Dünya Ülkeleri > Boleyn Adası
Uzaklardan Gelen
Victorine Odette Boleyn:
[justify]Güneş tan yerinden en tepeye yükselmişti. Yer yer buruşmuş bir kumaşı andıran hafif kırışıklıkları olmasa gökyüzünden ayırt edilemeyecek safir mavisi deniz, gün ışığı altında ışıl ışıl parıldıyor; uzaklardan gelen turkuaz dalgalar, dinginlikle kıyıya vuruyor ve denizköpüğüne dönüşerek kaybolurken ıslattığı yerleri okşuyordu adeta. Gökyüzünde tek bir bulut dahi yoktu, havaysa insanın içini ısıtacak kadar sıcak ancak terletmeyecek kadar serindi.
İskelede bir kadın vardı; usta bir ressamın fırçasından çıkmışçasına görkemli olan bu manzarayı geride bırakacak kadar alımlı, ona bir kere bakanı bir daha baktırtacak kadar güzel… İnce parmakları bir güneş şemsiyesini kavramıştı. Onun üzerine düşen gün ışığı değil de, sanki ilahi bir ışın demeti aydınlatmıştı onun durduğu yeri. Boştaki eliyle de ara ara altından bir cep saatini kontrol ediyordu kadın, aceleci bir tavırla değil, sükûnet ve sabırla.
Üç gemi durmuştu şimdiye kadar limanda, hiçbiri beklemekte olduğu misafirini getirmemişti. Victorine aylar önce, ta Çin’den, ticaret ortaklarından biri olan ailenin gönderdiği mektuba rastlamıştı rutin mektuplarını kontrol ederken. Kızlarını Britanya’ya gönderdikleri ve ona emanet ettikleri yazıyordu mektupta. Ricayı kabul etmişti, büyük büyük babasının hatırı ve tabii ki de bir şart ile: Zamanı geldiğinde bir iyilik borçları olacaktı kendisine. Sahi, küçücük bir kızın o kadar yolu aşıp tek başına buraya kadar gelmeyi başarabileceğine olanak vermiyordu. Eğer az sonra karaya yanaşacak olan gemiden inerse bir hayli şaşıracağını kendine itiraf etmeden duramıyordu Victorine.
Dalgaların kırılıp hızla kıyıya vurma sesleri duyuluyordu limandaki kalabalığın uğultusunun arasından; düşüyorlar, geri çekiliyorlar, sonra tekrar düşüyorlardı. Onu gören selam vermeyi ihmal etmiyordu, bazıları minnettarlık bazıları da bir görev bilinciyle. Adadaki herkes tanıyordu Yüce Boleyn’i nihayetinde, onun yaptıklarını biliyor, ona saygı duyuyor ve hatta ondan korkuyorlardı. Ve içlerinden geçen ne olursa olsun Victorine hepsini duyuyordu, sorumluluğunun en büyük zorluğu da buydu. Sesler hiçbir zaman susmazdı, sözcüklere dökülmemiş olsalar dahi.
Trene bağlamış dakikalar birbirini kovalarken bir gemi yaklaştı iskeleye, adımlarını gemiden inmeye başlayan yolculara doğru çevirdi asil kadın. Çoğunluk adaya ticaret mallarını getirmiş işçilerden oluşuyordu. Boleyn Adası’nın dışarıdan ziyaretçisi olmazdı, adaya girişlere yalnızca ticaret için izin veriliyordu, onların erişebildiği alanlar da kısıtlıydı. Güvenlik adına alınmış önlemlerden biriydi bu.
Bir asa hareketiyle iri sandıkları peşlerinden sürükleyen işçilerin arasından küçük kızın solgun yüzünü gördü Victorine. “Boleyn Adası’na hoş geldin, Victoria. Kendini evinde hisset.” Sevecen bir ifade ile elini uzattı kıza.
[/justify]
Victoria Sanchez:
Geminin güvertesinde okyanusu izliyordu. Anlatılanları sindirmeye çalışırken okyanusun tuzlu kokusunu içine çekiyor, güneşin yansımasını dikkatle izliyordu. Yanlarında birkaç yolcu olmasına karşın hepsi mesafesini koruyordu. Bunun ablasının ona atadığı korumayla bir alakası olup olmadığını merak etti. Ne de olsa yanındaki adam büyücü olmanın yanı sıra oldukça yapılıydı da. Üstelik, yüzündeki yara izi onu tehlikeli biri gibi gösteriyordu. Çinli olmadığı aşikardı fakat Victoria ablasının onu nereden tanıdığını sorma zahmetine girmemişti. Eğer ablası ona güveniyorsa kendisi de güvenmeliydi.
