İngiltere Büyücedünyası > Yasak Orman

Kuzişim gelmiş (Vol II)

<< < (3/4) > >>

Cwénhild Muirghéal:
[justify]Korku.

Çocukların gözlerinde yeşermeye başlayan korku bedenlerini istila etmeye başlamıştı. Bütün kasları ve düşünceleri bir bir korkuya teslim olurken sadece izledi Carmilla onları. İzledi ve korkmalarına izin verdi. Korku insan duygularının en güçlüsüydü. İnsan korktuğu anda ya en güçlü halini ortaya çıkarırdı yada en zayıf en aciz tarafı tarafından tüketilirdi. Bu çocuklar şu an tüketiliyordu. Bir tanesi konuşmayı unutmuştu. Gözlüklerine sıçrayan kan yeterli olmuştu bunun için. Bir tanesi, grubun en önünde duranın, bünyesi kaldırmamıştı gördüklerini. Koku, parçalanmış cesetler, taze taze fışkırmış sıcak kan ve ölümün üzerine batırılmış korku çocuğun midesinin iflas etmesi için yeterli olmuştu. Keyifsiz bir görüntüydü kusan bir beden. Rahatsızlığını belli etmedi Carmilla. "Salatalık doğrar gibi boğaz kesiyorsun ama biraz sindirilmiş yemek mi canını sıktı?" Haklı bir serzenişti bu. Ancak kızıl saçlarına aklar düşmüş kadınında bildiği bir gerçek vardı. Kan, parçalanmış et ve kırılmış kemikler iyi pişmiş bir yemekten daha çok karşısına çıkar olmuştu. Doğrular ve gerçeklerden bahseden çocuk kusarken bir diğeri lafa girdi.

"Bu en azından konuşmasını unutmamış."

Konuşan çocuğun gözlerinin içine içine baktı. Saklamaya çalıştığı korku oradaydı. Görebiliyordu. Fakat giydiği cübbenin hakkını veriyordu çocuk. Korkmasına rağmen konuşmaya devam etti. İşte aranan cesaret buydu. Ares'in yaptığı gibi deli cesareti değildi bu. Doğru kullanılan, zekayla birleştirilmiş bir cesaretti bu. Zor zamanlarda bu çocukları kurtaracak olan buydu. Büyücü ırkını koruyacak ve yüceltecek olan cesaret işte buydu. Çocuk konuşurken yüzünde beliren gülümsemeyi saklayamıyordu. Çocuk konuşmaya devam etti. Bu sırada gözlerinin bir anlığına kadının arkasındaki çalılıklara seyirdiğini fark etti Carmilla. Arkalarındaki vahşi bir yaratık olsa bu kadar sessiz olmazdı hatta muhtemelen saldırıya geçmişti. Bekçiler, seherbazlar yada daha fazla öğrenci? Belli etmedi. Bir avcının en tehlikeli olduğu zaman avının onun farkında olmadığı zamandı ve arkasındaki şey her neyse şu an ona karşı aptalı oynayacaktı. Çocuğun teşekkürünü başıyla karşıladı. Kanlanmış elbisesi bazı şeyleri kolaylaştırmıyor olsa da bu gerçekten kabul ettiği bir teşekkürdü.

Gryffindor binasının mensubu olan çocuk sözlerini bitirince derin bir nefes aldı. Asasını yavaşça cübbesinin içine soktu. Bu sırada elini çocuklara doğru kaldırmıştı, bir zarar vermeyeceğini belli etmek amacıyla. Tabii ölümüne korkan çocuklar bunu başka anlayabilirlerdi o yüzden tetikte olmak her zaman iyiydi. Başka öğrencilere de 'ders' vermek istemiyordu zira. Yavaşça adımlamaya başladı. Kusan çocuğa doğru. Bu sırada da lafa girdi. "Gerçek. Nedir gerçek? Şu an senin sırtına koyduğum elimi hissediyorsun. Bu gerçek midir? Belki de böyle hissetmen için yaptığım bir büyünün sonucudur, kim bilir? Gerçek değişkendir." dedi. Çocuğun sırtına koyduğu eliyle yaptığı büyü sayesinde midesi sakinlemiş olacaktı çocuğun. Sonra o elini çocuktan çekti ve bordo gözlüklü çocuğun gözlüklerini kendine doğru getirdi. Havada süzülen gözlüklerin çerçeveleri ve camı kan içinde kalmıştı. Basit bir parmak hareketiyle temizledikten sonra çocuğun titreyen ellerine geri dönmesini sağladı gözlüklerin ve en sonunda 'cesur' çocuğa döndü.

