İngiltere Büyücedünyası > Knockturn Yolu
Larry, Larry, Larry...
Isolde Aideen O'Malley:
[justify]Karanlık ve fırtınalı bir gece değildi.
Genelde öyle olurdu ancak gök, uçurumun kenarına oturup yıldızları izleyebilecek kadar berrak ve dingindi. Sokakları kaplayan ince sis tabakası, mistik bir hava katıyordu geceye. Isolde, bu büyülü betimlemelerin içini sahte bir güvenlik hissiyle doldurmasına izin vermeyecek kadar sokaklarda yaşamıştı, ılık bir gece olması dışarıda karanlık güçlerin olmadığı anlamına gelmezdi. Karanlık güçler her zaman orada bir yerdeydi. Bir şekilde seni bulur ve lanetlerdi.
Özellikle kara büyücülere ev sahipliği yapmasıyla ünlenmiş Knockturn Yolu’nda bunun birinin başına gelme ihtimali, Londra’nın herhangi bir sokağında gerçekleşme ihtimalinden yüksekti. Gerçi, günümüz büyücedünyasında bu genelleme de değişmişti; asasını alan büyü savuruyordu kafasına göre, kara büyücülüğün de bir adabı vardı ve kimsenin buna aldırıș ettiği falan yoktu.
Isolde, genç ve yeniyetme bir cadıyken, Knuckturn Yolu’ndaki bir iksir dükkanında yıllarını geçirmiş, sayısız kara büyücü tanımış ve onlardan büyünün bu kasvetli dalının inceliklerini öğrenmişti. Pek çoğu eylemlerini bir amaç uğruna yapmazdı, sadece güce aşıklardı ve onlara bu gücü verecek olanın kara büyü olduğuna inanırlardı. Siyahlar içindeki kadına göre de bir amaç uğruna yaşamak saçmalıktan başka bir şey değildi. Politikacılardan bu yüzden oldum olası nefret etmişti. Ona göre pek çoğu aptaldı ve karşısındakileri de kendileri gibi görüyorlardı. Mugglelar ile uzlaşmayı sağlamak mı? Anca rüyanda! Britanya’ya barıș ve huzur getirmek mi? Önce şu lanet sokakları sisten arındır, zehir solumaktan insanların beyni bulandı! İyilik yapmak, insanları sevmek… Nesin sen Azize Teresa mı?
Dar ve kasvetli sokaktaki yolculuğu, en az bu sokağın namına uyacak kadar siyah köşkün kapısına ulaştığında bir sonraki aşamaya geçmek adına sonlanmıştı. ‘Dost’una çevirdi menekşe rengi bakışlarını, kadının ay ışığında ışıldayan kızıl saçları geceyi renklendiren tek şeydi o anda.
“Önden buyur."
[/justify]
Carolina Roslin Ó Dubhghaill:
[justify]Bulundukları ortamın kasvetli halinin aksine bugün hava açıktı. Böyle bir yere gelirken bu kadar açık bir hava beklemezdi Carolina. Ama en sonunda havanın kasvetli olmayışı Knockturn Yolu’nun ürpertici halinden bir eksiklik yaşanmasına sebep olamıyordu. Adımları ‘dost’unun ardından kasvetli sokağa yakışır bir kapının önünü buldu. Hayatında birçok noktada uğradığı bu yolun ürpertici havası onu etkilemeyi bırakalı çok olmuştu.
Isolde’ye yöneltti bakışlarını. Onun kadar böyle kasvetli yerlere alışık olan kadına baktı. Saçlarının yine rengini değiştirmişti. Kadının saçı üzerine sesli yorum yapmayı bırakalı çok olmuştu Carolina. Sık sık rengini değiştiriyordu ve her renk de ayrı yakışıyordu. Kendi kızıl saçlarından vazgeçmekte zorlanan Carolina acaba ben de değiştirmeyi denesem mi diye düşünmeden edemedi. Kendisine başka bir rengi yakıştırmakta zorlanıyordu ama yeni bir şeyler denemek belki iyi gelirdi ona kim bilir?