Ablası onu Boleyn adasına göndermeyi uygun görmüştü. Orada güvende olacağını, iyi davranılacağını söylemişti. Victoria ablasına minnettar olmakla birlikte nereye gideceğini de umursamıyordu. İsterse şu anda olduğu gibi dünyanın öbür ucuna gitsin, isterse evin kilerine... Her türlü amacı saklanmaktı. Yalnızca ona zarar vereceği iddia edilen birtakım insanlardan değil, ailesinin düşmanı olduğu söylenen büyücülerden de saklanıyordu. Annesinin ona her zaman öğrettiği erdem bu değildi. Bu durum kanına dokunsa da yapacak bir şeyi yoktu. Ablasının emirleri katiydi, o bile karşı gelemezdi. Hele ki onun iyiliği için verilmiş karara hiçbir şekilde karşı çıkamazdı.
İleride bir kara parçasını görünce kıpırdandı. Hep duyduğu Britanya burası mıydı? Öteden bile cıvıl cıvıl gözüküyordu. Elbette, işçilerin sandıkları yüklemeleri, bağıran balıkçıların seslerine cıvıl cıvıl denebilirse. Victoria, yanındaki korumasına kısa bir bakış attı. Gözlerinde hüzün görmeyi beklemiyordu. Yine de ne olduğunu sormadı. Zira biliyordu ki herkesin bir hikayesi vardı ve yaraları deşmek bir leydinin yapacağı bir şey değildi. En azından çözemeyeceği sorunlara dahil olmayacaktı.
Victoria onun buğulu gözlerine bakmayı kesip iyice yaklaşmış kara parçasına dikti gözlerini. Esen rüzgarın getirdiği yosun kokusunu, balıklardan gelen tuhaf kokuyu alınca Çin'de olmadığı fark etti. Kalbine bir ağrı girince gözlerine doldu yaşlar. Artık avucunun içi gibi bildiği, herkesi tanıdığı, özgür olduğu evinde değil yabancı topraklardaydı. Ablasının onu asla kurtaramayacağı topraklarda... Ölüp gitse bile haberini alması aylar sürecek topraklar...
Gemi durduğunda koruması leydisine baktı. Dolu gözlerini, titreyen çenesini, yumruk yapıp kalbini tutan ellerini görünce şaşkınlığını engelleyemedi. Leydi Sanchez küçük kardeşinin gösterdiğinden daha duygusal, yumuşak kalpli olduğunu söylediğinde inanmakta güçlü çekmişti ancak şimdi görebiliyordu. Her ne kadar dik başlı, asilliğinden ödün vermese de hala küçük bir çocuktu. Bunu fark edince güç vermek adına gülümsedi.
"Leydim, artık inmemiz gerek." dedi yumuşak bir sesle.
Victoria, korumanın sesindeki değişikliği fark edince rahatsız olduğunu belli edercesine ona baktı. O bir leydiydi, bir Sanchez'di. Böyle bir aşağılamaya göz yummayacaktı, ne olursa olsun.
Ona doğru yaklaşıp başını kaldırdı. Gözlerindeki nemin hala durmasına karşın bakışları bir aslanınkiler kadar yırtıcıydı.
"Bana acımanıza müsaade etmeyeceğim. Ablamın yakını olduğunuz için bu seferlik bağışlıyorum fakat ikinci bir seferi tolere etmem."
Victoria bunları dedikten sonra cevabını beklemeden yanından geçip gemiden inmek için yürümeye başladı. Koruması da bir süre afallasa da hemencecik toparlanıp fazla uzaklaşmamış leydisinin peşine takıldı.
"Leydim, amacım..."
Victoria bir elini kaldırıp onu susturdu. Adımlarını hızlandırıp gemiden indi. Koruması da ağzını açmadan onu takip etti.
Victoria gemiden inince orta yaşlarda, asillere taş çıkartacak bir kıyafetle onları bekleyen bir adamla karşılaştı. Adam kendisini tanıtıp Boleyn adasına gidecek bir ticaret gemisine yönlendirdi onları.