"Öğrendiniz mi okulun çevresinde neler olduğunu? Avcıların büyücü sosyetesinin en güvenilir diye savunduğu yerin dibine kadar girdiğini ve bakanlığın ruhunun duymadığını?" Çocuğa doğru yürüdü ve omzuna dokundu. "Karışmamak için geç kaldınız." kanla boyanmış suratının arkasındaki gözlerini çocuğun gözlerinin içine kitledi. "Genç adam, hepimiz doğduğumuz andan itibaren bu işe karıştık. Siz istesenizde istemesenizde. Onlar sizi karıştıracak. Dedikodular dedin, anlat bakalım."bir ricadan ziyade emir verir gibi konuşmuştu.

Meredith Vivienne Boleyn:
[justify]Yasak Orman, Meredith’in öğrenci yıllarında ona pek çok travmaya ev sahipliği yapmıştı. Bunların başında kendisini kan haini ilan eden kuzenlerinin onu cezalandırmak için bir ağaca bağlayıp tek başına bıraktıkları geceler geliyordu. Hiçbir zaman yaptıkları açığa çıkmamıştı, kızıl cadı ispiyonculuk için bile fazla pısırıktı o yıllarda çünkü. Ancak hepsini geride bırakmıştı, olgunlaşmıştı, korkularıyla yüzleşmişti ve en önemlisi ona kötülük yapan herkesi affetmişti.

İçlerinden biri yine de şansını zorluyordu.

“Eee, nasıl gidiyor? Bilirsin, adayı terk ettiğinden beri?” dedi Apollo Boleyn.
 
Dört kişilik Seherbaz güruhunun başında ilerleyen sarışın adam, canı sıkıldıkça parçaladığı dallar yetmiyormuş gibi bir de üstüne kendisine sarıyordu. Üstüne bir de bundan zevk alması kızıl cadıyı çıldırtıyordu. Meredith’in ailesiyle arası hiçbir zaman iyi olmamıştı ve ne zaman onlardan kaçtığına inansa dönüp dolaşıp onu bulmayı başarıyorlardı.

“Geceleri uyuyamıyorum,” dedi soğuk bir ses tonuyla. “Çok sevgili ailem burnumda tütüyor.”

Adam güldü. Gülüşü o kadar sinir bozucuydu ki kızıl cadı yüzüne yumruğu geçirmek isterdi. Fakat bunu yaparsa aileden aforoz edilmek başına gelecek en iyi şey olurdu. Sükûnetini koruyarak yürümeye devam etti.

Birkaç gün önce Seherbaz Bürosu tarafından atandıkları görev yüzünden girmişlerdi Yasak Orman sınırlarına. Amaçları bir süredir Bakanlık’ın kırmızı listesinde olan Carmilla’yı bulmaktı ve takip ettikleri izler onları buraya kadar getirmişti. Kadının hakkında çıkan söylentilerin sayısı sınırsızdı ve pek azı onun lehineydi. Carmilla’nın, Büyücedünya için tehdit oluşturduğuna dair bir görüş ortaklığı vardı ve bir an önce kontrol altına alınması gerekiyordu.

Peki, güçleri onu yakalamaya yeter miydi gerçekten?

Tanrı bilir.

Meredith’in içine kötü bir his doğmuştu. Ne olduğundan emin olmasa da tedbir amaçlı asasına sımsıkı sarıldı. Tehlike gelmeden önce davetiye göndermezdi ama bunu bilmesi için illa Seherbazlık eğitimi almasına gerek yoktu, Boleyn Adası’nda geçirdiği yıllar ona daima tetikte olması gerektiğini öğretmişti.

