İngiltere Büyücedünyası > Yasak Orman
Kuzişim gelmiş (Vol II)
Eadwig Alger Boleyn:
Benim zerre önemsemediğim sınavlardan yüksek puan aldığı kulağıma gelmişti. Her zaman yaptığı gibi sıradan konuşmayı bana sataşmak için kullanınca "Kes sesini." diye hırladım. Nasılsın diye soruyoruz hemen saldırıyor köpek. Aramız bozulduğundan beri böyle. Eskiden her şeyi konuşup, paylaşırdık. Şimdi nasılsın diyorum, senin gibi değilim diyor. Üstelik... Sanki benim suçummuş gibi konuşması aşırı sinirimi bozuyor. Kendi kendisi ailemizin değerlerini reddederken nasıl olur da bana ayrıcalıklıymışım gibi davranabilir? Bir de soyadını sadece ben taşıyormuşum gibi bastırıyor. Benim nasıl olduğumu sorduğunda sinirlendiğim için "Sana ne." diyecektim ki bir ses duydum. Hemen asamı sesin geldiği yere doğrultturken kuzenim de kolumdan yakaladı. "Duydum." dedim. İkimiz de sesin geldiği yere asamızı doğrultmuş bir şekilde ilerliyorduk. Her adımda Samuel bir tahmin üretiyordu. İlk söylediğine "Fazla erken." dedim. Sonraki dediğine "Kim?", en son söylediğine de "Carmilla falan yok burada Sam!" diye cevap verdikten sonra asalarımız sesin sahibini aydınlattı. Bu... "Harris?" Gördüğüm çocuğun adını kafam karışmış bir şekilde söyledikten sonra çocuğun dizini tutarak ve kekeleyerek konuşmasını dinledim. En son bunu o zargana kılıklı profesöre karşı yapmıştı. Sonra da herkesin ortasında dalga geçmiştim. Gönlünü almak için bir şeyler düşünüyordum ancak bu düşüncelerim arasında onu karanlık ormana sokup canını tehlikeye atmak yoktu. Hemen kuzenime "Hani kimseye söylemeyecektin!" diye tısladım. Neyse ki André büyük salonda konuştuğumuzu duyduğunu söyleyerek kuzenime olan güvenimin kırılmasına izin vermedi. Bize yardım etmek için, fazladan kişi olmak için, işimize yaramak istediğini kekelediğinde daha da sinirlendim. Dişlerimi sıktım.
Bakın, kuzenimi neden sevmem biliyor musunuz? Hayır bana sataştığı için değil. Kendi değerini bilmediği, ailemizden gelen gücü yeterince kullanmadığı için. André şuan karşımızda bizim işimize yarayabileceğini ve ona kızmamamızı söylediğinde yüzüne bir yumruk indirmemek için zor tuttum kendimi. Ormanda olmasak vururdum. Şimdi ses çıkacak diye vurmuyorum. Yanımdaki testis kafalı kuzenim de sanki karşımızdaki çocuktan çok iyiymiş gibi "Sana tavsiyem, gelmemendi ehehehe." yapıyor ya. Hiç sevmiyorum seni Gryffindor'lu oğlan. Babanı da sevmezdim. Kuzenim tekrar arkasını dönüp ağaçların sayısının kaçtığından hayıflanırken ayağa kalkmış olan André'nin üstüne yürüdüm. Tılsım konusunda iyi olduğunu biliyordum. Bir çok konuda iyi olduğunu da... Kendi ödevlerinin yanında şu kaltak Strömm'ün ödevini yapabilecek sabıra sahip bir herif bu. İnsanların yanında ezilip büzülmek yerine kendine güvenmesi gerekiyor. Bunu ona öğretecek kişi ben değilim. Bu yüzden kulağına tıslayarak "Aptal." dedim. "Şu bok kafalıyı böyle konuşturuyorsun ya, tam aptalsın." Evet, birinin gönlünü almak için seçilecek en son cümleler olmalı bunlar. Omzundan tutup kuzenimle aramıza çektim sonra. Aramızda dursun, benim yüzümden burada başına iş gelirse kendimi affetmem. Kendi hatası yüzünden bir yerlerde ölsün ölecekse. Başımıza bir şey geleceğini düşünmüyorum. Düşünüyor olsam burada olduğu için mutlu olabilirdim. "20'lerdeydik." dedim kuzenime sayı konusunda. "Biraz daha ilerleyelim. Bir şey çıkmazsa dönelim."
