İngiltere Büyücedünyası > Kara Göl
Bu Su Hiç Durmaz
Charlotte Vera Rillian:
[justify]Akşam yemeğinde karnımı bir güzel doyurduktan sonra kütüphaneye çekilmiştim o şişlikle. Koca bir ıspanak demetini çiğ çiğ yememle binamdan birkaç arkadaşım dalga geçmişti ama buna alışmıştım. Zamanla onları da bitkisel beslenmeye yönlendirebileceğime inanıyordum amansızca. Herhangi bir canlının etini vücuduma sokamazdım. Yaşama saygısızlıktı bu. Bazen bu konuda Eleanor ile sıkı bir tartışmaya tutuşuyorduk. Ben ne kadar söylesem de o etsiz yaşayamayacağını iddia ediyordu. Hayır, gayet yaşanılabiliyordu işte. Ne zaman tartışsak hep aklıma takılırdı ve tüm gün kafama takardım söylediklerini. Sinirlenince ne söylediğini bilmezdi kız çünkü. Yakın arkadaşım olduğu için söyledikleri yer yer beni kırıyordu. Lakin kişisel tercihlerine saygı duymayı tercih ederek uzatmamaya çalışıyordum. Çok ilginçtir ki bu akşam aklımda Eleanor ile tartışmamız ve acımasızca söylediği sözler yoktu. Yine bir Hufflepufflı bir arkadaşım yemeğin ortasında Kara Göl’ün civarından sesler duyduğunu endişe dolu bakışlarla aktarınca dikkatimi çekmişti. Kara Göl… Kimi öğrenciler daha çok Yasak Orman’dan korkardı kimi ise Kara Göl’den. Ben ikisinden de korkmazdım. Öğrenci habitatımızın parçası değiller miydi sonuçta? Korkulacak ne olabilirdi? Bildiğimiz üzere birçok canlıya ev sahipliği yapıyordu iki ortamda. Fantastik canavarlara ve genel anlamda bütün canlılara ilgim olduğumdan aklımı bir türlü çekip alamıyordum düşünmekten. Arkadaşımı rahatlamak istiyordum. Endişelenmesinin yersiz olduğunu görmeliydi ya da güvendiği birisinden duymalıydı. Beynimin içinde dönüp dolaşan düşünceler dışarıya “Hmm… Hııı…Ihmm…” olarak yansıyordu. Kütüphanede olduğumu unutmuştum. Saat hala çok geç olmamalıydı. Saati hiçbir zaman önemsemezdim. Zamansızlığım en büyük özelliklerimden biriydi. Ölçüp biçtiğimde karar verdiğim fikrin sevinciyle oturduğum yerde ayaklarımı bir sağ bir sol olarak seri bir şekilde yere vurdum. Dediğim gibi, olduğum yeri unuttum. Karşı masamda oturan Ravenclaw öğrencisinin öldürücü bakışları eşliğinde uyarı yemem de kaçınılmazdı tabi. Utangaç bir halde kısık sesle bakışlarım ayaklarıma çevirerek “Pardon.” diyebildim. Yerimde duramayacaktım daha fazla. Gidecektim Kara Göl’e ama önlem almadan gitmeyecektim. Çünkü ayakkabılarıma baktığım esnada bağcıklarıma bağlanan bilekliğin ipi sayesinde duran S harfini görmüştüm. Ne demişti Samuel? Sorun neyse beraber çözecektik. Tam bir sorun göremiyordum ortada ama bana ayak uydurmak istemesinde sorun görmüyordum. Yardımsever biriydi belli ki. Daha fazla ses çıkarmadan kıpırdandım oturduğum sandalyeden. Otur otur ahşap sandalyede düzleşecektim zaten.
Peki ben nereden bulacaktım bir çocuğu? Ortak arkadaşımız yoktu ki bizim bir kişi hariç. Andrè’ye sorabilirdim belki ama o neredeydi? Of, ortak salona dönmüş olabilirdi o. Oraya gidersem odama çekilip dinlenmek isteyebilirdim. Riske atmamalıydım. Gryffindorluların bina girişi olduğunu düşündüğümüz yere doğru ilerledim bende. O civarda birini yakalayıp Samuel’e bir not iletmesini rica edebilirdim. Tahmin ettiğim kuleye giden yolu tuttum. Altıncı yılımda bile kaybolabilirdim bina içerisinde ancak birçok öğrenciye göre daha meraklı olduğumdan ve uyurgezerliğim sayesinde bina içerisinde enteresan yerler keşfettiğim söylenebilirdi.
