İngiltere Büyücedünyası > Kara Göl

Planlar Peşinde, İstikbal Göklerde

(1/3) > >>

William N. Harker:
…
Kırık asasına ulaşmak için sonsuz bir çaba veriyormuşçasına kasılan cansız kasları adamı sonsuz ızdırabına hapsolmuş gibi gösteriyor, yanı başındaki boş iksir şişesi de bu gizeme imzasını atan anonim bir sanatçının fırça darbesini andırıyordu. Şaşkınlığımı gizleyemeyeceğimi biliyordum, bu nedenle denemedim bile: “Olay yerinde mutlaka bir aldatmaca olacağını söylemiştiniz, dediğiniz gibi de oldu. Gerçekten bunun intihar süsü verilmiş bir cinayet olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

Her zaman yaptığı gibi şaşkınlığımdan keyif alıyormuşçasına yavaş hareketlerle arkasını döndü, cebinden çıkardığı piposunu Diagon yolunun sunabileceği en değerli tütünlerle doldururken hareketleri aceleden uzaktı. “Çıkarımlarımı tamamen yanlış yorumladın sevgili dostum Profesör Cutson; bir aldatmaca olacağı şüphesizdi elbette. Fakat bu vaka çok açık ki, cinayet süsü verilmiş bir intihar!”

-SON-

Okuduklarının zihnine ulaşabilmesi için birkaç saniye verdi kendine William; sonrasında birkaç saniye daha verdi, çünkü hala okuduklarına anlam verememişti. En sonunda tiksintiye benzer bir ifade ile çarpılan bakışları daha fazla sayfaları görmek istemiyormuş gibi kapattı kitabın kapağını. ‘Bu seri de iyice bozdu’ diye düşündü kendi kendine. Daha fazlasını düşünmeye vakit bulamadı çünkü kafasını kaldırdığı gibi kendisine doğru yaklaşan Alfred ve Peter’ı fark etti. Alfred heyecanla lafa atıldı:

“Will! Seherbaz Merlock’un Maceraları’nın son kitabı mı o? Sonuna inanamayacaksın! Ciddiyim, acayip zekice bir sürprizle bitiyor, aklın uçup gidecek!”

Sadece bir anlığına yüzüne eleştirel bir şaşkınlıkla baksa da yorum yapmamayı tercih etti William. Ardından kendisini gizli toplantıları için buluşmaya buraya çağıran arkadaşını beklerken sırtını dayadığı ağaçtan güç alarak ayağa fırladı ve “Bırak şimdi kitabı! Bu planın var ya, şimdiye kadar çıkardığın en absürd, en tehlikeli, en anlamsız saçmalık! Bu çılgınlığa katılacağımı düşünüyorsan… Göz göre göre bunun parçası olacağıma biraz bile ihtimal veriyorsan…” bir saniye duraksayıp gülerek devam etti “...beni iyi tanımışsın demektir. Ama yine de başımıza bir şey geldiğinde ‘ben demiştim’ diyeceğim, onu bil.”

Gülüşmelerinin ardından Peter’a dönüp: “Seni nasıl ikna etti asıl?” diye sordu. Çocuk omuzlarını silkip ciddi bir sesle “Biraz araştırma yaptım ve başarı ihtimali aslında o kadar da düşük değil. Ayrıca tehlike konusunda haksız değilsin, o yüzden yanınızda olsam daha iyi.” diye yanıtladı. Alfred ise kollarını Peter’ın omzuna atıp “Ah benim sevgili dostum Pete, ne zaman şu yalanları bir kenara bırakıp da benim çılgın fikirlerime bağımlı olduğunu itiraf edeceksin?”

Kimin motivasyonunun ne olduğu hakkında heyecanlı bir konuşmayla geçen birkaç dakikanın ardından ne zaman başlayacaklarını soran William’a önce Iris ve Rose’un gelmesini beklediklerini söyleyen Alfred diğerlerini bir kere daha şaşırtmıştı. “Kızlar da mı gelecek? Iris’i katılmaya ikna ettin mi cidden?” diye sordu William. Alfred ise “Henüz tam planı söylememiş olabilirim. Aslında henüz bir plan olduğunu da söylememiş olabilirim. Daha doğrusu henüz hiçbir şey söylememiş olabilirim. Ama ikisine de not gönderdim, geleceklerine emini- Hah bak, şu yaklaşanlar onlar değil mi?”