Üç 6. sınıf öğrencisi yürümeye başladık. Önce hiçbir şey yoktu çevrede. Sonradan uzaktan ağaç kökü sandığımız çıkıntılar ayrıntılanmaya başladı. O köklerin aslında ağaç kökü olmadığını anlamamız için artık 2-3 metre yakınlarına gelmemiz gerekmişti. Çevreye vahşi bir şekilde dağılmış kol, bacak, beden, kafa... Artık ne zaman parçalandığı bilinmez, iğrenç bir koku ve renklerinden dolayı uzun olduğunu düşündüğüm bir süre önce katledilmişlerdi. Parçalanmış insan vücutları. Asa tutmadığım elimle ağzımı kapattım kokuyu almamak için. "Bunlar..." Cesetti. Asamı vücutlara ışık tutacak bir şekilde tutarak, yanlışlıkla bir parçanın üstüne basmamak için dikkat ederek alanda gezmeye başladım. Parçalandıkları için kaç kişi katledilmişti bilmiyorum. Daha önce ölmüş birini de görmemiştim ama garip bir şekilde çok etkilenmemiştim sanki. Sadece, kellelerini gördüğümde kafamı çevirmem gerekiyordu. Asamın ucundan çıkan ışıkla bir kaç arbalet aydınlandı. André ve kuzenime "Cadı avcıları." dedim onları göstererek. "Caldecott doğru söylüyormuş." Bu Carmilla buradaymış mı demek yani? "Nasıl olabilir?" dedim. "Muggle'lar, Hogwarts'ın bu kadar yakınına nasıl gelebilir?"
Cwénhild Muirghéal:
BU RP +18'DİR HASSAS OLANLARIN OKUMAMASI ÖNERİLİR.
[justify]"Crucio."
Asasından çıkan ışık çocukla buluştuğu anda çığlıklar ormanın dört bir yerine yayıldı. Çocuk karların üzerinde cayır cayır kıvrınırken acı içinde Carmilla duygusuz bir ifadeyle 'derse' devam ediyordu. Bu çocuğun bugün burada canının yanması gerekiyordu. Ancak bu şekilde gerektiği zaman kaçmayı öğrenebilirdi. Kendisinin hiç bir zaman öğrenemediği bir şeydi bu ve sonuçlarını parmaklarıyla, kanıyla ve hayatıyla ödemişti. Bir öğrencinin intikam uğruna ölmesini istemiyordu. Zira onun gibi gençlere ve cesur büyücülere ihtiyaç yakındı. Gereken bütün intikamları o alırdı. Çığlıklar yavaş yavaş kesildi. Çocuğun gözleri yavaşça kapanırken Carmilla, kulağına doğru eğildi ve fısıldadı. "Küllerinden doğduğun gün. Hepsinin küle çevireceğiz. Nefes al ve yaşamaya devam et ve peşimden gel."
Yaşanan olayın üzerinden geçen bir haftalık süre keyif kaçırıcıydı. İsminin Ares olduğunu öğrendiği çocukla olan düellosu bir takım şeyleri tehlikeye sokmuştu. Şöyle ki; Yasak Orman'da pusuya düşürüp katlettiği avcılar daha büyük bir grubun parçasıydılar. Bir kolunu Birmingham civarlarında kıstırıp halletmişti. Yasak Orman'da düşürdüğü grup ikinci parçaydı. Lakin üçüncü grubu elinden kaçırmıştı. Ares'i bayılttıktan neredeyse hemen sonra gelen Hogwarts sakinleri onu kaçmaya zorlamıştı. İki bekçi ve basit bir profesörden korktuğu için olmamıştı bu. Yasak Orman, tehlikeli bir yerdi ve orada onlarla uğraşması demek dikkat çekmesi demekti. Kendisini gelebilecek tehlikelere karşı koruyabilirdi ama o davetsiz misafirleri koruyabileceğinden emin değildi, gereksiz zaiyat vermemek için taktiksel bir geri çekilme yapmıştı sadece. Fakat bu geri çekilmenin de sonuçları olmuştu. Zira elinden kaçırdığı grup Charing Cross civarında takılan goblinlerin yarısını doğramıştı. Kadın, avcıların düşürdükleri bir iki flama sayesinde aynı grup olduğunu anlamıştı. Biraz iz, biraz sağı solu soruşturma ve biraz şans derken grubun izini bulmuş ve şu an karşısındaki sandalyeye çırılçıplak bağlanmış adamı ele geçirmişti. Şimdi biraz sohbet etme zamanıydı.
