Bir malikaneden hallice hastaneye olan ziyaretlerinden birini daha sonlandırmıştı sert mizaçlı adam. Geçen haftalarda yaşanan olaylar sonucu buraya düşen dostlarından birisi hala taburcu olamamıştı nükseden psikolojik sorunları sebebiyle. Şimdiyse ziyareti sonrası, bakanlığın inanmayı reddettiği bilgilerinin ışığında bir gezintiye çıkmıştı Londra sokaklarında, son haftalarda birkaç gece yaptığı gibi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde görüş kısıtlıydı ve temizlik yüzü göremeyen sokaklara çöken tüyler ürpertici soğuk sis, zerre iç açıcı değildi süet ayakkabılarının tabanları tok takırtılar ile yankılanırken yürüyen adam için. Her şeyin yaşandığı o mekana gidiyordu yine, inceleme yapmak üzere. Dışarıdan bakan biri, tüm bu disiplin ve arzusuyla ölü bilinen öğrencilerin başına gelenlerin izini süren zatın bir kahramanlık abidesi olduğunu söyleyebilirdi belki; fakat ikinci yılındaki profesörün içinde bulunduğu ruh halinin, cesaretle zerre alakası yoktu: Korkuyordu.
O lanetli olay mahalline ister cadı avcısı, ister büyücü, ister sihirli bir yaratık; ne olursa olsun dalmış ve balodaki tüm büyücülerin büyü yapabilme kabiliyetini ellerinden almıştı. Karanlık sanatlar uzmanlık alanıydı Profesör Moore'un; bu alan üzerine tüm gençliğini vermiş, nüfuzlu ailesinin tüm kaynaklarını bu alandaki araştırmaları üzerine heba etmişti. Çokça korkutucu şey okumuş, duymuş, şahit olmuştu karanlık sanatlar üzerine. Mag Mell adı verilen menhus mekanda ise şimdiye değin belki de görüp görebileceği en karanlık sanat icra edilmiş olabilirdi.
Rotasında silüeti seçilebilecek kadar yakın olan malikane, sisleri yaran bir sokak lambasına doğru ilerlerken karşısında, kaldırımın kenarında sabit duran bir kadın figürü çekti dikkatini. Adımları yanaştıkçaysa dikkatini bir şey daha çekti: Çiçekler. Sokağın bu köşesinde bir anıtla karşılamayı beklemiyordu kahverengi saçlarında yaşına göre çokça kır tel bulunan adam. Merakına yenik düştü, incelemek üzere yaklaştı beklenmedik sokak mabedine. Önce tanımadığı kadına nezaketen ince bir baş selamı verdi, sonrasında hafifçe eğilerek belirgin birkaç nota göz attı:
"Frank Jones... Yirmi sekiz yaşında bir ressamdı. Belki arzuladığı, hak ettiği kıymeti yaşarken göremedi ama Steen gibi yaratıcı bir fırçası vardı. Hogsmeade'de bazı tablolarına sahip mekanlar var. İncelemek isteyenler olursa bu notu buraya bırakayım. Bir ümit bu dünyaya bıraktıkları layığı olan değeri görür..."
Sarı ve kaliteli kağıda yazılmış notu usulca aldığı yere iliştirirken yeşil tonlarındaki bir parşömene yazılmış bir not daha çekti dikkatini:
"Brigitte Blanche; hayatımın aşkı, mutluluğu, ilhamı... Minik Andrew'a sana söz veriyorum ki olabilecek en iyi şekilde bakacağım, gözün arkada kalmasın."
Bu notu da ait olduğu ilk yere nazikçe yerleştirmeye meyil etti. Fakat titremeye başlayan elleri bir hayli zorlaştırmıştı işini. Brigitte... Koskoca dünyada gerçekten de Brigitte mi kurban gitmişti vahşi militanların terörüne? Gözleri dolmaya başladı, dizlerini ıslak taş kaldırımla buluşmaktan zor kurtararak doğruldu tekrardan ayağa. Yıllar öncesinden yarım kalmış özlemiyle sesi ilk anda çatlayarak yükseldi dudaklarından: "Brigitte Jones... Eskiden aşık olduğum kadındı. Aptallık ettim, kendisini kaybettim. Şimdiyse ölümünün üzerinden kaç hafta geçmiş ve bunu adını bile bilmediğim muhtemel kocasının notundan öğreniyorum. Hayat bazen biraz fazla acımasız..." Nemlenmiş gözlerini kürk mantolu kadına, sağ eliniyse önündeki mabede çevirerek devam etti sözlerine: "Burada... Siz de değer verdiğiniz birisini mi kaybettiniz?"