Iris Ashworth:
[justify]“Bugün Hufflepuff ortak salonunda Eleanor koşturarak yanıma gelip saçlarımın bir değişikliğe ihtiyacı olduğunu söyledi. Çok düzlermiş. Sence böyle bir şeye gerek var mı, Iris? Aklıma takıldı.” Gömüldüğü tılsım notlarından başını kaldırdı Iris, Rose’un söylemiyle. Eleanor arada sırada gelip Iris’e de yorumlarda bulunuyordu ama pek ciddiye aldığı söylenemezdi. Sık sık bu tarz hareketlerini gördüğü için gerçek bir tavsiye niteliğini kaybetmiş artık. Niçin bütün kızlara gidip muhtelif yorumlarda bulunduğunun herhangi bir sebebini ya da mantığını bulamasa da sorgulamayı bırakalı çok olmuştu, zira kafasını yorabileceği daha önemli şeyler vardı. Ayrıca, Rose’un duru bir güzelliği vardı. Kafasının bulandırılmasını istemezdi.“Geçtiğin yerlerde kurumuş çiçekler boy gösterip canlanıyor ve başını gün ışığına çeviriyor Rose. Başka bir şey yapmasan da olur.” dedi uysal bir ses tonuyla yüzünde yaz günü kadar sıcak bir gülümsemeyle. Rose’un yavaşça çatılmış olan kaşları geri gevşediğini gördüğünde sırtını o rahatlıkla duvara dayadı. Bahçede bir süredir dönemin başından beri tuttukları notları derleme ile uğraşıyorlardı. Zamanın nasıl hızlı geçtiğini sabahtan beri unutmuş, son parşömen parçasına geçmişlerdi ve haliyle zihnen yorulmuşlardı. “Biçim Değiştirme’ye yarın mı baksak?” diye ortaya önerisini attı Iris. “Bunu sen mi söylüyorsun?” dedi karşılık olarak Rose anında. “Kulağa o kadar inanılmaz geliyor olamaz, değil mi?” Gülüyordu. Tekrar düşündüğünde Iris de şimdi inanamamıştı. Yoksa devam mı etmeliydiler? Yanı başında duran parşömenlere bakışlarını çevirip parmaklarını notları karıştırmak için kullanırken Iris’in tekrardan çalışmaya yöneleceğini düşünen Rose atılmıştı söze yeniden. “Kurcalamaya devam etme sakın. Biçim Değiştirme’ye geçersek rahat iki saat daha buradayız. Hadi ama… Bir kere söyledin artık. Ölmeyiz ya! Yarın da bizim.” Doğru yerde doğru kişiden gelen bastırma ile Iris elini bir suçlu gibi havaya kaldırıp yüzünde muzip bir gülme ile “Sözüm söz.” diyerek anlaşmaya vardı. Ardından, “O zaman önce elimizdekilerden kurtulalım. Sonra da gidip bizimkileri buluruz.” dediğinde ikisini de aynı anda toparlanmaya başlamıştılar çoktan. Kalan son sayfa tılsım notunu da özenli bir şekilde yarın ilk bakılacak parça olarak en üste koyup ayaklandı. O sırada Rose hala bir şeyler arıyor gibiydi. “Neye bakıyorsun? Yanlışlıkla ben almış olabilir miyim?” diye sorar sormaz elindekilerle ilgilenmeye geri dönmüştü ki parmak ucuyla parşömenler arası geçiş yapacakken ayırdığı sayfanın hemen arkasında en başa iliştirilmiş kendisine ait olmayan bir yazı dikkatini çekti. Daha önce gözünden kaçan ama oldukça küçük halde yazılmış olan notu okumaya yöneldi hemen. “Lanetler ile ilgili bir kısmı kaybettim sandım. Sorun yokmuş, gidebiliriz artık. Bizimkileri bulmak için yarım saat içinde burada buluşalım.”

“William elimde. Onu tekrar canlı görmek istiyorsan yarın öğle vakti orman ile gölün batısındaki açıklığa gel.”