Apollo’nun ardından giden iki Seherbaz’ın (biri uzun boylu keçi sakallıydı ve aksesuar niyetine taktığı koyu renk güneş gözlükleri vardı; diğeriyse kısa boylu sıçan yüzlü bir adamdı ayrıca gülerken vikliyordu) kendi aralarında yaptıkları bir şakaya katıla katıla güldükleri sırada –cinsiyetçi bir şaka olduğu kesindi- kızıl cadı az ötede bir kıpırtı duyar gibi oldu. “Bekleyin!” diye seslendi önündekilere. Adamlar durdu, kadın ciddiyetle etrafını dinlemeye başladı. Ona yöneltilen “ne oldu?” sorularına cevap vermedi, içgüdülerinin onu çektiği yöne doğru ilerledi sessizce, bir şeyi bulmayı umar gibiydi aynı zamanda da bu bilinmezlik onu korkutuyordu.

On adım sonra aniden durdu ve kendini bir ağacın arkasına gizledi çabucak.

Vahşice parçalanmış bedenlerin kalıntıları her yere özensizce saçılmıştı. İnsanın midesini kaldıracak türde korkunç bir manzaraydı. Boleyn Adası’nda gördükleriyle yarışırdı. Apollo Boleyn hemen peşinden gelmişti, kadının ağzından kaçırmak üzere olduğu çığlığı eliyle bastırdı.

Karşılarında ceset yığınlarından çok daha fazlası vardı. Onu, Carmilla’yı, iblislerin anasını bulmuşlardı. Fakat yalnız değildi, bir grup öğrenciyi esir almış gibi görünüyordu.

“Eadwig burada.”

"Oğlun mu?"

"Victorine onu öldürecek."

Adamın resmiyeti toparlaması saniyeler sürmüştü, soğukkanlı bir biçimde ekibine, "Önceliğimiz çocuklar, bakanlığın ne dediği umurumda değil Carmilla hala tehlikeli bir kaçak, onların güvenliğini sağlamak zorundayız." dedi ve ağaçların arasından çıktı.

“Çocukları bırak!” diye seslendi, ellerini saldırmak istemiyorum dercesine iki yana kaldırmıştı ancak ne olur ne olmaz diye asası çabucak ulaşabileceği bir konumdaydı. Seherbaz ekibi Apollo’nun ardından peşinden geliyordu, diğer iki adam koruma biçiminde ona olan mesafesini yakın tutarken Meredith’in gözü çocuklardaydı. İlk bulduğu fırsatta onları koruması altına alacaktı.

Bir başka şok dalgası, Carmilla sandıkları kadın yüzünü onlara döndüğü zaman yaşanacaktı. Bembeyaz teni, kan kırmızısı saçları ve kusursuz güzelliğiyle tıpkı tanrıça betimlemelerindeki gibiydi, yüzü hariç, yüzü bir zamanlar tanıdıkları dosta aitti. “Cwénhild?” ismi kaçtı Meredith’in dudakları arasından.

“Buraya sorun çıkması için gelmedik,” dedi Apollo Boleyn, şaşırdıysa bile bunu dışarı yansıtmamıştı. “Çocukları bize teslim edersen hiç karşılaşmamış gibi çekip gitmene izin vereceğim.” Meredith, adamın bir yandan Seherbaz ekibine yaptığı kaş göz hareketlerini takip ediyordu.

Küçük bir göz kırpma ve kızıl cadı öne atıldı. "Cwén!" diye seslendi duygu dolu bir ifadeyle. "Seni kaybettiğimizi sanmıştım!" Apollo'nun kendisine engel olmasına fırsat tanımadan kadına doğru koştu ve ona sarıldı. "Ama senin hayatta olduğuna her zaman inandım!"

Cwén, yani yeni bilinen adıyla Carmilla'nın omzunun ardından çocuklara bakıyordu aslında ve anlamalarını umut ederek dudaklarını "uzaklaşın burdan!" der biçimde oynatıyordu sessizce. "Hiçbir zaman umudumu yitirmedim, gerçekten!"

