İngiltere Büyücedünyası > Yasak Orman

Kuzişim gelmiş (Vol II)

(1/4) > >>

Eadwig Alger Boleyn:
Bu konu;

Ares ve Carmilla düellosu,
Ares'in bunu benimle paylaşması,
Sam ile konuşmamdan

sonra okunmalıdır.


Samuel ile anlaştığımız gibi karagöle doğru yürürken bir yandan da çevreme bakınıyordum herhangi birinin izlememesi için. Profesör Urswick’ten bu gecelik toplantı yapılmaması için izin almıştım. Çok fazla izin almadığım için fazlasıyla endişelense de bir kaç yalanla hallettim. Yalan söylemeyi sevmiyorum. Okuldan sonra ihtiyaç duymamayı planlıyorum. Cyneric ile karagöle ulaşıp beklemeye başladık. Winton, soğuk havada o kadar dikkat etmesine rağmen soğuk kapmıştı ve hapşırıp duruyordu. O halde bizimle gelemezdi. Gage ise bir kaç saat sonra gelip gelmediğimizi kontrol edecekti. İşler uzarsa profesörlere haber verecekti. Ares ne demişti? At-adamları katleden cadı avcıları... Bahsettiği yerin At-adamların alanı olduğundan emindik. Ormanda kaybolmak kolaydı ancak Cyneric bu tarz konularda iyiydi. Üstelik kuzenimin de iyi bir yön duygusu vardır. Alt sınıflara bekçiden aşırttığım bir pusula vardı elimde. Önce kuzeye, sonra batıya, sonra biraz daha kuzeye ilerleyecektik bekçiye alakasız bir soru soruyormuş gibi sordurttuğumda söylediği gibi. Soğuk yüzünden sıkı giyinmemiz gerekiyordu ancak bu bizi yavaşlatıyordu da. Eldivenle asamı tuttuğum için kendisinde tam bir kontrolüm olup olmadığını bilmiyordum. Cyneric iyi çocuktur, güvenilir çocuktur ancak pek istikrarlı duygu duruma sahip biri değildir. Bir anda sinirlenebilir.

Biraz bekledikten sonra kuzenimin Hogwarts kapısından yanında bir arkadaşıyla geldiğini gördüm. Cyneric çok konuşmayı seven biri olmadığı için bir süre sonra sessizleşmiştik zaten. Bu yüzden gelmeleri beni biraz da olsa kurtardı diyebilirim. Cyneric’e kafamla geldiklerini işaret ettikten sonra yanımıza yürüyene kadar dönüp onlara baktık. Kuzenime kafamla selam verdim konuşmak yerine. Yanındaki arkadaşını da tanıdığım için “Clifford.” diyerek selamladım. Cebimden çıkarttığım büyülü pusulayı gösterdim buna. “Kuzey 20, Batı 53, Kuzey 12. Ağaç sayısı.” dedim. Onun düşünmesine gerek yoktu zaten bunları. Şimdi kısa yol diye Kuzeybatıya 35 ağaç ilerlemeye falan kalkar kayboldurur bizi. Ağaçları ben sayarım. “Atadamların oraya gideceğiz.” Cyneric’i gösterdim kafamla elinde bir sepet, sepetin içinde de akşam yemeğinden kaçırdığımız bir kaç şey vardı. “Karşılaştığımızda onlara veririz diye hazırlattım. Karşımıza başka ne çıkar bilmiyorum. Bu yüzden asaları hazır tutun.”