Iris’in dudakları düz bir çizgi halini alırken, Rose merakla gözlerini dikmişti kendisine. Nereden çıkmıştı bu not? Ne demek William elinde? Kimin elinde? Şakaysa hiç komik değil. Saniyelik bir düşünme payının ardından gülerek “Ya da onlar bizi bulur.” dedi bırakılan notu gösterirken. Rose’a notu göstermeden önce"Bir kontrol etsene notları. Arka taraflarına bak özellikle. Farklı bir şey var mı?” demişti. Rose daha da meraklı bir şekilde bir çırpıda parşömenleri karıştırmaya koyulduğunda Iris cebine yerleştirdiği asasına davrandı hemen. Ne şekilde lazım olacağını bilmese de notun sahibinin nasıl bir maceraya sürükleyeceği meçhuldü. Hazırlıklı olmanın faydasını görebilirdi. O an içerisinde, Rose onca parşömen arasından çekip çıkarttığı bir tanesini Iris’e uzattı. 

“Peter elimde. Onu tekrar canlı görmek istiyorsan yarın öğle vakti orman ile gölün batısındaki açıklığa gel.”

Iris, okuduktan sonra öznesi değiştirilmiş olan kendi notunu paylaştı. Rose ne yapacaklarını sordu. Gideceklerdi elbette. Yalnızca geç fark etmiş olmalarından ötürü bahsedilen yere anca yetişebileceklerini göz önünde bulundurarak önlerinden geçen birinci sınıf bir kuzgunu durdurdu. Rose’un elindekileri de alıp çocuğa ortak salona bırakması için ricada bulundu. Akşam yemeğinde havuçlu kek dilimini de vereceğini ekleyince çocuk parşömenleri kaptığı gibi kulelere doğru yola çıkmıştı. “Gidiyoruz o halde. Kim ki bu?” diye yönelttiği soruya “Çok yakından tanıdığın biri.” olarak cevapladı. Sırıtmaktan yanaklarında bir ağrı şimdiden oluşmaya başlamıştı. Orman ile gölün batısındaki açıklığa doğru büyük adımlarla ilerlemeye koyuldular vakit kaybetmeden.

O kadar hızlı yürümüşlerdi ki koşmuş gibiydiler neredeyse. Soluk soluğa Rose ağaca dayandığında önlerine bakmadan “Gelmedik mi daha? Soracağım ona bizim ayağımızı bir pabuca sokmanın hesabını.” diyerek söyleniyordu. Iris de yorulmamasına rağmen birlikte beklemek için es verdi.“Çok az kaldı. Şu tümseğin aşağısına kalıyor olması lazım.” Hesaplarında yanılmış olamazdı ki kulaklarına dolan uğultular bunu destekler nitelikteydiler. Görüş açısını önüne düşen saç tellerinden kurtarınca yeniden kıpırdandılar.

Birkaç adımda soluğu olmaları gereken yerde aldılar. Aralığa yaklaşıp tümseğin aşağısına doğru yönelince karşılarında beliren silüetler her adımda daha da belirgin oluyorlardı. Can ciğer olarak gördüğü arkadaşlarının yanı sıra William’ın gölgesini bile ayırt edebilirdi ne kadar uzaklıkta olursa olsun. Eğer yazı biçimini tanımasaydı endişelenebilirdi ama büyük bir rahatlıkla gelmişti verilen konuma Iris. Tek endişesi bundan sonra çıkacakları maceraydı. Seslerinin işitilebileceği noktaya vardıklarında dudaklarını araladı. “Bu sefer ne ile karşı karşıyayız Alfred? Geçen sefer Hogsmeade civarında uzaktan gördüğün patisi üzerine dikilmiş Samoyed’i bir gizilgen sanıp inatla fark edildiği için görünmez olup bizden saklandığını iddia edip bütün bir köyü dolaştırmandan sonra sırada ne olabileceğini düşünsem de hayal gücüm söz konusu sen olunca uçsuz bucaklığında kayboluyor.” dedi. “Üstelik Peter anavatanlarının Uzakdoğu olduğunu yüzlerce kez söylemiş olmasına rağmen. Unutmadınız, değil mi?” Peter gülerek karşılık verdi.“Nasıl unutabiliriz ki? Ben hala gözlerini kontrol ettirmesi gerektiğini düşünüyorum. Kısa süreli seyahate gelen sahibi bile şaşırmıştı Alfred’e. Hiç bana bakmayın kızlar… Tehlike ihtimaline karşılık geldim ben de.” Iris adımlarını William’ın yanında soluklandırdı. “Hala tek parça olduğun için seviniyorum sevgilim. Dostumuz Alfred, seni ve Peter’i görmek istiyorsak buraya gelmemizi söylemiş bıraktığı tehditkâr notlarda.”Gülüşünün arasında yanağına bir öpücük bırakırken duraksayıp “Bir dakika. Senin de parmağın yok değil mi bu notlarda? Yoksa sadece maceranın başını çekenlerden misin?” derken alacağı cevap için merakı giderek büyüyordu. Kim bilir akıllarında ne kadar uçuk kaçık şeyler vardı bu üçlünün? Birazdan öğrenme şerefine nail olacaktı. [/justify]