Yavaş yavaş dakikaların ilerlemesiyle herkes inzivaya çekiliyordu. Kalabalık tamamen dağılmaya yüz tutmuştu. Gürültülü bir grubu gördüğümde parmak ucumda yükselip önde giden tayfayı yakalamam gerektiğini anlamam uzun sürmedi. Samuel’i görmeye gözüm alışmıştı bir kere. Algıda seçicilik ile hemen çıkarıyordum onu kalabalık ortamlarda bile. Acele etmezsem yakalayamayacaktım. Şansım yaver gitmişti. Çok ses çıkarmak istemediğimden seslenemedim ama hızla neredeyse kaçırayazdığım merdivene atladım. “Eea-ay-yy!”. Farkına varmamışım ama arası baya açılmış. Aferin bana. Ne güzel de cırladım. Bir soluk alıp bütün kafaların bana dönmesiyle merdivenleri tırmandım hemen. Arkadaşlarına da selam verip Samuel’in konuşmasına izin vermeden aklımdakileri boşalttım. “Selam çocuklar… Selam Samuel… Gidiyoruz. Çok vaktimiz yok. On beş dakika sonra Kara Göl’e doğru gel. Bir konuda yardımına ihtiyacım var. Sesler. Korkuyorlarmış. Acele et. Çok artmış. Bence bir şey yok. Geç kalırsan beklemem de bak. Tam on beş dakika. Evet. Asanı da sakın unutma.” dedim daha çok kendi kendime konuşuyormuşum gibi. Hem kim asasını unuturdu ki benim dışımda? Ben sık sık unutuyordum. Olmaz demeyelim. Olabilir diye söyledim işte. Elimdeki kitapları bırakmalıydım artık. Üşendiğimden kütüphaneye geri inip oraya bırakacaktım. Üstünde ismim olduğu için kimse almazdı zaten. Kütüphaneden çıkarken aklım neredeydi hiç bilmiyorum. Çok ani karar almıştım sanki. Cümlelerimin bitiminde merdiven ile taban birleştiğinde çocukların arasından kıvrak bir şekilde sıyrılarak onlardan önce çıktım merdivenden. Ondan sonra hop geri aşağı inen merdivene. Arkama bile bakmadım.
On Dakika Sonra
Koştur koştur çıkmıştım dışarıya. Kütüphaneye uğramasam daha da çabuk gelirdim. Kara Göl’e varmama çok az kalmıştı. Profesöre -özellikle de Urswick’e- ve başkanlardan birine yakalanmamak için parmak ucunda koşmaktan oksijen borçlanması yaşıyordum resmen. Havanın soğukluğu iyice vurmaya başlamıştı ama çok fazla etkilemiyordu beni. Umarım Samuel üstüne bir şey almıştır diye düşündüm o an. Niye düşünüyorsam. Kaç yaşında çocuk. Arkadaşlarıma değer verirdim. Ondan hep. Dizlerimi tuttuğum ellerimi çekip doğruldum. Nefes alış-verişim normale dönmüştü. Kara Göl’ü süzdüm çok kısa bir süre. Ne kadar sessizdi. Huzurlu bir yanı vardı. Burnuma gelen çirkin kokusunu buna eklemiyordum elbette. Yakınlaşmak için adımladım. Samuel gelene kadar bekleyecektim. Edward ne tür sesler işitmişti acaba o gün? Görünür de hiçbir şey yoktu. Kar her şeyin üzerini örtüyordu. Gölün üstündeki yansımalardan karanlıkta bile yoğunlukla don tuttuğu yerler anlaşılabiliyordu. Edward’ın gözlerindeki endişeyi görmesem asla inanmazdım. Beklemeyi sevmezdim. O yüzden göle doğru ayakkabımın ucunu soktum. Böyle neyi nasıl kontrol edeceksem artık. Biraz suyun içinde çırptım. Şu halimi gören ne derdi bilinmez. Hiçbir şey olmuyordu işte. Ses yoktu. Ayağımı çekmeye yeltendim. Belki de dürtmemeliydim gölü. Ben ayağımı çekerken baloncuk sesi duyduğuma Merlin üzerine