Bakışlarını üzerinden alamadığı ‘dost’u ona kapıyı açması için bir işaret verdiğinde bakışları bir müddet sonrasında yeniden kapıyı buldu. Önce kapıyı çalmak için bir tokmak aradı gözleri. Fakat ellerinde eldiven olmasına rağmen böyle bir sokaktaki tokmağa dokunma fikrinden çabucak vazgeçti. Sağ elini kaldırıp ev sahibinin duyacağından emin olarak kapıyı çaldı. [/justify]
Kont Sati Von Richmond:
Koyu bir sis tabakasının bile gölgeleyemeyeceği kadar güzel olan bu iki kadına, sokaktan geçen kimselerin yönelttiği o iştahlı bakışlar, insanı kendisine anadan üryan kalmış hissettirecek kadar ürperticiydi kuşkusuz. Yine de o iştah, Carolina'nın kim olduğunu nihayet yüzüne bakarak fark ettiklerinde birer birer solmaktaydı gözlerde. Posterlerde yüzünü gördükleri kadın değil miydi bu?
Dar bir ara sokakta, dar bir kapının hemen önünde duraksamıştı ikisi birden. Carolina kapıyı çalarken çıkan tok ses, bu cüsseli ahşap parçasının içi boşmuş gibi tüm sokakta yankılanan bir takırtı çıkarmıştı. Öyle ki, bu ara sokakta başka birisi daha olsa duymaması imkansız olurdu bu gürültüyü. Kısa, gergin bir sessizlik sardı yine de etraflarını.
"Kimdir o?" Yaşlı bir kadının sesi duyuldu peşinden de kapının ardından gelen.
Carolina Roslin Ó Dubhghaill, özgüven içerisinde tam ismini zikretti karşılık olarak. Eh, artık müstakbel bakan olarak isminin bazı kapıları açmasını beklerdi. Beklediği gibi de oldu zaten. Kulak tırmalayan bir gıcırtı ile ardına kadar aralandı, ahşap, çürük kapı.
Dibi olmayan bir kuyuyu andıran gözlükleri, bu gözlüklere rağmen kolayca seçilebilen kırışıklıkları, kızıla çalan dağınık saçları ve üzerinde yeşil bir gecelik olduğu halde onları karşılayan ufak tefek bir kadın açmıştı kapıyı. İlerlemiş yaşına rağmen alımlı olduğu söylenebilirdi. Ufak gözleri, biçimli çenesi ve düzgün burnuna bakarak bunu iddia edebilmek mümkündü en azından. Şaşırmış bir ifadeyle gülümsedi yaşlı kadın.
"Ah! Bayan Roslin! Sizi burada görmek..." Kapıda konuşarak kabalık ettiğini düşünmüş gibi davet etti ikisini birden içeriye. İki kadın, önde Carolina ve arkada Isolde olduğu halde içeri girerken, kadın birkaç saniyeliğine Isolde'ye yaklaştırdı gözlerini ve dikkatle süzdü. Sonrasında da içeri buyur etmeyi sürdürüp kapıyı kapattı. "Seçim çalışmalarınız için geldiniz sanıyorum Bayan Roslin. Sizi destekleyenlerin evlerini ziyaret etmeniz büyük bir incelik. Hatta artık kimsenin tenezzül etmediği bir nezaket..."