Apollo Boleyn ve diğer seherbazlar her duruma karşı tetikte bekliyordu. Oyun başlamak üzereydi.[/justify]

Yetenek 1d10 : 2, total 2
Destek 1d10 : 6, total 6
Talih 1d10 : 10, total 10

Eadwig Alger Boleyn:
Öksürürken sırtıma değen bir el ile midemin durumu saniyeler içinde iyileşti. Yutkundum iğrenç tadı ve elimin tersiyle sildim ağzımı. Kadının buz gibi sesi kulağımın tam arkasındaydı. Gerçeğin ne olduğunu soruyordu. Gerçek gözlerimle gördüğüm şeydir. Ben gördüğüme inanırım. Şuan gördüğüm de Carmilla’nın ormanda olduğu ve bizi cadı avcılarından kurtardığı. Belki eli hissetmem için büyü yaptığını, gerçeğin değişken olduğunu söylediğinde doğruldum yavaş yavaş. “Ama yapmadın...” diye fısıldadım o Samuel ile konuşurken. “Gerçeksin.” Doğru konuşuyordu kadın. Hogwarts güvenli bir şato diyordu herkes. Hani? Cadı avcıları ormanın yarısına kadar gelmişti. Ne kadar yürümüştük ki içeriye? Bahçede otururken bir anda ormandan gelen bir okla ölebilrdi oradaki büyücüler. İnsanları sevdiğimden değildi bu düşüncem. Güçlü olmamız gerekirken, güçsüz olduğumuz için sinirliydim. Büyü gücü olan bizler, ezik bir takım düşük yaşam tarafından avlanılacak mıydık gerçekten? André’ye döndüm. Ona ve elindeki mor gözlüğe. Kadın gözlüklerini temizlemişti. Carmilla düşman değildi. Yine de bir sürü soru vardı kafamda. Kuzenime sorduğu soruyu duymamıştım ancak kafamdaki sorular ile cebelleştiğim için dayanamadan “Neden?” diye atladım kuzenimin lafına. Saygısızlık ettiğimi fark edince de “Üzgünüm.” dedim. “Ama bilmem gerekiyor. Sadece düşük yaşamlıları... Yani, cadı avcılarını öldürdüğünüzü sanıyordum. Demin bizi onlardan kurtardınız. Peki Bayan Caldecott’u neden öldürdünüz? O bir muggle değildi. Oğlu Ares. Çok yakın arkadaşım. Ona neden eziyet ettiniz? Aklım almıyor.” Kadının söylediklerini dinlerken biraz daha rahatlamıştım. Belki de kadının yaptığı büyüden dolayı rahat hissediyordum. Gerçek değişkendir demişti değil mi? Tabi sonra tanıdık bir ses ile tekrar stres seviyem arttı. Sesin geldiği yöne baktığımda babam ona çocukları -yani bizi- bırakmasını söylüyordu.

Bir anda sıcak bastı.

Carmilla bizi tutmuyordu.

Babam ile bu kadının yapacağı bir düelloda babamın ölme olasılığı çok yüksekti.

Bu kadını iki kere düello ederken görmüştüm. Karşısına çıkan kişileri gözünü kırpmadan öldürebiliyordu.

Bu yüzden mantığımı kullanamazdım.

Babam bizi onlara teslim etmesi için kadını tehdit etti.

Kuzenim Carmilla'ya doğru koşarken içimden gelen duygu patlaması ile kadın ile onun önüne geçtim!

“HAYIR!” diye bağırdım karanlık ormanda yankılanan bir sesle. Kuzenim olacak o aptal kadına bir şey anlatacak değildim. Bu yüzden direkt babama konuşmaya başladım. “Şuraya bi bak baba! Hogwarts’ın bu kadar yakınında cadı avcıları! Şu işe yaramaz okulun en ufak bir savunması yok! Bahçede otururken öldürülmek için yollamışsınız beni buraya! Bu kadın olmasaydı şuan ölmüştük! HEM BAKANLIK DA CARMILLA’YA KAHRAMAN OLARAK BAKIYOR! Sen dememiş miydin? Onun için davet vermemişler miydi? Biliyor musun? Haklılar! Sizin ve okulun yapmadığı şeyi yapıyor! Güvenliği sağlıyor!”