yemin edebilirdim. “Kim var orada?” dedim direkt. Cevap almayı ummam fazla masumdu. Bakındım yüzeye uzun uzun. İlginç olan şuydu ki gölün ortasına doğru sıralı daireler seçmeye başlamıştım. Giderek genişliyordu halkalar. Samuel gelene kadar gidebildiğim kadar ilerlemem sorun olmazdı bence. En kötü ıslanır geri çıkardım. Hıhı. Kendimi onaylarcasına salladım başımı. Üstümdeki hırkayı çıkardım, cebinde duran asamı da aldım içinden toprağa bırakırken hırkayı. Bazen ben dahi kendimden beklemediğim dikkatli tavırlar sergileyebiliyordum ama çok nadir. Sıkı sıkı kavradığım asamla dairelere bakarak gitmeye başlamıştım. Su iyice ağırlaşmaya başlayınca belirli bir noktayı geçtikten sonra kulaç atmaya hazırdım. Yüzme yeteneğime güvenirdim. Canlılarla iletişime de. Bütün vücudumu suya soktuğumda gelen irkilmeyle daha da sıktım asamı. Samuel’in gelişinden ise ümidi kesmiştim. [/justify]
Yetenek 1d8 : 6, total 6
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 3, total 3
Samuel Raymond Boleyn:
Bizim çocuklarla akşam yemeğinden sonra biraz oturmuştuk ama sonrasında Martha’nın yanımıza uğramasıyla onlardan bir süre ayrılmak zorunda kalmıştım. Geçen günkü Alice olayı ile ilgili konuşmak istemişti benimle. Kız bana onu kullandığıma dair laflar kullanmaya başlayınca ben de sanki Martha benim hakkımda ona yanlış şeyler anlatıyormuşa bağlayarak bitirmiştim konuyu. Sonunda da bir güzel trip atmıştım. Ama Martha benim yakın arkadaşlarımdandı. Anlamıştı olayı evirip çevirip ona getirdiğimi, kendini açıklamak için değil bana kızmak için konuşmak istemişti. “Asla uslanmaz mısın sen?” diyerek vurdu koluma. Güldüm. “Ne konuda? Arkamdan sallayan senmişsin kızım.” dedim ve elimi ‘Hayırdır?’ der gibi salladım. Büyük bir nefes aldı ve iki elini alnının üstünden arkaya doğru saçlarının üzerinden geçirdi. “Sabrımı sınıyorsun Samu. Gerçekten! Kızla ilgilenmiyorsan başında söyleseydin ya.” Haklı olabilir. Ama ben nereden bileyim? “O sırada ilgilenmeyeceğimi nereden bileyim?” dedim omuz silkerek. “Konuştuk işte. Pek… Akıllı değil sanki.” dedim dudak büzerek. Martha bu söylemime gülmemek için kendini tutuyor gibi durdu bir anlık. Sonra işaret parmağını kaldırarak beni de durdurdu. “Sakın. Sakın kızla bir de…” Etrafına bakındı ve fısıldamaya başladı. O böyle yapınca ben de bir kolaçan ettim dinleyen duyan var mı diye. “Sakın dalga geçeyim deme. Kaç gündür ağlıyor ya! Ne yaşadınız anlamadım ki ben de? Daha iki hafta olmamıştı bile, bu sefer çok çabuk umutlandırmışsın.” Ellerimi kaldırdım suçsuzum ifadesiyle. “Ben yemin ederim hiçbir şey yapmadım.” Kollarımı indirdim ve ters ters baktım arkadaşıma. “Hem… Sanki bilmiyorum küçük numaralarınızı. Yok ayağı burkulmuş da, yardım gerekiyormuş da… En büyük taktiğiniz bu muydu cidden? Senden daha iyilerini beklerdim Marthacığım.” dedim kalımı kaldırarak. Böyle kötü planlarla başlarlarsa zaten devamı iyi gelmezdi. Yok, tutmamıştı işte elektrik. Zaten artık Charlotte vardı. Yani benim için vardı. Başkasını istediğimden emin değildim.
