İngiltere Büyücedünyası > Kara Göl

Bu Su Hiç Durmaz

<< < (3/4) > >>

Eadwig Alger Boleyn:
Ben kuzenime vurduğum gibi Charlotte üstüme yürüdü kermeste yaptığı gibi. Benim aptal olduğumu söyledi bağırarak. “Rillian!” diye bağırdım. “DÜZGÜN KONUŞ BENİMLE!” Birbirimize bağırdık böyle. O ise durmuyordu. Boğuluyorlarmış! Suda öpüşün diye ben mi dedim? Ben mi dedim nefes alışverişi yapın suda diye? Hem neden bahsediyor ki? Gözünün önünde mi bağıracakmışız? Şuan sanki kapalı kapılar ardında bağırıyorum! Bir duruma düştüğü de yok! Olanı söylüyorum! Kuzenimi tanımıyordu bile. Koluna girdi kermeste, şimdi ise ikisi de çıplak bir şekilde suyun altında öpüşüyordu. Zevk mi alıyor bu durumdan? Öc alıyor değil mi? Onu üzdüm, o da beni üzecek. Ben zevkine mi üzdüm peki onu? Onu düşündüm! Onu düşündüğüm için üzdüm! Biliyor ki! Biliyor yapamayacağımı! SALAK! APTAL KIZ! Kızların hepsi ne kadar aptallar! Eğer gerçekten seni umursamıyor olsam bu kadar açar mıydım kendimi? Çabalar mıydım? Ne kadar aptalsın inanılmaz! Duymuyorsun beni! Söylemediklerimi duymuyorsun işte. Bir hırşımla döndüm arkamı ve geldiğim yerden geri Hogwarts’a yürümeye başladım. Cyneric de benimle birlikte yürüyordu. Dişlerimi sıkmaktan çenem ağrıyordu. Kuzenime o şekilde yaklaşması ikisine de aşırı sinirlenmeme neden olmuştu. Ben mi kaşınmıştım peki? Onları oldukları yerden çıkarmak o manzarayı görmeme neden olmuştu. Hogwarts’ın kapısından girdim, merdivenlerden aşağı koşar adım indim. Slytherin Ortak Salon’u yerine zindanlara devam ettim. Yeterince derin koridorlara geldikten sonra yerde bulduğum rastgele bir zincir yığınına tekmeyi bastım.

“O DA BİR BOLEYN!” diye bağırdım. Winton daha yeni yetişmişti bize. Diğer öğrenciler duymasın diye bu kadar derine gelmiştim. Zaten akşamdı ve herkes Ortak Salonlara çekilmişti. “Kurallar ona işlemiyor da bana işliyor! ÖYLE BİR GÖRÜNTÜYÜ GÖRECEĞİME ÖLSEYDİM DAHA İYİYDİ!”

Cyneric şok içinde izliyordu duygu patlamamı. Sağa sola yumruk atıyor, arada rastgele büyülerle çevredeki şeyleri etrafa fırlatıyordum. “Kanka aileniz katı bu durumlarda ama kimse söylemezse bir şey olmaz. Bırak takılsın, sen de takıl bir ara. Sanki çocuk yapacaklar yahu.” dedi.

“Ya sen ne diyorsun?” diye bağırınca sustu. “Bir bok bilmeden konuşuyorsun! NE ÇOCUĞU? BİR DE ÇOCUK YAPSALARDI!” Winton ise sessiz kalmayı tercih etti. Ona baktığımda tüm sinirim gitti. Bana anlayışla bakması yeterdi. Şuan bu adam tüm sorunlarımı anlıyor gibiydi. “Sana yapma dediğimde dinlemeye başla artık.” dedi sakinliğini bozmadan. “Nasıl sakin kalabilirdim? Gölün içinde-” Sözümü bitirememiştim ki arkadaşım devam etti konuşmaya “Daha mı iyi oldu?” dedi. Olmamıştı. Hiçbir zaman bu konu ile ilgili iyi bir yol kat edilmiyordu ki zaten! “İkisini de elime geçirdiğim gibi birbirine çarpıp ters yöne doğru fırlatmak istiyorum!” gibi cümlelerle sağa sola büyü atmaya devam ettim bir kaç dakika. En sonunda Winton “Sen gittikten sonra Rillian sana söylemem için bir şey söyledi.” dedi. “Duymak istemiyorum!” diye bağırdım yerdeki samanları bir büyü ile hava uçururken. “Senin için geldiğini söyledi, yıldızlar sönmüş.”

