Bu rpnin asıl sorumlusu depresif mira isteyen yeşil arkadaştır
Mirabelle, gülüp eğlenerek etrafına göstermeme konusunda oldukça başarılı olsa da hala alttan alttan balonun etkisindeydi. Yardım etse belki bugün hayatta kalabilecek bir sürü insan vardı ve bunlardan biri değer verdiği arkadaşlarından biri olan André'ydi. Hatta André'yi gayet rahat şekilde kurtarabilirdi. Isolde tarafından götürülürken tek yapması gereken şey arkadaşının elinden tutup sürüklemekti, barın güvenli yerine geçtiği andan beri aklında bu düşünceler, zehirli bir böcek sürüsü misali gezinip duruyordu. Alkolün etkisiydi belki, ya da nadiren hissettiği duyguydu bunun sorumlusu ancak suçu kendi hariç hiçbir şeye atamayacağının da farkındaydı. Birkaç kere seslenmişti patronuna, "Arkadaşım... Isolde Hanım, arkadaşımı da alalım... André... André arkada kaldı..." demişti mırıltılarla, gözü o sırada hala sapasağlam olan arkadaşındayken. Patronu elbette izin vermemişti. İzne ihtiyacı mı vardı sanki? Çocuğu tutup hemen Isolde'nin peşinden gitmek bir dakikasını bile almazdı. Ders çıkarması gereken bir olaydı evet, pahalıya patlamıştı ama. Bir yandan iç sesi teselli etmeye çalışıyordu kızı, 'Senin sorumluluğun değildi, başkası da kurtarabilirdi, kendi de kaçabilirdi' gibi cümleler aklından geçtikçe sinirleniyor ve böyle korkunç şeyler düşünmemek için kafasını bir yerlere sertçe vurarak unutmaya çalışıyordu. Bu olay hayatının sonuna kadar kızın zihnine musallat olacak binlerce travmadan biriydi işte. Düşündükçe yine gözleri yanmaya başladı ama kimseye çaktırmamalıydı. Zaten herkes üzgündü, iyice moral düşürmek istemiyordu.
Tılsım dersliğine gitmesi gerekiyordu. Ne profesör, ne de sınıfın en iyilerinden biri orada olmayacaktı ama gitmesi gerekiyordu, çağırılmıştı çünkü. Dersliğe ulaştığında içerideki eksikliği fark ettiğinde nasıl ağlamadan duracaktı? Bağımlısı olduğu neşe yoktu orada, ayakları gitmemek için direniyor olsa da William önemli bir konuda yardım istemişti, gitmek zorunda hissediyordu. 'Birine yardım etmedin de sonucunu gördün,' diye geçirdi içinden. Yanına binadaşı Lily'yi alarak yola koyuldu, ikisinin arasında ölüm sessizliği vardı. Zaten Lily, selektif dilsizdi. Normalde Mirabelle'in yanında rahat olduğu için birkaç cümle kurabiliyordu ancak şu durumda kızın ne kadar huzursuz olduğunu anlayabiliyordu.
Kumralı delirtecek kadar uzun bir süre sessizce dersliğe doğru yürüdüler. Kata ulaştıklarında, şaşırtıcı bir şekilde sessizliği Lily bozdu, "Umm... Mira... Olan bunca şeye rağmen nasıl gülümseyebiliyorsun? Nasıl böyle mutlusun?" diye sordu mırıltı şeklinde. Beklediği ama yine de çekindiği soru sonunda gelmişti. Soruyu geçiştirmek istedi, gülüp geçmek istedi ancak yalan söylemek bir işine yaramayacaktı. "Yok kız, ne mutlusu? Güzel rol kesiyorum sadece, yoksa mutlu falan değilim. Geceleri uyumadan önce bir iki saatimi ayırmaya harcıyorum hatta." dedi geçti sanki çok normal bir şeymiş gibi. Kızıl arkadaşı her zamanki sessizliğiyle başını eğdi, hiçbir şey demedi.
Dersliğe geldiklerinde içeride birkaç kişi vardı çoktan. Mirabelle tatlı tatlı gülümsedi arkadaşlarına, "Günayd..." dedi, tamamlayamadan sesi kesildi. Sabahtan beri görmezden gelmeye çalıştığı eksiklik, düşündüğünden daha sert çarpmıştı. Sınıfta çok fazla eksik vardı. Sevimli mi sevimli profesörleri yoktu, ders için heyecanlanan André yoktu, kalan yedi öğrenci yoktu. Onların yerini, masalarındaki rengarenk çiçekler almıştı. Tekrar denedi selam vermeyi, "Gü... Güna..." dedi. Olmuyordu, zorlamadı. Başıyla selam verdi, duvara yaslandı ve kollarını göğsünde kavuşturup ortamdaki insanları incelemeye koyuldu. Koca derslikte gülümseyen tek aptal kendisiydi, kendininki de bozulmuştu zaten. Kimseden çıt çıkmıyordu, sadece arada birileri iç çekiyordu hüzünlü hüzünlü.