William N. Harker:
Iris’in elinden kaptığı notu sırıtarak okuyan William inanamaz bir ifadeyle Alfred’e baktıktan sonra sevgilisine dönüp “Hey! Ben tamamen suçsuzum, ne parmağım var ne de hiçbir şeyi çekiyorum. Bir dakika öncesine kadar sizin geleceğinizi bile bilmiyordum.” derken Alfred ise az önce suçlandığı konulardan şok olmuş gibi davranıp abartılı jestler ile karşı çıktığını belirtiyordu. “Bir kere, ben ne gördüğümü gayet iyi biliyorum!” dedikten sonra gözlerini kısarak devam etti: (Alfred de durur mu yapıştırmış cevabı) “Sibirya’lı bir köpeğin Hogsmeade’de olacağına inanıyorsun da Uzakdoğu’lu bir maymunsunun olacağına mı inanmıyorsun?” Bu cevabına karşılık gelmesini beklemeden Iris’e doğru devam etti: “Ayrıca sevgili dostum Iris, mektubumun tehditkar olduğunu da nereden çıkardın? Orada sadece bu pek değerli iki yakışıklı beyefendiyi tekrar görmek istiyorsanız buraya gelmenizi söyledim. Tam da vaat ettiğim üzere ikisi de karşınızda ve ikisi de canlı!”

Dramatik bir havaya bürünüp dörtlüye arkasını döndü ve sesine zoraki bir derinlik vererek sözlerini sürdürdü. “Neyse, boş verin bütün bunları. Bu tarz anlaşmazlıklar anca ölümlü fanilerin umursayac- evet Peter biliyorum ikisinin aynı anlamda olduğunu, sağol! Lütfen! İzin verirsen? …Öhöm! Biz gözü yükseklerde dolanan, hayalperest büyücüler için ise gökyüzünü kendimize sınır bellemeye hiç mi hiç gerek yok dostlarım!”

Birden arkadaşlarına dönüp; bakışları yukarılardaki bir noktaya kararlılıkla dikili halde, elini önündeki hayali bir objeyi kavrar gibi ileri uzatıp yumruğunu sıkmış ve bir zafer kazanmışlık edasıyla poz verircesine önünde asılı bırakmıştı.

“Süpürgeleri ne kadar sevdiğimi bilirsiniz. Lakin sorarım size, kendimizi o aletler ile kısıtlamaya ne gerek var? Gün, gökyüzünü fethetme günüdür dostlarım!”

Sözlerinin arkadaşları üzerinde bir etkisi olup olmadığını görmek için hızlıca onları süzdü. Konunun ne olduğunu çoktan bilen William’a istediği ilhamı verdiği açıktı. Rose’dan ümitliydi, Iris hakkında ise henüz bir fikri yoktu. Peter da merakla iki kızın vereceği tepkiyi bekliyor gibiydi. Bir an önce konunun özüne geçmenin doğru olacağını düşündü ve az önce sıktığı yumruğunu açarak parmağını ilerideki ağaçlığa uzatarak sözlerine devam etti.

“Karşıma kader mi çıkardı bilmiyorum ama dün orada kalabalık bir sürü halinde cızkıpırlar gördüm.” Yüzüne heyecan, inanç ve muziplik karışımı bir sırıtış yerleşmişti
“Evet… Cızkıpır yakalayıp eğiteceğiz!”