This dice roll has been tampered with!
Yetenek 1d8 : 1, total 1
Destek 1d8 : 3, total 3
Talih 1d10 : 1, total 1

Samuel Raymond Boleyn:
Arkamı dönüp gitmek için can atıyordum ancak Carmilla'nın izni olmadan elimizi kolumuzu sallayarak buradan ayrılamayacağımız belliydi. Hala midesiyle savaşmakta olan kuzenime yaklaşıp sırtına uzandığında vücudumdaki bütün kasların gerildiğini hissetmiştim. Bana dokunuyormuş kadar rahatsız etmişti bu temas beni. Bizi tehdit edeceğini düşünmüştüm, elim asama gitti çok yavaşça ancak kullanmama gerek olmayacaktı. Ha zaten kullanacak olsam da ağzımdan hangi büyü çıkacak zerre fikrim yoktu. Sonrasında André'nin gözlüğünü temizlemeye giriştiğinde sıranın bana geleceğini anlamıştım. Elimi teslim olmuş bir şekilde geri çektim asamdan, ne olacaksa olabilirdi artık. Bana dönene kadar gözlerimle neler yaptığını izliyordum ancak bakıştığımızda kaçırmak zorunda kaldım tekrardan, o ise söylediklerimle ilgilenmişti belli ki. Konuşurken yanıma yaklaşıyordu, varlığını sağımda hissediyor ama kafamı çevirip bakmaya inanılmaz çekiniyordum. Omzuma dokunduğunda içime dolan titremeyi durdurmaya çalışarak kafamı çevirdim. İlk önce kanlı eline, sonra da gözlerine..."Karışmamak için geç kaldınız." Ürperdiğimi hissediyordum, haklıydı. Sırf bizden korktukları için yok olmamızı amaçlayan bir ırk varken varlığımız yetiyordu bu duruma karışmaya. Haksızlıktı bu, doğuştan gelen özelliklerimiz yüzünden kim nasıl yargılayabilirdi ki? Onlardan farklı olduğumuz için... Güçlü olduğumuz için korkuyorlardı. Bu bizi suçlu kılmazdı ama. Neden kendimizi korumak zorundaydık? Carmilla kötü bir şey yapmıyordu, savaşta ölüm de vardı sonuçta. Dedikoduları anlatmamı istemişti. Ares'e ettiği işkenceyi sormalı mıydım? Bize de yapabileceklerini hatırlayınca, omzumda da eli bulunurken bu pek kolay olmayacaktı. Ağzımı açar gibi oldum ama tekrar kapadım, derken kuzenim araya girdi. Benden daha cesurdu şu noktada. Ares'in annesini mi... Ne?

Ancak bunu sorgulayacak zaman değildi. Bir anda ortalık birbirine girdi, önce Clay ve Cyneric ortaya çıktı sandım ama belli ki bizi uzaktan izleyenler sadece onlar değildi. Bunlar amcam ve kuzenimdi, seherbazlar gelmişti. Nasıl haberleri olmuştu da bu kadar hızlı gelmişlerdi anlam veremiyordum. Meredith'i uzun süredir görmemiş olmanın getirdiği bir özlem hissini hatırlattı kuzenimi görmüş olmak, bana nedense çok yakın geliyordu her zaman. Keşke daha çok görüşüyor olsaydık. Carmilla'nın dikkatini çektiklerinde ben de bir rahatlama hissiyle dakikalardır adımımı kıpırdatmadığım yerden ayrılarak birkaç adım attım geldiğimiz yola doğru. Bu ortamdan uzaklaşmak için can atıyordum, kaçmak için fırsat kollamamız gerektiğini düşünürken Eadwig'in Carmilla'ya doğru koştuğunu gördüm. Babasına karşı Carmilla'yı savunuyordu şu anda, saygı duydum bu hareketine.

