İngiltere Büyücedünyası > Hogwarts Bahçesi

Hogwarts'ta Hayatta Kalma Rehberi Kural 38: Gece 2'den sonra yat ve uyu

(1/6) > >>

André Harris:
André için birçok sıfat kullanılabilirdi: zeki, iyi niyetli, algısız, naif, korkak, beceriksiz, sakar, çekingen... Bu gece içinse bir araya geldiklerinde oldukça korkutucu sonuçlara gebe olacak olan bir ikili ön plana çıkıyordu: Aptal ve meraklı.

Biçim değiştirme dersine çalışmak için geç saatlere kalmış, ortak salondaki masalardan birinde oturuyordu kumral saçlı oğlan. Tüy kalemi yan tarafından gelen loş ışığın gölgesinde kağıdın üzerine olabilecek en can sıkıcı açıyla düşüyor, yazılan kısmı okunmaz hale getiriyordu. Lakin zaten gecenin körü olmuşken düzenini değiştirmeye pek de enerjisi yoktu dağınık saçları iyice dağılmış saçlı çocuğun. Kalemini parşömeninin üzerine fırlatıp gerinmek için arkasına yaslandığındaysa garip bir manzarayla karşılaşmıştı.

Muhtemelen alt sınıflardan olan, hem bundan hem de ikisinin de çok büyük ihtimalle çekingen insanlar olmalarından dolayı zerre tanımadığı kız yüzünde garip bir ifade, ortak salonun kapısından yarı çıkmış bir şekilde kendisine parmağıyla "gel, gel" işareti yapıyordu.

"Ha? Efendim? Nereye geleyim?"

Nidalarına yalnızca bir ortadan kaybolmayla cevap alan oğlan yerinden doğruldu. Evet, aptaldı ve meraklıydı. Koridorlarda, kimseye duyulmamayı umarak fısıldıyordu hafif yankılarla kendinden küçük binadaşına tekrar ve tekrar. Ama cevap alamıyordu. Fakat anlamsızca takip ediyordu. Ne diye ediyordu? Çünkü aptal ve meraklıydı. Nitekim buz gibi Hogwarts bahçesinde ulaştı sonunda takip ettiği çocuğa. "Ceza yiyeceğiz şimdi, geri dönelim ortak salona!" diye sessizce ama gür olmaya çalışan seslendi kıza. Nafile. E kendi geri dönseydi? Yok, illa başını derde sokacaktı, bela ise onları havuz makarnaları formunu almış elastik tokatçı sütunlar olarak karşılamıştı.

"nE?" Asasını çekerken sağ eline yediği beton tokadıyla asasız kalmış, haşamat olmaya başlamıştı bu beklenmedik olay karşısında. Yani tamam André biraz gerizekalıca davranabiliyor da bazen, "Bahçe avlusunun sütunlarının gece gece dalması nedir?" diye düşünmek isterdi belki. Ama şu anda yalnızca çaresizce dövülüyordu...

Mirabelle Starlight:
"Eheh... Hayır, o kadar yiyemem... Mmm, patatese hayır diyecek değilim ya... Üff, et feci güzel pişmiş... Yerim... Ehe... Ehehe..."

Ne tür bir rüya gördüğü aşikar olan cadı, gecenin köründe yatağında mutlulukla uyuyordu. Ta ki biricik baykuşu kafasına konup çırpınmaya başlayana kadar... Sinirle hayvanı başından savmaya çalışıyordu ancak ne fayda! Hayvan bir türlü gitmiyordu ama Mirabelle kararlıydı, kalkmayacaktı.

Sonra baykuş bir şey yaptı; Mirabelle'in spesifik bir acil durum için koyduğu zilin üstünde zıplamaya başladı. Yani zilin üstünde "ANDRE ÖLÜYOR KALK" yazıyordu ve zil, zil sesi çıkarmak yerine "oğlun elden gidiyor! oğlun elden gidiyor!" diyordu. İşte bu, kızı biricik uykusundan ayırabilirdi. Hızla yataktan fırlarken yorgana takılıp yere çakılsa da önemli değildi, "Ne oldu?!" diye çığırarak oda arkadaşlarını rahatsız etse de iplemedi. Baymayankuş bir yere hızla uçmaya başlamış, Mirabelle de peşinden koşmaya başlamıştı. Havanın soğukluğunu göz önünde bulundurunca yanına pofuduk bir örtü almayı unutmadı, belki André dışarı çıkmıştır, üşütebilirdi!