Bu sırada bizimkiler bana gittiklerine dair kaş göz yapınca Martha’ya daha fazla konuşmak istemediğimi söyleyerek ayrıldım yanından. Gryffindor Ortak Salonuna yürümeye başladık, bu sırada da Carmilla olayları hakkında konuşuyorduk. Geçen gün olanlardan sonra Ares’in söylediklerinin gerçek olup olmadığı büyük gündem olmuştu. Ama ortalıkta o kadar fazla fikir dolaşıyordu ki kimsenin ortak bir bilgisi yoktu neler olduğu konusunda. Keşke, herkese aynı anda anlatabilmenin bir yolu olsa diye düşünüyordum. Hepimiz bilmeliydik tam olarak ortada neler döndüğünü. Ancak yolunu bulamamıştım tam olarak. Sohbetimiz hararetli bir şekilde devam ederken arkamızdan gelen beklenmedik derecede yüksek bir sesle durduk bir anda. Arkamıza dönerken Clayton “N’oluyor ya?” diyordu. Sesin dünyalar tatlısı Charlotte’tan geldiğini gören öküz Brandon da “Hey yavrum sese bak.” şeklinde bir tepki vermişti. Duyduğum anda ters bakışlarımla karşılaşması bir olmuştu tabi. Her şeye de sulanır bu abazalar böyle. Kızım sen de niye böyle ortalıkta bağırarak geliyorsun peşimden… Of. Ama beni bulmaya gelmiş. Tam olarak istediğim şeydi bu. Yanıma minik minik koşarken Edward eğilmiş “Sana mı geliyor abi?” demişti ama cevaplamama gerek kalmadan Charlotte dibime kadar merdivenleri tırmanmayı başardı. “Selam…” dedim gülümseyerek, bir yandan da sorgular şekilde. Bir sürü şey sıraladı. Sesler varmış, Kara Göl dedi, asamı da getirecekmişim. Gerçekten bir şey olmuş gibiydi. Veya kafasına sesler mi duyuyordu acaba? Bilmiyorum ki, her şey çıkabilir bu kızdan. Beni korkutmuyor değil. “Tamamdır. Anlaştık.” dediğimde o çoktan geri arkasını dönmüştü bile. Utanmış mıydı da böyle kaçıyordu yoksa çok mu acelesi vardı anlayamamıştım. O giderken arkasından çocuklar ıslık çalarak kafayı yemiş imasında bulunmaya başlamışlardı. Aptallar. “Sus lan.” diyerek alt dönemlerden birini çektim üst basamaktan. Bu sırada Brandon bana tip tip şeyler söylüyordu. “Yeni hedefin mi Boleyn? Artık randevu mekanlarını bizimle de paylaş be, duymasak Göl aklımıza gelmezdi. Yaratıcısın.” Göz devirdim. “Saçmalama.” Hedef nasıl bir tabirdir ya? Abartıyorlar beni. Şimdi kıza da gidip saçmasapan şeyler söylerler. Yan yana gördüklerinde abartılı imalar falan, düşündükçe sinirleniyorum. Bunlar burunlarını sokmaması gereken her şeye sokarlar. Hiç yorum yapmasınlar daha iyi. “Bu… Proje gibi bir şey. Beraber çalışmamız gerekiyor.” Güldü buna niyeyse. “Dikkat et de sen de kafayı bozma Rillian gibi.”
———
Eşyalarımı bıraktığım gibi geri çıktım odadan ve Kara Göl’ün yolunu tuttum. Bu saatte, bu soğukta araştırmamız gereken bu önemli şey neydi merak ediyordum açıkçası. Yani daha normal saatlerde ve mekanlarda tercih edebilirdim bu buluşmayı. Ama söylenmiyorum. Eğer Charlotte bundan zevk alıyorsa ben de almaya çalışırdım. Hem onunla geçirdiğim vakti değerlendirmeye çalışabilirdim, birbirimizi tanımak için fırsattı bunlar hep.