Samuel Raymond Boleyn:
Eadwig'le Yasak Orman'a gitmeyi kararlaştırdıktan sonra Clayton'a bu konuyu açtım. Yanımda güveneceğim kuzenim dışında biri olmasını istiyordum ama bir yandan da onu böyle bir konuda sorumlu bırakmış olmamak için konuşup konuşmamak konusunda kararsız kalmıştım. Evet ben gidecektim ama ilk nedenim kuzenim yardımımı istediği içindi. Diğer yandan doğrunun ortaya çıkması için bir adım atmış olmak da açıkçası iyi geliyordu ama bunun için arkadaşlarımı zorunda bırakmak istememiştim. Bu yüzden Edward'a çaktırmadan ilk önce Clay ile konuştum ve uzun bir tartışmaya tutuştuk. İlk olarak Eadwig istedi diye niye kendimi tehlikeye attığım konusunda kızmıştı. Sonrasında da Bina Başkanı olarak böyle bir hareket yapmamam gerektiği hakkında da baya bir laf yedim. Sonra da eğer ortaya çıkartabileceksek bile ne kadar tehlikeli ve gereksiz bir hareket olduğu hakkında iki güne yakındır konuşuyoruz. Sonuç olarak ise akşam yemeğinden sonra sıvışarak Karagöl'e doğru yola koyulduk. Artık girmiştik bir yola. Eadwig'in planını öğrenmeden karar vermeyecektim ne yapacağımıza. Eğer beğenmezsem biraz daha bekleyelim ve düşünelim derdim.

Selamlaştık kuzenim ve arkadaşıyla. Arkama dönüp baktım kimse geliyor mu diye. Yalnızdık. Ellerimi ovuşturdum ısınmak için ve üfledim hızlıca. "Evet, Geldik bakalım. Plan ne?" dedim. Eadwig bir pusula çıkardı cebinden, söylediğim gibi Ares'le konuşmuş ve konumu öğrenmişti demek. "İyi düşünmüşsün ağaç sayısını." dedim başımı sallayarak. Devam ederken ellerimi cebime sıkıştırdım biraz daha ısınmak için. "Atadamlar bizden bile daha akıllı yaratıklardır bunu unutmayalım. Onlara ormanda değişik bir şeyler olup olmadığını sorabiliriz. Yani aslında aradığımız bir farklılık, değişik ve yerinde olmayan bir enerji karmaşası öyle değil mi?" Clayton'ı rahatlatmak için döndüm. "Carmilla'yı aramıyoruz. Sadece her şey yolunda mı kontrol edeceğiz. Çok geçe kalmadan başlayalım bence. O sırada da Ares başka ne anlattı ayrıntı verir misin kuzen?" diyerek yürümeye başladım ağaçlık alana doğru.

Eadwig Alger Boleyn:
Samuel yanındaki çocuğu rahatlatmaya çalışınca şöyle bir süzdüm ikisini de. Belli ki buraya gelmekte çekinceleri vardı bu çocuğun. Ayağımıza bağ olmasaydı iyiydi. Pusulayı çıkartıp kuzeye ayarladım yürüme yönümüzü, asamdan lumosumu yaktım ve ilerlemeye başladım. Tek tek de ağaçları sayıyordum. Yanımda yürüyen kuzenim, Ares’in başka ne anlattığını sorduğunda önümde görebildiğim 10 ağacı sayıp gözümü sonuncu ağaca sabitledim. “Carmilla ile karşılaştığı konusunda çok ısrarlıydı. Başka bir şey olabilir dediğimizde eziyet büyüsü ile bayıltıldığını söyledi.” diye anlattım. “Carmilla ona kaçması için fırsat vermesine rağmen-” Çocuğun intikam ile ilgili anlattıkları geldi aklıma. Bunlar özeliydi. “Yapmamış. Bana sorarsan rüya.” Saydığım 10 ağacın sonuna geldiğimizde önceki saydıklarıma ekleyip bir 10 daha saydım ileriden. Gözümü sonuncusuna sabitleyip konuşmaya devam ettim.  “Atadamların olmadığından bahsetmişti. Cadı avcıları atadamları katletmiş, Carmilla da o yüzden buradaymış. Yani Hogwarts büyülerle korunuyor. Ne cadı avcısı muggleların ormanda olduğu mantıklı, ne de onları avlamaya gelen Carmilla’nın bir öğrenciye saldırması. Caldecott’u severim. Çok yakın arkadaşımdır. Bu yüzden görmek istedim gerçeği.” Gözümü sabitlediğim ağacın yanına ulaşınca 10 ekledim aklımdaki sayıya. Konuşurken tek tek ağaç sayamayacağım için böyle bir teknik oluşturmuştum. “Arkadaşının korkmasına gerek yok yani. Carmilla falan çıkmayacak karşımıza. Rüyalı, hayalli bir şey bekliyorum.”