Öncekinden daha kısa bir yolculuk yaparak meşhur Boleyn adasını gördüler. Gemiden inince ilk dikkatini çeken kişi bir kadındı. Öyle göz alıcıydı güneş gibi parlıyordu. Altın rengi saçlarını topuz yapmış, birkaç bukleyi serbest bırakmıştı. Güneş şemsiyesini tutan elleri her an kırılacakmış gibi narin gözükse de ona bulaşmanın büyük bir hata olacağı belliydi. Otoritesi o kadar açıktı ki Victoria bir an annesini hatırladı. Onun kadar güçlü ve güvenilir duruyordu. Victoria bundan ölesiye nefret etti.
Kadın ona yaklaşıp elini uzattı. Mavi gözleri okyanusu andıran kadının sesi bir meleğin sesine sahipti.
"Boleyn Adası'na hoş geldin, Victoria. Kendini evinde hisset."
Victoria kadının elini sıkmadı. Ona oldukça tuhaf gelen bu geleneğe uymak gibi bir niyeti yoktu. Nerede olursa olsun kimliğini korumaya kararlıydı. Başını hafifçe öne eğip onu selamladı. Bu dönem boyunca onun himayesi altında olacaktı, bu yüzden ona karşı saygılı olmalıydı. Ablasının hangi şartlar sunduğunu bilmiyordu ancak karşılıksız bir şey yapacak birine benzemeyen bu kadına karşı en ufak bir his beklememeye kararlıydı. Yalnızca Hogwarts'a gidene kadar onun yanında kalacak, şanslıysa ondan kanı hakkında bilgi alıp güçlenecekti. Bu bir işti, duygulara yer vermesinin bir faydası yoktu. O yüzden en sakin, kibar sesiyle tek bir şey diyebildi.
"Hoşbuldum, leydim."
Victorine Odette Boleyn:
[justify]Gökte parıldayan güneşten yayılan ışık huzmeleri, birbiriyle yarışarak kıyıya yelpaze biçiminde yayılan, incecik dalgaların neredeyse içine işliyordu. Dalgaların uskumrulardan yansıyan titrek parıltısı koyulaştı; gezinen büyük balık sürülerinin ortalarından geçebileceği dalgalar bir kütleye dönüştü; yeşil çukurları daha da derinleşti, karardı. İskelenin ayaklarına şapırtıyla çarpıp geri çekilirken, sanki su dolup yanlarından patlayan hafif bir sandal gibi çalı çırpı, mantar sap saman ve değnek parçalarından iskelenin altına bir karaltı bıraktı.
Gemiden inen ufak tefek kızın sesi kadife gibiydi. Aksanındaki belirgin farklılığa rağmen diksiyonu ve duruşunun kusursuzluğu, onun aristokrat sınıfına mensup bir aileden geldiğini gösteriyordu. Victorine küçüğü uzun uzun süzdü; ortak bir dilde konuşmalarına gerek yoktu onun düşüncelerini okuyabilmesi için, gözlerinin ardındaki ışıltının benzerini görmüştü kendi gençliğinde. Boleyn Adası’ndaki kimsenin geleneklere sırt çevirme gibi bir lüksü yoktu, asil kadın ona bunları öğrenmesi için zaman tanımayacaktı, bizzat kendisi öğretecekti uzaklardan gelmiş bu küçük kıza.
Kızın yanındaki adama çevirdi bakışlarını. “Kıza eşlik ettiğin için teşekkür ederim, Malcolm.”
“Yüce Boleyn’e hizmet etmek benim için bir onurdur,” dedi adam, saygıyla eğdi başını herkesin yapması gerektiği gibi. Malcolm Lancaster, kendisine borçlu olan isimlerden bir diğeriydi. Zamanında onun canının bağışlanmasını sağlamıştı Victorine bulunduğu konumun getirdiği yetkileri kullanarak, Boleyn Adası’nda yer altı infazları bu kadar yaygınken minnettar kalması gereken bir durumdu da bu.
“Gidelim.” Basit ve açık bir cümleydi, şemsiyesini zarif hareketle diğer omzuna aldı ve iskeleden adanın içine doğru yöneltti adımlarını. Boleyn Adası’nın katı kuralları dışarıdan gelen ziyaretçilerin belirli bir alana kadar girmesine izin verirdi, yüksekçe bir tepeye inşa edilmiş etrafı surlarla çevrili şatonun içine Boleyn kanı taşımayan birinin girmesi ise katiyen yasaktı. Victoria ise bu yasağın uygulandığı uzun yılların ardından ilk defa bir istisna olacaktı.