Bir büyü atacaktım duvara ama asam havada kaldı. Döndüm Winton’a. “Öyle mi dedi gerçekten?” dedim. Çocuk kafasını salladı. “Ne demek olduğunu biliyorsun?” diye sordu. Bu sefer de ben kafamı salladım. İndirdim asamı. Cübbemin içine koydum. Tamamen sakinleştim bir anda. Sinirim kalmamıştı artık. Farkına varmıştım sadece. İstediğimi elde etmiştim işte. Soğutmuştum onu kendimden. Bu kadar acıtacağını tahmin ediyordum ama acınası hissedeceğimi düşünmemiştim.



Çıkıom konunuzdan, siz devam.

Samuel Raymond Boleyn:
Charlotte'u kurtarmak için büyü yaptıktan sonra birkaç adım daha atmıştım suyun içine doğru, artık yüksekliği bileğimi geçiyordu ve kumlar git gelli bir şekilde dengemi bozmaya başlamıştı. Sabit durmaya çalışarak gözümü diktiğim noktanın hareketlenmesini bekliyordum; işe yaramazsa bir daha, bir daha denemem gerekirdi. "Hadiii!" diye bağırdım kendi kendime ve tam bu sırada suyu etrafa saçarak bana doğru, çok da yüksek bir ivmeyle uçmaya başladı. Ne yapacağımı bilemeden de göğsüme çarpmıştı bile, ayağımın da kaymasıyla ŞAK diye suya kapaklandım sırt üstü. Düştüğümde kolumu yosunlu taşlardan birine sertçe geçirmiştim, acıyla ağzımdan bir "Aahh!" sesi yükseldi ama kendimi tutmaya çalıştım olabildiğince. Dirseğimin acıdan yandığını hissediyordum. Sanırım gözlerim de dolmuştu ama kendimi tutmam gerekiyordu. Şu an göğsümde teni tenime değmekte olan ve az önce boğulmaktan son anda kurtulmuş minik bir kız yatıyordu. "Charl?" dedim öksürerek ağzındaki suyu boşaltırken. Beni duymamıştı o hararetle. Ardından kafasını göğsüme vurdu bir kere ve hayıflanmaya başladı. Vuruşuyla hafif vücudum sarsılmış ve "Ağğh..." diye bir ses çıkarmıştım tekrardan. Kolum... Kesinlikle iyi durumda değil. "İyiyiz iyiyiz." dedim sorusuna cevap vermeye çalışarak. Bu sırada kafasını kaldırmıştı. Gözlerimizin buluşması için bakışlarımı kaldırıyordum ki bluzu olmadığını unutarak vücuduna kaydım önce. Papatyalı... Kaldır gözünü! Direkt yüzüne çevirdim, sonra da sakin durmaya çalışarak bakışlarımı uzaklara yönlendirdim. Düşünme onu, başka şeyler düşün. Burnunun ucundan damlayan su damlacıkları, saçındaki yosunlar, bakışlarındaki temizlik... O kadar duru ki. Kafayı yiyeceğim. Az daha kaybediyordum hem de. Ne kadar salağız. Çok salak!

