17 Nisan, 2026 10:13:07 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Umut: Tavşan ve Kasımpatı  (Okunma sayısı 279 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı William N. Harker

  • Hufflepuff
  • 4. Seviye
  • İleti: 10
  • 154 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To William N. Harker
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Erhan
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Hufflepuff
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 2
  • Tılsım Gücü: 6
  • İksir Kabiliyeti: 10
Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« : 24 Kasım, 2021 01:04:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Henüz gelmeyen kışı aratmayacak bir soğuğun hakim olduğu şato, her yıl alışık olduğu neşeden ve canlılıktan yoksun, adeta bir matem yeriydi. Bir önceki gece binalarına yeni yerleşmiş, hep hayalini kurdukları okula kavuşmuş birinci sınıflar bile farkındaydı bu olağandışı durumun. Ne kutlama vardı aileye yeni katılan bu şanssız ufaklıklar için ne de gelenek halini almış ilk gün şakaları. Ağırdı hava, eziyordu altındaki herkesi. Bütün  yaz görüşmemiş dostlar bile coşkuyla sarılmıyordu birbirine, birikmiş dedikoduları sıralanmıyor, yeni alınan süpürgeler karşılaştırılmıyor, tatil maceraları anlatılmıyordu. Kucaklaşmalarda bile vardı o ağırlık; sanki seslendirilmeyen bir minnet vardı herkesin yüzünde, karşısındakini tekrar nefes alırken görebildiği için. Dostlar omuz omuza, aşıklar el eleydi sımsıkı; sanki herkes bıraktıklarında kaybolup gideceğinden korkuyordu sevdiklerinin. Kim bilir, belki de sadece William’dı böyle olan, tüm okulu gözlerinin önüne inen keder perdesinden izliyor ve mutluluğa dair şeyleri göremiyordu.

Ardarda gelen acı haberleri kaldıramamıştı. Geçilen haftada düzenlenen saldırıyla başlamıştı her şey, birçok kayıp vermişti büyücedünya. Bir süreliğine sadece bir haber oldu bu onun için, saman kağıdının üstüne yazılmış birkaç cümle… Kayıpların arasında tanıdığı kişilerin olduğunu öğrendiğinde ise ‘gerçek’ olmuştu. Yanan canlar sadece birer isim değil, kanlı canlı insanlardı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de bina arkadaşı Lorraine ve kardeşleri bir darbe daha vurmuştu. Zaten bıçak sırtında duran akıl sağlığını koruyabilmek için çok kısa sürede büyümesi gerekmişti. Mücadeleci rolünü sürdürüyor, çevresini inandırmaya çalışıyordu iyi olduğuna, fakat benliğini saran elem neşesini kurutmuş, umut dışında tutunacak bir dayanağı kalmamıştı. O umudun bile sadece küçük bir zerresi kalmıştı elinde. Ona sarılıp gelmişti zaten bu şatonun kalanından bile soğuk sınıfa.

Tılsım dersliğine geldiğinde yalnızdı. Yanında sadece şu birkaç gün içinde yaptığı umutsuz araştırmaya destek olmuş yakın birkaç arkadaşı vardı. Olmayacaktı ders elbette, St. Mungo’da bilinçsiz yatan öğretmenleri ofisinden çıkıp karşılamayacaktı onları veya André her ne yapıyorsa bırakıp hevesle favori dersinin başlamasını beklemeyecekti. Her ders oturduğu önden ikinci, ofise en yakın masa doluydu ama, rengarenk çokça çiçekle donatılmıştı. Öldüğünü yazmıştı gazeteler cansız cümlelerle. Bakanlığın o acı gece için verdiği raporda bulunan beşi Hogwarts öğrencisi toplam yirmi üç kayıptan biriydi. Beş yıldır aynı yatakhaneyi paylaştığı çocuğun artık yaşamadığı haberini böyle almıştı William, bir listede. Şimdi masasında kendisi değil de çiçekler vardı.

Ne kadar geçtiğinin farkında değildi, sessizce çiçekleri izlerken derslik dolmaya başladı. Açılış merasiminde yaydığı çağrı üzerine gelen öğrenciler merakla söyleyeceklerini bekliyor, kimisi de sabırsızca açıklama talep ediyordu. Düşünecek kadar dikkatini toplayabilse, bu kadar kişinin neden geldiklerini bile bilmeden toplanmış olmasına şaşırırdı kuşkusuz. Fakat böyle olmadı, aklı hala o cevap bulamadıkları sorun üzerinde çalışıyor, bir mucize bekliyordu. Sessizliğinin kendiliğinden sonlanmayacağını fark eden Iris’in uyarı öksürüğüyle sıyrıldı düşüncelerinden. Onun gözlerini takip edince çevresini saran meraklı yüzleri gördü sonunda ve zamanın geldiğini anladı. Zar zor tutunduğu umudunu kavrayıp, kısık ama emin bir sesle kounuşmaya başladı.

“Lafı uzatmayacağım, yardımınıza ihtiyacım var. Geçen gün yapılan saldırıyı biliyorsunuz kuşkusuz, kayıplarımızı da.” Derken gözü bir anlığına André’nin masasına geri kaydı ama hemen toparlayıp devam etti: “Bir aile dostumuz da o gece yaralandı ve onu ziyaret için St. Mungo’ya gittim. Profesör Yamashita’nın da orada yattığını öğrenince onu da görmek istedim ve yanına uğradım.” Kendisininki dahil birçok yüz kısa süreliğine kapalı duran ofis kapısına yöneldi “Kötü durumda, cidden kötü. Yanına girerken şifacılar onun geldiğinden beri hiç uyanmadığını söyledi. Yine de yatağının yanına gittim ve duyacağını umarak birkaç güzel şey söyledim.” Tek bir saniye duraksadı, bir sonraki söyleyeceği şeyden sonra geri dönüş yoktu. Eğer çabası başından beri boş yere ise arkadaşlarını gereksiz yere ümitlendirmek istemiyor, ama onlardan başka yardım isteyecek kimse de bulamıyordu. Derin bir nefes alıp sözlerini sürdürdü: “Tam ben konuşurken biraz da olsa ayıldı. Sanırım canı acıyordu, sesi epey kısık ve iniltiliydi, sayıklıyor bile olabilir ama bilmiyorum. Bana ‘André’yi götürdüler’ dedi.”

Söylediklerinin sindirilmesi ve tepkileri görebilmek için bir nefes arası verdiği sırada öğrencilerden biri ”Harris mi? Fakat bakanlık onun öld-” “Öldüğü açıklandı evet biliyorum! Ama düşünmeden edemiyorum, bedeni ailesine gönderilmemiş, şimdi de üzerine Profesör’ün söylediği şey… Be-belki André yaşıyor olabilir, yani ben öyle olduğuna inanıyorum.” Kalabalık içinde her ağızdan çıkan farklı düşüncelerle canlanan bir uğultu yayıldı. Kimisi ‘öyle bile olsa ellerinden ne geleceğini’ belirtirken kimisi ‘yetişkinlere haber vermeleri gerektiğini’ diretiyor, her bir çocuktan gelen düşünceler birbirine karışıyordu. Sesini öncekinden yüksek tutup gürültüyü bastırarak hızlıca konuşmaya devam etti William: “Yetişkinlere güvenebileceğimden emin değilim, elbette benim de ilk yaptığım duyduklarımı birilerine söylemek oldu. Herkes ‘arkadaşımın acısını kabullenmem gerektiği’ni, onu kesinlikle kaybettiğimizi söyledi bana! Herkes! Bu işin içinde bir şeyler var, kimse bakanlığın söylediğine karşı çıkmak istemiyor gibi!” Hiddetlenmişti, sakinleşmeye çalışarak devam etti: “ayrıca Profesör’ün söyleyebildiği tek şey bunlar değildi. Eee- biraz anlaşılmaz bir şey daha söyledi geri bayılmadan önce. ‘araba, mor, tavşan, kasımpatı’ dediğini sanıyorum, bir cümle kurmaya mı çalıştı yoksa kelimeler birbirinden bağımsız mı emin değilim. Günlerdir aklıma gelen her ihtimali araştırdım- araştırdık. Şifrelere baktık, eski yazıtlar notlarını kurcaladık, gazete arşivlerine baktık, akla gelebilecek her türlü kehanet okumasına bile baktık… Hiçbir sonuç yok. Dediğim gibi, yardımınıza ihtiyacım var. Eminim ki bu bir anlama geliyor, yoksa Profesör bunları söyleyebilmek için kendini paralamazdı.” Tutunmaya çalıştığı ümidin zayıflığı dillendirdikten sonra çok daha fark edilir geliyordu artık. Gözlerini yere dikti, birilerinin konuşmasını umdu. Devam edebilecek gücü kalmamış gibi hissediyordu.