Bakanlık neredeydi?
Carmilla burada Hogwarts yollarını korumuyor olsa biz gece nasıl rahat uyuyacaktık?
Bakanlık niye böyle bir şeye izin veriyordu ki zaten? Bütün seherbazlarını toplasa Carmilla kadar güçlü olmuyor demekti bu. Bu da demektir ki acilen yönetimin değişmesi gerekiyor.
Ve bir diğer sorun, böyle bir tehlike varken hala bunu nasıl gizli tutabiliyorlardı? Muggle dünyası varlığımızdan haberdardı, bunu geçtim, bizim için tehlike arz ediyorlardı. Bunu da geçtim, güvendiğimiz kişi olan kızıl saçlı cadı, bir büyücüyü de katlettiği şeklinde ithamları olan biri miydi gerçekten? Ve üstüne üstlük güvenelim dedikleri kişiden şu anda bizi korumaya çalışıyorlardı. Acilen birilerinin bu işe el atması gerekiyordu ve bunu bir çift 16 yaşında çocuk mu araştırmaya çıkınca ortaya çıkartacaktı gerçekten? Hepinize ayrı ayrı lanet olsun.

Birkaç adım attım kuzenimin yanına, ona destek olmak istemiştim. "Haklı, siz gelene kadar Avcılar okula ulaşırdı bile. Eğer amaçları buysa tabi." dedim doğruladığımı belirterek. Çok da gözlerine batmak istemiyordum. Amcamın, Eadwig'i buraya sürükleyenin ben olduğumu düşüneceğine kalıbımı basardım şu anda. Ona hiç gözükmeseydik yeriydi. "Carmilla bizi kurtardı."

Yetenek 1d8 : 2, total 2
Destek 1d8 : 7, total 7
Talih 1d10 : 2, total 2

Arthur F. Moore:
Bir önceki hafta Ravenclaw'lardan Caldecott, Yasak Orman'da saldırıya uğramıştı. Vücudunu ve yüzünü kapsayan yaranınsa bir kesme tılsımı olduğu kesin olmasa da kuvvetle muhtemeldi. Carmilla... Oğlanın Carmilla'nın saldırısına uğradığını iddia etmiş olması ilk duyuşta katiyen inandırıcı gelmiyordu kulağa fakat yalnızca dikkat çekmek için böyle bir yalan uydurması pek olası değildi tanıdığı kadarıyla kendisini. Bir noktada konuşmak iyi olabilirdi lakin şimdi sırası değildi. Henüz travmasını atlatmamışken ne kadar az konusu açılırsa mevzuların o kadar iyiydi. Bu da, gerçekten konuşması gerekenlerle konuşması demekti sadece. Carmilla veya değil, bir öğrenci Yasak Orman'ın yasak topraklarına adım atmış ve saldırıya uğramıştı. Orman yaratıklarıyla Hogwarts arasında belli anlaşmalar vardı pek tabii ve böyle bir olayın yaşanmış olması yaratık olsun, sihirli yaratık kaçakçıları olsun yahut son zamanlarda namı iyicene büyüyen kızıl saçlı cadı olsun her türlü sıkıntılıydı.

Bu sebeple Hogwarts da boş durmamış, profesörleri düzenli olarak Yasak Orman sınırlarında nöbet tutmaya başlamıştı. Hogwarts'ın koruma büyülerini zaten bilindik hiçbir kuvvet aşamazdı lakin o koruma büyülerinin alanından öğrencilerin çıkmaması icap ederdi. En azından bakanlığın bölgedeki araştırmaları sonuçlanana, daha doğrusu tehlike olmadığı veyahut kalmadığı kesinleşene kadar. Bugünse sıra Arthur'daydı. Üzerinde gecenin karanlığında dikkat çekmeyecek füme bir palto ve birkaç minik koruma tılsımı vardı insanın içini donduracak bu İskoçya soğuğuna karşı. Caldecott'a olanlardan sonra gerçi aklı selim bir öğrenci belasını arar mıydı muamma lakin belasını arayacak türden kişiler de yok değildi bu türlü türlü insan dolu şatoda pek tabii.