Charlotte kuzenimin adını seslenip ayaklanırken ben de bir nebze de olsa bu samimiyetimiz bittiği için sevinerek derin bir nefes aldım. Daha fazla dayanamayacaktım bu şekilde. Kolum da fenaydı. Charlotte giysilerime doğru ilerlerken o tarafa bakmamaya çalışarak kuzenime döndüm. Aslında arkasını dönmüş gidiyordu, büyük ihtimalle bizi yalnız bırakmak istemişti ama durdurmak için koşar adım peşinden gittim. "Eadwig, sen olmasan şu an ikimiz de burada olmazdık. Teşekkür ederim dostu-" Yüzüme yediğim yumrukla sırt üstü yere kapaklanmam bir oldu. Şaka mı bu artık? Kaçıncıya yumruk atışı bu bana, hem de yine Charlotte'un yanında? “SENİN SEVİŞMENİ GÖRMEK ZORUNDA DEĞİLİM!” diye bağırmıştı bana kuzenim. Sevişmek mi? Bu çocuğun ne sıkıntısı var benimle? Veya Charlotte ile? Şimdiye kadar asla bir kızla olmamı bu kadar sorun etmemişti. Burnumda inanılmaz bir sızı var, kanattı piç herif, kolum da birazdan kopacak herhalde yerinden! Sinirden ayağa kalktım geri. Bu sefer asamı aldım elime, kesin dövüşeceğim diyorum ama baktım yine, bir önceki sefer olduğu gibi, bu ikisi kavga ediyorlar. Aralarında ne var bilmiyorum, nereden tanıştılar ve birbirlerini niye çekemiyorlar orasını da anlamış değilim ama bu kavga sadece ben ve kuzenim arasında değil belli ki. Bir şey yapmak yerine Charlotte'un az önce bana uzattığı montu sırtıma attım. Kızgındım. Eadwig uzaklaşmaya başladığında tek yaptığım yerdeki kazağıma doğru ilerlemekti. Sağlam elimle kazağımı yerden aldım, sonra yere bağdaş kurmuş oturan Charlotte'ın yanına birkaç adım attım. Kazağı kucağına bıraktım üşümesin diye. Üşüdüğüne emindim ama şu anda bundan daha fazla yardımcı olabilecek ne halim ne de isteğim vardı. "Hastane kanadına gitmem gerekiyor. Eadwig ile kavganız - veya aranızdaki şey her neyse bittiğinde görüşürüz." dedim sinirle. Ardından yukarı doğru tırmanmaya başladım kızı orada sırılsıklam bırakarak. Aralarında nefretten daha öte bir şey var da bana söylemiyorlar gibi bir his vardı içimde. Madem öyle en başında söyleselerdi. İkidir başıma gelmeyen şey kalmadı ve ne için? Kara Göl'de canımı tehlikeye attım, kolum kırıldı büyük ihtimalle, burnum kanıyor, donuyorum ve Charlotte da bana "kuzen kavgası" yapıyorsunuz diyerek trip mi atıyor? Yok ben daha fazla uğraşamam.

Charlotte Vera Rillian:
[justify]Soyadımı bağırdı yine. Kendi yaparken hiçbir sorun yok, ben konuşunca mı suç? Konuşmak diyorum çünkü inanılmaz bir sakinlik belirtisi gösteriyorum. Buruğum. Niye bilmiyorum. Bilmek istiyorum. Olmuyor. Cevap vermedim. Eadwig’e gelince cevap veremiyordum. Halbuki kalbimi bin parçaya bölmemiş miydi o? Beşinci sınıfın sonunu ve yaz tatilini hatırladım. Kimseye anlatamadım. Anlatsam ne söyleyebilirdim? Hiçbir şey. Şu an için bildiğim tek şey vardı, o da; Winton’a söylediklerim. Emindim. Avlayacaktım onu. Hala kafamda bir konsepte oturmuyordu kendi söylediğim ama Eadwig’in asıl çekeceği bundan sonra başlayacaktı. Gittiği her yerde karşısında olacaktım. Hep istediği yola yönlendirmişti ama bu sefer gidişat değişecekti. Artık yeter, dedim kendi kendime. Herkesin istediği gibi beni çekiştirdiği dönem kapanacaktı. Yalnızca gidişinin arkasından bakakaldım. Uzaklaşana kadar izledim onu. Yıldız dediğin parlar, yaş aldıkça zamanla daha da parlar… öyle çok parlar ki en nihayetinde çektiği hidrojenle patlar. Süpernova patlamasının gücüyle arta kalan parçalar geçmişin üstünü muazzam şekilde örter. Ve belki de kim bilir yeni bir medeniyeti doğuru, yeni bir nesile ev sahipliği yapar, yeni bir hikâyeyi ortaya çıkarırdı. Bilinmezliğin kollarında asılı kalan birden fazla gelecek vardı.