“Ta-tavşan ve kasımpatı” utangaç ve kısık bir ses ile gözler William’dan ayrıldı ve kalabalık içindeki bir öğrenciye yöneldi. Sesin sahibi boğazını temizleyip biraz daha duyulur sesle cümlesini sürdürdü: ”Şey- o bir arma, sanırım yani. Buraya gelmeden önce Aziz Michael Kilisesi’nin yetimhanesinde kalıyordum ve arması tam da öyleydi, ee mordu ayrıca.” ”Kilise?” William’ın gözleri ardına kadar açılmış, günlerdir süren arayışına eşlik eden arkadaşlarına yönelmişti, en son Iris’inkiler ile buluştuğunda yüzünde tebessüme yakın bir ifade vardı. Saldırıyı yapanların dindar cadı avcıları olduğunu duymayan kalmamıştı, bu kadarı rastlantı olamazdı herhalde André’yi götürdükleri yer orası olmalıydı veya en azından orada bir cevap bulunmalıydı.

Bu bilginin kalabalık içinde yarattığı etkiyi takip edemiyordu William, ipuçları gerçekten de işe yarar bir sonuca bağlanmıştı. Umudu ellerinin arasında güçlendi, tüm ağırlığını kaldırabilirdi artık, rol yapmasına gerek kalmamıştı. Hafiflemiş halde önlerindeki yolu tarttığı esnada çevredeki gürültünün içinden bir ses ulaştı.

“William’ın söylediğini duydunuz, başkalarına güvenemeyiz! O’nu kendimiz kurtarmalıyız!”

Çevrimdışı Rota Fortunae

Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #1 : 24 Kasım, 2021 02:01:13 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
İyi çocuktur da konuşmasını pek beceremez William, arkasını toplamak da bize düşüyor.

- Okulun açıldığı gece William öğrencilere 'Önemli bir konuda yardım gerektiği için yarın sabah Tılsım Dersliğine gelmeniz gerektiği' mesajını iletiyor
- Fark ettiğiniz üzere 'André'yi Kurtarma Ekibi' oluşuyor. Katılmak veya katılmamak konusunda serbestsiniz. Aynı şekilde toplantıya da gelmiş veya gelmemiş olabilirsiniz.
- Kurtarma operasyonu 27 Kasım Cumartesi'yi kapsayacak şekilde online/interaktif şekilde gerçekleştirilecek. Yaklaşık olarak 14:00 de başlayıp, 17:00 ve 20:00 civarında iki GM güncellemesi ve sizden gelecek RP'ler ile devam edecek. Kelime sınırı olmayacak, sadece bu güncellemelerden en azından ikisine cevap yazmanız gerekecek.
- Kurtarmaya katılacak kişilerin 25 Kasım 23:59'a kadar buraya bir cevap yazması gerekmektedir. Kelime sınırı yoktur.
- Yapılacak planın kararı için öncelik size ait. Öne çıkmayı isteyen birileri varsa buyursun, William insanları bilgilendirdi ve görevi tamamlandı, saldırıda öncü rol almayacak. Adamda liderlik vasfı yok bir kere!

- Önemli Uyarı! Katılmaya karar verirseniz ciddi bir tehlikeye atılacağınızı unutmayın. Başınıza her şey gelebilir.

Pişman olmadığınız kararlar almanız dileğiyle.

Çevrimdışı Mirabelle Starlight

  • Ravenclaw Bina Başkanı
  • 13. Seviye
  • İleti: 87
  • 376 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Mirabelle Starlight
  • Güç Puanı: 38
  • uwu
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Mira
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Ravenclaw
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 20
  • Tılsım Gücü: 15
  • İksir Kabiliyeti: 6
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #2 : 24 Kasım, 2021 13:41:42 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Bu rpnin asıl sorumlusu depresif mira isteyen yeşil arkadaştır

Mirabelle, gülüp eğlenerek etrafına göstermeme konusunda oldukça başarılı olsa da hala alttan alttan balonun etkisindeydi. Yardım etse belki bugün hayatta kalabilecek bir sürü insan vardı ve bunlardan biri değer verdiği arkadaşlarından biri olan André'ydi. Hatta André'yi gayet rahat şekilde kurtarabilirdi. Isolde tarafından götürülürken tek yapması gereken şey arkadaşının elinden tutup sürüklemekti, barın güvenli yerine geçtiği andan beri aklında bu düşünceler, zehirli bir böcek sürüsü misali gezinip duruyordu. Alkolün etkisiydi belki, ya da nadiren hissettiği duyguydu bunun sorumlusu ancak suçu kendi hariç hiçbir şeye atamayacağının da farkındaydı. Birkaç kere seslenmişti patronuna, "Arkadaşım... Isolde Hanım, arkadaşımı da alalım... André... André arkada kaldı..." demişti mırıltılarla, gözü o sırada hala sapasağlam olan arkadaşındayken. Patronu elbette izin vermemişti. İzne ihtiyacı mı vardı sanki? Çocuğu tutup hemen Isolde'nin peşinden gitmek bir dakikasını bile almazdı. Ders çıkarması gereken bir olaydı evet, pahalıya patlamıştı ama. Bir yandan iç sesi teselli etmeye çalışıyordu kızı, 'Senin sorumluluğun değildi, başkası da kurtarabilirdi, kendi de kaçabilirdi' gibi cümleler aklından geçtikçe sinirleniyor ve böyle korkunç şeyler düşünmemek için kafasını bir yerlere sertçe vurarak unutmaya çalışıyordu. Bu olay hayatının sonuna kadar kızın zihnine musallat olacak binlerce travmadan biriydi işte. Düşündükçe yine gözleri yanmaya başladı ama kimseye çaktırmamalıydı. Zaten herkes üzgündü, iyice moral düşürmek istemiyordu.

Tılsım dersliğine gitmesi gerekiyordu. Ne profesör, ne de sınıfın en iyilerinden biri orada olmayacaktı ama gitmesi gerekiyordu, çağırılmıştı çünkü. Dersliğe ulaştığında içerideki eksikliği fark ettiğinde nasıl ağlamadan duracaktı? Bağımlısı olduğu neşe yoktu orada, ayakları gitmemek için direniyor olsa da William önemli bir konuda yardım istemişti, gitmek zorunda hissediyordu. 'Birine yardım etmedin de sonucunu gördün,' diye geçirdi içinden. Yanına binadaşı Lily'yi alarak yola koyuldu, ikisinin arasında ölüm sessizliği vardı. Zaten Lily, selektif dilsizdi. Normalde Mirabelle'in yanında rahat olduğu için birkaç cümle kurabiliyordu ancak şu durumda kızın ne kadar huzursuz olduğunu anlayabiliyordu.

Kumralı delirtecek kadar uzun bir süre sessizce dersliğe doğru yürüdüler. Kata ulaştıklarında, şaşırtıcı bir şekilde sessizliği Lily bozdu, "Umm... Mira... Olan bunca şeye rağmen nasıl gülümseyebiliyorsun? Nasıl böyle mutlusun?" diye sordu mırıltı şeklinde. Beklediği ama yine de çekindiği soru sonunda gelmişti. Soruyu geçiştirmek istedi, gülüp geçmek istedi ancak yalan söylemek bir işine yaramayacaktı. "Yok kız, ne mutlusu? Güzel rol kesiyorum sadece,  yoksa mutlu falan değilim. Geceleri uyumadan önce bir iki saatimi ayırmaya harcıyorum hatta." dedi geçti sanki çok normal bir şeymiş gibi. Kızıl arkadaşı her zamanki sessizliğiyle başını eğdi, hiçbir şey demedi.

Dersliğe geldiklerinde içeride birkaç kişi vardı çoktan. Mirabelle tatlı tatlı gülümsedi arkadaşlarına, "Günayd..." dedi, tamamlayamadan sesi kesildi. Sabahtan beri görmezden gelmeye çalıştığı eksiklik, düşündüğünden daha sert çarpmıştı. Sınıfta çok fazla eksik vardı. Sevimli mi sevimli profesörleri yoktu, ders için heyecanlanan André yoktu, kalan yedi öğrenci yoktu. Onların yerini, masalarındaki rengarenk çiçekler almıştı. Tekrar denedi selam vermeyi, "Gü... Güna..." dedi. Olmuyordu, zorlamadı. Başıyla selam verdi, duvara yaslandı ve kollarını göğsünde kavuşturup ortamdaki insanları incelemeye koyuldu. Koca derslikte gülümseyen tek aptal kendisiydi, kendininki de bozulmuştu zaten. Kimseden çıt çıkmıyordu, sadece arada birileri iç çekiyordu hüzünlü hüzünlü.