Oturduğu yerden kalktı ve adamın çenesini tuttu. Sert bir şekilde sıkıyordu. Diğer eliyle ağzının içine tıktığı flamayı aldı ve herif küfürler etmeye başladı. Elinin tersiyle attığı bir tokat adamın susması için yeterli oldu. "Öldüğünü biliyorsun değil mi? Buradan hiç bir şekilde canlı çıkamayacağını biliyorsundur umarım." dedi adama. O sırada odanın içinde bir tur attı ve masanın üzerindeki puro bıçağını aldı. İki tarafı bıçaklı ortasında kocaman delik olan bir tür bıçaktı bu. Puroyu içine koyup tek el hareketiyle kapattığınız bıçaklar puroyu güzelce kesiyordu. Sağlam olanları ise purodan daha sert ve organik olan şeyleri kesmek içinde kullanılabilirdi. Puro bıçağını aldı ve adamın baş parmağına geçirdi. "Bizim ırkımızın yapabildiği bir takım büyüler var. Mesela öldürme laneti gibi. Yeşil bir ışık ve püf. Öldün. Acı çekmeden uykuya dalar gibi öldün." dedi. Sonra puro bıçağını yavaşça sıktı. Adamın etine değdirdi ve biraz daha bastırdı sadece kan dökülecek kadar. "Bir de işkence lanetimiz var. Bütün kemiklerinin yerinden söküldüğünü sonra dikenli tellerle bağlanarak tekrar takıldığını düşün. Bütün etlerini kızgın demirlerle dağlayıp yerinden çekip çıkardığımızı düşün. Tırnaklarını kerpetenle tek tek çektiğimi sonra onları parmaklarına çivilerle tekrar çaktığımı düşün. İşte böyle bir acı." Adamın parmağından akan kan yavaşça süzüldü ve bir kaç damlası kurumuş ahşap zemine düştü. "Nasıl öleceğin senin elinde. Düşünmen için biraz zaman vereceğim." dedi ve var gücüyle bıçağı kapattı. Önce adamın çığlıklarını duydu, sonra yere düşen parmağın çıkardığı ses yankılandı, o sesi de dökülen kanın sesi kapattı. Herifi kan kaybından öldürmek istemiyordu o yüzden kendi baş parmağının ucuyla herifin kopmuş parmağının olduğu yerdeki açık yarayı dağladı ve odadan çıktı.
Adamın çığlıklarının dinmesi uzun sürmüştü. Beklediğinden dayanıksız çıkmıştı sanki bu avcı. Eh, işi daha kolaylaşıyordu ama eğlenceli kısmı kısa sürecekti anlaşılan. Odanın kapısını tekrar açtı. Herifin gözlerindeki korkuyu görebiliyordu. "Güzel." kafasının içindeki ses tatmin olmuştu. Lakin daha fazlasını istiyordu. Carmilla da öyle. Adama yaklaştı. "Ekibiniz. Nereye gidiyorlar?" diye sordu. Herif tabiki cevap vermedi. Hatta kadının ayakkabılarına doğru tükürdü. Ayağını geri çekerek pislik bir insanın pisliğinden kurtardı kendini Carmilla. Elini kaldırdı. Adam sandalyeyle birlikte ayağa kalktı. Baş aşağı çevirdi sandalyeyi ve kendine doğru yaklaştırdı. Bu sefer puro bıçağını adamın ayağının orta parmağına geçirdi ve hiç oyalanmadan sağ ayağının ortanca parmağını aldı. Kopan parmak ve parçalanan etin sesiyle eş zamanda çığlık atmaya başladı adam. Parmak yere düşmeden Carmilla'nın avucunun içine süzüldü ve kadın avucunun içinde yaktığı bir ateşte yaktı parmağı. Yanık et kokusu odayı doldururken. Çığlık atan adam