Samuel’in yediği yumruk yüzünden burnundan kanlar akıyordu. Kolu da hiç iyi gözükmüyordu. Ayaklanmaya hazırlanırken kucağıma geldi kazağını bıraktı. Hala beni düşünüyor. Şaşkın şaşkın baktım kazağına. Üşüyordum ama giymek doğru gelmiyordu. Giymemek de saygısızlık olurdu. Doğru gelmemesinin sebebi suçlu hissetmemdi. Suçlu hissetmem gerektiğinden eminlik duyamıyorken hele de bu düşünceler daha yoğun bir rahatsızlıkla siniyordu üzerime. Boğazıma bir yumru oturdu söylediğinde. Aranızdaki şey. Görüşmek istemiyordu benimle Samuel artık belli ki. Ben daha son sözümü söylememiştim. Yutkunmaya çalıştım. Titriyordum da soğuktan. Toparlanmaya çalıştım. Gidişini izlemeyecektim. Hastane kanadına kadar eşlik edip iyi olduğunu gözlerimle görmeden olmazdı. Kısa sürede benim için nasıl bu kadar değer kazandı? Kafam çok karışık. Eadwig ile aramızda zıtlaşmaktan, kavga etmekten, kırıp dökmekten başka ne vardı? Çok şey vardı veya yoktu. Samuel’den olanı biteni anlamasını beklemiyordum anlatsam da. Zamanında kendime söyleyemediğim şeyleri kuzenine mi söyleyecektim. Yalan da söyleyemezdim ki. Ben orada toprağa saplanıp kalmış şekilde düşünmeye çabalarken Samuel mesafeyi açıyordu. Kazağı omuzlarıma atıp koşturdum arkasından. Koşarken de bağırıyordum “Hey! Beni beklesene. Çekip gidemezsin öyle. Hele de bu halde.” diye. Duymamazlıktan mı geliyordu? Hakkıdır. Hiçbirini hak etmemişti bunların. Soluk soluğa yanına vardığımda incinmiş veya ne durumda olduğu belli olmayan dirseğinden tutarak koluna destek atmaya çalıştım. “Ben seni dinlemiştim. O gün. Bahçede.” dedim ilk olarak. “Seninle birlikte geliyorum. Kovmayı dene de görelim.” derken yüzüne bakmaktan ziyade koluyla ilgileniyordum kan görmek istemediğim için. Beni tutabiliyordu kan. Baş parmağımla dirseğinde şişlik oluştu mu diye yoklarken de konuşmaya giriştim ne diyeceğimi bilmeyerek. “Eadwig… Sana değer veriyor. Bunu belirtmeden geçemem. Benim düşünceme göre yani... Birbirinizden oldukça farklısınız ve sen onu benden daha iyi bilirsin, öfkeli olabiliyor. Üzgünüm. Bunların hiçbirinin yaşanmasını istemezdim. Söylediğine karşılık vereceğim asıl cevabıma gelirsek; bizim aramızda anlaşmazlıklar var. Zıtlıklar var. Hazzetmiyor benden. Anlaşamıyoruz işte.” Yalan söylemiyordum teknik olarak. Bilgi saklıyor muydum? Evet sonuna kadar. Bunu yaptığım için kendimden nefret edecektim bir süre. Kimden neyi saklıyorum sanki? Neyden çekinerek hangi akla hizmet böyle bir aptallık yapıyorum? Sormamalıydı daha fazla. Sorarsa daha farklı cevaplar vermeye başlayabilirdim. Cidden, şaka gibi bir gece oluyordu. Hala aralarını düzeltmek istercesine bir de kuzeninin değer verdiğini söylüyorum. Biliyorum değer verdiğini. Tam olarak birebir bu şekilde dile getirmese de geçen seneden biliyorum. “Acıyor mu?” dedim burnuna bakmaya çalışarak çatık kaşlarla bakarak. İyi olması için elimden gelen her şeyi yapacaktım. [/justify]