Derslik doldu dolmasına ama sessizlik, William konuşana kadar sürdü. Şimdi düşününce, ne kadar da üzülmüştür William. Kaç yılını aynı odada geçirdiği, belki de yediği içtiği ayrı gitmeyen dostu bir günde ellerinden kayıp gitmişti çocuğun. Ağzını açtı, saldırıdan bahsettiği an Mirabelle'in gözü seğirdi, birbirine kavuşturduğu kolları sıkılaştı. Sağ elinin tırnakları sol kolunu delmeye çalışıyordu. Yine de ses etmedi ve usul usul dinledi. Profesörü ziyaretini anlatıyordu çocuk, kadının ne kadar kötü durumda olduğunu anlatması herkesi iyice üzüyor olsa da nereye varacağını bilme isteğiyle dinlemeye devam ediyorlardı. Birdenbire bir şey dedi William, herkesin tepki vermesine sebep olacak bir şey. André ölmemiş miydi? Çocuğun yaşıyor olma ihtimali kızın içine su serpti bir nebze de olsa. Yaşadığı sürece belki de bir şey yapılabilir, her neredeyse kurtarılabilirdi!

"Şey yapsak ya... Yetişkinlere haber versek... Seherbazlar halledemez mi olayı?" dediyse de dediği şeye kendi de inanmıyordu. Yapabilecek olsalardı zaten gazetede ölenlerin arasında arkadaşlarının adını en baştan görmezdi. Stresin bedeninde dolanmaya başladığını hissedince baş parmağını ağzına götürdü ve tırnağını ısırmaya başladı. Şu huyundan kurtulamıyordu. Herkes mırıl mırıl konuşmaya başlayınca kimsenin ne dediğinin anlaşılmadığı bir uğultu oluştu sınıfta. William'ın konuşmaya devam etmesiyle birlikte uğultu yok oldu, herkes pür dikkat dinledi. Haklıydı, yetişkinler her zaman saçma sebepler için haksızlık yapardı. Kim bilir niçin André'yi öylece bırakmışlardı!

Sonradan eklenen bilgiler Mirabelle'in aklında bir şeyleri tetikliyor olsa da tam çıkaramıyordu. Tavşan, kasımpatı ve mor cidden tanıdıktı. Sanki sürekli görmeye veya duymaya alışık olduğu şeylerdi bunlar ama ne kadar zorlasa da hatırlayamıyordu. Adı kadar emindi ki muggle yerleşkelerinde gezinirken gözüne takılmışlardı da, nerede?! Tırnağını bırakıp parmağının ucunu ısırmaya başlamıştı ki, birisi konuştu sonunda. Tabii ya, kilise! Kendisiyle aynı yetimhanede kalan bir öğrenci bunu dile getirmeseydi Mirabelle sürekli kaçtığı ortamda arada sırada gördüğü armayı hatırlayamazdı. Parçalar tam oturuyordu, her ne kadar işleri kolaylaşmış olsa da kanının öfkeyle fokur fokur kaynamasına engel olamadı.

"Siktiğimin kilise köpekleri! Kiliseleri de, katedralleri de, bağnaz muggleların yaşadığı tüm yerleşkeleri de yakmak lazım aslında! Bize yaşattıklarının on katını yaşatmak lazım! Çoğunun bir işe yaradığı bile yok zaten! Kendilerine bile faydaları yok!"

Birden parladı ve önüne gelen ilk sırayı tekmeleyerek sinirini çıkarmayı denedi. Sıra devrilip biraz öteye sürüklense de öfkesinin dinmesine yardımcı olmamıştı. Bir öğrenci Mirabelle'e sakin olmasını, düşündüğü şeylerin yarardan çok zarar getireceğini söyledi. Haklıydı da. Onları öldürmek, kurunun yanında yaşın da yanmasını sağlardı sadece. Sayılarının fazlalığını göz önünde bulundurunca saldırsalar bile bu kadar az kişiyle milyonlarca düşmanın üstünden gelmenin imkansız olduğunu küçük bir çocuk bile anlardı. Kız sinirle derin ve titrek bir nefes aldı, öfkeden ağrıyan başına koydu elini.

"Haklısınız, özür dilerim. Kendimi tutamadım." diye mırıldandı. Önündeki arkadaşları yerine yeri izleyerek olanları dinlemeye devam etti. Dokunsalar ağlayacaktı ancak gelen fikirlere odakladı kendisini. Teker teker fikirler atıldı ortaya. Bazıları çok uçuktu, bazıları ise işe yaramayacak kadar sade. Önemli olan fikirlerin geliyor oluşuydu, hepsini birleştirerek mükemmel bir plan kurulabilirdi. Kendi de fikir sunmak istedi ama zihni o kadar karman çormandı ki ne tam düşünebiliyor, ne de doğru düzgün cümle kurabiliyordu.

"Şey mi yapsak... Şey... Kiliseyle çok içli dışlı olanlar var, mesela ben... Bu kişiler bir şey yapamaz mı? Ne bileyim, herhangi bir şey, sonuçta bizden şüphelenmezler... Kiliseye çok gittim ben hem, avucumun içi gibi biliyorum... İşimize yaramaz mı bu? Bilmiyorum, ne saçmaladığım hakkında bir fikrim yok, özür dilerim! Lütfen bir şekilde gidip kurtaralım!" dedi ve daha fazla kendine engel olmadan gözyaşlarına boğuldu. Elleriyle yüzünü kapattı, başını eğdi. Hogwarts'ta ilk defa insan içinde ağlıyordu da bunu düşünecek mecali mi vardı sanki? Kiliselerin ne kadar acımasız olduğunu çok iyi biliyordu, orada büyümüştü sonuçta. Kendine kötü davranan o yaratıkların, büyücü olduğu bilinen André'ye neler yapmış olabileceklerini düşündükçe daha çok ağlıyordu. Zavallı André, kim bilir şu an ne haldeydi!
[spoiler]

[/spoiler]

Çevrimdışı Iris Ashworth

  • Ravenclaw
  • 5. Seviye
  • İleti: 17
  • 77 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Iris Ashworth
  • Güç Puanı: 3
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Asu
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Ravenclaw
  • Biçim Değiştirme Gücü: 3
  • Lanet Gücü: 2
  • Tılsım Gücü: 10
  • İksir Kabiliyeti: 6
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #3 : 24 Kasım, 2021 17:20:06 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Matem…

Hogwarts’ın bu yılında herkesin kalbi okunabiliyordu. Kalpleri amansızca bir korku ve umutsuzluk kaplamıştı. Büyük bir şokun etkisiyle pırıl pırıl gözler artık boşluğa dalıyor, kaybetme korkuyla herkes sevdiklerine sıkı sıkıya sarılıyordu. Bir nevi toplumsal bir paralize sanki kaçınılmazmış gibi engellenmeye yüz tutacak biçimde baş göstermeye başlıyordu. Kanlı balonun ardından atılan manşetler boğazları düğümlemiş, trende yaşananlar ise son darbeyi vurmuştu. Henüz büyük bir acıyı göğüsleyemeden küçük bedenlerin artarda zehir zemberek günlerle lanetlenmişliğinden kurtulmaları için büyümeleri gerekiyordu. Kimi için bu acılar üzerine konuşmak dahi zor iken kiminin harekete geçecek kadar cesur olması elzemdi. Öyle ki denizin en derin kısmına ulaştırılması gereken bir umut ışığı vardı. Umut her zaman etraftaydı. Onca korkuya rağmen heybetiyle bir köşede umut hep bekliyordu. Aksi halde özgürlüğün timsali olan hangi kuş konardı, kırık bir dala? Hangi kartal heybetiyle kanatlarını açardı sevdiklerini korumak için?