[spoiler]- Bu fikir ve RP için, günümüzden yaklaşık yüz yıl sonra dünyaya gelecek olan çağının ilerisinde bulunan büyük düşünür, fikir adamı, sınır tanımaz vizyoner, efsanevi Gregory Oscar Twigg'e saygılarımızı sunuyoruz.[/spoiler]

Iris Ashworth:
[justify]Iris, sevgilisinin doğrusunu bildiği şeyleri inkar edişini izlerken eğleniyordu. Notu bilmiyor olabilirdi pek tabii söylediği üzerine. Yine de William’ın Alfred ile birlikte peşinde coşkuyla koşturacağı bir şeyin ortada olduğu çok açıktı. Iris’in yüzünde ayyuka çıkan gülümsemesi Alfred’in role girmesiyle kahkahaya yerini çoktan bırakmıştı. Ellerini iki yana açıp ne yapacağını bilemez bir tavrı benimseyip cevap vermektense alışmışlığını sergiliyordu Alfred konuşurken. Bir ara Rose’a dönüp “Tabi tabi…”  demiş olsa da seyir zevkinden kendini mahrum bırakmayacaktı. Saadete gelmesini hevesle beklerken Alfred’in hareketiyle keskin mavi gözlerini gökyüzüne dikti. Merakına yenik düşmeden biraz daha bekleyebilirdi. Lakin, gökyüzünü fethetmek dediğinde arşa çıkan ilgisiyle kendini şimdiden hazır hissetmeye başlamış, odaklı bir şekilde izliyordu arkadaşını. Ne ile karşılacakları belki de bu noktada bir tutam önemini kaybetmişti Iris için.

En başında Alfie’nin abarttığı kadar aykırı bir şey çıkacağından emindi ancak en sonunda ise cızkıpırlar gerçekten sürpriz olmuştu. Cızkıpırları eğitmek mi? Sorguladığını belli edecek şekilde kalkan kaşını gören Alfred: “Direnmeye kalkışma sevgili dostum!” demişti. Rose ise parlak gözlerle bakıyordu Iris’e.

Kollarını göğsünde birleştirdiği sırada asası hala avcunun içindeydi. Iris düşünceli görünüşünün altında iki dünyayı birleştirmiyordu haliyle, tehlikeleri gözden geçirmesinin ardından kararını vermişti. Şuanki duruma eşlik etmezse olur mu hiç? Kollarını çözerek asasını hafifçe gökyüzüne savurdu. “O halde önden alalım seni Alfred. Yolu göster bize!" derken sesinde bariz bir kıvanç vardı. Belirsiz bir omuz silkmeyle devam etti yürümeye başlamadan önce. “Sonuçta Peter’ın da desteğe ihtiyacı var, değil mi, Pete?” derken Alfred iyice motive olmuş bir tavırla “İşte! Takım ruhu dediğin böyle olur!” diyerek rehberlik etmeye koyulmuştu zamanı harcamadan.

Iris, William’ın şaşkınlığını gizlemeyen bakışlarıyla karşılaştığında muzip bir gülümsemeyle yanıt vermişti ona. Rose, Peter’ın yanında yerini almış kendi aralarında konuşmaya dalmışlarken çok uzak olmasa gerek yaklaştıklarında Alfred arada sırada durup emin olmaya çalışıyordu. “Hazırlıklı geldiğinizi varsayıyorum.” dediğinde Iris ağaç dallarının arasında safir renginde sevimli(!) yaratıkları görmeye çabalıyordu. Renklerinden dolayı kolay olsa gerek. Geldikleri alanda ağaç dallarının sıklaşmasıyla görüş açıları netliğini kaybetmiş gibi olsa da “Savunma benimdir. Sokulmadığınızdan emin olmak istiyorum.” Dudaklarından kelimeleri döküldükten sonra usulca ama bir yandan da ciddiyetle William’a baktı, doğrudan hamle yapmaması için. Hepsi için dikkatli olacaktı ama William söz konusu olduğunda normalde olduğundan daha özenle davranıyordu.

“Evet! Sevgili Cızkıpırlar’ımızın bir kısmı hala burada! Kaderin mutlaka bir parmağı olmalı bu işte. Emin oldum artık. Eğitmemiz için orada bizi bekliyorlar adeta! Görmüyor m-”

Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 6, total 6
Talih 1d10 : 7, total 7[/justify]

Lady MacDeath:
[justify]Güzel bir gündü.