Derslik doldu dolmasına ama sessizlik, William konuşana kadar sürdü. Şimdi düşününce, ne kadar da üzülmüştür William. Kaç yılını aynı odada geçirdiği, belki de yediği içtiği ayrı gitmeyen dostu bir günde ellerinden kayıp gitmişti çocuğun. Ağzını açtı, saldırıdan bahsettiği an Mirabelle'in gözü seğirdi, birbirine kavuşturduğu kolları sıkılaştı. Sağ elinin tırnakları sol kolunu delmeye çalışıyordu. Yine de ses etmedi ve usul usul dinledi. Profesörü ziyaretini anlatıyordu çocuk, kadının ne kadar kötü durumda olduğunu anlatması herkesi iyice üzüyor olsa da nereye varacağını bilme isteğiyle dinlemeye devam ediyorlardı. Birdenbire bir şey dedi William, herkesin tepki vermesine sebep olacak bir şey. André ölmemiş miydi? Çocuğun yaşıyor olma ihtimali kızın içine su serpti bir nebze de olsa. Yaşadığı sürece belki de bir şey yapılabilir, her neredeyse kurtarılabilirdi!
"Şey yapsak ya... Yetişkinlere haber versek... Seherbazlar halledemez mi olayı?" dediyse de dediği şeye kendi de inanmıyordu. Yapabilecek olsalardı zaten gazetede ölenlerin arasında arkadaşlarının adını en baştan görmezdi. Stresin bedeninde dolanmaya başladığını hissedince baş parmağını ağzına götürdü ve tırnağını ısırmaya başladı. Şu huyundan kurtulamıyordu. Herkes mırıl mırıl konuşmaya başlayınca kimsenin ne dediğinin anlaşılmadığı bir uğultu oluştu sınıfta. William'ın konuşmaya devam etmesiyle birlikte uğultu yok oldu, herkes pür dikkat dinledi. Haklıydı, yetişkinler her zaman saçma sebepler için haksızlık yapardı. Kim bilir niçin André'yi öylece bırakmışlardı!
Sonradan eklenen bilgiler Mirabelle'in aklında bir şeyleri tetikliyor olsa da tam çıkaramıyordu. Tavşan, kasımpatı ve mor cidden tanıdıktı. Sanki sürekli görmeye veya duymaya alışık olduğu şeylerdi bunlar ama ne kadar zorlasa da hatırlayamıyordu. Adı kadar emindi ki muggle yerleşkelerinde gezinirken gözüne takılmışlardı da, nerede?! Tırnağını bırakıp parmağının ucunu ısırmaya başlamıştı ki, birisi konuştu sonunda. Tabii ya, kilise! Kendisiyle aynı yetimhanede kalan bir öğrenci bunu dile getirmeseydi Mirabelle sürekli kaçtığı ortamda arada sırada gördüğü armayı hatırlayamazdı. Parçalar tam oturuyordu, her ne kadar işleri kolaylaşmış olsa da kanının öfkeyle fokur fokur kaynamasına engel olamadı.
"Siktiğimin kilise köpekleri! Kiliseleri de, katedralleri de, bağnaz muggleların yaşadığı tüm yerleşkeleri de yakmak lazım aslında! Bize yaşattıklarının on katını yaşatmak lazım! Çoğunun bir işe yaradığı bile yok zaten! Kendilerine bile faydaları yok!"
Birden parladı ve önüne gelen ilk sırayı tekmeleyerek sinirini çıkarmayı denedi. Sıra devrilip biraz öteye sürüklense de öfkesinin dinmesine yardımcı olmamıştı. Bir öğrenci Mirabelle'e sakin olmasını, düşündüğü şeylerin yarardan çok zarar getireceğini söyledi. Haklıydı da. Onları öldürmek, kurunun yanında yaşın da yanmasını sağlardı sadece. Sayılarının fazlalığını göz önünde bulundurunca saldırsalar bile bu kadar az kişiyle milyonlarca düşmanın üstünden gelmenin imkansız olduğunu küçük bir çocuk bile anlardı. Kız sinirle derin ve titrek bir nefes aldı, öfkeden ağrıyan başına koydu elini.
"Haklısınız, özür dilerim. Kendimi tutamadım." diye mırıldandı. Önündeki arkadaşları yerine yeri izleyerek olanları dinlemeye devam etti. Dokunsalar ağlayacaktı ancak gelen fikirlere odakladı kendisini. Teker teker fikirler atıldı ortaya. Bazıları çok uçuktu, bazıları ise işe yaramayacak kadar sade. Önemli olan fikirlerin geliyor oluşuydu, hepsini birleştirerek mükemmel bir plan kurulabilirdi. Kendi de fikir sunmak istedi ama zihni o kadar karman çormandı ki ne tam düşünebiliyor, ne de doğru düzgün cümle kurabiliyordu.
"Şey mi yapsak... Şey... Kiliseyle çok içli dışlı olanlar var, mesela ben... Bu kişiler bir şey yapamaz mı? Ne bileyim, herhangi bir şey, sonuçta bizden şüphelenmezler... Kiliseye çok gittim ben hem, avucumun içi gibi biliyorum... İşimize yaramaz mı bu? Bilmiyorum, ne saçmaladığım hakkında bir fikrim yok, özür dilerim! Lütfen bir şekilde gidip kurtaralım!" dedi ve daha fazla kendine engel olmadan gözyaşlarına boğuldu. Elleriyle yüzünü kapattı, başını eğdi. Hogwarts'ta ilk defa insan içinde ağlıyordu da bunu düşünecek mecali mi vardı sanki? Kiliselerin ne kadar acımasız olduğunu çok iyi biliyordu, orada büyümüştü sonuçta. Kendine kötü davranan o yaratıkların, büyücü olduğu bilinen André'ye neler yapmış olabileceklerini düşündükçe daha çok ağlıyordu. Zavallı André, kim bilir şu an ne haldeydi!