Ortak salonda koşmak çok da iyi bir fikir değildi, serçe parmağını bir masanın köşesine sertçe çarptığında pek de hoş olmayan bir küfür bağırarak tüm okulu inletmiş olma ihtimali vardı. Acı içinde ayağını tutarak yerinde zıplamış, küfürlerine devam etmiş, baykuş saldırısına uğrayınca yoluna devam etmişti. Baymayankuş, Mirabelle'i bahçeye doğru yöneltince kızın kaşları çatıldı. Bu soğukta bu çocuğun dışarıda ne işi vardı? Pofuduk örtüyü almak kesinlikle iyi bir seçimdi!

Baymayankuş bir süre etrafına bakındı, sonra biraz ileriden gelen seslere kulak kabarttı ikisi de. Ne olduğuna bakmak için gittiklerindeyse bir adet André, bir adet güzel kız ve... İkisine saldıran sütunlar?!

"LAN! LAN, OĞLUŞUMDAN UZAK DURUN! HIAAAA!" ve sütunlara hunharca uçan tekmeyle dalan bir adet pembe gecelikli kumral cadı, bir kere daha okulu ve bahçeyi sesiyle inletmişti...

Gaye Indie Lacroix:
Gaye sıkılmıştı. Hufflepuff ortak salonundaki favori koltuğuna nazik bir hanımefendi izlenimini korumak amacıyla yayılmadan oturuyordu. Ama bu rolüne ne kadar daha devam edebileceğini bilmiyordu, biriyle uğraşmayalı bir hafta geçmişti. Ve inanın bu çok uzun bir süreydi onun için. Son dalga geçtiği çocuğa ne olduğunu merak ediyordu aslında. Zavallı mavi cübbeli domates gibi kızarmış ve Gaye’nin öptüğü yanağını tutarak bayılmıştı. Peki bizim oğlanımız -yani kızımız- ne yapmıştı? Baygın zavallıyı orada bırakıp gitmişti. Onun da eğlence anlayışı buydu ya! Derin bir iç çekerek kiminle uğraşabileceğini düşündü ve tanrılardan bir mesajmış gibi aklına bir isim geldi; André. Namı diğer binasındaki çekingen çocuk. Küçük şeytancıl bir sırıtış ile ayağa kalktı. Hızlıca üstünü düzeltip yakalarını sanki utanmış gibi göstermek için vurup kızarttı. Hazırdı ve avının peşine düşecekti.

André'yi bulmak ve peşine takmak çok kolay olmuştu. Ona her şaşkın gözlerle bakışında Gaye gülmemek için yanaklarını şişirmişti. Kalçasında hissettiği soğuk ile aniden irkildi. O kadar eğleniyordu ki dışarıya çıktığını fark etmemişti bile ‘Ay kalçam dondu. André'cim umarım üşümeme değecek yüz ifadeleri takınırsın yoksa başını bırakmayacağım.’. Küçük bir sırıtış ile tekrar saklandığı sütundan çıkarken arkasında bir hareketlenme hissetti.

“He?”

Regina Alexandrovna Romanovna:
[justify]Regina uzun zamandır odasında bir köşede sakladığı votka zulasına bugün el atmıştı uzun zamandan sonra. Ablasından aldığı mektubu okuduktan sonra öyle sinirlenmişti ki ne kadar çabalasa da zihnini boşaltamamıştı. Siktiğimin okulunda sanki hiç başarılı değilmiş gibi başarılı olmasını öğütleyen mektuba sinirlenmemek mümkün değildi zaten. Bir de bunun üstüne erkek kardeşlerine bakmasını da söyleyen ablası hep yaptığı gibi onu küçük gördüğünü fazlası ile belli etmişti yazdığı cümleleriyle.

Kafasına daha fazla ne kadar çalışsa da boşaltamayacağını ve bu sebeple de uyumayı başaramayacağını anladı Regina. İşte tam da bu yüzden eline aldığı iki votka şişesiyle yatakhaneden çıkmış ve ortak salona inmişti . Ve salon ortasında bir ablanın asla görmek istemeyeceği bir şeyi görmüştü küçük kardeşini biri ile yiyişirken.

Gecenin bu saatinde ne halt yediğini başta sormayı düşünse de daha sonra şu an onunla uğraşacak hali olmadığını düşündü. Ve ortak salonun bir köşesine fırlatılmış kardeşine ait olduğunu bildiği cübbeyi üzerine geçirdi. Bu soğuk havada dışarı onun yüzünden çıkmak zorunda kalıyordu. Cübbesini çalmaya hakkı bu yüzden vardı. Ortak salona birinin girdiğini kardeşi fark etmiş miydi bilmiyordu ama eğer etmediyse bunun değişmesine sebep olacak kadar uzun süre kalmayacaktı. O yüzden hızlı ve dikkatli adımlarla çıktı Slytherin ortak salonundan.