Iris için kanlı balo ve William’ın St. Mungo ziyareti adeta bir dönüm noktası olmuştu. Vaktinin çoğunu gelecek hakkında düşünmekle geçiriyor, Bakanlık ve yönetilen süreci inceliyor, bir çıkış noktası arıyordu. Profesör Yamashita’nın canhıraş söylediklerini kafasında birleştirmeye çalışıyor, kitapların arasında kayboluyor ve her seferinde eli boş kalıyordu. Can sıkıcı bir durum olmasının yanı sıra kapı her suratına sert bir şekilde kapanışında çaresizlik ve ümitsizlik Iris için tekrardan kabul edilemez bir hal alıyordu. Ortada öldüğü ‘iddia edilen’ bir arkadaşları vardı. André’nin şu an için bulundukları sınıfta heyecanla profesörün sorularına atıldığı hali gözlerinin önüne geliyordu. Üzerine düşünmemek ve yokluğunu hissetmemek imkansızdı. Birkaç haberin onları yanıltmasına ve arkadaşlarından koparmasına izin veremezlerdi. Ruhunun ve bedeninin her bir zerresini kaplayan acısıyla birlikte göz kapaklarını kapatıp sıktı bir anlığına. Nefes almanın ciğerlerine adeta bir iğne batırırcasına can yakıcı olabileceğini daha önce hiç deneyimlememişti Iris. Hufflepufflı çocuğun sırasının üzerine bırakılmış olan birbirinden farklı sonbahar çiçeklerine baktığında Iris'in benliğinde un ufak edilmiş bir umudun söz konusu olması dahilinde sevginin kurtarıcı gücüne duyduğu inanç gün yüzüne çıkıyordu. Bütün desteği William’ın düşüncelerineydi. Ona inanıyordu. Ona her zaman inanırdı.

Vakit geldiğinde öğrenciler arasında yayılan mesaj sayesinde sınıf neredeyse dolmuştu. Zaman zaman uğultular artıyor ve çekingen gözlerle ne olduğunu sorguluyorlardı. Öğrencilerin merakı giderek artarken Iris ise hala sorgulamaya devam ediyordu düşüncelerinin yoğunluğunda. Belki diğerlerine göre daha fazla pozitivite gösteriyordu ama yapılması gerekenin bu olduğuna da son derece emindi. Tanıkların söylediklerinden biri de Profesör Yamashita’nın büyü yapamazken bile öğrencisini kurtarmak için çabaladığıydı. Profesör sevgi dolu bir insandı. Uyanır uyanmaz böyle söylemesinin bir sebebi olmalıydı, boş yere olamazdı. Iris, Hogwarts trenine binmeden bir gece önce kulağı keskin olan babasıyla uzun uzadıya konuşmuş ancak ağzından herhangi bir laf alamamıştı. Gizliliğin esas alındığı bu konuda Iris’in içi hiç ferahlamamış, aksine devlet politikasına öfkelenmiş, çoğu şeyi sorgulamaya yöneltmişti. Ne olursa olsun, pes etmemeliydiler. Ellerinden gelen bir şeyler olmalıydı. Biliyordu, birlikten kuvvet doğardı.

Bütün kararlılığıyla karşılarında duran arkadaşlarına bakarken uğultuların kulakları fazlasıyla doldurduğunu fark ettiği anda sessizliği bölmek için minik bir uyarı öksürüğü verdi William’a. William öğrendiklerini ve düşüncelerini kısa ve öz bir şekilde sınıfta bulunanlarla paylaşmaya başladığında çorap söküğü gibi gerisi gelecekti. Birkaç gözün parıldamaya başladığını şimdiden seçebiliyordu Iris. William’ın “acı kaybını kabullenmesi” konusunda hiddetlendiği noktada başını o da inkâr edercesine iki yana salladı. Onlardan istenilen şey inanılmazdı. Bünyelerinin sindirebileceğini zannetmiyordu. Meyusluk yapmanın zamanı değildi, birilerinin eyleme geçmesinin önemi akrep ve yelkovanın birbirini kovaladığı her an artıyordu. Ve gölgelerde beklemek bir çözüm yolu değildi. Hiç kimseden bu denli kolay vazgeçilmemeliydi. Aynı zamanda can kulağıyla dinlediği William'ın konuşması ilerlediğinde dayanak ve takviye olacaklarını düşündükleri topluluktan ürkek bir sesin ortaya çıkışıyla sis perdesi bir mucize niteliğinde aralanmaya başlamıştı. En azından önlerini görebileceklerinin sevinci yansımıştı Iris'e. Gülümsemeyle William’a çevirdi bakışlarını. Ellerinde bir konum vardı artık, değil mi? Kasımpatı, mor, tavşan...Profesörün söylediği kelimelerinin ucunun buraya çıkmasını beklememişti Iris. Daha önce hiç karşılaşmadığından çağrışım uyandırmamıştı cadıda ilk öğrendiği andan bu yana. Şimdi her şey daha net seçilebiliyordu. Cadı avcılarının saplantılarla ve çarptırılmış fikirlerle geldiği radde belliydi. Geriye yapılması gereken tek bir şey kalıyordu ki yükselen bir sesin söyledikleri tam da Iris’in umduğu türdendi. Hemen ardından binadaşı Mirabelle’in söyledikleriyle ortam hararetlenmeye başlamıştı. Kızın her zamanki gibi düşüncelerini çekinmeden dile getirmiş olması hoşuna gitse de sakinliklerini korumalıydılar. Mirabelle'in öfkesinin ardından yıpranmışlıkla ağlamaya başladığını gördüğünde kıza sarılmak istedi ama aralarında bulunan mesafeden dolayı yapamadı. Kızın yanındaki arkadaşının destek vereceğini temenni ederek arka planda bölük pörçük fikirlerle boğuşmaya başlamıştı Iris. İncelikle işlenmiş bir plana ihtiyaçları vardı. Yıllardır ev niteliğini taşıyan Hogwarts’ın duvarları bu son yaşananlardan sonra artık Iris’e tutsaklık hissiyatı veriyordu. Böyle olması hoşnutsuzluğa sürüklüyordu kendisini. Ayaküstü durduğu yerde göğsünde kavuşturduğu ellerini sabit bırakarak büyük bir kararlılık ve ciddiyet ile bir iki adım öne doğru atıldı cadı. Hala çekimser davranan insanlar olduğu da kolayca fark edildiğinden ötürü söyleyeceklerini kafasında ölçüp biçmişti. “André’nin bir grup cani elinde neler yaşadığını tahmin bile edemeyiz. Çaresizce onu orada bırakmamızı ve hayatlarımıza her şey normalmiş gibi devam etmemizi bekleyemezler bizden. Kolay olmayacağını hepimiz biliyoruz, elbette.” Girişecekleri işin birden fazla sorumluluğu vardı. Sakin bir tonla söylemlerini sürdürdü:“Alacağımız riskler var. O yüzden büyük-küçük bütün yardımları almalıyız. Bizzat yola çıkmayı tercih edenlere yardımcı olabilmek için birbirimizin ardını kollamamız gerekli.” Herkesin aynı özveriyi ve cesareti göstermesini beklemiyordu Iris. Lakin, hiç değilse geride kalan birkaç öğrencinin gidecek olan öğrencilerin yollarını açmak, eksikliklerini gidermek veyahut yokluklarının fark edilmemesini sağlamak gibi uğraşlara girmesini istiyordu. Ya da her ortamda muhalefet olabilecek tipler olduğunu varsayarak buna göz yummalarını istiyordu Iris. Çoğu şeyi her açıdan ele alırdı, kaldı ki Hogwarts sınırlarını dönem açıkken terk etmek ve oldukça tehlikeli bir güruhun bulunduğu yere kurtarma operasyonu düzenlemek meşakkatli bir işti. Eğer sağ salim dönmeyi başarabilirse de başlarının çok ağrıyacağı aşikardı. Herkesi tehlikeye atmaktansa planlamalarda gruplara bölünmenin daha mantıklı olduğunu düşünüyordu. Genç kız, sorumluluk bilinciyle aşılandığından André’yi kurtarmaya çalışırken diğer arkadaşlarını da göz etmeliydi. Kimsenin burnunun kanamasını dahi istemezken başlarına neler gelebileceği meçhuldü. Zayiatın olabildiğince az olmasını umuyordu.
 
Araya öğrencilerin fikirlerini belirten cümlelerin karışmasına izin verdi can kulağıyla onları dinlerken. Kafasında dönüp dolaşanları topladığında sözlerin arasında bir es alıp derince aldığı nefesini geri bırakıp devam etti:“İzninizle… Birkaç düşüncemi sizlerle paylaşmak istiyorum. Gözden kaçırdığım bir şey olursa ya da ekleme yapmak isterseniz beni bölmekten çekinmeyin lütfen. Öncelikle sizi uyarmak istiyorum. Hogwarts’ın dışına çıkmak bile bizim için büyük bir problem olacakken az sonra öne süreceğim fikirler karşılaşabileceğimiz sorunları indirgemeyecek.  Bu noktada tereddüttü olanlar pek ala anlaşılabilir ve yadırganmaz. Katılmak istemeyen arkadaşlarımız gizliliğimiz için bu sınıf içerisinde konuşulanlar konusunda kulaklarını ve gözlerini kapatırlarsa makbule geçer. Hakkınızda ne düşünüleceği endişesini taşımadan sınıfı terk ederseniz hiçbir suça karışmamış olursunuz da. Merak etmeyin… Bizi dinlediğiniz ve burada endişelerimizi paylaştığınız için teşekkür ederiz.” dediğinde hareketlenmelerin oluşmasını izlemeye koyuldu. Alt sınıfların böyle bir tehlikeye atılmalarını beklemiyor, daha doğrusu istemiyordu. Kalabalık bir şekilde ortadan kaybolmalarının dikkat çekeceğini bildiğinden böylesinin en doğrusu olduğunu düşünüyordu Iris kesin bir tavırla.

