İngiltere Büyücedünyası > Biçim Değiştirme Dersliği

1865-66 Eğitim Yılı |Güz Dönemi Biçim Değiştirme Dersi

<< < (5/6) > >>

Rebecca Olineaux:
Ortak salonda, şöminenin karşısına kurulmuşum, kucağımda Reverie.. Ah huzur...
Ortalıkta kimse yoktu, bu da biraz işkillenmeme sebep oldu. Kesin bir şey unuttum
"Reverie, ben yine bir şeyi unuttum galiba"
"meow"
"Bence de"
"meoow"
"Şşt, anneye öyle denmez"
Reverie'yi okşarken gözlerimi kısıp neyi unuttuğumu düşünmeye başladım. Sabah dişlerimi fırçaladım, Reveire'yi besledim, ödev mi unuttum acaba - DERS! HAY LANET DERSİ UNUTTUM! HEM DE EN ÖNEMLİ DERSİ!
Reveire'yi kucakladığım gibi oturduğum koltuktan fırlayıp yatakhane merdivenlerine uçtum. Of Beck of, bunu da unutmazsın ya! Derse giderken iyi görünmem gerek, pijamayla çıkmam mümkün değil. O yüzden bir yandan kıyafetlerimi giyip bir yandan saçımı şekillendirip bir yandan da kitabımı bulmaya çalıştım. Çok sürmeden hepsini halledip dışarı fırladım. Koridorlarda depar atıp sınıfa olabildiğince hızlı varmaya çalışırken bir yandan da kafamdaki listeyi kontrol ediyordum.
"Kıyafetlerim tamam, cüppe tamam, saçlarım düzgün, çant - çanta yok - LAN ÇANTA YERİNE REVERİE'Yİ ALMIŞIM!"
"meow"
"SEN NİYE MİYAVLAMIYOSUN YA, ÇANTA SANMIŞIM SENİ!"
"meow"
"Tamam özür dilerim bağırdığım için.."
Yatakhaneye gidip çantamı almaya üşendim, zaten geç kalmışım, bir de gidip gelmekle uğraşamam şimdi, hem sınıfa da varmışım neredeyse. O yüzden çantası ve kedili takılacağım bugün.
Sınıfın kapısına varıp yüzüme 'bir haltlar yapmak üzereyim' ifademi yerleştirip kapıyı çaldım, ardından kapıyı açıp "BABACIĞIIIIM!" diye çığırarak içeri girdim. Girdim ama, etraftaki kaosu görünce kalakaldım. Noluyor lan burada?
Masum masum ne olduğunu soracaktım ki siyah saçlı bir çocuğun - adı Lucien'di galiba - kucağındaki minik şeyi gördüm... o??
Kucağımdaki Reverie'yi koyacak bir yer ararken gözüm Ameterasu'ya ilişti. Az çok muhabbetimiz var, benim salak da seviyor bunu, o yüzden hızlıca yanına gidip kollarımdaki kediyi kucağına bırakırken "Ame, şuna iki dakika göz kulak olur musun?" diyip cevabını bile beklemeden Lucien'in olduğu yere doğru ilerledim.
"LAN NE OLDU BURADA, KİM BABAMI ÇOCUK YAPTI?!"

Théodore Reuben Chapdelaine:
[justify]Koridorlarda boş boş dolanıyordu çocuk. Kendisine oldukça yabancı bu atmosfere alışmakta zorlanıyordu. Ama yeni edindiği arkadaşlarına veya mektuplarında annesine bunun üzerinden yakınamazdı. Onun alışık olduğu bir şey değildi dertlerinden konuşmak. Hem konuşsa ne diyecekti ki? Abartıyor olduğunun düşünüleceğine emindi. En sonun bu sadece bir okul değişimiydi. Hem de son senelerinde olan bir değişimdi abartmaya gerek yoktu.
 