Göl’ün yakınına geldiğimde suda bir hareketlilik görmüştüm. Yaklaştığımda ise bunun kesin bir şekilde yüzen bir insan olduğunu anlayınca paniğe kapıldım. Charlotte muydu bu yoksa başka biri mi emin olamamıştım, karanlıktan seçmek mümkün değildi. “Charlotte? Sen misin?” diye bağırdım o tarafa doğru. Bu cesaret nerden geliyor asla anlamıyorum. Zifiri karanlık olmuş bile, hangi akla hizmet sudaydı şu anda? “Acil olan neydi? Bir sorun mu var!” diye bağırarak amacını anlamaya çalışacaktım önce. Sonra dedim ki, korkaklık niye ediyorum? Buraya kadar geldim zaten, biraz yüzmenin kime ne zararı olabilir? Hem kız girmiş bile, burada ödlek gibi duramam. Yanına giderek de amacını öğrenebilirim… Evet, yapacağım bunu. İlk önce üzerimdeki montu çıkardım, ardından kazağımı. Tişörtümü de kısa bir düşünceyle tarttıktan sonra çıkarmış ve titreyerek suya doğru adım atmaya başlamıştım. Ayakkabılarımı ve çoraplarımı da çıkardığımda yarı çıplak vaziyetteydim artık.
— Charlotte’un yanına yüzüyorum—
Yetenek 1d8 : 5, total 5
Destek 1d8 : 2, total 2
Talih 1d10 : 1, total 1
Charlotte Vera Rillian:
[justify]Soğuk havanın suya girdikten sonra etkisini daha iyi anlamaya başlamıştım. Omuzlarımı Kara Göl’ün ağır kokusuna bulanmış suyuna batırmadıkça üşüme basıyor, tüylerim diken diken oluyordu. Merakıma yenik düşmesem olmazdı. Asamı düşürmemeye özen göstererek kulaç ata ata gördüğüm dalgalanmaların oraya kadar gelmeyi başardığımda duraksamıştım. Suya dalabilirdim belki de görüşümün çok kısıtlı olduğunu bildiğimden denemeye çekinmeseydim. Olduğum yerde ayaklarımı çırpıp bulunduğum civarı görmeye çalışıyordum. Daha ileriye bakındım. Hiçbir şey yoktu. Boş yere girmiş olduğuma neredeyse üzülecektim. İtiraf etmek istemesem de bilinçaltımda Kara Göl canavarlarıyla iletişim kurabileceğime dair tehlikeli bir umut barındırıyordum. Hangi aklı başında bunu umut ederdi ki? Bazı problemlerim olabilirdi düşününce ancak onlara problem gözüyle bakmıyordum. Ellerimi oynattım su üzerinde. Kokusundan burnumun direği sızlamaya başlamıştım. Yüzümü düşürüp geri dönmenin vakti geldiğini düşünüyordum ki bir sesle bölündüm. Sırtımın okula dönüklüğünü düzelttim hemen. Uzağı seçmeyen gözlerim Samuel’in silüetini hemen tanıyabilmişti. Hem ondan başka kim olabilirdi ki? Geleceğinden ümidimi kesmiş olmam benim hatamdı. Geldiğine sevinip gülümsemiştim. Söylediğinin arkasında durmuştu. Sorgusuz sualsiz. Ben çıkacaktım sudan ama. Onun da buraya kadar açılmasına gerek yoktu. Başımızı okuldan birileriyle belaya sokmamak adına bağırmamaya çalışarak ama onun duyabileceği bir tonda iletişim kurmaya çalıştım hemen: “Samuel! Ben geliyorum. Geri dön. Geri diyorum. Boşuna gelmiş olduk buraya.”
O ise beni duymamıştı galiba. Birkaç kulaç daha atarken arkadan vuran ayın ışığıyla omuzlarının ve kollarının çıplak olduğunu fark ettim. Üstünü mü çıkarmış? Deli mi bu çocuk? Hasta mı olmak istiyordu? Ya da onun yaptığı daha mı mantıklıydı? Emin olamadım. Pervasız olduğumu herkes bilirdi. Eylemlerime bu kadar çok dikkat etmezdim ben, aklıma ne gelirse hemen düşünmeden onu yapmaya koyulurum. Tekrardan seslenmek için dudaklarımı araladım ama kulağıma gölden ve arka tarafımdan geldiğine çok emin olduğum minik bir ses daha gelince yönümü değiştirdim yine. Bakınmaya çalışırken huylanmamla ayağımı panikle sağa sola çırptım. Yosun ya da herhangi bir bitki olabilirdi. Çırpınırken asamı delicesine sarmıştım ki beni rahatsız eden şey her neyse bunu yapmayı kesmese kesinlikle bir büyü savururdum. Vücut hareketlerimin kısıtlanmasına karşı bir fobim olduğunu düşünüyordum uzun bir zamandır. Emin olmamakla birlikte bunu test etmenin güzel bir vakit olduğunu sanmıyorum. Ayaklarımı rahatça kullanabilmeye başladığımda hemen Samuel’e doğru döndüm. Kulaçlarıma kuvvet.