Neyse ki çok geçmeden en son kapıyı örten Slytherinli öğrencinin ardından kalanlara baktığında gördüğü ise çoğu kalacağını düşündüğü isimlerdi. Yapacakları işleri ne kadar az kişi bilirse o kadar iyi ve tutarlı ilerleme gösterebilirlerdi. Tekrardan belirgin bir öksürükle dikkati söyleyeceklerine çekmek isteyen Iris, peşinden aklındakileri paylaşıma sunmak üzere dudaklarını araladı: “Bir planım var ama geliştirilmeye oldukça açık. İlk olarak; hava kararmaya yüz tuttuğunda iksir dolabını elden geçirmemiz gerekli. Bildiğiniz üzere baloda hiç kimse büyü yapamadı. Her ihtimale karşı iksirler ve bitkilerden faydalanmamız gerektiğini düşünüyorum. Görünmezlik veya önden kullanabilirsek işimize yarabileceğini düşündüğüm buharlaştırabileceğimiz bir yaşayan ölüm iksiri gibi şeylere bakmalıyız. Akşam karanlık çöktüğünde ise süpürgelerimizle hızlı bir uçuş gerçekleştirmeliyiz. En iyi ulaşım yolu olan uçuç tozunu da düşündüm ama müdirenin odasına sızmak zor olabilir. Keşke kolay bir yolu olsa… Geceleri bakanlık ulaşım yollarının denetiminde hala çok iyi değil. Bir fırsatını bulabilirsek ikili veya üçlü gruplara bölünebiliriz. Uçuç tozu bir köşede değerlendirilmek üzere kalabilir. Asıl önemli olan ve bizi ihtiyaç listesinde en zora sokacağını düşündüğüm şey ise: Adamotu.” Çekincesizce sıralıyordu kafasındakileri Iris. Ortaya atılacak fikirler ile birlikte plan tam anlamıyla bir biçim kazanabilirdi. Adamotunun ismen dahi cümlelerinde geçmesinin yeterince kulağa çılgınca geldiğini bilmesine ek olarak; bir o kadar da ele geçirmeleri durumunda başlarına hem okul hem bakanlık yönetimi tarafından çorap öreceği kaçınılmazdı.

O esnada William ile buluşan gözlerinde destek almayı bekleyen bir ifade vardı Iris’in yüzünde.“Bakanlık tarafından yetiştirilmesinin yasak olduğu malumunuz, ancak; bitkibilim seralarında onaylı bir şekilde işimize yarayacak kadar olduğunu varsayıyorum. İkinci sınıflar için hala kullanılıp kullanılmadığını kontrol etmeliyiz. Çığlıkları adamı bayıltır ve yetişkin bir adamotunun ölümcül olabileceğini de es geçemeyiz. Eğer varsa... (ç)almamız sıkıntılı bir durum olacaktır. Ancak… başarırsak bize giriş/çıkış esnasında destek atabilecek yegâne şeylerden biri olur.”derken cümlelerinin sonuna doğru ses tonunu biraz daha kısmıştı. Bakanlığın isminin geçişi dahi tüyler ürpertici olabiliyordu zira. Bir yandan da kas güçleri de var denemezdi. Büyü yapamamaları ihtimali söz konusuyken de aklına farklı alanlara yönelmekten başka bir şey gelmemişti Iris’in. Çok bileşenli bu söylediklerinde oturtulması gereken yerler elbette vardı. Uçuç tozu kullanımı garantilenebilirse eğer bir grup önden gidebilir ve anında ulaşım sağlayabilecekleri için beklemede kalabilir, o esnada gözlem yapabilirlerdi. Süpürge ile gidecek olanların tahmini varışlarıyla eş zamanlı bir sızma gerçekleşebilirdi. Dakikalar içerisinde her şey masaya yatırılacaktı. İçlerinden birini değil, acılarını toprağın altına gömüp umuda tutunan yüreklerini ön plana koyma vaktinin çoktan geldiğini bu sınıftaki herkes biliyordu. Neredeyse aralıksız konuşmasını sonlandırarak “Ne düşünüyorsunuz?” diye sordu Iris etrafındakilere bakarak. Yüzündeki eminlik hiç kaybolmamıştı. Diğerlerinin de fikirlerini dinlemek ve söyledikleri hakkında yorum yapmalarını, birlikte ilerleme kat etmek, ortak bir çıkar yola ulaşmayı istiyordu. Planladığının ana hatlarda paylaşımını yapmış sayılırdı. Şansa ihtiyaçları vardı ve Mallarmé’nin dediği gibi, 'Her düşüncenin yaydığı şey, bir zar atımıdır.’
« Son Düzenleme: 24 Kasım, 2021 18:31:22 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Iris Ashworth »

Çevrimdışı Mirina Blackbird

  • Ravenclaw
  • 2. Seviye
  • İleti: 5
  • 83 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Mirina Blackbird
  • Güç Puanı: 56
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: iskender
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Ravenclaw
  • Biçim Değiştirme Gücü: 6
  • Lanet Gücü: 1
  • Tılsım Gücü: 4
  • İksir Kabiliyeti: 10
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #4 : 24 Kasım, 2021 19:24:43 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
“Kupid delmiş kalbimi
Görmem yalabık altını
Kimse avutamaz beni
Denizcim levent, neşeli”

Iris Ashworth’un sorusu üzerine oluşan sessizliği bu kısa, kısmen hüzünlü denizci şarkısı bölmüştü. Öğrencilerin bakışları yukarıya, sesin geldiği yere, yani sınıfın tavanına doğru kaydı istemsizce. Tılsım dersliğinin pencerelerine kadar varan ve bir tavan arasını andıran asma katında, dizlerine kadar uzanan çorapları ve çamur lekelerinin kirlettiği pabuçlarıyla bacaklarını bir ileri bir geri sallamakta olan bir kız çocuğu; elindeki saksıya ekili bir bitkinin dallarını avucunun içiyle okşuyor, bir yandan da şarkısını mırıldanıyordu. Pek muhtemel sınıftaki çoğu öğrenci, kızın en başından beri burada olduğunu daha yeni fark edebilmişti. Nitekim hakkında dönen söylentilerden kaynaklandığı şüphesiz sebeplerle, dönemdaşları arasında pek sevilmediği de rahatlıkla söylenebilirdi. Mirina’yı fark etmeleriyle, huzursuz bir takım fısıltılar öğrencilerin arasına yayılmıştı çoktan. Ekşiyen yüzler ve hoşnutsuz ifadelerin dolaştığı bakışlar bozmuştu sınıftaki ağır matem havasını.

“Sırf burada neler çevirdiğinizi merak ettiğim için şan çalışmamı bölüp geldim. Ama görüyorum ki; kasımpatılardan, tavşanlardan ve mor menekşelerden konuşmak için toplanmışsınız!”

Saksıyı asma katın ahşap zeminine bırakıp kollarından güç alarak aşağıya bıraktı kendisini. Tam da Mirabelle’in tekmelediği sıranın üstüne konuvermiş, sonra da bacakları üzerinde hafifçe yükselmişti şimdi. Aşağıya bir göz atıp, küçümser bir ifadeyle süzdü matemin sarmaladığı küçük bedenleri. Sonra da sıranın üzerinden zemine atlayıp öğrenci kalabalığının arasına doğru yürümeye başladı. Başı öne eğik, saçları yüzünü kapatırcasına savruk, dudağından kısık bir sesle dökülen sözler ve söylenerek kendi kendine, sınıfın ortasına doğru ilerleyen cılız bir kız çocuğu...

“Kasımpatı, mor, tavşan... Kasımpatı, mor, tavşan... Kasımpatı, mor, tavşan... Kasımpatı, mor ve tavşan!”

Tam da Mirabelle’in önünde durmuştu şimdi. Kocaman açtığı gözlerini kızcağıza dikmiş, meraklı bakışlarla kızın yüz hatlarını inceliyor gibiydi. Gözyaşlarından utanan kızcağız gayriihtiyari bir şekilde yüzünü kapatıverdi elleriyle. Yapmacık olduğu besbelli bir şefkatin tonlamasıyla söze girdi Mirina.