Ağır adımları ile ilerlerken şu an aslında derste olması gerektiğini biliyordu. Biçim değiştirme dersi vardı ama daha o derse girmeye hazır hissetmiyordu kendini. Bu yüzden hastane kanadına gitmiş karnının ağrıdığı üzerine bir şeyler gevelemişti. Kendisini meşguliyetinden mütevellit bir iksir yollayıp göndermişlerdi. İksiri başta ne yapacağını bilememişti. En sonunda karnı ağrımıyordu. Ama yolda ilerlerken gerçekten karnı ağrıyan birini görünce kurtulmak için ona vermişti iksiri.
 
Şimdi ise ne yapacağını bilmiyordu herkes dersliklerindeyken nereye gidebilirdi. Hem Hogwarts’ı pek de iyi bilmediğinden kaybolma ihtimali de vardı. Şu an en azından I. katta olduğunu biliyorken ortak salona geri mi dönseydi? Ama geri dönerken kaybolma ihtimali de vardı. Derse girmediğine işte tam bu noktada bir tık pişman oldu ama son pişmanlık neye yarardı.
 
En sonunda biçim değiştirme dersliğinin kapısı önünde aynı dersi olduğunu hatırladığı bir binadaşını beklemeye başladı. Kızın adını hatırlamıyordu ama aklına başka fikir gelmemişti. Gelse de şu an bu seçeneği tercih ederdi. Çünkü bir yandan kendisi kabul etmek istemese de biçim değiştirme profesörünü görmek istiyordu. Xavier Olineaux, 'Fransa'nın Güzelleri' kitabının yazarı, babası denen kimse.
 
Karşısına çıkmayı istiyordu. Ama bir yandan da çıksa ne diyecekti ki. Sen benim babamsın diye yüzüne bağırmalı mıydı? Yoksa eline kitapta annesi olduğunu tahmin ettiği kadının sayfasını açık bu benim annem deyip işin matematiğini adama mı bırakmalıydı?
 
Kapının önünde beklerken bir kızın o sınıfa doğru ilerlediğini gördü. Derse istemeden bu kadar geç kalmak mümkün değildi. Büyük ihtimalle geç kalmak istediği için geç kaldığını düşündü Theo. Kız kapıya dönüp böylece Theo’ya da sırtını dönmeden önce kızın yüzüne bakma fırsatı olmuştu. ‘Güzel kızmış.’
 
“BABACIĞIIIIM!”
 
Bunu duymasıyla bildiğin aldığı nefesle boğulan Theo’nun aklından tek bir şey geçiyordu. ‘Merlin belanı vermesin Xavier Olineaux!’ Normalde sınıfa girmeyi düşünmüyordu ama bedeni onu dinlemeden hareket ediyormuşçasına kızın ardından sınıfa girdi. 
 
Sınıfa girdiğinde bir profesör gibi görünen tek bir kişi dahi görememişti. Ama üzerinde o bilindik Hogwarts cübbesi olmayan birisi vardı. Daha çok Hogwarts’a gidemeyecek kadar küçük bir çocuk diyebilirdik bu miniğe. Dersin biçim değiştirme dersi olduğunu düşününce aklına gelenlerle gülmeden edemedi Theo. 
 
“Profesör Xavier Olineaux?” ağzından çıkan bu sözlerin ardından sarışın bir Slytherin kız başını olumlu anlamda sallamıştı. Bunun ardından kahkahalara boğulan çocuk birkaç bakışa maruz kalsa da bunları umursamadı. 
 
Sınıfa girerken baba kelimesini kullanarak bağıran kızın yeniden adamdan baba diye bahsetmesi üzerine ise kahkahası kesilmişti. Kıza bakıp konuşup konuşmamak arasında kaldı birkaç saniyeliğine ardından kendini tutamayacağının farkına vardı.
 
“Baba mı? Burasının bir okul olduğunu unuttun herhalde Olineaux. Hem çeviren her kimse senin tarafından bağırılmak yerine bu güzel şov için bir teşekkürü hakkettiğini düşünüyorum. Büyük ihtimalle geçici olan bir şey için bu kadar bağırmana gerek yok.”
 