Bir süre daha ilerledik. Bana söylendiği gibi ağaçları takip ettikten sonra ulaştığımız yer atadamların yeri değildi. Onun yerine bir yol ayrımına geldik. Cyneric’e “Çocuk bundan sonra sağ ya da sol demiş miydi?” diye sordum. Hatırlamadığını söylediğinde kaşlarımı çattım. “Aptal gibi kulaktan kulağa oynuyorsunuz.” diye tısladım çocuğa bakmadan. “Direkt bana getirmek yerine bize bırak deyip durdunuz. Winton’un hasta olacağı tuttu.” Derin bir nefes aldım stress olmamak için ancak kolay değildi. Bu yüzden dönüp kuzenime baktım. Bu sırada da yapılacak şeyi düşünüyordum. Geri dönmek her zaman bir seçenekti ancak o kadar hazırlanmıştık. Baya da içeri yürümüştük. Aşırı sessizdi burası. Cyneric’in ayaklarını yere sürdüğünde çıkarttığı sesler sanki aşırıymış gibi geldiğinden “Yapma.” dedim. “Ayağını. Yapma.”

“Dağılalım.” diye yeni planı açıkladım. Reddedecek gibi olduklarında “Düz ilerleyeceğiz. Sapmak yok. 50 kadar ağaç ilerleyelim. Bir şey bulamayanlar geri dönüp diğer yola gelecek. Diğerleri de öbür grubu bekleyecek. Sapmak yok.” Şimdi bina bina ayırırsam gruplar içlerinde karşı taraf hakkında dedikodu edecekleri için. “Kuzen benimle. Clifford, Cyneric ile.” şeklinde grupları belirledim. Tekrar yapmaları gerekeni tembihledikten sonra sağ tarafa doğru kuzenimle birlikte yürümeye başladım. Ağaçlar seyrekleşmişti. Etraf biraz sisliydi. Zaten karanlık ormandı burası... Karanlıktı. Asamızdan çıkan ışıklar dışında ışık yok. Sessiz geçen bir kaç dakika sonrası Samuel’in annem ve babamın nasıl olduğu sorusuna karşın yüzümü buruşturdum. “Neden?” dedim ilk. Ancak sonra sorgulamak istemediğimi fark ettim. “Meşguller. İş, güç. Her zamanki halleri. Annem konsey üyesi olduğundan beri daha az mektup atıyor.” Tekrar sessizlik. Biraz daha yürüdük.

“Sen nasılsın?” diye sordum ben de. “SYD sonuçlarının baya olduğunu duydum. Çalışıyorsun hm?”

André Harris:
[justify]Büyük salonda mevzu çıktığında dikkatleri bayağı çekmişti üzerine Boleyn kuzenleri ve yancı tayfaları. Zaten ikisi de dikkatleri üzerlerine toplayan tipler çoğu zaman da, bu şekilde olaylı olmasının ek bir magazin değeri vardı haliyle. Nitekim Eadwig ile geçen günkü atışmamız sebebiyle olaylar dindikten sonra da dikkatimi çekebildiğim söylenemez üzerinden pek. Gidip söveyim diyorum ama mevzu çıkartmak istemiyorum; çözeyim, aramızı düzelteyim diyorum olaylardan sonra onun gelmesi asıl gerekir falan ama bir sıkıntı basıyor mevcut durum.

