17 Nisan, 2026 09:03:11 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866
Hoşgeldiniz Ziyaretçi. Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.

Gönderen Konu: Çocukluğun Sonu  (Okunma sayısı 72 defa)

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Marseille Artemisia

  • Emekli
  • 1. Seviye
  • İleti: 1
  • 469 Galleon
  • View Inventory
  • Send Money To Marseille Artemisia
  • Güç Puanı: 0
    • Profili Görüntüle
  • Oyuncu Adı: Işık
  • Meslek: Garson
  • Cemiyet: La Fay Şifacılar Topluluğu
  • Biçim Değiştirme Gücü: 10
  • Lanet Gücü: 4
  • Tılsım Gücü: 14
  • İksir Kabiliyeti: 5
Çocukluğun Sonu
« : 09 Kasım, 2021 21:01:27 - Kurgusal Tarih: Ekim 1866 »
[youtube width=500]https://www.youtube.com/watch?v=242pEzF3jPU[/youtube]
Ne zaman gerçekliği sorgular insan ve fark eder karanlığı kabul etmesi gerektiğini? Dünyanın iyilerin kazanmaya çalıştığı aydınlık bir yer olmadığını ne zaman anlarız, ne zaman vazgeçeriz çocukluğumuzu korumak için verdiğimiz savaştan?

Annemizle babamızın kavgası kiracısı olduğumuz ve ödemesini bir hayli geciktirdiğimiz evimizin duvarlarını inletirken mi bir duraklar, bunun iyi olamayacağını fark ederiz? Diğerleri bizi fazla sessiz, soğuk gördüğü ve sebepsiz bir antipati duyduğu için ders aralarında sınıfta kalıp kitap okuduğumuz anlarda mıdır? Yoksa babamızın kanı küvetten taşarak mermer zemine damlarken donakaldığımız banyonun girişinde mi fark ederiz onu?

Marseille'nin düşünmekten başka yapabildiği bir şey yoktu ve zaman bunu anlayışla karşılayarak kuralları biraz esnetmiş gibi görünüyordu.

Biraz daha suda durmasına izin verirse babasının suratının neye benzeyeceğini merak etti. Kendisi banyoda ne zaman uzun bir süre kalsa annesi ona kızar ve parmaklarının buruş buruş olacağını söylerdi, haklı da olurdu. Baba bu durumda masal kitaplarındaki kötü kalpli canavarlardan farksız olacaktı. Buruşuk. Her zamankinden daha korkutucu.

Hala bir çocuktu.

Babasının kanı suyla karışmış ve tuhaf, pembemsi bir renk ortaya çıkarmıştı. Kan aynıydı, bozulan suydu. Kötülük, tıraş bıçağıyla kesilmiş bileklerden akan kandaydı ve durumun tam aksi huzurlu bir ifadeyle tavanı izleyen adam bunun farkında olmalıydı; kızının onu bulacağı ihtimalini hesaba katmış olmalıydı. Bir planı vardı, değil mi? Ölmeyi hak etmiyordu.

Bir şeyler yapmalıydı. Ne tuhaftır ki, hareket etmek anın büyüsünü bozacak, babasının öldüğü, kendini öldürdüğü gerçeğini resmileştirecek gibi hissediyordu. İmza atılacak sayfalar vardı kafasında; ölmek onun için hayattan çıkma anlaşmasıydı, babasının mürekkebi de kanıydı.

Gözlerini kırpıştırarak bir adım geri attı ve sahne çözüldü.

Küvetin etrafı taşan suyla kaplanmıştı ve damlalar kıza ulaşmaya çalışıyordu; mermerin boşlukları boyunca ilerliyor, kanı ona taşıyarak gerçeğin düşünerek sezinleyebileceğinden daha korkutucu olduğunu hatırlatıyorlardı. Pişmiş ekmeğin uzak kokusu aralık kapıdan sızarak ortama yayılmıştı. Kimse konuşmuyordu. Kız ve ceset inatçı bir şekilde sessizdi.

"Anne!" diye bağırdı. "Anne!"

Gözlerinden damlayan şey yaş mıydı? Dudakları neden titremiyordu, neden kendini ağlıyor gibi hissetmiyordu? Kalbi delinmiş ve babasının son nefesiyle içine hava dolmuş, soğumuştu. Yanakları acıyordu. Çığlıkları evin duvarları boyunca seker ve annesine ulaşmaya çalışırken birkaç saat içinde ağrıdığını fark edeceği boğazı titredi, sesi çatladı. Banyo kapısını kırmaya çalışırmış gibi açtı Marseille ve mutfağa koşturdu.

Birkaç dakika sonra ev yas kokuyordu. Yas ve yanık.

Babam öldü.

Eldiven takmıyorsanız sokakta el ele tutuşmanızın münasip olmayacağını düşünen baban. Doğum gününde eve gelmeyen baban öldü. Aile ne kadar komik, ne kadar da kırılgan bir şey.

Birinin varlığından nefret etmek ne kadar kolaysa, yokluğunu kabul etmek o kadar zordur. Marseille'in babası hayatı boyunca onunla nasıl ilgilenmesi gerektiğini çözememiş, beraber geçirdikleri biraz zamanı iş olarak saymıştı. Yapması gereken bir şeymiş gibi. Bir görev, bir ayrıcalık değil.

Burnunun ucundaki sızı yanık kokusununkine karışıyordu. Güneş batarken gözlerini camdan dışarı çevirdi, gerçeği günün en güzel anında hissetmeye çalıştı.

Başaramadı.