Bu sözlerin ardından yüzüne kocaman gülümsemesi geri dönen Theo bebişin göz hizasına geldi ve çocuğu tutan slytherin bir şey diyemeden ağlayan ‘babasının’ saçlarını karıştırıp konuştu. 
 
“Seni bebiş mi yaptılar? Yazık...” dudaklarını büzerek miniğin gözlerinin içine bakarken daha çok ağlamasını bekliyordu. Ama minik Xavier bir anda ağlamayı kesmiş ve Theo’nun elini tutarak kıkırdamıştı. Bu tatlı manzara karşısında sınıfın bir kısmından ‘Yiaaa~’ gibi bir ses yükselirken Theo.exe ulaşılamıyordu.[/justify]

André Harris:
[justify]Başarısız büyü girişiminin ardından profesörün yok olduğunu görmesi üzerine kopardığı feryat sonrası gözleri bir anda kararmış, dizleri boşalmıştı kumral saçlı oğlanın. Sırtını ve ağırlığını en yakın yere verdi düşmemek için. İnsanlar profesöre ne olduğunu görme amacıyla merakla yaklaşıp daracık bir alana sığıştıkça bölgedeki temiz hava oranı azalmaya, halihazırda kötü hisseden oğlanın toparlanabilmesinin iyice önüne geçmeye başlamıştı. Kısık fısıldaşmalar, belirgin konuşmalar ve bağrışmalar... Çevresinden tamamen kopan ve uzak taraftaki duvara apar topar yönelip sinen oğlan için her desibeldeki her bir konuşma farklı bir gürültü haline gelmeye başlamış ve tüm seslerin yekün kalabalığının etkisiyle göğsünün ortasında sıkışma hissetmesine, içinden çıkamadığı bir şekilde daralmasına sebep olmuştu. "...yıl boyunca ÇOCUK öldü sana zarar veremez senin tarafın. Sadece şov için büyünüzü... kullanabilirsiniz..."

Yıllar boyunca muggle çocukları ölmüştü büyücüler sebebiyle ve bunların hiçbiri büyücülere, kendisine zarar vermemişti. Bazı iyi büyücüler olsa bile bunlar çoğunlukla şov olarak kalmış, muggle'lara hakkıyla yardım eden bir büyücü komünitesi hiçbir zaman var olmamıştı. Aziz Michael Kilisesi'ndeki Rahibe Lucille'in öğretileri tekrar zihninde yankılanıyordu. Suratını avuçlarının arasına aldı, bacaklarını salarak kendisini yere bıraktı sırtı arkasındaki pervaza yaslanır pozisyonda. Binadaşı Maisie'nin kendisini sarsmasıyla kendine geldi: "André! André! Yine mi?.. Kendine gel, André!"

Kızın asasıyla suratına su çarpması sonrası kendine gelmiş ve asıl krizin kendisi değil, profesör olduğunun tekrar bilincine varmıştı. "T-Teşekkür ederim... Profesör... P-Profesör gerçekten y-yok mu oldu?" diye karşılık verdi dostuna. "Profesör... Şu anda çocuğa dönmüş. Galiba iki güne geçecekmiş ama şu sinirli yaratığın ya da büyücünün, her ne ise, dediğine göre. Düzeltmeyi deneyebilirmişiz istersek. Ders bitti ama, kriz falan da yok boş ver bunları, seni Ortak Salon'a götüreyim."

Sarı cübbeli oğlan, yavaşça doğrulmaya başladı: "Tekrar teşekkür ederim."
-Yine mi kilise?
Oğlan, kafasıyla onayladı hafifçe.
-Geçelim ortak salona, konuşuruz...

İki porsuk, kalabalığın çevresini dolaşırken insanlar sorunu henüz çözebilmiş gibi durmuyordu. André ise kendisini büyü yapabilecek gibi hissetmese de yanından geçtiği bir arkadaşına mırıldandı: "Finite belki çözer, yan etkisi de olmaz..." Aldığı tepkiyeyse belli belirsiz karşılık verip devam etti binadaşının kolundan destek alarak yürümeye.