Sert mizaçlı adam da düşünceliydi bu gece. Gerçi böylesi bir günde düşünceli olmamak mümkün müydü? İç karartıcı bir karanlık perdesinin altında; bir yanı iki metreden daha derinleri görülemeyecek bir orman, öteki yanı gece saatlerinde dolaşmanın yasak olduğu okul arazisiyken çevredeki en büyük hareketlilik, tepedeki bulutların on beş dakikada bir yahut iki santimlik ilerleyişiydi. Tüm geceyi burada geçirecek profesörün düşünmekten başka yapacak bir şey yoktu. Üstelik karanlık büyülerle tüm uğraşısının paranoya haline gelerek canlandığı bu zihin için gündemdeki son olaylar sonsuz, bitmek bilmez bir düşünce konusuydu. Arada bir asasıyla taşlardan sandalye yapıp dinleniyor, arada bir turluyordu. Tüm bu esnada ise düşünüyordu. Cadı avcılarının, büyücülerin büyü yapma kabiliyetlerini o karanlık gecede nasıl ellerinden aldıkları muammaydı. Carmilla adının yüz yıl sonra böylesine fısıldanmaya başlamış olması iç karartıcıydı. Bir öğrencinin Karanlık Orman'da karanlık büyücü saldırısına uğramış olması endişe vericiydi.

Düşünce treni önce bir ışık, sonrasında yükselen gümbürtü ile bölündü tel tel beyazları bulunan koyu saçlı adamın. Tepeden inen bir yıldırım yoktu lakin ormandan yükselen ışığın bir şimşeğe ait olduğu belliydi. Karanlık sanatlar profesörü olan bu adam içinse kaynağı tahmin etmek güç değildi: Yıldırım laneti. Ağaçların arasında bir kişi bir yere yahut çok daha büyük ihtimalle başka bir kişiye kullansa bu laneti tam olarak böyle gözükürdü zira. Bu büyü, çatışma demekti. Seherbazlar? Avcılar? Carmilla? Fark etmezdi. Önce asasının bir hareketiyle kuzeyi göstertecek bir hareket yaptı ve yönü zihnine not edip ilerlemeye başladı ışığın kaynağına doğru. Hızlı adımlarla.

Yaklaştı, yaklaştı ve sonunda bazı konuşmalar işitmeye başladı. Bir kadın sesi? İnanmak ve umut gibi birkaç kelimeyi seçebildi yalnızca. Sesler bir öğrenciye ait olmak için fazla olgundu. Kaçakçılar içinse de garip kelime tercihleri içeriyordu. Asasını ayaklarına yöneltti ve bir Quietus ile sessizleştirdi adımlarını. Yakınlaştığı vakit bir ergen oğlan sesi işitiyordu. Boleyn'lerden biri? Eadwig. Okulun güvenliğine laf ediyordu ve çok geçmeden buna sebep olan manzara da belirgin hale gelmişti. Üç öğrenci, hayır beş; dört yetişkin ki giyimlerine ve duruşlarına göre seherbaz olabilirlerdi ve kızıl saçlı bir Carmilla şüphelisi... Öğrenciler Carmilla'yı savunuyordu cadı avcılarının okula ulaşacağını ima ederek. Nasıl yani? Imperius laneti olabilir miydi? Ancak bu kadının öğrencilere Imperius yapıp onları kontrol etmeye zihnini ayırmasındansa seherbazlarla savaşması daha makul olurdu, tam odağıyla... Lakin öğrencilerinin böyle safsatalar zikretmesi ve Carmilla savunması henüz ikinci yılında dahi olsa gurur duyduğu profesörlük makamına, bu şatoya, kültürüne bir hakaretti; daha önemlisi, kendi canlarını tehlikeye atmaktı. Ortaya çıktı.