Ben de öyle kahvaltıdan aşırdığım kurabiyeden kalan kırıntıları önümdeki kitabın üzerinden silkeleyip dikkatimi kitaptan çok sapık gibi devam ediyorum çocuğun üzerinde tutmaya. Gerçi tuttuğuma değdi sanırım, Karanlık Orman falan diyorlar cumartesi akşamı... İki bina başkanı da üç... Dört... Galiba dört, en az dört okul kuralını çiğnemezsiniz... Fakat durumlar da ciddi, Ares ile konuşamamış olsam da henüz gıybetler aşikar. Profesör Urswick ise inanmayı tercih edeceğim son kaynak bile değil. Terörist diyordu daha geçen Lacroix kardeşlere... Neyse, bir şey desem mi? Ara bozukken de ama ne denir ki? Hele Samuel ile adam akıllı muhabbetim yokken çıkıp "Ben de geliyorum ehe," desem s*ktiri çekerler muhtemelen, bir de onları dinlemiş olmam ayrı olay olur. Bir yandan mevzular mühim, öte yandan riske atacaklar kendilerini. Yine de hiçbir şey yapmamak en yanlış hareket olur muhtemelen...


Nitekim muhtemelen kalkıp kalkışabileceğim en saçma seçeneği icra ediyorum şu anda... Elimde asa, ucunda lumos bile yok Karanlık Orman'da çaktırmadan dörtlü ekibi takip ediyorum. Gidip konuşabilirdim; zaten iki bina da zindanda, Eadwig'i çıkışta şatoda çevirebilirdim, en kötü ormanın girişinde bekleyebilirdim be... Karar veremeye veremeye ama arkalarından koşup takip etmeye kaldım tabii... Yolumu bilmiyorum, ekibi kaybetsem sıkıntı bir yandan. Hele şimdi bölünmüşken. Sağımda solumda ağaçlar karanlık, ışığım da yok ayırt edici bir şeyler fark edemiyorum. Arkadan bir şey gelse kapsa hani fark edenim de olmayacak. Bir saniye, arkamda... Bir şey mi VAR? "Ha?!" *PAT!*

Arkamda hiçbir şey olmadığını fark etmiş olsam da gözüm önümde olmadan yürümek pek akıllıca bir hareket değildi tabii yerler ağaç kökü doluyken. Ansızın karşımdaki gözlerin bana doğrulduğunu, gözümü kamaştıran asa ışıklarının arasından zar zor seçebiliyordum. "Ş-Şey... Açıklayabilirim!" Ansızın gözlerim irileşmişti; dizimde bir ıslaklık hissediyordum, muhtemelen bir yara idi fakat önce kendimi açıklamam lazımdı. Acilen. "B-Ben... öz-ür d-dilerim, şey, sizi, s-sapıkl-lamak istememiştim... Sadece..." Nefes alış verişim çekinceden düzensizleşmişti. Bir iki kekeleme sonrası ancak nefesimi düzene sokup anlaşılır iki kelam daha edebilmeye başladım "B-Büyük Salon'daki planlarınızı d-duydum... Açıkçası..." Elim kafamda, saçımı kaşıyordu huzursuzca. Kendimi nedense bir tık daha güvende hissettiriyordu bu hareket oldum olası. "Y-Yardıma ihtiyacınız olabileceğini düşündüm... F-Fazladan kişi o-olarak yani... H-Hem t-tılsımlara hakim sayılırım! İ-İşinize yararım!"[/justify]

