinin de yanlış olduğunu belli etmek istercesine kibar bir şekilde ayağa kalkıp genç kadının önünde zarifçe eğilip onu selamladı. Ardından aynı kibarlıkla konuşmaya başladı.

“Ben Sanchez ailesinin en küçük hanımı Victoria Sanchez. Kibarlığınıza müteşekkirim leydim. Kabalığımı bağışlama cüretini gösterirseniz Boleyn ailesine mi mensup olduğunuzu sorabilir miyim? Britanya tarihi konusunda tahmin edebileceğiniz üzere zayıfım.”

Karşısındaki kadının gözlerine baktığında Yüce Boleyn’ininki andıran ama çok daha soluk bir mavi olduğunu fark etti. Bir leydi gibi dursa da kalenin süslü tarzına uymadığı açıkça belliydi. Bu da ya onun kişisel tercihiydi ya da burada çok iyi karşılanmadığının bir göstergesiydi. Elbisesindeki izler de dışarıdan geldiğini gösteriyordu. Kendisi de evlerindeyken hem ablasından bu yüzden azar işitirdi. Bir leydiye yakışmayan bir davranış olduğunu söylerdi.

Ablası burada olsaydı bu genç kadını bakışları ve sözleriyle yerin dibine sokardı. Eğer ablası burada olsaydı bu kadınla karşılaşmak mecburiyetinde kalmazdı. Kalbine saplanan ağrıya rağmen dik durmayı kesmedi. Yalnızca yüzünde kısa süreli bir acı ifadesi belirmişti. Ardından her zamanki ruhsuz gülümsemesi yerine gelmişti. Victoria meraktan yoksun bakışlarıyla genç kadının cevabını bekledi.

Regina Alexandrovna Romanovna:
[justify]Karşısındaki kızı gözlemlerken onu irrite ettiğini ve elbette kızın onu yargıladığını fark ediyordu. Fakat bu Regina’yı kızdırmaktan daha çok eğlendiriyordu. Avrupa’da bile yakışıksız karşılanan davranışları kim bilir bu uzak doğulu kız tarafından nasıl görülüyordu. İnsanların bu tarz şeylere takılması eğlendiriyordu genç cadıyı. Kibar konuşamıyor değildi. Elbette her soylu ailenin çocuğunun alması gereken o basit dersleri almıştı. Ama bu bilgilerini çok gerekmedikçe kullanmayı tercih etmiyordu sadece.

Kız konuşurken kim olduğu ve Boleyn ailesi ile olan bağlantısı sorulduğunda bir tık bıkkın bir ifade almıştı yüzünü. Bu sorunun neden sorulduğunu elbet biliyordu. Odaya girişiğindeki ‘kabalığı’ karşısında başka bir şey beklemesi de tuhaf olurdu tabii. Fakat bu gerçek soruyu daha katlanılabilir yapmıyordu.

Kızın konuşması bittikten sonra üzerindekileri incelediğini elbette fark etmişti. Akrabalarından herhangi biri onu görmüş olsa azar işitmesine sebep olacak bu görüntüsünün kıza neler düşündürttüğünü merak ediyordu. Ve bu sırada ufak bir süreliğine olsa da küçük kızın yüzündeki acıyı gördü Regina. Bundan sonra bu gibi durumlarda herkesin yüzünde görmeye alışık olduğu o donuk ifadeye geçmişti kızın yüzü. İlginç.

“Ah ne kadar da kabayım. Kendimi düzgünce tanıtmadım. Buradaki durumlar hakkında bilgili olmanızı beklemek saçma olur. Daha yeni geldiniz ne de olsa.”

Bu sözleri söylerken gülümsemesi daha içten bir gülümsemeye dönmüştü. Az önce kızın yüzünde çok kısa süreliğine de olsa gördüğü o ifadeden etkilendiğini içten içe biliyordu. Fakat merakını kabullenmeyeceği gibi bunu da asla kabul etmezdi. Bundan sonraki konuşma konusu onu ne kadar rahatsız etse de bu gülümsemeyi yüzünde tutmaya çalıştı içeriye doğru birkaç adım ilerlerken.

“Öncelikle tanıştığıma memnun oldum. Sorunun cevabına gelirsek. Yüce Boleyn’in kız kardeşinin ikinci ve en küçük kızı oluyorum. Öbür tarafı anlatmam uzun sürer o yüzden hiç girmeyeceğim. Rusya’daki unvanlar Britanya’dakilerden biraz farklı. Buradakini öğrenmeden önce kafanı karıştırmak istemem.”

Yüzündeki gülümseme ile kıza bakarken konuşmayı devam ettirecek bir şeyler söylemesi gerektiğini düşündü. Küçük kızın onu burada istemediği belliydi. Fakat merakı için buraya gelmişti. Ve öyle hemen duracak biri değildi Regina.

“Eh sen benim ailem hakkında soru sorduğuna göre benim de seninkiler hakkında bir şeyler duymaya hakkım vardır herhalde. Uzak yollardan geldin, onları ve evini özlüyor olmalısın.”[/justify]

Victoria Sanchez:
Az önce ne demişti? Ailesinin durumunu gerçekten sormuş olamazdı! Gerçi sorduğu soruyu düşünürse böyle bir sorunun gelmesini beklemeliydi ancak kaledeki herkesin durumunda haberdar olduğu yanılgısına düşmüştü.

“Ailem…” diye söze başlasa da sesi titrediği için bir an durdu.

Nasıl anlatabilirdi olan biteni? Annesinin birtakım büyücüler tarafından öldürüldüğü için buraya kaçmak zorunda kaldığını mı? Ablasının canı tehlikedeyken kendisinin burada kös kös oturmak zorunda kaldığı için her saniye kalbine kılıç saplanıyor gibi hissettiğini mi? En gerektiği anda ailesinin paramparça olduğunu ve bu konuda hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüz olduğunu mu? Elbette hayır, bir yabancıya ailesini anlatacak kadar akılsız değildi.

Yüzündeki ifadeyi sabit tutmaya çalışarak anlatabileceği tek şeyi söyledi. Kimseden, hiçbir koşulda saklamayacağı tek gerçeği.

“Elbette leydim. Batı’daki kültüre aşina değilim ancak benim memleketimde aile her şeyden üstündür. Onları elbette özlüyorum. Siz ailenizle olduğunuz için beni anlamakta güçlük çekebilirsiniz.”


Victoria’yı rahatsız eden konuşma tarzına karşı sabrını koruyordu. Kendisine hem siz hem de sen diye hitap etmesi iki şeyin işaretçisiydi. Eğitimini dikkatli bir şekilde dinlememişti ve kimseyle pek konuşmuyordu. Bunlar dışındaki herhangi bir seçenek Victoria’nın kanına ve otoritesine karşı düpedüz hakaret olurdu. Bu yüzden iyimserliğini korumaya çalışarak kadına doğru uçarcasına bir adım attı. Zarafeti yetmişlik leydilere taş çıkartan küçük kız hep öğrendiği gibi tebessüm etti.

“Leydim, beni selamlamak için gelmeniz beni ziyadesiyle memnun etti. Düşüncenize minnettarım.”


Bundan sonra gelecek kelimeleri yuttu. Eğer karşısındaki bir leydi değilse bile mesajı alırdı. Almalıydı. Küçük kız boyundan dolayı birazcık yukarı gözlerini genç kadına dikti. Ya asıl amacını söylemeli ya da görevini bitirdiği için gitmeliydi. Tabii, karşısındaki kadının ne yapacağını bilemezdi. Bu yüzden sabırla bekledi.

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git