Samuel Raymond Boleyn:
Charlotte peşimden gelmeye başladığında mutlu olsam da durmadan devam ettim yürümeye. Belki de fazla tepki veriyordum, normalde olsa hiçbir koşulda onu burada tek başına bırakıp gitmezdim. Hele bir de iki dakika öne hayatımız tehlikeye girmişken. Ne durumda olduğunu merak ediyordum da tabii ki, kötü olmasını istemezdim. Ama ben iyi değildim. Ve bu birkaç senede en iyi öğrendiğim şeylerden biri, önce kendini düşüneceksin. En başında Charlotte ile olmak istememin sebebi ne? Onunla beraber geçirdiğim vakitten zevk almak. Peki ben her seferinde neden bunun cezasını çekiyorum? Yanlış bir şey mi yapıyorum? İlk defa bir kız için her şeyi yapmaya hazırım. En azından diğerlerine olduğu gibi davranmayacağım, biliyorum bunu. Ve aldığım karşılığa değmeyeceğini düşünmeye başladım.

Eadwig'in aramızdaki ilişkiye (çok da bir ilişki var denemez ama) bu kadar sinir olmasının sebebini anlamaya çalışıyordum Charlotte konuşurken. Dirseğimden tuttuğunda acımasına rağmen tepki vermemeye çalışarak derin bir nefes aldım. Elinin orada kalması canımı acıtıyor olsa da ses etmeyecektim. Sessizce yürümeye devam ederken onu dinlememi istediğini söylüyordu. "Sonra da konuşabiliriz." dedim monoton bir ses ile. Dudaklarımda hissettiğim sıcak sıvı ve burnumdaki sızıyla sağlam kolumu kaldırdım ve elimin tersiyle burun deliklerime bastırdım kanı durdurmak için. Bu hareketim yüzümün tam ortasında büyük bir ağrı yaratmıştı ama dişlerimi sıkarak devam ettim hareketime. Sakat kolumda ise Charlotte'un parmaklarını hissediyordum. Tenimde parmak uçları gezinirken konuşmaya başladı. Eadwig diyerek girdi konuya. Evet, gerçekten hala Eadwig'den bahsediyordu. Göz devirmemek için zor tutuyordum kendimi. Eadwig'i o kadar tanıyormuş gibi konuşuyordu ki bu tanışıklığın nereden geldiğini sormadan edemeyecektim. Önce tamamen dediklerinin bitmesini bekleyecektim. İki insanın birbirini sevmemesi için ne gerekir? Önce tanımak, sonra sevmediğin huylarını ayırmak, sonra yaşanmışlık. Eadwig'i tanıyorum, hem de buradaki herkesten daha fazla. Ne çevresindeki Cyneric, Winton ne de Charlotte veya herhangi başka biri. Eadwig kardeşim gibidir. Evet, kavga ettiğimiz çok oldu şimdiye kadar ama asla bu sene olduğu kadar uğraşmamıştı benimle. Laf dalaşına giriyoruz belki ama onun için şimdiye kadar yaptıklarımın yanında iki çarpıtılmış sözün böyle seviyelere gelmesi mümkün değil. Biliyorum, kafasında başka bir şey vardı ve bu ben değildim. Charlotte'un da Eadwig'e karşı dolu olduğunu anlamak için pek zeki olmaya gerek yoktu. "Haz etmiyor demek..." diye mırıldandım sözlerine karşılık. Eadwig'in haz etmediği insanlara karşı davranışını biliyorum, bu böyle değildi. "Üzülmeni gerektirecek bir şey yok." dedim. Hala ona bakmıyordum. Bakın ben sinirimi çok zor gösteririm. Genelde insanlarla anlaşmaya çalışırım, sorun çıkmasından da haz etmem. Eğlenelim derim ya, neden kızıyoruz birbirimize? Olabildiğince insanları