Elindeki şişeyi yudumlayıp bir yandan da Hogwarts koridorlarını adımladı Regina. Elindeki ilk şişenin dibini görmeye başladığında da asıl hedefi olan bahçeye ulaşmıştı. Boş bir alan görmeyi bekliyordu ama aksine keyfini yerine getiren bir şey görmüştü. Yüzlerini şu an tam net göremese de iki kişinin havuz makarnaları şekli almış bahçe sütunları tarafından dövüldüğünü görmüştü.

Yüzüne büyük bir gülümseme yerleşen kız bahçe duvarına yaslanıp şişesinden son yudumunu aldı. Keyifle ikinci ve son şişeye geçiş yapacaktı ki uzaktan pembe geceliğiyle dayak yiyen ikiliye yaklaşan bir kız gördü. Bağıran kıza ne kadar uzak olsa da pembe gecelikli cadının sesi Regina’nın başını ağrıtmaya yetmişti. Biraz cırlayan kızın sesini duyan birisi olursa yakalanma korkusu ile dolsa da dayağın son demlerini de izlemeyi tercih etti. En sonunda böyle bir manzarayı kaçırmak istemezdi.[/justify]

Aethelwulf Ares Caldecott:
Havanın nadiren açtığı bir kasım gecesinde mum alevinden yansıyan titrek ışığın altında son dakikaya bıraktığı ödevlerle cebelleşiyordu Ares. Sorumsuz bir öğrenci sayılmazdı ancak bir şekilde çıkmıştı aklından ya da o unutmayı seçmişti. Eurus’un akşam yemeğindeki azarı olmasaydı da belki de hiçbir zaman hatırlayamayacaktı. Bir kız arkadaşa sahip olmak gibisi yoktu, hele ki Eurus gibisine.

Hiçbir fikri olmadığı bir konu hakkında otuz santim uzunluğunda bir parşömeni doldurmak beklediğinden de zordu, sırf on beş dakika boyunca tüy kalemi aynı noktada tuttu diye iki parşömeni buruşturup atmıştı çoktan. Pes etmek ve yatağa gitmek üzereydi, sabah erken kalkıp birinden kopya çekmek en mantıklı seçenek gibi görünüyordu.

Tam da o sırada -zaten hep öyle olurdu ya- bina arkadaşlarından birinin kendini kaybetmişçesine dışarıya fırlaması bütün dikkatini dağıtmıştı. Dürtüsel bir hareket ile –ki bunu sağlayan tanrının ufak bir müdahalesi de olabilirdi- kendini koridorlarda mavili arkadaşını kovalarken bulması çok zaman almamıştı. Peşinden gelenden bir haberdi, arada bir “Nereye gidiyorsun?” diye sesleniyor fakat takip ettiği cadı hiç oralı olmuyordu.

Bu kovalamaca tenini yalayan soğuk ayazla kavuşuncaya kadar sürdü… Karşılaştığı manzara birkaç aydır sakin geçen hayatında nihayet bir kıpırdanmalar olduğunun habercisiydi adeta. Hogwarts daima garip bir yer olmuştu. Peki, öğrencilere saldıran sütunlar? İnanılmaz gerçekçi bir rüyada olmadığından emin olmalıydı.

Asasını çekti, “Protego!” diye haykırdı pembe gecelikli kızın önüne koşarak. “Mira, gecenin bu saatinde ne yaptığını sorabilir miyim?” Kızın elini tuttu ve arkasına aldı o sırada Hufflepuff’tan arkadaşlarının da sütunlara kurban gitmek üzere bahçede bulunduklarını fark etmişti. “Tamam beyler, ben hallediyorum, “Bombarda Maxima!” diye yapıştırdı büyüyü tekinsizce savrulan beton yığınlarına karşı. Eğer şu an bir rüyanın içindeyse bir süre daha uyanmasa iyi olurdu. Protego büyüsünü yolladı Gaye’in önüne, Ravenclaw’dan bir başka arkadaşı da bahçeye giriş yapmış ve saldırıya müdahale etmeye başlamıştı.

Son birkaç sütun ve peş peşe gönderilen büyülerin ardından tavan yapmış bir özgüven ile nihayet talan ettikleri sütunların bunca tantanayı neden çıkardıklarını öğreneceklerdi…

Navigasyon

[0] Mesajlar

[#] Sonraki Sayfa

Tam sürüme git