tekrar düz hale getirildi. "Acıkmışsındır. Saatlerdir buradasın." çığlık atmaktan ağzı kapanmayan avcının boğazına soktu parmağı. Sonra eliyle çenesini kapattı ve parmağı yuttuğundan emin oldu. "Hastalıklı orospu!" elinin tersiyle bir tokat daha attı herife. "Soruma cevap ver, yeni hedefiniz neresi?" Boncuk boncuk terlemiş adam biraz düşündü. Hala inliyordu ve kanıyordu. Çok vakti kalmamış gibiydi. Adama düşünme fırsatı vermek istemedi. Elini yatay bir şekilde sağdan sola savurdu ve herifin serçe parmağını da aldı. Sonra soldan sağa aynı hareketi yaptı ve kalan parmakları da ayaklarının dibine düştü. Ellerini kaldırdı. Odayı aydınlatan bütün mumlar söndü sadece bir tanesi odayı belli belirsiz aydınlatıyordu. Avcının Carmilla'yı görebileceği kadar. Kadının ellerini kaldırmasıyla birlikte adam sandalyeyle birlikte tekrar yükseldi. "Napıyorsun, NAPIYORSUN!" diye bağırdı adam. Kadın ellerini açtı ve herifin sandalyesi parçalandı lakin adam hala süzülüyordu. Yere düşen tahta parçalarını bir araya getirdi ve parmağını şıklattı. Az önce sandalye olan tahtalar yanmaya başladı. İstifini bozmadan adamı yavaşça aşağı indirdi ve cayır cayar yanan ateşe oturttu. Çığlıklar yayılmaya başladı odaya yanık et kokusuyla birlikte. Çırpınıyordu ama kadının gücünden kaçamıyordu. Kaçamayacaktıda. "Öldür artık beni! ÖLDÜR!" Kadın sessizce izledi. Yavaş yavaş tutuşuyordu adam. Tutuşmasına izin vermeden kaldırdı adamı. Yanmakta olan bir kaç yerini söndürdükten sonra herifi odanın bir tarafına bir paçavra gibi attı. Yavaş adımlarla yaklaştı adama. Gözlerindeki korkuyu görebiliyordu. Yorgunluğunu da. Asasını çıkardı. "Cruc-"
"ORMANA GİDECEKLER. CESETLERİ ALMAYA. ÖLDÜR BENİ ARTIK. YALVARIRIM."
Kadın adamın dileğini yerine getirdi. Diffindo ile önce bileklerini kesti. Sonra ayak bileklerini. En son boğazını parçaladı. Bunları özellikle yavaşça yaptı. Avcının kesildiğini hissetmesi için özenle, sevgiyle kesti. Etinin nasıl ikiye ayrıldığını duyduğundan emin oldu. Boğazı parçalanıp gözlerinden yaşam kararırken son hissettiği şeyin acı olduğundan emindi. Kanla yıkanmış bedeni odanın bir tarafına attı ve az önce yaktığı ateşin odayı tüketmesine izin verdi. Oda yanarken o da apar topar hazırlandı. Yasak Orman'a girmek kolay bir iş değildi. Lakin gece olması işleri biraz kolaylaştırıyordu kabul etmişti bunu. Hogsmeade'e cisimlendi. Oradan da henüz sessiz olan barakaya yollandı. Barakanın içinden açtığı tüneli kullanarak ormana giriş yaptı. İçi bir tuhaf oldu. Uğultular ve hışırtılar onu bile rahatsız ediyordu. Cesetleri nerede bıraktığını hatırlıyordu. Bu orman düşünüldüğünde bu zor bir şeydi ama cesetlerin olduğu yer at adamların habitatlarından biriydi ve bir önceki hayatında Gwyndolin isimli bir kadınla at adamları ziyaret eden bir öğrenciyi hatırlıyordu. Çok uzun zaman önce, bambaşka bir hayatta.