barıştıran, sorunları çözen kişiyimdir. Ama bazen yoruluyorum. Bazen de insanlar bazı şeyleri alttan almalılar. Geçen gün Eadwig'e yumruk atmıştım dayanamayıp. Konuşarak da çözmedik, bir şekilde geçti gitti işte. Her zaman böyleydi, darılmıyorduk birbirimize. Sadece şu an, bana anlatılmayan bir şeyler olduğunu bilmek inanılmaz soğutmuştu her konuda. Acıyor mu dediğinde Hogwarts'ın avlusuna gelmiştik, taş duvarlardan birine çöktüm. "Acıyor." dedim. "Kırılmış olabilir." Elimi de bir süre önce çekmiştim burnumdan, tekrar kan akışını hissetmeye başlayınca homurdandım. "Burnum da pek iyi değil herhalde." dedim. Bu arada çıplak göğsüme vuran rüzgar da acıdan terlediğim için iyice üşütmeye başlamıştı vücudumu. Hasta olmasam iyi. "Nereden tanışıyorsunuz? Neden seni sevmiyor? Veya gerçekten öyle mi?" Sonunda baktım Charlotte'a. Perişan duruyordu ama açıklama gelene kadar onu güldürmek için emek veremezdim. "Bak, aranızda ne var bilmiyorum. Hatta normalde inan umurumda da olmaz. Ama ben bana dürüst olunmasını istiyorum ve kuzenim benim için çok önemli. Tahmin ettiğinden çok, çok daha fazla. Eğer bir sorunun varsa anlat ama bana kalırsa sizin aranızda anlaşmazlık veya zıtlıktan daha fazlası var."

Charlotte Vera Rillian:
[justify]Üzülmeni gerektirecek bir şey yok. Ben de böyle dedim kendime. Peki dinledim mi? Hayır. Dinleyebilir miydim? Zor. Geçmişi baz alınca da bunu yapabilmenin yürek gerektirdiği kanaatine varıyordum. Eadwig ile aram her zaman olduğundan daha da kötü. Onunla konuşabildiğim zamanları özlüyorum. Samuel’in arada kaynamasına sinirleniyorum ve suçluluk duyuyorum. Ne kadar da farklı kuzeninden. Konuşmaya çok açık birisi, sıcakkanlılığını her zaman gösteriyor, güldüğü zaman etrafı güzelleştiriyor. Bazılarının enerjisi etrafı aydınlatırdı, Samuel de onlardan biriydi. Belli belirsiz bir yüz ifadesiyle baktım ona. Sonra konuşabileceğimizi söylemesine rağmen ters tepki vermemişti trip atmasını saymazsak. Gönül mü koymuştu hakikaten? Tamam, gayet haklı sinirlenmekte de ben neden ortada ateş kurularak yakılıyorum? Sevdiklerimi çok severim. Onları kaybetmemek için elimden geleni ardıma koymam. Samuel de artık o kategoride. Yalnızca biraz garip gelişiyor her şey biz yan yana gelince. Dirseğinden elimi çektim. Belli etmiyor olabilirdi acısını. Minik bir şişlik olduğunu parmaklarım fark edince daha fazla oyalanmadan gitmemiz gerektiğini düşünüyordum. “Gidelim. Neden duruyoruz?” dedim Samuel taş duvara çökerken. Hasta olmak kaçınılmazdı artık. Ben panikleyip olduğum yerde kıpırdanırken o ise umursamıyordu. Acıyormuş canı. Acır tabi. Bakarken sanki kendi canım acıyor gibi sızlanıyordum içten içe. Burnunun pek iyi olmadığını söylediğinde kazağını feda etmeye hazırlandım. Elini çekmişti ama ben daha götüremeden aklındakiler bitmemişti. Dinledim onu üzgün bir ifadeyle. Üzgün hissetmemeliydim. Üzgün hissedeceğim tek şey Samuel’in başına gelenler olmalıydı. Bencillik yapamazdım.