-Hayırdır, millete talimat vermeye ne zaman başladın?
-Talimat değil, ben-
-Oysaki bana bayağı talimat gibi gözüktü...
-Ben sadece...

Küt saçlı kızın kıkırdamasıyla ara verdi itirazına. Bembeyaz kesilmiş olan yanaklarında utançtan da olsa bir kızıllık, canlılık belirtisi var olmuştu. Bunu fark eden kızın kıkırtısı yerini sıcak bir gülümsemeye bıraktı: "Can sıkıntısı sana yakışmıyor. Ama en basit şeylere utanman hiçbir zaman sıkıcı hale gelmeyecek sanırım..."

-Sen ci...
-Bak, birazcık toparladın. Daha fazla itiraz falan istemiyorum.
Az önce yaşadıklarından sonra an içerisinde bu hale düşürüldüğüne inanamıyordu, gülümsedi şaşkınlık içerisinde: "Ya, sen... Sağ ol. Gerçekten."
-Hah işte şöyle! Dediğim gibi, sıkılmak sana yakışmıyor; sen böyle ne bileyim: Utan, minnettar falan ol...
-Hobi olarak?..
-İtiraz mı duyuyorum?
-Yo, yoo... Katiyen...
-Aferin...

Birinci sınıftan beridir birbirinin arkasını kollayan ikili, Hufflepuff Ortak Salonu'na gitmeye devam ettiler. Maisie henüz her şeyi açıklamamıştı André'ye: Ödev bekleyebilirdi; öncesinde konuşulacak olaylar, edilecek sohbetler ve içilecek sütlü çaylar vardı...[/justify]

Samuel Raymond Boleyn:
Benimle birlikte sınıftan birkaç kişi de korkuyla masaya koşmuştu, arkamdan gelen tiz çığlık sesleriyle hafif irkilmiştim. "Sakin olun, çözeceğiz." dedim arkamı dönmeden kızlara ve Profesör'ü görebilmek için önüme geçen birkaç kişiyi sağa sola ittim omuzlarından. "Açılın, açılın. Nefes alsın biraz. Bütün sınıf üstüne çökmeyelim arkadaşlar." diye yüksek sesle milleti uyarıyordum. Bir yandan da gerçekten adamın ölmemesini ve sadece kısa bir baygınlık yaşıyor olmasını umut ediyordum. Andre, Lucien ve Reina benden öndeydi. Daha fazla itemeyecektim onları, ilgileniyor gibilerdi. Sınıfa döndüm herkes sakin kalsın diye. "İlgileniyoruz şimdi hemen. Burada başka BİNA BAŞKANI YOK MU?" dedim benden başkasını göremeyerek. Eadwig ne halta hizmet hala oturuyordu acaba? Bu muydu sorumluluk duygusu Merlin aşkına adam sana taht verdi ya! O sırada gözüme Ares ve sevgilisi ilişmişti. Onlar... Öpüşüyorlar mıydı? "Yeri mi burası Ares! Çık git bari!" diye bağırdım sinirle. Başka yer mi kalmadı? Profesörümüz bayıldı arkadaşlar! Kafayı yiyeceğim bu insanlara. Meslek arkadaşı falan olacağız ileride, inanılır gibi değil.