Sessiz ama hızlı adımlarla, bir çok karanlık noktadan ve ağaçtan kaçınarak at adamların olduğu yere gelebildi. Fakat karşılaştığı manzara pek keyifsizdi. Çok ama çok keyifsiz. Avcıları bulmuştu. Arbaletleri, o aptal flamaları ve üzerilerinde taşıdıkları gereksiz bir çok ekipman ile pusuya yatmışlardı. Pusuya yatmışlardı zira üç tane öğrenciyi gözlüyorlardı. Çocuklar kendi aralarında konuşurken bir tanesi ilk saldırıyı yapmaya hazırlanıyordu. Hemen harekete geçti. Kızıl bir yıldırım gibi çökmeliydi üstlerine. Nişan almış avcıya attığı büyü herifin bağırsaklarının dışarı dökülmesi suratiyle ölmesini sağladı ama okun yaydan çıkmasına engel olamadı. Neyse ki herif oku düşerken atmıştı da en öndeki sarı saçlı çocuğun ayaklarının dibini vurabilmişti anca. Çocuklar dikkat kesilirken diğer avcılarda dikkat kesildiler ve kızıl kadını gördüler. Üç tane ok üzerine hücum etti. Eliyle hepsini durdurdu ve önüne geçme gafletini gösteren avcının boğazını bir çırpıda kesti. Sonra herifin cesedini havalandırıp üzerine gelen iki tane oktan korunmak için kullandı. Bu sırada ağaçlar hışırdıyor, çocuklar bir şeyler olduğunu anlıyorlardı. Asalarını çekmişlerdi bile. Çabuk olmalıydı. "Kaç Edgar!" diye bir ses yükseldi avcılar arasında. "Oh, hayır. Kaçamayacak." diye fısıldadı Carmilla ve asasını çekti. Seslenen avcıya doğru attığı yıldırım herifi tam suratından vurdu. Yüzü kızaran adamın öldüğünden emin olmak için ayakkabısının topuğuyla gırtlağına sertçe basıp boynunu kırdı ve devam etti. Diğer avcı cesetlerin olduğu yere düştü bir ağaç köküne takılarak. Çocukların önüne çıkmak istemiyordu ama başka seçeneği yoktu. Avcıyla çocukların tam arasına cisimlendi. Avcının can havliyle attığı oku saptırdı ve sağ eliyle herifi yukarı kaldırdı. "TANRIM. SENİN IŞIĞINLA DOĞDUM VE SANA GELİYORUM. KRALLIĞINDA B-" boğazı kesilirken sözlerine devam edemedi. Cansız bedenini diğer leşlerin arasına attıktan sonra arkasını döndü.
"Sizin bu saatte burada olmamanız gerekmiyor mu? Ormanda her türlü tehlike var görebildiğiniz üzere."
André Harris:
[justify]Samuel'ın sözlerine karşılık yalnızca kafamı salladım hafifçe, sonrasındaysa asamı küçük "h" çizercesine sallayıp dizimi bandajladım ve elimi temizledim. Ardından yanıma gelen Eadwig'in sözleri ise en basit tabirle kafamı karıştırmıştı. "Ha?" diyebilmiştim yalnızca ama fazlasını da söyleyemedim. Çok üstünde durulmadı. Ortam zaten gergin, gecenin köründe Yasak Orman'da belamızı aramaya gelmişiz adeta. Sorgulamaya lüzum yoktu. Mevzulara pek hakim değilim ama Büyük Salon'da duyduklarım aklımı uzun süredir kurcalıyor, onları sıralıyordum aklıma geldikçe: "Eğer bir böcürt falansa Ares tek idi, üç kişi olmamız avantajlı olabilir. Yani üç tane değillerse şansımıza. Gerçek formunu anlarız. O kadar çok... Olsalar Ares de birden fazla korkutucu şey görürdü, değil mi? Carmilla ise... Savaşabileceğimizi sanmıyorum ama kaçabilir miyiz ki? Bir şeyler düşünmeli mi acaba? Belki sis falan yaratsak ortama... Koşma seslerimiz ama takip edilebilir ve rotamız da belli yani, şato. Peki o zaman..." Konuşmalarım bir noktada gevelemeye dönüşmüş, ardından düşüncelerle kesilmeye başlamış ve en son sadece sessiz düşüncelere bırakmıştı yerini. Muhtemelen bu sebeple pek önem teşkil etmiyorlardı... Zaten ortamdakiler ne kadarını da anladı muamma idi fısıldadığımı da ele alırsak.
Yolculuk nihayetinde bir yere varmıştı. Muazzam bir yere. Çok önemli ipuçlarına. Nitekim görmek istediğim son şeydi muhtemelen bu arbaletler ve cadı avcılarının naaşları. Malum günler geldi aklıma istemsizce, karanlık ormanı aydınlatan asalarımızın ışıkları söner gibi oldu. En azından benim için. Güçlükle girdim söze: "Bu arbaletler... İpucu olabilir," diyerek zar zor eğilip aldım bir tanesini eline. Tabii kim bilir kaç gündür çürüyen bu bedenlerin üzerine eğilmek pek iyi bir fikir değildi. Hele Britanya yağmurlarının etkisiyle iyice çürümüşken. Bu koku... Hepimizin burnunu ve ağzını kapsayacak görünmez birer balon yarattım asamı sallayarak üç kere. Ağzımı kaplayan balondan dolayı daha boğuk çıkmaya başlamış sesimle Eadwig'in düşüncelerine dair yorum yaptım: "Doğru diyorsun... Buradaki yaratıklar bizim için bile sıkıntı. Bir grup muggle için... Bu silahların belki de önemli bazı özellikleri va-."