Dürüstlük istiyordu. Herkes dürüstlük ister. Ne anlatacağım? Sorularından nasıl kaçarım? Cevaplamak istemiyorum hiçbirini. Başımı iki yana salladım istemeyerek. Cevap vermeyecekmiş gibi bir hale bürünürken ”…bana kalırsa sizin aranızda anlaşmazlık veya zıtlıktan daha fazlası var." deyişiyle ibreyi çevirmişti Samuel. Dışarıdan öyle mi gözüküyor? Hayır, hatta kuzeni tarafından. Yakını tarafından. Dişlerimi sıktım. Sonra da hiç düşünmeden kazağı akan burnuna doğru götürüp bastırdım. Bir elimle de başını öne doğru yatırmak için hamle yaptım. “Çok konuşuyorsun. Sus az.” dedim beni muhtemelen hiç görmediği bir ciddiyetle. Bahçedeki düşüncelerini sorgulamam hariç. Onda bile bir naiflik sezilebilirdi. Önüne doğru geçtim rüzgârı çok olmasa da engelleyebilmek için. “İkinci sınıfta tanıştık. Beni sevmiyor çünkü savunduğu ve temsil ettiği her şeye zıttım. Safkanım ama soylu değilim.  Benimle arkadaşlık bile yapamıyor sanırım bu yüzden. Senin sorun etmemen çok ilginç hatta.” diye giriştim konuya. “Bir Boleyn’sin ya hani sen de.” Bu düşünceye de beşinci sınıfın sonunda varmıştım. Altıncı sınıfın başında birkaç söylentiyle ve Eadwig ile karşılaşmam doğrultusunda anlam vermeye başlamış, kesinliğinden emin olmamakla birlikte bana karşı aldığı tavrın kaynağının bu olduğuna inanmaya başlamıştım. Sadece bir tahmin. Gerisini hiç düşünmemiştim. Serada bana söyledikleri tam teşekküllü bir çıkarım yapmayı sağlamıyordu. “Hem Eadwig ile tanıştığımdan beri Oscar vardı hayatımda. Eğer ima ettiğin şey buysa tabi.” Gitti kafam hayallerimde yarattığım erkek arkadaş prototipine.  Hedef saptırmayı kasıtlı olarak istememiştim ancak ağzımdan çıkıvermişti, tutamadım çocuksu yönümü. “Bittiyse artık kalkalım mı? Haa… Pardon.” diyerek kafasını doğrultmasına yardımcı oldum ve kazağı burnundan çektim. Zaten bu çocuğun bir şeyleri ya pasta kremasıyla ya da kanla ıslanıyordu. “Madem öyle… Hakkındaki çapkın söylentilerinden devam edelim mi? Koridorda ağlayanlar, ortak salonda bayılanlar… Neydi bizim binadaki kızın adı? Bir hafta boyunca adın ortak salonumuzda haykırıldı. Nahoş şeyler içeriyor tabi. Hiç de öyle durmuyorsun. Seni tanıdıkça şaşırmıyorum dersem yalan olur. Kime inanmalıyım sence?” dedim gülerek. Aklımda dolanan soruları bir çırpıda bugün yaşananlar vasıtasıyla sormuş olmuştum. O sırada da yolumuzu da hastane kanadına çevirmeye hazırlanıyordum. [/justify]

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git