“Arkadaşların ölürken sen neredeydin zavallı tavşancık? Yoksa korkup kaçtın mı? Ah, zavallı tavşancık! Avcılardan mı kaçtın yoksa?”

Mirabelle ise parmaklarının ardında zırıl zırıl ağlamaya devam ediyordu. Ellerini yüzünden yavaşça çekip başını kaldırdı sonrasında ve ruhsuz, ölü bakışlarını dikti Mirina’ya. Aklından geçenler döküldü dudaklarından birer birer, "Ne yapıyordum... Ne yapıyordum... Patronum tarafından sürüklenirken André'yi yanıma almakla ilgili bir şeyler mırıldanmakla meşguldüm galiba güzelim, hatırlamıyorum ki. Haklısın, avcılardan kaçtım. Ne kadar da zavallı bir tavşanım değil mi küçük kuş? Hadi acı bana ve beni rahat bırak!" Peşi sıra yüzünü tekrar avuçlarına gömüp ağlamaya devam etti kaldığı yerden.

Mirina ise, gözlerini bir anlığına kızın gözlerinden ayırıp, arkasındaki sıralara, daha doğrusu afaki bir boşluğa dikmişti. Sanki, bir başkasıyla konuşuyor gibiydi.

“Sesin o kadar kötü ki, şarkınla avcıları çağırmışsın zavallı tavşancık! Peki söyle bakalım, mor bir tavşan mı daha kasımpatıdır yoksa... ÖLÜ BİR TAVŞAN MI!?”

Kendisine ait olduğu şüpheli, cırtlak bir sesle bitirmişti cümlesini. Kendi sesinden irkilircesine dalgın hallerinden çabucak sıyrılıp savurdu saçını sebepsizce. Bakışlarını Mirabelle’den kaçırıp sınıftaki diğer öğrencilere döndü. Başıyla az önce konuşmasını bitirmiş olan ve şimdi şaşırmış bir ifadeyle kendisini süzen Iris’i gösterip, devam etti konuşmasına.

“Prenses kelebeğimiz haklı! Bu tımarhaneden kaçıp da çok bilmiş porsuğumuzu kurtarmaya çalışmak başlı başına büyük bir problem! Hah! Ben size kayıplarınızın arkasından söyleyebileceğiniz çok güzel ağıtlar öğretirdim halbuki!”

Asma kata bıraktığı saksısına ve üzerindeki bitkiye çevirdi bakışlarını. Yüzünden garip bir mutluluk okunuyordu. Ölümün huzurunu taşıyan bir gülümseme belirmişti dudaklarında.

“Yaşamı yaşanabilir kılan tek şey ölmek olsa gerek. Neyse, ne diyorduk? Ah, tabi siz maceracıların okuldan kaçması gerekiyordu. Yerinizde olsam süpürgeme davranmadan evvel kambur cadı heykeline uğramayı bir düşünürdüm. Uçmayı sevmiyorum, bence biz cadı ve büyücülerin bir ayağı toprakta kalmalı. Süpürgeleri de sevmiyorum. Amcamın benim için yaptığı süpürge hariç tabi ki...”

Sıraların birisinin üzerine uzanırken sebepsizce, son bir bakış daha attı saksıya doğru.

“Adamotuna gelince, benim dostumu alabilirsiniz. Adı Robin, Robin Sherwood... Çok yakışıklı bir adamotu bence!” Aniden doğrulup kalabalığn içerisinde, az önce gördüğüne emin olduğu Aethelwulf’u aradı gözleri. Masum denebilecek bir gülümsemeyle mavi cübbeli gence dikti bakışlarını. “Alınma minik kurdum! Sen daha yakışıklısın. Haha! Robin çok arkadaş canlısıdır bu arada. Onu üzmeyin sakın, olur mu? Umarım maceranızdan muzaffer ve KANA BULANMIŞ bir şekilde dönersiniz'” Sesindeki değişimi fark etmemişti bile. Umarsızca sıranın üstüne sırt üstü uzandı tekrardan.

Bacaklarını ritmik bir şekilde sallayıp sıranın tahtalarına vururken, gözlerini kapatarak odayı dinlemeye koyuldu. Çocukların fısıldaşmaları ve hararetli tartışmaları arasından, asma kattaki adamotunun kıpırdanmalarını ve hatta sınıfın pencerelerinden dolan rüzgarın, bitkinin dallarında çıkardığı hışırtıyı duyabildiğine emindi.
« Son Düzenleme: 24 Kasım, 2021 19:43:41 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Mirina Blackbird »

Çevrimdışı Eurus Medea Soleil

  • Slytherin Bina Başkanı
  • 4. Seviye
  • İleti: 13
  • 176 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Eurus Medea Soleil
  • Güç Puanı: 40
  • fine.
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Işık
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Slytherin
  • Biçim Değiştirme Gücü: 5
  • Lanet Gücü: 7
  • Tılsım Gücü: 1
  • İksir Kabiliyeti: 8
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #5 : 25 Kasım, 2021 23:45:14 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
"İyi ki bir profesör ve birkaç aptal öğrencimiz gitti," dedi Eurus melankoliyle dolup taşmakta olan koridora adımlarını attıklarında. Alexis'in soğuktan yaşarmış gözlerine yan yan baktı, destek beklediği aşikardı. "Demek istediğim, şuraya bak! Okulda aniden salgın bir hastalık baş gösterse ve rastgele insanları öldürmeye başlasa inan bana bu kadar yas tutmazdık."

Eurus'un isyanından sonra yine bir sessizlik çöktü bulanık suratların bir belirip kaybolduğu koridora, bir köşede yiyişen ikili dışında tek duygu matem gibiydi bütün okulda. Aşk aradan sızmayı nasıl her seferinde başarıyordu?

Okul başlayalı kısa bir süre geçmişti yalnızca; insanlar ne derslerine alışabilmiş, ne de yaşayıp yaşamadığı endişesinden kurtulamadıkları arkadaşlarının sağ salim olduğu gerçeğini kendilerine yedirebilmişlerdi. Eurus'un yatakhanesinde öyleydi en azından, gecenin bir yarısı çığlık atarak kalkanlar ve koşturarak yataktan çıkanlar, çok değerli Isabelle, Elizabeth ya da bir başka klişe isimdeki arkadaşlarının kolunu sıktıktan, yanaklarını öptükten ya da onlara bakarak ciddiyetle kafalarını salladıktan sonra geri dönenler arasında sıkışıp kalmıştı kendisi. Her türden hayvanın geçinmeye çalıştığı bir ahırda tek yemek kabı, delilerle tıka basa doldurulmuş tımarhanedeki tek akıllı gibi hissediyordu kendini.

Aklı başında olduğundan şüphelense de en azından durduğu noktada hıçkırıklara boğulmayacak kadar sağlam görünen William'ın mesajı bu nedenle heyecanlandırmıştı onu, görür görmez bu saçmalığın bir son bulacağını, ölüm haberi gelene kadar varlığını bile bilmedikleri için tutulan saçma yasın sona ereceğini umuyordu. André hariç. André iyi çocuktu.

Alexis'e onu kırmayacak bir cevap düşünebilmesi için verdiği süre dolmaya başlarken iki kız çıktı Eurus'un varlığından bile haberi olmadığı (altıncı sınıftaydı lanet olsun) bir köşeden, ne komiktir ki, birinin adı Elizabeth'ti. "Vay canına," dedi sarışın kız Eurus ve Alexis'in morarmış dudaklarına bakarak, "dışarısı soğuk mu?"

"Hayır, Glacius büyüsünü deneyecek yer arıyorduk. Atkınızı bağlayın, aptallar."

"Bunların bu yıl okula gelmek yerine trenden atlayanlara katılacaklarına yemin edebilirdim," dedi uzaklaşan kızlara gözlerini kısarak, "ama eminim biri dışında bütün derslerden kalmak yeterli bir bahane değildir. Ben ne bilirim ki! Etrafta hayalet olarak gezen o geri zekalılara sormak lazım."

Birkaç yıl önce koridorda yürürken birine benzettiği için bağırmaya başladığı ve daha sonra özür dilemeye değer bulmasıyla tuhaf arkadaşlıklarının başladığı Alexis hala sessizdi; kısmen André'yi sevdiği ve bütün bu yas olaylarına dahil olduğu için. Kısmen de Eurus'tan korktuğu için, ama bu konuda destekçi bulması kolaydı.

"Nasıl gidiyor sevgili Eurus?"

"Siktir git Francis."