Samuel Raymond Boleyn:
Eadwig’i dinleyerek düşünüyordum dediklerini. Neden fırsatı varken kaçmaz ki bir insan? Ares’in amacı neydi? Peki eğer doğruysa, Carmilla neden kaçmasına izin vermişti? “Bir rüyayı bu kadar gerçekçi görüyorsa bence bi hastane kanadına görünsün arkadaşın.” dedim rüya olması olasılığını tartarak. Bu sırada az önce söylediği sayıya göre ağaçlarda gözümü gezdiriyor ve Kuzey'de 20'ye ulaşmayı bekliyordum. Hem ben bu sayım işini yapmasam Eadwig yapacak mıydı acaba? Hiçbir şey söylemeden başlamıştık yürümeye. Onun da saydığını umuyordum yoksa karıştırmam halinde ortada kalabilirdik. “Cadı avcıları mı? Gerçek olamaz…” Bu kadar kör cahil olamaz kimse. Suskunlaştım sohbet devam ettikçe. İki taraf da çok uç düşünüyordu, bunun ortası olmadıkça da güvende hissedemeyecektik. Eğer söyledikleri gibi Carmilla Cadı Avcılarının peşindeyse, Ares'e zarar vermemeliydi. Arkadaşımın korkmamasını söyleyince bunu fark etmiş olmasına şaşırarak arkamı döndüm ve Clayton'ın duyup duymadığından emin olduktan sonra kuzenime "Sessiz ol." dedim. "Çok normal değil mi? Aklı olan herkesin biraz olsun korkması gerekiyor zaten, ama sonuç olarak burdayız hepimiz."

Bir süre daha ilerledik, bu sırada arkada kalan Clayton ve Cyneric inanılmaz sessiz bir şekilde bizi takip ediyorlardı. Birkaç kez Clayton'ın yersiz şakası kulağıma çalınmış ve Cyneric'in de homurdanarak Clay'den uzaklaşmaya çalışmasına şahit olmuştum. İkisi de yıllardır birbirlerinden hiç haz etmezler, hatta Cyneric'in geleceğini bilse geri bile dönebilirdi Clay. Aslında önceleri aynı ben ve Eadwig'de olduğu gibi çok iyi anlaşırdık. Beraber haftasonu Quidditch maçları yaptığımız bile olurdu; orta bahçede takılır, bütün günü beraber geçirirdik. Ama sonra insan değişiyor, büyüdükçe hareketler daha göze batıcı ve rahatsız edici olmaya başladı. Birbirimizi artık o kadar da alttan alamıyoruz.

Ağaç sayıları bittiğinde ve istediğimiz yere ulaşamadığımızı gördüğümde "Planı senin kuracağını düşünüyordum kuzen." dedim bu karmaşayı eleştirerek. Normalde olsa asla kendi planım olmadan yola çıkmam ama yanımda güvendiğim sayılı kişilerden biri vardı. Sorumluluğu ona bırakmıştım ve beklenmedik bir şey olmuştu şimdiden. Cyneric'in nereye gideceğimizi hatırlamadığını duyunca Clay de "Hah! Çok güzel! Bu mudur yani? Kalkıp geldik o k-" "Tamam Clay, bir dur sen de!" Cyneric'in arkadaşımın üzerine yürüdüğünü görünce de aralarına girdim sanki fark etmeden yapmış gibi ve devam ettim. "Bir sessiz olup düşünelim hepimiz." Sonra tuttum arkadaşımı kolundan ve kenara çektim. "Oğlum zaten atarlı giderli bir şey bu, biliyorsun. Bak normalde olsa hayatta tutmam istediğini yap, ama buradaki tek sorunumuz sizin kavganız değil. Hiç yeri değil biraz alttan al sen de, rica ediyorum." dedim. Gözlerini dikmiş Cyneric'e bakıyordu ama biraz sakinleştikten sonra onayladığını belli eder bir şekilde başını salladı.