“Yolculuğun nasıl geçti?” diye sordu kıza, taş döşeli yolda ilerlerken. “Eğer Malcolm canını sıktıysa onu cezalandırabilirim.”
"Gayet iyi geçti, leydim. İlginize minnettarım." Kızın yanıtına gülümsedi, samimiyetsiz tınısı ve mesafeli tavırlarına rağmen saygıyla eğilmişti önünde.
Liman yavaşça geride kalırken geniş bir meydana gelmişlerdi, tam ortaya konumlanmış dört adet heykel vardı bunlar adayı fetheden cadı ve büyücülerin o zamanki görünümlerinin birebir kopyasıydı. Tek farklılık dördüncü heykelin başının olmamasıydı, kimse nerede olduğunu bilmez, bunun hakkında konuşmazdı ancak halk arasında bilinen gerçek diğer üçlünün birleşip onu sürgün etmesinin hatırasını canlı tutmak adına yapılmış olmasıydı.
Yüce Boleyn’i görenler yaptıkları işi bırakıyordu ona selam vermek için. Yüce Boleyn adada gelinebilecek en yüksek rütbeydi Tanrıdan sonra. Victorine bu rütbeyi tırnaklarıyla kazıyarak almıştı ve öyle güçlü elinde tutuyordu ki kimsenin elinden almayı deneyecek cesareti yoktu.
Kemerli bir geçidin önüne geldiklerinde durdular. Bakışlarını bir kez daha yanındakine çevirdi asil kadın. “Hazır ol çünkü bu yolun sonunda yeni evine gelmiş olacağız.”
[/justify]
Victoria Sanchez:
“Yeni ev.” diye mırıldandı. Kendisi bile sesini zor duymuştu.
Duymaktan hiç hoşlanmadığı, midesini bulandıran bu sözler onun hayatta kalması ve ablasının yerini sağlamlaştırması için elzemdi. Kadının her adımında önünde eğilenler, bakışlarıyla bile karşılaşmaya cüret edemeyenlerin yanından geçerken ne kadar güçsüz olduğunun tekrar gözüne sokulduğu yetmezmiş gibi, bir de bu yabancı toprakları evi olarak görmesinin beklenmesi kabul edilemezdi. Gerçi bir şansı da yoktu ya.
İçeri girmeden önce gördükleri bile istemese de burada güvende olacağını açıkça göstermişti. Büyücü kimliğinin ona verdiği gücü kontrol edene kadar burada bir sorun yaşayacak gibi durmuyordu. Kadının onu kimin yanına getirdiği belli olmasa da kadının sözünü yerine getireceğinden şüphe duymuyordu. Bu alışılmadık güven hissi tenini karıncalandırıyor, kalbini ağrıtıyordu. Birine güvenme lüksü yoktu. Hele ki güvenin binlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olduğu avlar hala devam ederken saflık etme şansı yoktu. Kadın ne derse desin yalnızca kendisine güvenmeliydi. Duydukları yalan, gördükleri illüzyon olabilirdi. Ancak kalbi ve mantığı onu asla bilerek yanıltmazdı, yanıltmamalıydı.
Victoria kadını incelerken bunu belli etmeden yapmak için çaba sarf etse kadının onun bu adi hilelerini gördüğü belliydi. Ne de olsa koca bir adayı tek başına yönetip, etrafındakilerin ona hem saygı duymasını hem de ondan korkmasını sağlamak herkesin harcı değildi. Üstüne, namı dünyanın öbür ucuna, hasretle andığı memleketine, yayılması da tesadüf olamazdı. Karşısındaki kibar bir ifadeyle ona bakan kadın hafife alınmayacak biriydi. Üstelik, karşısındaki kadın ne kadar alımlı ve kudretli dursa da güvenilir olduğundan emin olamazdı küçük kız. Ablasıyla, Sanchez ailesinin başıyla, yaptığı anlaşmanın şartları hala bir sırken ne zaman sırtından bıçaklanacağını bilemezdi. Bu nedenle yanında kaldığı süre boyunca aldığı eğitimleri aklından çıkarmayacak, Sanchez soyadını kirletecek her türlü hareketten kaçınacaktı.