"Öncelikle herkese merhabalar. Bay Boleyn, Bay Boleyn ve Bay Harris. Ve diğer herkes, pek tabii..." Bakışlarını özellikle yan taraftaki çalılıkta saklanan figürlere yöneltmedi. Cübbelerinin eteklerinden öğrenci oldukları belli oluyordu zira. Gerçi saklanabiliyorlar mıydı buradaki gözlerden muamma ama... Yine de gözden uzak olmalarının zararı olmazdı. Kendisinin şato tarafından geliyor olmasıyla beraber Eadwig'in de bastıra bastıra Carmilla olduğunu söylediği ve savunduğu kadın seherbazlar ile aralarında kalıyordu. Önceliklerini doğru belirlemesi gerekiyordu. Birinci olarak öğrencileri. Carmilla'yı dahi savunsalar tek bir öğrenci daha zarar göremezdi. Onları kurtarmalıydı. İkinci olarak seherbazlara yardımcı olabilirdi bu muhtemelen taklitçi olan cadının yakalanması için. Yerlerdeki arbaletler ise apayrı devasa bir sorundu ve en azından ölülerdi. O, eldeki krizler çözümlenince ilgilenilecek bir durumdu. Öğrencilerini ve Hogwarts'ın namını koruyacaktı. Öğrencileri korumak istiyorsa ise önce güvenlerini kazanmalıydı. Gerçi kumral saçlı porsuğun herhangi bir tarafı tutabilecek hali pek yok gibiydi ama... Boleyn kuzenlerini ikna etmesi önem teşkil ediyordu.

Gözlerin kendi üzerine dönmüş olması bir avantajdı. "Öncelikle baylar, üçünüz de Hogwarts korumalarının bir hayli dışındasınız. İçerisinde bulunduğumuz Karanlık Orman'a 'Yasak Orman' diye söz etmemizin sebebinin aşikar olduğunu düşünürdüm: Yasak olması, tehlikeli olması, cadı yahut cadı avcısı tehlikeli kişilerin..." kızıl saçlı cadıya metanetini kaybettirmesi ve öğrencilere savunulacak bir yanı olmadığını göstermesi ümidiyle -ki kontrolünü yitirmese de istediğini lafını çarparak elde etmiş olacaktı- ...ve özellikle Carmilla olduğunu iddia eden tehlikeli ve dengesiz kızıl saçlı cadıların size dokunamaması için koyduğumuz ve bu ortamdaki, saçlarında tek bir tel dahi beyaz olmayan kimsenin büyü bilgisinin idrak etmeye yetmeyeceği koruma tılsımlarının sınırları dahilinde kalmanız için... Yasak. Orman. Sözlerinin ağırlık yaratması için bir anlığına öğrencileriyle göz teması kurdu, fikri önemli olanlarla, asası hala kızıl saçlı cadıya dönükken, sonra tekrar söze girdi: "Cezanızı dönünce konuşacağız baylar lakin umarım okulumuzun güvenliğinin tüm Britanya'yı yahut tüm dünyayı kapsamadığı gibi, ormanın bu kadar derinlerini de kapsamadığını idrak etmişsinizdir ve kendinizi korumaya almak istersiniz." Sözlerini bitirip sol elini açtı öğrencilerine davetkar bir şekilde ve seherbazlara döndü ufak bir reveransla: "Size yardımcı olmayı dilerdim lakin takdir edersiniz ki önceliğim öğrencilerimizin güvenliği. Buradaki arkadaşlar utanarak kabul etsem de benim gözetimimden kaçmışlar. Eh, elinizdeki olası 'rehine' krizinin yükünü üzerinizden kaldırmış oluyorum en azından," dedi ve asasını hızlıca oynattı. Hizipler Carmilla'yı alt ettiler, zaten birleşimleri bu yüzdendi. Karşısındaki kızıl cadının o netamesiz cadı olacağına zerre inanmıyordu bu sebeple. Tabii bu nama sahip birisi güçsüz de olamazdı. Büyüsü bu kadına karşı değildi. Öğrencilerinin üzerineydi. İkna faslı başarılı yahut başarısız, sonlanmıştı. Mantıklı olduğunu düşündüğü şey buydu ve bunu yapacaktı. "Carpe Retractum!" Eğer başarılı olabilirse üç öğrenciyi de kendi arkasına, bu tehlikeli taklitçiden uzağa ve belli bir ölçüde güvenceye çekebilmiş olacaktı. İstesinler yahut istemesinler...

Yetenek 1d10 : 7, total 7
Destek 1d10 : 9, total 9
Talih 1d10 : 10, total 10

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git