Kafasında şekillenen her bir düşünceyi, dinlemeye gönüllü her kulağa ulaştırmaya açtır insanoğlu. Kimi zaman hedefinin istekliliğini bile görmezden gelmeye meyillidir bu uğurda. Hele ki adına sohbet denilen bu savaşın içine birazcık içki girmişse... işte o zaman bir meyhanenin sessiz ahşap masası gelmiş geçmiş en büyük muharebe alanına dönüşebilir. Taraflar arasında vızıldayarak uçan oklar gibi yollanır her bir aklın ürettiği değerli fikirler; birbirinin savunmasını kırmak için acımasızca kınından çekilir “ama”lar, “öyleyse”ler; sağlanan her bir ortak görüşte kurulur müttefikler veya her anlaşmazlıkta ilan edilir savaşlar; bir siper bulmak ister gibi elindeki maşrapayı boğazına çevirir darbe alanlar, biraz olsun düşünüp cevap arayacak vakti kazanmak adına…
Bu tür bir savaşın içindeydi Clarence. Masanın üzeri hararetle kurulan argümanların kaç saattir sürdüğünü gösterircesine çeşitli içkilerle sırılsıklamdı. Cümleleri sonlandıran noktaları kadehleri masaya vurarak vurgulamamaya hiçbiri cesaret edemiyordu elbette, düşüncelerine yeterince inanmadıkları sanılabilirdi. Aynı doğruları savunmaya başlayanlar arasında, omuz omuza olduklarını göstermek ve düşüncelerini kutsamak için tokuşturulan kadehler de epey katkı sağlamıştı tabi bu iğrenç kokteyle. Tam da bu sebep ile birbirine karışıp masaya dökülen içkilerin ardından sesini yükseltti Clarence:
“Delisiniz siz! Çıldırmışsınız, bunun başka bir açıklaması olamaz! Boş bir tuvali bile Bennett Steen’in fırçasıyla kirletilmişine tercih ederim! Adamın fırça kullandığından bile emin değilim, çocuklar gibi parmaklarını kullanmış da olabilir, o ‘Kışı Bekleyen Adamotu’ adını verdiği rezilliği düşünsenize! Hİçbir rengi doğru tonda değil, çizgileri savsak, bir de gidip üstünü çamurla sıvamış! Herkese de çamurun tablodan taştığını iddia ediyormuş! Bu adamı övüyorsanız siz de en az onun kadar delisiniz!”
Elbette o da cümlesini bitirdiği sırada kadehi kavrayan elini masaya sertçe indirmişti. Hesabını kimsenin tutmayı başaramadığı biten kadehlerin arasına bir yenisi daha eklenmiş, son birkaç yudumu da tartışmanın hararetine kurban olmuştu. Alkolün etkisiyle kıpkırmızı olmuş yüzü, kazanmak için tüm azmine rağmen gülüyordu. Uzun ömründe edindiği bolca zevk arasında bu sohbetler onu en tatmin eden şeydi. Hele ki şu an olduğu gibi haklı olduğundan emin ise.
“Sakin ol, sakin ol, adamı övdüğüm falan yok. Sadece yeni bir akım başlatabileceğini söylüyorum, delinin teki olduğu su götürmez fakat yenilikler de hep tabuları görmeyen veya önemsemeyen böylelerinden çıkmaz mı zaten? Yaptıklarındaki potansiyeli kendisi görmese bile başkalarını tetikleyip ilham olmasını sağlayabilir; daha geçtiğimiz hafta bizim atölyedeki birkaç öğrencinin çamur ile çalıştığını gördüm, Steen gibi tuvale sürmemişlerdi tabi…” aynı tarafta olduklarını temin etmek istercesine kafasını iki yana sağlayıp güldü ve kendisine ressam diyen adama karşı gösterilen alayın bir parçası oldu. Sonrasında cümlesini ciddi bir tonda bitirdi: “buna rağmen bir tanesinin tuvalinden yeni sürülmüş toprağın kokusunu aldığıma yemin edebilirim.”
Hemfikir olmak yetmemişti, sonuna kadar savaşmak istiyordu. Vücuduna aldığı onlarca yudumdan bile daha etkili olan, fikrine gelen bir onayın sarhoş ediciliğinin verdiği özgüvenle daha da bastırdı Clarence:
“İyi çok güzel ama bu yeni bir şey değil ki! Bu tür, gerçekliğin sınırlarını zorlayan eserler hep oldu. Saraya veya Hogwarts şatosuna girebilmek için politikaya kendini kaptırmamış sanatçıların olağanüstü deneylerine şahit oldum. Hatta geçen yaz edindiğim bir şaheser var, bir gün mutlaka size göstermeliyim: McArty adında genç bir ’animalier’in imzası, enfes bir bahar tasvirinin önünde, kapısı açık kafesindeki üç küçük kuşu anlatan bir kompozisyon. Kesinlikle başarılı bir iş, ama asıl etkileyici kısmı şu: sanıyorum tuvali bir çeşit avifors büyüsü ile efsunlamış. Süreklilik içinde olmak yerine tablo her kırk yedi saniyede bir sıfırlanıyor. Her seferinde kuşlar sırayla kafeslerinden çıkıp yemyeşil ağaçların tepesine doğru uçmaya başlıyor; hemen ardından yönlerini değiştirip tablonun yüzeyine kanat çırpıyor ve pencereden çıkarmışcasına canlanıyorlar. Ne yazık ki sadece birkaç saniye sonra döngü tamamlanıyor ve varlıkları bu dünyadan silinip iki boyutlu kafeslerine geri dönüyor.”
Sözlerini bölen kimse olmaması bir yana, dinleyicilerinin gözlerine yerleşen parıltıdan umduğu etkiyi sağladığını anlamıştı memnuniyetle. Ayrıca verdiği örneğin hedefine ulaştığını da tahmin ediyordu. “Samimi düşüncem, bu deneyin henüz tamamlanmadığı yönünde. Yine de ortaya çıkan eser Steen’in boya israflarından çok daha başarılı. Eğer bu akıma öncü kabul edilecek biri varsa, o çılgın değil de McArty gibileri olmalıdır.” dedi ve elindeki bir süredir boş duran kadehi göstererek “Daha fazla çürütülmesi gereken fikrin yoksa şunları yenileyelim. Bu turu sen ısmarlarsın artık.” diye ekledi.
Omuzları dikti Clarence’ın, bir muharebeyi daha kazanmıştı. Ne var ki yıllardır sürdürdükleri bu savaşın içinde bu ne ilkti, ne de son olacaktı. Kim bilir, belki başka masalardan yeni simalar da taraf olurdu bu bitmek bilmeyen sohbetlerine. Daha gece bitmemişti ve bir sonraki turu kimin ısmarlayacağı belli olmazdı...
[spoiler]Sohbete katılmak isteyen herkesi bekliyorum. Masaya önceki sohbete ilişkin laf atabilir, veya kendiniz bir konu açabilirsiniz. (İsteğim sanat üzerine olması ama herhangi bir sohbete de hayır demem.) [/spoiler]