Kanını kirletmektense ölmeyi yeğleyecek küçük kızın şiddetle, vahşetle küçük yaşta karşılaşmasının üstüne bir de güvende hissettiği tek yerden, ablasının yanından, ayrılması onu öyle etkilemişti ki kaç ya da savaş içgüdüleri hiç olmadığı kadar baskın çıkmaya başlamıştı. Aldığı her nefesi, attığı her adımı, söylediği her sözü her zamankinden fazla düşünüyor; kalbindeki sancıyı azaltmak için yaptığı her hareketin canını yakması önlemek için insanüstü bir çaba sergiliyordu.
Kendisini sakinleştirmek için son kez nefes alıyormuş gibi derin bir nefes aldı. Ablası ona olanları anlattıktan sonra nefesi daha çok kesiliyor, kalbi daha çok ağrıyordu. Gerçeklerle baş edemeyecek kadar zayıf olduğunu kendisine yediremiyordu. Bunun zayıflık olmadığını ise bir kez olsun düşünmemişti. Derken başı dönmeye başladı. Dünya başına yıkılıyor gibi hissetti, nefesi boğazına düğümlendi. Şimdi olamazdı; yabancı topraklarda, kimsesizken olmazdı.
“Hayır.” diye feryat etse sözleri fısıltıdan ibaretti.
Ateşin sıcaklığı tenini yakmakla tehdit ederken içi buz gibi soğuk, nefesi düzenliydi. Ateşin yarattığı karmaşa konağı, hatta tüm şehri kaosa sürüklemişken küçük kız saçlarına yapışmış isleri düşünüyordu. Çığlıklar herkesi uyandırmışken, kara geceyi gündüze çeviren alevler etrafı sarmışken küçük kız aynanın karşısına geçmiş saçına bakıyordu. Hizmetkarlarının özenle taradığı, annesinin hediyesi olan şakayık çiçeğini andıran saç süsünün üstündeki isler canını öyle sıkıyordu ki her şeyi yıkmak istiyordu.
Ateşler her geçen saniye ona yaklaşırken odaya atılan onlarca kova su faydasızdı. Küçük kızın da oradan çıkmaya niyeti yok gibi gözüküyordu. Babasının odasının ateşler içinde kalması bir tesadüften çok daha fazlasıydı. Küçük kızın geleceğinin bir yansıması gibiydi.
Neden sonra, dışarıdaki sesler azaldı. Ateş dinmeye başladı. Odanın kapısı açılınca küçük kız kafasını gelene çevirdi. Annesinin her daim kibar ve anlayışlı ifadesinin dehşetle sarsılmış olduğunu gördü. Küçük kız bunu görmezden gelip annesine doğru koşup beline sıkıca sarıldı. Annesinin hemen arkasında ablası vardı. Annesinden çok da farklı olmayan yüzü Victoria’nın canını sıksa da görmezden geldi. Annesinden ayrılıp onlara artık külden başka bir şey kalmamış odaya gösterip masumca gülümsedi.
“Biliyorum, bir leydi temizlik yapmamalıdır ama bir istisna yapabiliriz, değil mi anne? Nasıl olmuş, beğendin mi?”
Victoria, başını annesine çevirince gözlerindeki şok ifadesi onu hazırlıksız yakaladı. Annesi yaptığı temizlikten hoşlanmamıştı. Neden? Evet, bir leydi ellerini böyle kirletmemeliydi ama ailesindeki pislikleri temizlemek onun görevi değil miydi?
“Beğenmedin mi, anne?”
Temkinli sesi bir fısıltıyı andırıyordu. Annesinin yüzündeki ifadeyi gören küçük kız, bir adım geri gitti. Ne ablası ne de annesi memnun gözükmüyordu. Neden? Yüzlerindeki ifadeyi hayal kırıklığına yoran küçük kız ne yapacağını bilemedi. Her zaman olduğu gibi ağlayarak bu işten kurtulamaz mıydı? Ama neden ailesini mutlu edemiyordu? Neden!
Victorine Odette Boleyn:
[justify]“Malcolm, Proserpina’yı çağır, hemen.”
Küçük kız yere yığılmadan onu yakaladı ve yavaşça dizlerinin üzerine yatırdı Victorine. Kızın bütün düşünce akışına şahit olmuştu, kendini neden Boleyn Adası’nda evinde hissedebileceği ile ilgili bir konuşma yapmayı bile planlıyordu. Küçük kızın içinde yüzeyde görünenden çok daha fazlası vardı. Peki, neydi onu böylesine sarsıp kendinden geçiren? Bir şeyler eksikti ve o bu eksik parçalara ulaşıp onu tamir edebilirdi. Elini usulca kızın siyah, ipeksi saçları üzerinde gezdirdi, yere düşerken topuzunu tutan açık mavi çiçekli tokasını düşürmüştü.