Biraz bekledikten sonra kuzenimin dağılma fikrine tehlikeli şeklinde karşı çıktık ancak güzel bir plan kurmuştu. Cyneric ve Clayton dövüşmeden geri birleşebilirsek sorun yoktu. Dağıldıktan sonra karanlıkta bir süre ilerledik. "Sayıyor musun?" şeklinde kuzenimi uyarmıştım yolun başında, ormanın sol tarafına doğru ışığı tutarak ve herhangi bir ipucu bulmak amacıyla göz gezdirerek devam ediyordum yola. Uzun bir sessizlik olunca rahatsız olup bir sohbet başlatmak istedim ve "Annenler nasıl? Uzun zamandır görüşemedik, iyilerdir umarım." dedim. Önceden çok samimiydik ailecek. Her yazı beraber geçirirdik. Saatlerce Eadwig'le sokakta oyunlar oynayıp kirlenmiş bir şekilde eve döndüğümüzü hatırlıyorum. Eve dönene kadar inanılmaz mutlu, enerjik, özgür hissederdim. Ama bu, bahçe kapısından girdiğimiz anda değişirdi. Eadwig'in üzerindeki kirlerden utandığını, eve girdiğimizde ikimizi başka banyolara çekerek azarladıklarını... Merdivenlerle üst kata çıkarken arkamdan ne kadar da Eadwig'i kötü etkileyen bir çocuk olduğum hakkında konuştuklarını çok net hatırlayabiliyorum. Beni neden sevmediklerini düşünürdüm o zamanlar. Şimdi pek umurumda değil, icabet gereği nasıl olduklarını soruyorum. Cevabı hakkında da pek bir yorum yapmadım bu yüzden. Biraz daha yürüdük. Bu sırada aklımdan Eadwig'le anılarımız geçiyordu. Aynı yazın sonu, trene biniyoruz. Annem beni kenara çekiyor, "Eadwig'e güvenme. Seni kullanacaklar, kendi yolunu çizmen gerekiyor. Sakın oyunlarına kanma." diyor. Annemin neden böyle tembihlerde bulunduğunu hala anlamış değilim. Üzerinden neredeyse 5 yıl geçti ama ben hala bu söylediklerini gösteren tek bir hamle görmedim. Bilemiyorum... Anneme güveniyordum. "Ben mi?" Evet, çalışıyordum. "Sanırım. Önemli bir şey. Artık küçük çocuklar değiliz, kariyer hedefim var. E senin gibi muhasebci de olmayacağıma göre." dedim dalga geçer bir tonla. "Benim geleceğim çizili değil Boleyn." dedim ikimizin de Boleyn olmasına rağmen var olan duruma ironi yaparak.

"Sen nasılsın?" diye cümleme başlamıştım ki arkamızdan gelen bir sesle anında durdum ve kuzenimi de kolundan yakaladım. "Bekle. Sesi duydun mu?" Asamın ucunu arkamıza dönerek geldiğimiz karanlık yola doğrulttum ve sesin enreden geldiğini anlamaya çalıştım. Bir adım, "Cyneric ve Clay olabilir." dedim. Bir adım daha... "Veya başka biri." Ama kimse bizi takip etmemişti. Biraz daha netti artık görüntü. "Belki de Carmilla'dır." dedim üşüdüğümü hissederek. Yerde az önce var olmayan bir yükselti vardı. Kimdi bu derken sarı saçlar ve ardından da şaşkın bir yüz bize kendini gösterdi: André. Derin bir nefes verdiğim sırada çocuk kendini telaşlı bir şekilde açıklamaya çalışmaya başlamıştı. Pek becerebildiği de söylenemezdi. Tek başına peşimizden gelirken korkmuştu büyük ihtimalle. Dizi kanıyordu. "Tamam André." dedim elimi alnıma koyup derin bir nefes vererek. "Başına daha fazla bela almamanı önerirdim söylesen ama artık gelmişsin, yapacak bir şey yok." Elimi uzattım kalkması için. "Sadece yakalandığın kişi biz olduğumuz için şükretmelisin." Kuzenime baktım ne düşündüğünü anlamak için. Ayak bağı olmasını istemediğine emindim ama tek başına geri dönmesini istemek onu tehlikenin ortasında terk etmek olurdu. Tabii ki de bizimle gelmeliydi. Arkamı döndüm geri. "Şuradan devam... Ah. Lanet olsun. Sayısı karıştı."

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git