Francis isimli geri zekalı ve flörtüz mahlukun onları koklayarak bulduğuna emindi Eurus; ne zaman onu unutacak gibi olsa, kafasını dinlemeye karar verse veya nefes alma suçunu işlese işte oradaydı, ikizinin çorabını saat başı koklayan bir av köpeği gibi. Ve her zaman saçma derecede mutluydu. Bir de gürültülü. Genç kız çoğu zaman oğlanın ses tellerini kopartsa dünyanın çok daha çekilebilir bir yer olacağını düşünürdü, Alexis'in Hufflepuff olması ve bu fikre şiddetle karşı çıkması üzücü bir detaydı.

"Ne kadar kaba! Arkadaşın ne kadar da kaba, Alexis." dedi Francis, hafifçe eğilip Eurus'un talihsiz boyuyla alay ederek.

"Yapacak daha iyi bir işin yok mu?" dedi Eurus, Alexis'e cevap fırsatı vermeden.

"William'ın mesajını almadınız mı? Arkadaşımı kurtarmak için orada olmazsam ne tür bir erkek olurum?"

"Geri zekalı bir tane."

"Kavga etmesini biliyorum en azından."

"Eh, sen olmak ne güzel olmalı. Belki bir gün bir peri masalına denk gelir ve aniden senin vücuduna taşınırım ve orada bir süre yaşadıktan sonra nihayet kendi aklımın tekrar farkına varırım. Ama o zamana kadar, oraya gideceğim ve William'ın açıklayacağı saçmalığı dinleyeceğim. Şimdi çekil yolumdan."

Francis'i atlattıktan sonra geriye yalnızca tılsım sınıfının önünde imalı, bol dramalı bir bekleyiş yapanlar kalmıştı; orada dikiliyor ve içeriye girecek enerjiyi bekliyorlardı. Tanrı'dan bir ışık ya da İsa'dan fırlatılmış bir haç, belki saçlarına sürülecek bir avuç domuz boku ya da tuttukları yası simgeleyecek birkaç hediye.

"Hareket edecek misiniz? Yoksa '5, 6, 7, 8'e mi ihtiyacınız var?" diye bağırdı Eurus. Kapının önünde dikilerek depresif bir şekilde duran William'a acıyan birkaç aptal Hufflepuff bekledikleri ışığı almışçasına uzaklaştı kapıdan, artık dilini yuttuğundan ya da kullanmaya kullanmaya ses tellerinin koptuğundan şüphelenen Alexis'i peşinden sürükleyen Slytherin'e yer açtılar.

"Sinir bozucu", "gıcık" gibi kelimelerin anlatmaya yetmediği, bu metnin yazıldığı dilin yetersiz kaldığı ama Eurus'un sonuna kadar hissettiği bir sessizlikten sonra William da girdiği gündüz düşünden uyandırıldı, onları kısık sesiyle kutsadı. Kayıplarımızı bilmeyen kaldı mı Merlin aşkına. Adamotları çığlık atmayı bırakıp öğrencilerin yasını konuşacak yakında.

İyi, drama, kaos, neyse ne. FYBS'lere bir yıl kala tam da Hogwarts öğrencilerinin ihtiyaç duyduğu şey. Ravenclaw cübbesi muhtemelen terden sırılsıklam olmuş kızın söylediğine katılıyordu içindeki bir parça (en azından söylediğini zannettiğine), işi yetişkinlere bırakıp karışmamak en iyisiydi. Öte yandan söz konusu olan André'ydi; vicdanından geri kalanları uyandırabilecek yarım düzine insandan biri.

"Ben öldürelim diyorum," diye mırıldandı her kafadan bir ses yükselirken.

Geri kalanını bilemezdi, ama Eurus'un içinden bir ses arkadaşının acısını kabullenmesinin pek de mantıksız olmadığını söylüyordu.

Eh, drama geliyorum demezmiş. Terli Ravenclaw, kahverengi saçlı kız ya da içinde ne buhranlar dönen ama iyi gizleyen (aman aman) cadı kilisenin lafı geçer geçmez içindeki sayısız buhrandan birinin sinire dönüşmesine ve miktarı belirsiz okul harcıyla alınmış sıradan acısını çıkarmasına izin verdi. Sıra da büyünün mucizesi değilse tabii.

"Birkaç kere söyledin ama tabii dramatik efekt için süslediğini anlıyorum," dedi sakinleştirme görevini bir başka öğrenci devralmadan önce.

"Benim bir önerim var," dedi fikri olan her insanın bunu belirtme ihtiyacı duyduğu gerçeği kendini iyice belli ederken. Yani hadi ama, her ses çıkmak zorunda değildi ama madem bu kadar fazla çıkıyordu, Eurus da bir katkı sağlayabilirdi. "Bilirsiniz, rahibe kılığında gidebiliriz. Boyunlarımıza haçlarımızı takıp İncillerimizi edindik mi İsa dışında hiçbir güç bizi durduramaz eminim."

Çevrimdışı Michael Throd Sigurðsson

  • Hufflepuff
  • 4. Seviye
  • İleti: 12
  • 146 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Michael Throd Sigurðsson
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Nisa Senyuva
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Hufflepuff
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 1
  • Tılsım Gücü: 6
  • İksir Kabiliyeti: 4
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #6 : 25 Kasım, 2021 23:59:44 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Okulun açıldığı gece William'ın çağrısı üzerine buradaydı Michael. Sabah kalkıp isteksizce bir şeyler yiyip, kendisini Tılsım sınıfına gelmişti. Çıkan olaylardan herkes gibi onun da haberi vardı ve hayatında hissetmediği kadar acı hissetmişti kalbinde. Andre ile dost olacak kadar yakın değillerdi ama oda arkadaşı olduklarından konuşmuşlukları vardı.

William'ın söylediklerini hiçbir şey söylemeden dinliyordu. Beynindeki bir ses 'Onlarla beraber ol ve onlara yardım et. dese de bir yanı Hayır! ÖLEBİLİRSİN. APTAL!!! diye bağırıyordu kafasının içinde. Sessiz sessiz dinlerken kendi içinde bir karar vermişti, onlarla beraber olacaktı.

[spoiler]Çok acele yazdım...[/spoiler]
« Son Düzenleme: 26 Kasım, 2021 00:01:35 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 Gönderen: Michael Throd Sigurðsson »

Çevrimdışı Alexis Loman Ó Dubhghaill

  • Hufflepuff Bina Başkanı
  • 2. Seviye
  • İleti: 3
  • 41 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Alexis Loman Ó Dubhghaill
  • Güç Puanı: 22
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Ecrin
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Hufflepuff
  • Biçim Değiştirme Gücü: 9
  • Lanet Gücü: 2
  • Tılsım Gücü: 7
  • İksir Kabiliyeti: 3
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #7 : 26 Kasım, 2021 00:28:29 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
Soğuk hava Alexis'in her bir hücresini ayrıca rahatsız ediyor, tuttuğu yas yetmezmiş gibi ona eziyet ediyordu. Eurus'un, hemen yanında yürüdüğü agresif arkadaşının, peşinden ilerliyorken söylediklerini sadece algılamakla yetiniyordu. Cümleler beyninin içinde dönüyordu sadece. Verebilecek karşı bir cevap bulamıyordu. Belki haklıdır diye düşündü, ona göre abartılıyor olmalıydı olay. Alexis için öyle değildi. Sadece herhangi birinin aralarından ayrıldığını hissetmiyordu. Belki o kadar da samimi değildi ancak Andre'nin yokluğunu fark edebiliyordu.

Aslında bir ihtimal, fark edebilmesinde Andre ile olan ilişkisinin bir önemi bile olmayabilirdi. Etraftaki insanların ifadeleri, duruşları bile hissettiriyordu oğlanın kaybını.

Alexis kendi adımlarını Eurus'unkilere uydurmaya çalışırken Tılsım sınıfına doğru ilerliyorlardı. William'ın mesajı yüzündendi bu, önemli bir şey olduğunu belirtmişti oğlan. Eurus gittiği sürece peşine takılmaktan çekinmezdi Alexis de. Ne olacağını merak ediyordu, o önemli şeyin ne olduğunu özellikle de.

Bir sessizlik vardı şimdi yürüyen ikilinin arasında. Devam etmesi gereken, cevap beklenen taraf Alexis olmasına rağmen bunun farkına varamıyordu. Kendi düşüncelerini kafasında onlarca kez döndürüyordu. Bazense araya kulağına ilişen cümleler giriyor, aklını karıştırıyordu. Bir şey hakkında konuşmalı mıydı? Sorular kendisine mi yöneliyordu ki?