Bir ıslık sesiyle sözlerim kesilmiş, Eadwig'in önüne saplanan ok ile neye uğradığımı şaşırmıştım. "C-Ca-Ca-Cadı av-c-cıları..." dilimden dökülebilen yegane sözler oldu. Asamı sağ elim titreyerek tutuyorum. Saldırı altındayız, ama savaşmak istiyor muyum ki? O rahibenin sözleri çınlanıyor kulağımda.
"Demek öyle diyorsun, André... Peki o zaman, sana tek bir soru sormama izin ver. Bütün bu süreç boyunca inatla savundun sizin gibi olmayanlara zarar vermeyenleriniz de olduğunu. Ya sizden kaç kişi tanıyorsun, sizden olmayanlara yardım etmiş olan?.."
Değil savaşmak, büyü yapma isteğimi yitirdim. Asam elimde ama hani poz olsun diye. Gerçi pozumun da caydırıcılıkla alakası yok da... Ancak ileride bir çatışma var gibiydi. Büyü ışıkları yükseldi, bir tane yatay şimşek fırladı. En yakınımda olan Samuel'a bakarak, Eadwig'in de duyabileceğini umduğum bir sesle tek kelime çıkartmayı ümit edebildim: "K-Kaçalım?.."
Lakin kaçmayı başaramadık. En azından ben kaçamadım. Okun biri üzerime geliyor. Bir an gördüm sadece. Protego atmalıyım galiba. Ama elim titriyor, hareket ettiremiyorum. Düşünmek için yarım saniyem bile yok muhtemelen. Ölür müyüm? Nitekim önümde beliren figür savuşturdu oku ve bize döndü. Elim titriyor hala. Öncekinden de fazla. Asamın ucundan çıkan loş ışık cübbesinden kızıl lekeler yansıtıyor. Kan... Katliamdan çıkmış bu kadının her yeri kan... Saçları da kızıl. Kan rengi. G-Gözlerim irileşti. D-Düşünce-lerim b-bile ke-k-ke-liyor... C-Ca-Car... diyebildim sadece.
Çok ama çok usulca geri adım atmaya çalıştım. Bu kadına yakın olmak istemiyorum. Beni kurtarmış olsa bile çok daha kötülerini yapmak isteyip istemeyeceği muamma. Uzak olsam bile şansım var mı ki? Korkuyorum. Ares'in halini hatırlıyorum. İntikamın i'si geçmiyor aklımdan. Sadece korkuyorum. Gözlerim titreyerek Eadwig ve Samuel arasında gidip geliyor. B-Bir fikirleri var mıdır ki? B-B-Benden hayır yok şu anda... B-Beyler... B-Biz ne halt yiyeceğiz?..
[/justify]
Eadwig Alger Boleyn:
André’nin baloncuğu yüzümde oluşunca elimi çektim ağzımdan. Ceset kokusu yerine gerçekten tercih edeceğim bir seçenekti. Sadece, çok kalırsak üstümüze sinerdi. Hoş değil. André söylediklerime cevap verirken düşünceli şekilde arbaletlere bakıyordum ben de. “Büyü falan yok muy-” Sözümü bitiremeden bir ıslık sesi ile ayaklarımın bir kaç santim önüne saplanan bir arbalet oku tüm dikkatimi çevreme vermeme neden oldu. Hedef alsa beni orada öldürebilirdi diye bağırıyordu kafamda bir ses. Dışarıdan gelen ses ise André’nin kekeleyen sesiydi. Cadı avcıları. Tuzak mıydı? Neden ölülerini almaya gelsinler? Hala hayal görüp görmediğimizi sorguluyordum. Tek başıma olsam denerdim belki ama yanımdaki çocukların sorumluluğu omzumdaydı sanki. André’den gelen sesi duyduğumda. “Evet.” dedim. “Kaçalım.” Saniyeler içinde bir sürü büyü ışığı oluşmaya başlamıştı. Eğilerek Samuel ve André’nin yanına koştum üstüne