Samuel? Nereye kayboldu bu çocuk? Az önce gelişini kendim hayal etmiş olamazdım, değil mi? O kadar da kafayı kırmamıştım henüz. “Sam… Samuel?” diye seslendim. Öncekine nazaran daha kısık ve biraz da endişeli çıkmıştı sesim açıkçası. Biraz daha ileriden gelen suyun üstündeki kabarmaları fark etmemle buz kesmiştim. Suya dalıp bir şeye takılmış olmalıydı. Aksi halini veya başka olasılıkları düşünmek bile istemiyordum. Onu buraya kadar ben sürüklemiştim. İşte bu yüzden bir işe kalkışacaksam hep kendi başıma olmayı tercih ediyordum. Samuel’in herhangi bir sorunu birlikte çözme fikrine niye sıcak bakmıştım ki? Endişelenmeyi sevmezdim ama sürekli bir şeyler veya birileri için endişelenirdim. Oldum olası endişe ettiğim her şeye bir sorun getirmeye çalışırdım. Ev cinlerine köle gibi davranılması, hayvanlara işkence edilmesi, fantastik canavarların avlanması, endüstriyelleşmenin doğaya verdiği zarar, arkadaşlarımın dertleri… Daha da sayabilirdim. Kimi kandırıyorum ki? Endişelenmek benim büyük bir parçam olmuştu artık. Şimdi de Samuel için endişeleniyordum. Asama küçük bir dokunuşla “Lumos” büyüsünü gerçekleştirdim hemen. Ayağım tekrar huzursuzlanınca at çiftesi gibi bacağımın birini savurup derin bir nefes alıp gözüm kapalı bir şekilde suyun altına daldım hiç düşünmeden. Önümü net görebilmek için yüzeceğim yöne, Samuel’in olduğu tarafa doğru tuttum asamı. Hala çok net göremesem de Samuel’i seçebiliyordum. Hızlıca aramızdaki mesafeyi kapatacak ve onu yüzeye doğru çekmeye çalışacaktım. Yanına neredeyse vardım sayılırdı.
Bakalım Eadwig’in yardımına ihtiyaç duymadan çıkabilecek miyiz buradan? Veyahut Cynthia tarafından önce kurtarılıp sonra da falakaya yatırılmadan başımızın çaresine bakabilecek miydik? Hadi bismerlin.
Yetenek 1d8 : 4, total 4
Destek 1d8 : 5, total 5
Talih 1d10 : 1, total 1
[/justify]
Samuel Raymond Boleyn:
Suya atladıktan sonra Charlotte'a doğru yüzüyordum, sonra anlık bir korku yaşatmanın eğlence katacağını düşünerek suyun altına daldım. Buz gibiymiş ha! Dişlerimi birbirine vuruyorum neredeyse ama soğuk havayı sevdiğim için değişik bir zevk de veriyor bu bana. Kara Göl'e bu saatte ve bu tarihte daha önce hiç girmemiştim bu yüzden değişik bir tecrübe oluyor. Korkmalı mıyım yoksa söylendiği kadar da tehlikeli değil mi göreceğiz birazdan. Bir şey olursa da asam elimde zaten. Her ihtimale karşı gözlerimi araladım suyun içinde, nereye gittiğimi göreyim diyordum ama tam da bu sırada yüzüme değen yumuşak sümüğümsü bir his bırakan yosun ile birlikte ayağımı bir şeyin yakalaması bir oldu. Ben yukarı çıkmaya çalışırken sanki sol ayağıma bir halat bağlanıyor gibiydi. Panikleme, çok sıkı olamaz, bir yosundur sadece bu da... Ama yok, tepiniyorum bildiğin fayda etmiyor. Nefesimin yetmemeye başladığını hissediyorum, daha çok aşağı çekiliyorum. Asam ile büyü yapmak istiyorum ama sözsüz büyü ne var ki? İşe yarayacak bir şey o sırada oksijen eksikliğinden aklıma gelmiyor derken Charlotte yetişti ve ellerimi tutarak beni yukarı çekmeye başladı. Ben de boştaki ayağımla diğer ayağımı sarmalayan şeyi tekmeleyince bir anda boşluğa düştüm ve hızla yukarı yüzmeye başladım.