“Sen,” dedi yüzünün ortasından çenesine uzanan bir yara izine sahip adama, en başından beri peşlerinden onları takip ettiğini bildiği halde sesini çıkarmamıştı Victorine.
“Percival Bagshaw, leydim.”
“Kızı geçidin sonuna kadar taşı, sonrasında kendini azat edilmiş sayabilirsin.”
“Ama- Peki, emredersiniz leydim.” Adam pamuk dolu bir yastığı kaldırırmış gibi bir rahatlıkla küçüğü nazikçe kollarının arasına aldı. Victorine onun şatoya girmesine müsaade edemeyecek olsa da girişe kadar taşımasında bir sakınca yoktu, zaten peşlerinden gelmeyi deneyecek olursa sonuçlarıyla yüzleşecekti.
Geçidin sonu ne bir kapıya ne de bir boşluğa çıkıyordu. Kayaların üzerine monte edilmiş tozlu bir ayna vardı, altından çiçekler kondurulmuştu kenarlarına bir de gotik işlemeli harflerle ‘aut vincere aut mori’ yazısı kazanmıştı. Fethet ya da öl. Boleyn’lerin kutsal saydıkları topraklara girişin anahtarı tam karşılarındaydı. İşin ironik kısmı, asil kadın küçük bir kız çocuğuyken bu giriş hakkında anlatılan hikayeler yüzünden aynalardan korkardı. ‘Ya gerçek bir Boleyn değilsem?’ düşüncesine takılı kalır, şatonun dışına bile çıkmazdı bir kere çıkınca tekrar giremeyeceği endişesinden.
Artık Yüce Boleyn’in tam kendisi olmuştu.
Ellerini aynanın iki yanına koydu, aynanın yüzeyi bir anda uykudan uyandırılmış gibi titredi, yavaşça yansıma özelliğini kaybediyor daha bulutsu ve mat bir görünüm alıyordu. Latince sözcükler mırıldandı kadın içinden, sonra bütün bu süreci sessizce izleyen adama çevirdi gök mavi bakışlarını. “Kızı alabilirim.”
Adam gönülsüzce onun kollarına bıraktı kızın minik bedenini. Victorine onun gitmesini bekledi ardından daha önce pek çok kez yaptığı gibi nefesini tuttu ve aynanın içine adımladı harikalar diyarına geçiş yapmak için.
Ablası onu odasında bekliyordu. Kızı kırılgan bir cam küreye gösterdiği bir özenle yatağa yatırdı, çatılmış kaşları ve zihninin puslu gürültüsünden her nerdeyse bundan rahatsız olduğu anlaşılabiliyordu. ‘Hayır!’ diye feryat etmişti yere yığılmadan önce, bundan rutine bağlamış bir lanet olduğu çıkarımını yapmıştı Victorine. Yine de, şifacı olan ablasıydı, kendisinin uzmanlık alanı ise zihnin tam kendisiydi, eğer sorunu tahmin ettiği gibi bir şey değilse müdahale edemezdi.
Kendinden yaşça olgun olduğunu belli eden sarışın kadın sessizce ilerledi kızın yanına, istese de tek kelime edemezdi ama Victorine’in onu duyması için sözcüklere ihtiyacı yoktu zaten. “Birinin bu kıza Obliviate yaparken feci halde çuvalladığını düşünüyorum.”
İkinci gelen kadın, kızı kısaca analiz ettikten sonra odada onların başını bekleyen evcinlerine döndü ve el hareketleriyle birkaç işarette bulundu. Cinler itaatkarca harekete geçtiler, dilsiz kadının konuşmadan anlatmaya çalıştıklarını Victorine dışında bir onlar anlıyordu bu şatoda. Proserpina’nın kendisininkine benzer bir teşhis koyduğunu birkaç saniye içinde anlamıştı asil kadın ve bunu sözcüklerle ifade edemese de kendi aklından geçeni tahmin ettiğini de biliyordu. Kızın üzerinden ayırdı gök mavi gözlerini, aralı perdenin arkasından geçen gökyüzüne çevirdi. “Çıkabilirsin, teşekkür ederim.”
[/justify]
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git