bastığım vücut parçalarını umursamadan. Yanlış bir seçenekti belli ki, çünkü tam o sırada bize doğru gelen bir arbalet okunu fark ettim. Asamı kaldırıp daha Protego diyemeden önümüze ışınlanan kızıl bir cadı oku saptırdı. Ardından da tam kıvamında bir kabus materyali ile karşı karşıya geldim. Korku ile kocaman açılmış olan gözlerimin önünde kızıl cadı bir adamı tek eli ile havaya kaldırdı. Ardından da hiç tereddüt etmeden, sanki hiçbir şeymiş gibi dua eden adamın boğazını yavaş yavaş kesti. Geri geri kaçmaya çalışan André ile kadının arasına geçmiş şok içinde izliyordum olayları. O boğaz kesilirken boğuklaşan ses, kanın oluk oluk fışkırması. André kekeleyerek bir isim telaffuz etmeye çalışıyordu. İsmi bitirmesini istemiyordum. Böyle olmamalıydı. Ares’in dedikleri çok mantıksızdı. Gerçek olmaması gerekiyordu! Doğrusunu bulup içini rahatlatmalıydım. Bunun yerine başka bir arkadaşıma travma yaşatmamalıydım! Annem ve babam bu sorumsuzluğumu duysa nasıl hayalkırıklığına uğrarlar kim bilir? Şöyle bir anda canımı düşünememem sağlıksız mı? Arkamda duran çocuğun baldırına yumruğumun yanıyla vururken bana hani karşılaşmayacaktık diye soran kuzenime de “Karşılaşmamalıydık.” diyordum. "Neden burada?!
Kadın bize döndüğünde yüzünü görebildim. Bu kadını daha önce gördüğümü fark edince daha da arttı şaşkınlığım. İlk olarak babamı işte ziyaret ettiğimde görmüştüm. Seherbazdı. O zaman böyle değildi, yani... Bu kadar kırmızı değildi. Gizemli değildi. Sinirli gibiydi. Sonra da Hogsmeade'de görmüştüm. Postanede. Carmilla olduğunu düşünmemiştim bile. Bize bu saatte burada olmamamızı söyledi sanki bir profesörmüş gibi. Ormandaki tehlikeler hakkında söylediklerine normalde söyleyecek bir iki zeki cevabım olabilirdi ancak şuan kalbim sanki ağzımdan çıkacak gibi hissediyordum. Bacaklarım titriyordu. Bir cevap mı bekliyordu gerçekten? Carmilla’nın bize zarar vermesi mantıksızdı ancak burada bulunmasının da mantıksız olduğunu savunuyordum değil mi? Şimdi de karşımızdaydı. Eziyet büyüsünü yapan kişi olmak istiyorum, yapılan değil. Ares anlatırken ne kadar rahatsız olmuştu. O kargaşada André’nin yaptığı baloncuk büyüsü de patlamıştı. Kadına cevap vermek için cesaretimi topladım. Bu kadın, yani Carmilla, bizi o cadı avcısından kurtarmıştı. Ares, ona gitmesi için birkaç kere izin verdiğini söylemişti. Yani... Belki bir şansımız vardı. Cümlelerimi kafamda toparlayıp konuşmaya başladım. “Biz... Buraya... Gerçeği... Immmhh..” Midemden gelen bir yumruk boğazıma indi. “Araştır...” Elimle ağzımı kapattım. Bir kere daha öğürdükten sonra yana dönüp kusmaya başladım. Tüm cesetler, korku, o adamın boğazının öyle kesilmesi derken midem kırmızı alarmı çekmiş de fark bile etmemişim. Konuşmak yerine yanda iki büklüm akşam yemeğinde yediğim yemeği vücudundan kopmuş bir bacağın üstüne çıkarttım. Gözümden akan yaşlar midemden dolayı mıydı? Korkudan mı bilinmez...