Eurus'un sesini birkaç saniye içinde tekrar duydu. Sarışın bir kızla atışıyor gibi görünüyordu. Alexis bunun bir süre devam edeceğini düşündüğündeyse çoktan kızlarla aralarına mesafeler girmişti bile. Eurus onların arkasından bakarken bir şeyler demişti. Gergin duruyordu, her zamankinden pek de farklı değil.

Kafasını yere eğdi kıza tepki vermek yerine. Eurus'un ayakkabılarını izliyordu. Attığı her bir adımını inceliyor, onun gibi adım atmaya odaklanarak düşüncelerini dağıtmayı amaçlıyordu. İkizinin sesini duyana kadar gayet başarılı da olmuştu kendince.

Başını hızlıca kaldırıp ikiliyi süzdü. Ne Eurus'u destekleyecek herhangi bir şey söylüyordu ne de Francis'i koruyacak. İkisi de Alexis'ten böyle bir şey beklemezdi herhalde, değil mi?

Kendisine yöneltilen lafı duyup uzun süre sonunda ağzını açmaya karar vermişti ki Eurus ondan önce davrandı. Sonra da bir şey olmamış gibi onları dinlemeye devam etti Alexis.

Yanından ayrılmadan önce kısaca bir bakış atıp tebessüm etmeyi denedi kardeşine. Bu sahtelik akan gülümsemeye kimseyi inandıramazdı.
 
Sonunda, oğlana sanki saatlerdir yürüyor gibi hissettiren bir sürenin ardından dersliğin kapısına ulaştılar. Kalabalıktı. İlerlemeleri için kimsenin yol açmaya niyeti yok gibi duruyordu. Eurus bağırana kadar tabi.

Geçebilecekleri bir alan açıldığında kızın arkasından yürümeye devam edip içeri girdi. Etrafına bakıyordu. Bakıyordu bakmasına ama bir şey görüyor sayılmazdı. Bir sıranın ayağına takılmıştı gözü en son. Kıpırtısız durduğundan belki de, gözlerini hiç o noktadan ayırma ihtiyacı hissetmedi.

İnsanlar tek tek, bazense hep bir ağızdan konuşmaya devam ederken çıt çıkarmamaya devam etti Alexis. Herkes ortaya fikirler atıyordu ve büyük bir çoğunluğu da işe yarardı.

Alexis'in yine sesi çıkmadı. Yetişkinlere haber vermek ve her zaman yaptığı şekilde olaydan uzak kalmak istemişti bir an, gidenler için yol gösterildiğinde. Sonra neden gitmemişti ki? Utanmış mıydı öylece yürüyüp gitmeye ya da biraz aksiyon mu arıyordu hayatında? Veya sadece merak mı etmişti sonucun ne olacağını? Hepsi birden burada kalmasının sebebi olabilirdi, bilemiyordu pek.

Sessizliğini korumaya devam etti bundan sonra da. Sanki konuşması yasakmış ve ağzını açtığındaysa cezalandırılacakmış gibi susmuştu. Fikirleri, ifadeleri, konuşmaları beynine kazımaya başlamıştı sadece.


Çevrimdışı Aethelwulf Ares Caldecott

  • Ravenclaw Bina Başkanı
  • 9. Seviye
  • İleti: 47
  • 157 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Aethelwulf Ares Caldecott
  • Güç Puanı: 0
  • Sevgilim, aşığım sana
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Gül
  • Meslek: Hogwarts VII. Sınıf
  • Hogwarts Binası: Ravenclaw
  • Biçim Değiştirme Gücü: 7
  • Lanet Gücü: 5
  • Tılsım Gücü: 5
  • İksir Kabiliyeti: 4
Ynt: Umut: Tavşan ve Kasımpatı
« Yanıtla #8 : 27 Kasım, 2021 14:14:56 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[justify]Öğrencilerin büyük bir heyecanla beklediği Hogwarts’ın açılışı, karanlık bir haber ile sarsılmıştı; Mag Mell’de bir kıyım gerçekleşmişti, insanlar Kanlı Balo diyordu o geceye, pek çok arkadaşı yaşamını yitirmiş veyahut kayıplara karışmıştı. Yaşananları annesinden öğrenen Ares, bir kez daha nefretle dolmuştu bakanlığa karşı; işlerini doğru düzgün yapıyor olsalardı eğer bunların hiçbiri yaşanmayacaktı belki de. Hogwarts’ı ele geçiren melankolik havanın tek nedeniydi sorumsuzlukları, eğer işlerini düzgün yapıyor olsalardı, her gün gözyaşları dökmeyecekti insanlar. Gerçi, Ares’e göre eğitim yılı başladığından beri gözle görülebilir bir oranda zekâ gerilemesi yaşanmaktaydı Hogwarts şatosunda, nihayetinde kayıpların sıralarını çiçeklerle donatanların büyük çoğunluğunun haberi alana kadar bir haber olduğundan emindi.

Yapılması gereken bir şey varsa o da silkelenmekti; karalara bağlamak hiçbir işe yaramazdı, gerçekten adaletin yerini bulmasını istiyorlarsa kendilerini geliştirmek için var gücüyle çalışmaya başlamaları gerekiyordu. Günlerdir ortak salonlarında ya da yemek için Büyük Salon’a indiklerinde insanlara bunu anlatmaya çalışıyordu. Hiçbir şey için çok geç olmadığını, annesinin bile gazetelerinde bir farkındalık yaratmaya çalıştığını, yas tutmanın yalnızca aptallara göre olduğunu ve daha nicelerini… Dediklerine kulak asmamaya ant içmiş gibiydiler ya da Ares onlara gözünde fazlaca değer kılmıştı, insanlar aptaldı, işler sarpa sardığında ise bu aptallıkları katlanarak artıyordu.

Hiç beklenmedik(!) bir şekilde adaleti destekleyen Hufflepuff'lardan gelmişti bu konuda yapılacak ilk hareket; yakın arkadaşlarından biri olan William, onları önemli bir konu hakkında konuşmak adına Tılsım dersliğine çağırmıştı sabahın bir vaktinde. Ares böyle bir teklifi geri çevirecek değildi, hatta içinde bir şeyler yapmak için yanıp tutuşan o his sayesinde derslikte ilk yerini alanlardan biri olmuştu.

Gönüllüleri dikkatle gözlemledi tahta sıralardan birine yerleşmiş oğlan, ona göre eğer gerçekten André hayattaysa ve bir kurtarma görevi gerçekleştireceklerse durumları oldukça acınasıydı. İçlerinde takım ruhuna oldukça ters düşecek katılımcılar bulunurken Hufflepuff’lı arkadaşını kurtarmayı bırak, sağ bile dönemezlerdi gittikleri yerden.

Ne yazık ki beyler bayanlar, hemen insanların aklına yatmıştı bu kurtarma operasyonu; her kafadan birbirinden alakasız fikir önerisi ortaya atılırken Ares yalnızca kahkahasını bastırmak için çabalamıştı. Bir ihtimal doğru dürüst bir organizasyon ve liderlik ile şansları yaver gidebilirdi, söz alacak kimse kalmadığını düşündüğünde sonunda sessizliğini bozdu.

“Sevgili dostlarım, biliyorsunuz André benim için oldukça değerli bir arkadaştı. Başına hiçbir şekilde böyle bir talisizlik gelmemesini ve şu anda hiçbir şekilde bu konuşmayı yapmıyor olmamızı dilerdim.” Hüzünle başını eğdi, takındığı düşünceli ifade ile devam etti. “Ancak kaderin planları farklıymış, pekâlâ bu kurtarma planı hepinizin aklına yatmış gibi görünüyor olsa soruyorum size neyinize güveniyorsunuz? Onlarca yetişkin büyücünün saldırıda kılını bile kıpırdatamadığını söyledi annem çünkü büyü yapmalarını engelleyen karanlık bir burhan çökmüş ortama. Kimlerle ve neyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz, gerçekten Iris süs çiçeklerinin böyle canavarlar üzerinde işe yarayacağına dair bir inanın var mı?” Ayağa kalktı, bu sefer ses tonunun daha kararlı çıkmasını istiyordu. “Dostlarım, yandaşlarım, başımıza her ne gelecekse gelsin André hepimizin arkadaşıydı, işe yaramaz yetişkinler gibi onu kaderine terk edemeyiz, küçük bir ihtimalde de olsa eğer hayattaysa onu kurtarmak bize düşmeyecek de kime düşecek? Eurus, sevgilim senin her zaman bir dahi olduğunu düşünmüşümdür biliyorsun, bu onurlu görevde de zekanı bizden esirgeme olur mu?”
[/justify]