Kafam soğuk havayla yüzleştiğinde göğüslerimi şişirerek derin bir nefes almıştım. "Ohhh!" dedim sakinleşerek. Nefes nefese karşımdaki ıslak kıza bakmaya başladım. "Bir an- hiç- gelmeyeceksin sandım." Asasının ucundaki ışık gözümü alıyordu ama etrafı görebilmek adına çok mantıklıydı. Elini tutarak hafifçe kenara kaydırdım onu daha rahat görebilmek için. Saçlarım nasıl duruyordu acaba? Çok dağılmış mıyımdır? Hızla saçlarımı sağa sola sallayarak suyunu attım ve parmaklarımı geirdim şeklini düzeltmek için. Baktım hep kızın suratını ıslatmışım bunu yaparken. Güldüm gözlerini kırpıştırırken. "Pardon, iyiyim şimdi. Yosuna takıldım sanır-" Lan! Nereye gitti kız? Bir anda aşağı doğru batmıştı Charlotte. İki sohbet edeceğiz ulan ne bu böyle? Acil çıkmamız lazım buradan.
Kesinin birinin gözü kaldı.
Geri dalıyorum ve Charlotte'un kurtulmasını sağlıyorum sonra da inş çıkıyoruz buradan.
Yetenek 1d8 : 1, total 1
Destek 1d8 : 1, total 1
Talih 1d10 : 3, total 3
Eadwig Alger Boleyn:
Neden gözüm bunlara kayıyor benim?
Kız umrumda değil ki. Hem o kuzenim için bana çemkirdi canavar gibi. Kuzenimi de zaten günahım kadar sevmiyorum. Yine de ilk Charlotte gitti göle. Bahçede bizimkilerle oturmuşken gözüme takıldı bak. Normalde bulunduğu ortamda olmamaya çalışıyorum. Göle girdi bu. Sonra benim kuzen gitti. Soyundu gölün yanında, bak soyundu tamam mı? Ben dedim ki bu sahneyi izlemek bana sadece mutsuzluk ve sinir verecek. Gözümü kaçırdım. Yine de bazen, kendini tutamazsın ya hani. Kafamı çevirsem de gönlüm kaldı orada. Dönüp dönüp bakıyorum. Yüzüyordu kuzenim kızın yanına. Daldı. Daldı ve bir daha çıkmadı. Dipten gidiyor sandım ama kız endişelendi. O da battığı yere yüzdü kuzenimin. Sonra o da battı. Benim kuzenim çıktı. Ne oluyor lan orada suyun içinde oynaşıyorlar mı diyordum ki benim kuzen de bir anda battı. Kesin suyun altında öpüşüyorlar bunlar. Ben sizin kafanıza sıçayım iyi mi? Bir yanım bana ne diyor, bir yanım kafanıza şapayım diyor. Derken kendimi ayakta buldum. Winton ve Cyneric nereye gittiğimi sormadan göle doğru koşmaya başladım. Koşarken de cebimden asamı çıkardım.
“Namussuz şerefsiz haysiyetsiz!” diye hırlayarak gölün yanına geldim. Bunların daldığını gördüğüm yere asamı doğrulttum. Arkadaşlarımın ne olduğunu sorduğu cümlelere aldırmadan “Accio pantolon!” dedim kuzenimin pantalonuna. Sonra da kızın kıyafetine de bir “Accio bluz!” çaktım. Ardından da geri kaçtım bana gelirken üstüme düşmesinler diye. Yere yapışsın köpekler! Gölün altında öpüşüp romantizm yaşamak neymiş? Profesör Urswick’e söylemeyim diye yalvarmalılar bana!
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
Tam sürüme git