"AAAH! P-PR-PROFES... PROFESÖR YO-YOK OLMUŞ! N-NE-..?!" Andre'nin çığlığı ile bir anda sınıfta kaos başladı. Ben de korktum tabi, YOK OLMAK ne demek çünkü? Nasıl yok olmuş olabilir? Cübbesi oradaydı. Sınıftaki herkes ayağa kalkınca "Durun!" diyerek gelmemelerini anlatmaya çalıştım ve masanın arkasına geçtim hızla. Baktım, cübbe duruyor yerde. Hafif bir yükselti de var ama Profesör kesinlikle çok daha büyüktü az önce. Bir azalma söz konusu olduğu doğru. Yok mu olmuş peki? Elimi sıraya koyup eğildim biraz üzerine. Kızıl saçlarını görebiliyordum. Evet, kesinlikle bir kafa vardı orada. Cübbeyi tuttuğum gibi çektim aldım yerden ve... Bir çocukla yüzleştim. Daha 10 yaşında var yoktu. Korkulu gözlerle bize bakıyordu o da. Bir şey diyemedim yani, kaldım öyle ilk. Bu sırada durumu garipsemek yerine çocuğun ne kadar tatlı olduğunu düşünen kızlardan biri beni iterek çocuğun yanına geçti ve yanaklarını koparırcasına sıkmaya başladı. Korktu tabi çocuk da, ağlamaya başlayınca Lucien aldı kucağına. Ben bu sırada ne yapacağımı bilemez bir halde saçlarımı karıştırmaya başlamıştım. Hani bir sakatlık, baygınlık ne bileyim o tarz bir şey olsa verecektik şifacıya, o ilgilenecekti. Ama şimdi... Profesör küçülmüştü? Ve kimse nasıl düzelteceğimizi düşünmüyordu bile. Ne kadar tatlı olduğunu söyleyip elden ele dolaştırmak istiyorlardı adam- çocuğu yani. İki sene sonra mezun olacak bu insanların asla büyümüyor oluşu beni bazen çok ümitsizliğe düşürüyor. Ne olacak, üç sene sonra beraber Bakanlık'ta nasıl çalışacağım ben bunlarla? Biliyorum, hepsi ya öyle ya böyle girecekler. Ben de öyle. Aynı işi mi yapacağız, benim kadar hak ediyorlar mı? Sinirlenmiştim ama sakin kalmaya çalışarak derin bir nefes aldım. "Herkes yerine geçebilir mi?" diye bağırdım sınıfa. "Çocuk sevmeye gelmeyin şuraya, Profesör o! Şimdi de düzelteceğiz." Ama nasıl?

Yanımdaki uçan kafaya döndüm çaresizce. Nasıl hitap edeceğimi de bilmiyorum. "Pardon. Yardım edecek misiniz? Profesörümüz yaklaşık bi 20 yaş gençleşti de, fark etmişsinizdir." dedim alaycı bir şekilde. Barbatos ise bu durumu fırsata çevirip adamın üzerinde büyü denememizi, bu şekilde binamıza puan kazandırabileceğimizi söyledi karşılık olarak. ŞAKA GİBİ. Bazıları sınıftan çıkmaya, bazıları ise ellerinde asalarıyla masaya doğru yürümeye başladığında edişeyle insanları iterek Lucien'ın yanına yürüdüm ve çocuğa ellerimi uzattım kucağıma almak için. "Biçim Değiştirme Profesörümüz üzerinde büyü denemeyi aklımızdan geçirmesek daha iyi olur. Lucien başka bir Profesör çağırır mısın buraya? Andre-" Andre sınıfta değildi artık. O zaman... "Rebecca, sen de şifacıya haber verebilir misin? Ben de Profesörü yatak odasına götüreceğim." Kalabalıkta korkmuştu, yatağına yatırıp uyumasını sağlamak gerekiyordu. Başka bir plan gelmemişti o an aklıma.

Sophia Catherine Lorence:
Paniği yavaş yavaş azaldığında, sınıftaki öğrencilerden bazıları öne çıkararak cüppeyi kaldırdılar. Onların bu eylemleri cüppenin altına saklanmış gizemi gözler önüne sermişti. Sarışın cadı biraz tereddütle daha da yaklaştı, kalabalığı yarıp tam ortaya gelebildiğinde gördüğü şeye gözleri inanamadı. Karşısında büyük gözlerini belertmiş bir şekilde kendilerine bakan yedi sekiz yaşlarında bir çocuk duruyordu.