Giriş holü, bu ufak eve kıyasla oldukça geniş gözüküyordu. Limon yeşili duvarlarda ve bu duvarları süsleyen raflarda türlü antika eşyalar mevcuttu. Bir düşünseli çanağı, sinsioskop, pusula çarkı, rulo halinde nizami dizilmiş sihirli define haritaları ve daha pek çok sıra dışı alet edevat, bir süs eşyası gibi raflarda yerini almıştı. Yaşlı kadın, her iki bayanın önünde saygıyla başını eğerek kendisini tanıttı. "Benim adım Sophie Morgan. Buralarda beni koleksiyoncu sanırlar. Ama asıl koleksiyoncu olan ne yazık ki kardeşimdi. Ah, ruhu şad olsun! Bu evde artık tek başıma yaşıyorum."
İki kadını da holün hemen sağındaki oturma odası olduğu anlaşılan şirin mobilyalarla bezeli odaya davet etti. İki kadın da oturma odasına yönelmeden evvel holün sol ve en uç tarafındaki odanın dışarıya ışık vurmayacak şekilde sıkı sıkıya kapalı olduğunu fark edeceklerdi. Holün tam ortasındaki çerçevede asılı olan, hareketli bir fotoğraf ise diğer süs eşyalarının yanında dikkat çekiciydi. Sıcak bir gülümsemeyle konuklarını karşılayan bu fotoğraftaki genç kadının yaşlı cadıya benzediği dikkat çekebilirdi.
[spoiler][/spoiler]
Tam oturma odasına hareketlendiklerinde Carolina, ayaklarına sürtünen bir kedinin varlığını hissetti irkilerek. Siyah kedi, paytak paytak yürüyerek sıkı sıkıya kapalı arka odanın hemen yanından mutfağa sapmıştı şimdi.
Oturma odasına girdiklerinde ise Isolde, davet edildikleri yeşil koltuklara hareketlenirken tam karşı duvardaki aynalı rafların üzerinde bir hareket fark edecekti. Dikkatli baktığında duvara yatay şekilde asılı görkemli bir kılıç ve hemen üzerinde bulunan boylamasına uzun bir tablo olduğunu, tablonun yegane konuğu olan siyah uzun saçlara sahip, bir kraliçeyi andırır endamı ve beyaz teniyle, asil görünümlü, çok güzel bir kadının kendisine göz kırptığını görecekti. Kadının üzerinde uzun etekli bir elbise, elinde ise tablonun altında duran kılıca benzer bir kılıç vardı. Sessizliği Sophie'nin sorusu böldü. "İçecek bir şey alır mıydınız hanımlar?"
Isolde Aideen O'Malley:
[justify]Yaşlı bir kadın açmıştı kapıyı, Isolde hayal kırıklığına uğramadığını söylese yalan söylemiş olurdu, oysa kapıyı kırmak için hazır bir şekilde gelmişti buraya. İçeri adımladı Carolina'nın peşinden, yaşlı kadının onu uzun uzun süzdüğünü fark ettiğinde gözlerini kaçırana kadar ters bakışlarla karşılık verdi, bu kadınıdan hiç hoşlanmamıştı. Giriş holünde ise pek çok ilgi çekici eşya çarpmıștı gözüne, eğer bu kadını burada öldürmek durumunda kalırlarsa ceplemekten çekinmeyeceği türden eşyalar hem de. Nadiren yokladığı tanrıya aynı laf arasında bahsettiği kardeşi gibi canını almasını diledi, bir de buna enerji harcamasına ne gerek vardı ki?
Yolda gözüne çarpan eşyalar, parçaları birleştirilmeyi bekleyen bir yap-boz gibi onun için özenle yerleştirilmiş hissiyatı uyandırmıştı Isolde'ye. La Fay'ın onları neden buraya yolladığını gittikçe daha çok merak ediyordu, aptal bir kara büyücünün izdivaç hayatından daha önemli şeyler olmalıydı. Bu yüzden göreve odaklı kalmalıydı, başarılı olmak istiyorsa tabii.