Samuel Raymond Boleyn:
Bakın şimdi dostlar... Çok kitap okudum ve çok fazla vahşet betimlemesini hayal ettim. Hatta birkaç gecedir Edward, Carmilla ile ilgili gereksiz abartılı uydurma efsaneler anlatıp kafamızı şişiriyor. Yurtta uyku sorunu çektiği için bir süreliğine başka odada kalmak istediğini söyleyen bile oldu Edward'ın anlattıklarından. Bunun yanında kahramanlık öyküleri de dinledim, yeri geldi benim de cesaretimi gösterdiğim noktalar oldu. Aynı şu anda Yasak Orman'ın neresi olduğu bilinmez bir noktasında parçalanmış ölü bedenlerle bulunmamızdaki cesaretin de gösterdiği gibi. Ancak buna cahil cesareti desek yeridir. Bir daha düşünsem kesinlikle kabul etmez ve kuzenimi de bu fikirden caydırmak için uğraşırdım. Evet bulduk, gerçekten de Carmilla buradaymış. Peki ne pahasına? Cadı Avcıları bizi her an öldürebilirdi ve onlardan bizi vahçise kurtaran kişi de... Carmilla? YUH. Her şeye tamam da, görmememiz gerekiyordu bu kadarını! Kaçamamıştık da, donup kalmış ve neler olup bittiğini olduğum yerde izlemeye başlamıştım. En son önümüzde birinin boğazının kesilişine seyirci olana kadar da sadece arkaya doğru 1-2 adım atabilmiştim. Suratıma gelen kan damlalarını gözlerimle takip etmiştim, fazlaydı. Kolumu kaldırıp göz kapaklarımdaki kanı elimin tersiyle sildim ve kana baktım düz bir ifadeyle. Bu kan az önce benimki de olabilirdi, veya kuzenimin, veya André'nin. Ne kadar aptalız!
Kadın bize sorusunu yönelttiğinde öylece suratına bakıyordum, kuzenim kusmaya başlayana kadar da ağzımı açıp iki çift laf edememiştim. Şok muydu bu? Bilmiyorum, hayatımda hiç böyle bir manzarayla karşılaşmamıştım. Kafamı sallayarak kendime gelmeye çalıştım, toplamam gerekiyordu aklımı. André için çok travmatik olmalıydı, Cadı Avcıları ile tekrardan karşılaşmıştı. İyi miydi acaba? Kafamı arkaya doğru çevirerek suratına baktım, beti benzi atmıştı tabii. Normalde bile iki kelimeyi bir araya doğru düzgün getirebildiği yoktu ki, şimdi nasıl konuşsun? Eadwig ise... Acilen buradan gitmesi gerekiyordu. Zaten niye duralım ki daha fazla? Gerçeği öğrenmek için gelmiştik, görmüştük. Aslında... 1. kaynaktan daha fazlasını da öğrenebilirdik. Amacını sorsak anlatır mı? Sonuçta bizi kurtardı, şu anda belki de ondan korkmamız için bir sebep yoktur. Tamam, kontrolü eline alma zamanı. Bir adım attım ve zorla da olsa gözlerimi kadına sabitleyebildim. Sanki ona çok uzun süre bakarsam tehdit olarak algılarmış gibi geliyordu bu yüzden uzun süre bakışmak oldukça zor olacaktı benim için.
"Biz-" dedim ama ilgisini çekmiş olmak bile yeterince beni bu fikirden vazgeçirmeye yetmişti. Ares'e yaptıklarını düşününce bize neler yapabileceğini hayal etmeye başladım. Onu geçtim, daha yeni, çok yeni, önümüzde parçaladığı cesetler duruyor. Acımadan bunu yapabilen, bizi de tek parçada yok edebilir. "Haklısınız. Biz de dönmek istiyoruz sadece." dedim. Bu kadar korkak olma... Sor işte. Ayağının dibinde suratıma kanı sıçramış olan kafa durmasa her şey çok kolay olacak!
Ağzımı açtım, kararlıydım derken bu sırada Carmilla'nın arkasındaki çalılıkların arasından parıldayan iki çift göz ile karşılaştım. Bunlar... Clay ve Cyneric? Neden? Şu an biz buradan arkamızı dönüp gidersek, Carmilla onları Cadı Avcılarından sanıp tek bir hamleyle öldürebilirdi. Ama bir anda oradan çıkmalarını söylemek de saçmalığın daniskası değil miydi? Kadını bir süre oyalarsak belki onlar da uzaklaşmaları gerektiğini akıl edebilirlerdi. Umarım yani. "Aslında... Teşekkür- Aynen teşekkür ederiz." dedim ilk başta arada iyi bir bağ kurmak adına. Hayatımızı kurtardı sonuçta. "Amacımız okulun yakınlarında neler olduğunu öğrenmekti sadece. Çok dedikodu var..." Ne saçmalıyorsun? Saçma bir plan. Çok saçma. Dönün ve gidin artık işte. Uzatma... "Ama önemli değil, biz karışmasak daha iyi."
Navigasyon
[0] Mesajlar
[#] Sonraki Sayfa
[*] Önceki Sayfa
Tam sürüme git