Gözlerini şaşkınlıkla kırpıştırıp daha da dikkatli baktı kızıl saçlı oğlana, o gerçekten biçim değiştirme profesörlerinden bir başkası değildi. Bir yanı bu durumu nasıl düzelteceklerini düşünürken, diğer yanı karşısındaki çocuğun bir burnuk kadar tatlı olduğunu kendisine bağırıyor ve yanaklarını sıkıştırıp, ona ne kadar tatlı olduğunu bağırmak istiyordu. Fakat kendini dizginledi. Bu arzusunu bastırdı. Olması gereken buydu kendini rezil edip, onurunu tehlikeye atamazdı. O sırada bir kızın, kendisine hakim olamayıp profesörlerini çimdiklemesiyle küçük çocuk ağlayarak bir Slytherin öğrencisinin kucağına koştu.

Sophia kıza öldürücü bakışlar atarken, ağlaması durmayan miniğe ve onu sakinleştirmeye çalışan öğrenciye baktı.
Slytherin de öyle birinin olduğunu daha yeni fark etmişti. Zira birkaç kez karşılamış olmalılardı. Sonuçta aynı binaya mensuplardı. Karşılaşabilecekleri fazlasıyla alan vardı, fakat zihni karşısındaki Slytherin'li büyücünün varlığını reddetmek istercesine göz ardı etmişti.

Diğerleri profesörlerini düzeltmek adına uğraşırken, kafatası bir şeyler anlatıyor durum hakkında bilgilendirme yapmaya çalışıyordu. Sophia karşısındaki çocuğa daha da dikkatli ve tatlı bir gülümsemeyle yaklaştı. Küçük çocukların huyuna gidilmeliydi öyle değil mi? O sıra da bir bağırış kopararak gelen kırmızı cüppeli kıza bakakaldı. Tüm gözler Gryffindor'lu cadıya yönelirken, o bunu önemsememiş, bir deliyi andıran ifadeyle babasını kimin çocuk yaptığını sorgulamıştı. Bu demek oluyordu ki  karşılarında duran cadı Profesör  Olineaux'un kızı olmalıydı. Sophia böyle bir şeyi daha yeni fark ettiğine şaşırmadı. Böyle şeyleri çok önemsemezdi zaten. Onu hayal kırıklığına uğratan tek şey, Profesör Olineaux gibi saygıdeğer bir adamın böyle utanılacak bir kızı olmasıydı. Kızın bu hareketlerine sadece göz devirmekle yetindi. Düşündüğü tek şey buna kimin neden olduğu muydu? Neden duruma bir el atıp, babasına yardım etmek için uğraşmıyordu. Daha da karmaşık hâle gelmeye başlayan bu olay herkesin aralarında fısıldaşmaya başlamasına ya da sınıfı terk etmelerine neden olmuştu.

Genç cadı yaşadıkları durumu değerlendirdi. Profesörün çocuk kalmasını kendisi için hiçbir sorun teşkil etmiyordu. Onu kendi haline bırakmak sorun olmazdı. Karşılarındaki profesörleri şimdi bir burnuk kadar tatlı olsa da onu tek başına bırakmalı ve her şeyin yoluna girmesini beklemeliydi. Gönlü buna çok el vermese de bazı öğrencilerinin o bunları düşünürken profesörü bu durumdan kurtulmak için bir şeyler yapmaya başladığını fark etti. Şifacı ve profesörler sınıfa üşüşmeden önce gitmek daha makul geliyordu sarı saçlı kıza.

Küçük çocuğun önünde durup, derste kendisini tanıtırken yaptığı gibi selamını verdi ve kızıl saçlı oğlana parlak bir şekilde gülümsedi.


"Ders için teşekkürler profesör. Size yardım etmek isterdim. Fakat şuan ki durumunuzda, tatlılığınızın herkesin gözleriyle şahit olmasını tercih ederim."
 
Kolundaki çantasını düzeltirken derslikten ayrıldı. Sınıfın içerisinde bulunan masası ve koltuğu için bir ara Slytherin'li öğrencilerin yardımını istemesi gerekecekti. Bunu aklına not alırken, bugünkü derslerinde yaşadığı şeyler onun hafızasında uzun bir süre yer edecekti. En azından profesörlerinin sevimli suratını unutmamayı diliyordu.


Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

[*] Önceki Sayfa

Tam sürüme git