Fakat Isolde'nin en büyük sorunlarından biriydi dikkatinin çabucak dağılması, oturma odasındaki yeşil koltuklara buyur edildiklerinde az önce zihninden geçenler uçup gitmişti bile. Bir asilzade tablosunun altında asılı duran işlemeli bir kılıçtı onun dikkatini dağıtan. Oldukça davetkar bir görüntüsü vardı, gel beni al diyordu adeta. Hayır, bir kılıca ihtiyacı yoktu, kılıç onun ne işine yarayacaktı ki? Mag Mell'deki vitrinlerine çok yakışacağını söylüyordu içindeki ses. İyi de, hiçbir işlevi olmayan bir demir parçasını neden sergileyecekti ki?
Dayanamadı.
"Bayan Murray," dedi. "Ah, pardon, hafızam kötüdür, Bayan Morgan. Bu kılıç karşılığında ne kabul edersiniz? Eğer koleksiyoncu olan siz değilseniz böylesine güzel eserlerin sizde kalmasının da bir anlamı yok değil mi? Onu sizden almak isterim."[/justify]
Kont Sati Von Richmond:
Yaşlı kadın, Isolde'nin sorusuna cevap vermeden önce siyah saçlı cadıya doğru birkaç adım daha atarak yaklaştı. Şişe dibini andıran gözlük camlarının ardından Malleylerin ışıltılı varisini süzmeye başladığında, yanıt vermekte aceleci olmamasının; sorunun cevabını düşünmekten ziyade karşısındaki genç ve güzel kadını bir yerlerden çıkartmaya çalıştığından kaynaklandığı aşikardı. Dudaklarını büzüştürdü Bayan Morgan. Bir kaşı havaya kalktı peşinden de. Elini uzatarak kılıcı kavradı ve onu, üzerinde durduğu tutacaklardan kaldırarak şöyle bir tarttı.
Kılıcın altın işlemeli sapındaki rünleri o anda fark etmişti Isolde. Kabzanın tam alt ucunda ejderha işlemeli bir mühür, tüm ihtişamıyla parıldamaktaydı. Kabzanın demirle birleştiği balçak kısmında ise bu ejderha deseninin daha ufak halleri, Kelt motifleri olduğu şüphe götürmeyecek tuhaf desenlerle çevrelenmişti. Üzerinde sırayla ejderha, süvari, aslan, kupa ve kale sembolleri işlenmiş demir parçası ise hayli ağır gözükmekle beraber, yaşlı kadının bu ağır demiri zorlanmadan kaldırması şüphe uyandıracak cinstendi.
Parmaklarını demiri süsleyen desenlerde gezdiren Bayan Morgan, nihayet bakışlarını Isolde'ye doğrulttu. "Üzgünüm hanımefendi! Kardeşim Larry, bin bir zorluk içerisinden geçerek ulaşmıştı bu yadigara. Bu kılıcın, köklü soyumuzdan bize kalan yegane miras olduğunu söylerdi. Gasp edilen haklarımızın kanıtı olarak... Ve daha bir çok şey de söylerdi elbet bunlarla ilgili. Her ne kadar, dediklerinin çoğu bana safsata gibi gelse de, yahut doğru olsa dahi pek işe yarar gözükmese de, bu kılıcı onun namına korumak kardeşime karşı son görevimdir hanımefendi. Bu yüzden-" Bir anlığına soluklanıp bakışlarını kılıcın tutacaklarına, oradan da duvardaki tabloya kaldırdı. Tablodaki asilzade kadın, yeşil gözleri, siyah saçları ve pek özgün yüz hatlarıyla kendisine hat safhada benzemekte olan Malleylerin kızına çevirmişti bakışlarını.
[spoiler=Esrarengiz Tablo][/spoiler]
Bir kaşı şaşkınlıkla havaya kalkan yaşlı kadın, tablosunda, odanın ve civar mıntıkaların yegane hükümdarı gibi salınan soylu kadına dikmişti bakışlarını. "...asıl sahibi çıkıp gelmediği sürece mezarından, başkasına satmam söz konusu olamaz bu kılıcı!"
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git