Bütün günler güzeldi aslında. Gördükleri günlerin sayısı yediyi epey geçmişti ama hala bir kaos yaşanmamıştı. Ama Yasak Orman’ın kuzeyinde yoğunlaşmakta olan karaltılar yeni bir fırtınanın yolda olduğunu söylüyordu, bu fırtına, büyük bir fırtına olacaktı.

Her iklimden bir ekosisteme ev sahipliği yapan kara ormanın derinliklerinde kendi halinde takılan orman halkıysa bunun farkında olmadıklarından her zamanki yaşantılarını sürdürüyorlardı. Belki at adamlar önceden yıldızlarda bir şeyler duymuş olabilirdi ama onlar yalnızca kendilerini umursayan bencil yaratıklardı sonuçta. Yaşayan hiçbir varlığı sevmediklerini söyleyenler de yok değildi. Her neyse.

Safir mavi toparlak yaratıklar fırtınanın tam göbeğine düşmeden sadece birkaç dakika önce rutinlerinden birinin içerisindeydiler. Çamsı ağaçların yoğunlukta olduğu bölgeydi onların evi, popolarındaki sivri iğneler gibi dikenli yaprakların arasında güvende hissederlerdi kendilerini.

İçlerinden bir tanesi, safir mavisi bir cızkıpır olabilirdi ama adı Barry’di, göğsünde reçine ile yapıştırdığı yapraktan bir kravat vardı ve orada yanından her geçene selam veriyordu. "Hey adamım, inanabiliyor musun gerçekten küçük larvalarımızı larva akademimizden mezun ediyoruz!"

Yanına kafasındaki küçük telleri balmumuyla kaldırmış bir cızkıpır gelmişti. Onun adı Bob’tu. "Gerçekten onların gözlerimiz önünde büyüdüğünü görmek mükemmel bir histi.” Dedi Bob. “Sonunda pis insanlar tarafından küçük larvalarımızı kaybetmedik." Barry, kravat iğnesini salarken, "Şerefsiz boklar. En azından uzun süre bizi rahatsız etmeyecekler gibi," diye devam etti.

Tabii az sonra karaltıyı fark edeceklerdi.

Önce renkler, sonra insanlar. Genelde böyle görürlerdi. En azından böyle görmeye çalışırlardı.

“Oh, mavi-siyah tanrılar aşkına!" dedi Bob, kalçasını tızlatarak. "Büyük bir fırtına gelecek."

“En azından insan yo-” diye cümleye girmek üzereydi Barry ama büyük resmin dank etmesi uzun sürmedi. “İNSAN MI O!”

Uzaktan yavru bir cızkıpırın sesini duydular. “DÖRT UVUZLU ŞEYTAN KAÇIIN!”

Safir renkli yaratıkla panikle uçuşlarını düzensizleştirmeye başlarken bazıları duruma farklı bir açıdan yaklaşmaya karar vermişti. İçlerinden biri, adı Chad ve bu cızkıpırın oldukça kaslı olduğunun altını çizmemiz gerekiyor, kendine kabuktan bir yelek yaptı ve bağırdı: “HERKES GÖREVE! SALDIRI ZAMANI!”

Küçük kollarını iki yana açtı ve kararlı bir biçimde T poz ile altındaki çocuğun kafasına doğru alçaldı yavaşça. Ama çocuk onu fark etmişti. “HAY AKSİ!”[/justify]


Notlar;
-Cızkıpırların çok hızlı hareket eden canlılar olduğunu ve çoğunlukla büyücülerin onların varlığını sokulduktan sonra farkına vardığını bilgisine sahip değilseniz bile artık biliyorsunuz. Sokulduktan sonra başınıza ne geleceğini ise ancak sokulursanız öğrenebilirsiniz : )
-Üzerinize doğru gelen kaslı bir cızkıpır ordusu var, Iris ilk saldırıdan kendini kurtarmayı başarmış olsa da diğer turda kendini korumak istiyorsa savunma yapması gerekiyor.
-Kaslı cızkıpır Alfred'in kafasına konmaktaydı, Alfred dilerse cızkıpırın onu sokmasına izin verebilir ya da ondan kaçmayı deneyebilir.
-RP'lerin sonunda zar atmayı unutmayın, verimli avlar dilerim ^^

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git